Vize Yoksulluk Ve Sosyal Hizmetler Vize Ders Notu

serkankacan69

Active member
12 Eyl 2018
152
57
28
#1
1.ÜNİTE ÖZET
Yoksulluk eski bir sorun olmasına rağmen göz ardı edilmemesi gereken temel
konu, yoksulluk sorununun özellikle 1980 ve sonrası dönemlerde farklı bir
görünüme ve sonuçlara sahip olmasıdır. Yoksulluk ekonomik politikalarda
liberalleşme veya küreselleşme eğilimlerinin artması ile farklı kesimler
üzerindeki etkisini daha ciddi ve yoğun bir şekilde göstermiştir. Küreselleşme
eğilimi, özellikle insan hak ve özgürlükleri, çoğulcu demokrasi, katılım gibi
“çarpıcı” söylemlerle ortaya çıkmış ancak devletin ekonomik ve sosyal
işlevlerinde bir yıkıma neden olmuştur. Ekonomik işlevleri gittikçe etkisizleşen
devletin sosyal harcamaları da azalmakta ve kamu harcamaları minimize
edilmektedir. Böylelikle devletin sosyal güvenlik, eğitim, sağlık, konut
yatırımları, adalet, sosyal hizmetler gibi sosyal refah hizmetleri de tahribata
uğramakta ve yoksulluk yaygınlaşmaktadır
#Yoksulluk insanlık tarihi kadar eski ve pek çok sosyal sorunla iç içe geçmiştir
Yoksulluk teriminin ilk tanımı, 1901 yılında Seebohm Roventree tarafından
yapılmıştır. Roventree, yoksulluğu; toplam gelirin, biyolojik varlığın devamı için
gerekli olan yiyecek, giyim vb. asgari düzeydeki fiziki ihtiyaçları karşılamaya
yetmemesi şeklinde tanımlamıştır
YOKSULLUK SINIFLANDIRMALARI
Genel olarak yoksulluk, insanların temel gereksinimlerini karşılayamama
durumudur. Bu tanım bizi temel yoksulluk sınıflandırmasına götürmektedir. Bu
sınıflandırmalar ise; mutlak ve göreli yoksulluktur
Mutlak yoksulluk genellikle beslenme, barınma, giyinme gibi insan yaşamı için
gerekli temel gereksinimleri karşılamak için yeterli kaynağa sahip olamama
durumudur. Tanımın insanın biyolojik özelliklerini esas alarak yapılmış olması
ona “mutlaklık” özelliği vermiştir
Göreli yoksulluk (relative poverty) olgusu ise, toplumun ortalama refah
düzeyinin belli bir oranının altında olma durumudur. Göreli yoksulluğu yeme,
içme, giyinme, barınma olanakları kişinin yaşamını sürdürmesine yettiği hâlde,
içinde bulunduğu toplumun alışılagelen genel yaşam düzeyine erişememesi,
gerisinde kalması durumu şeklinde tanımlamak olanaklıdır. Bu kavram bir
ülkenin gelir dağılımı ile yakından ilişkilidir
Göreli yoksulluk çizgisi hesaplanırken atılacak ilk adım araştırmanın yapılacağı
sosyal topluluğun ortalama refah seviyesinin belirlenmesidir. Bu aşamada refah
ölçüsü olarak hem gelir düzeyi hem de tüketim düzeyi belirlenebilir. Daha sonra
bu düzeyin belli bir oranı ise yoksulluk çizgisini verir.
Mutlak ve göreli yoksulluk arasındaki fark yoksulluk sınırının belirlenmesi
aşamasında ortaya çıkmaktadır
Bir diğer yoksulluk sınıflandırması da; objektif ve subjektif yoksulluktur
Objektif Yoksulluk: Yoksulluğu tanımlarken yoksul insanların kendilerinin yoksul olupolmama
konusundaki değerlendirmelerini esas almayıp, önceden belirlenmiş normatif
değerlendirmelere dayalı yoksulluğun ortaya konulmasısöz konusudur
Subjektif yoksulluk; ise kişilerin kendilerini yoksul olarak görüp görmedikleri ile
ilgili bir kavram olup yoksulluğun zamanla ve toplumdan topluma değişiklik
gösteren ölçütleri bu yaklaşımın odağındadır
Ancak kişilerin elde ettiği toplam faydanın hesaplanmasında büyük zorlukların
çıkması ve subjektif değerlendirmelerin yanılmalara açık olması nedeniyle
yoksulluk araştırmalarında bu yöntem pek kullanılmamakta, objektif yoksulluk
esas alınmaktadır
Yoksulluğu anlamamıza yardımcı olan bir diğer kavramsallaştırma ise Birlemiş
Miletler’in kullanmış olduğu İnsani Yoksulluktur. UNDP’ nin 1997 İnsani Gelişme
Raporu ile ilk defa “İnsani Yoksulluk” kavramını ortaya atmıştır. Birleşmiş
Milletler Kalkınma Programının son yıllarda kullandığı ölçüt İnsani Yoksulluk
Endeksidir
İnsani yoksulluk ölçütleri:
 40 yaşından önce ölme riski taşıyan insan oranı,
 okuma‐yazma bilmeyen yetişkin oranı,
 içme suyundan ve sağlık hizmetlerinden mahrum insan oranı ve
 yeterli gelişme eksikliği gösteren beş yaşında küçük çocuk oranının tartılı
göstergesi şeklindedir
BirleşmişMilletler’in İnsani Gelişme Yaklaşımı (Human Development Approach)
Sen’in görüşlerine dayalıdır. Bu görüşe göre insanoğlunun yaşamındaki
iyileşmeler kalkınmanın asıl amacını oluşturur
Dünya Bankası yoksulluğu daha çok parasal gelir açısından tanımlarken
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın konuları arasına giren yoksulluk, net
bir tanıma sahip olmasa da yoksulluk, insani gelişme için zorunlu olan
fırsatlardan (hayat boyu sağlık, yaratıcı bir hayat, ortalama bir hayat standardı,
özgürlük, kendine güven, saygınlık) mahrum olma şeklinde tanımlanarak
kavramın sadece parasal bir içeriğe hapsedilmesi engellenmiştir. Kavram çok
boyutluluğu da içermektedir
İnsani Gelişme Endeksi (İGE) hesaplama yöntemi üç kritere dayanmaktadır.
Bunlar; refah standardı, eğitim standardı ve sağlık standardıdır. Refah standardı
tatminkâr bir yaşam sürmeyi sağlayacak kaynaklara ulaşmaya, sağlık standardı
uzun ve sağlıklı bir yaşama, eğitim standardı ise bilgi edinmeye karşılık
gelmektedir
İnsani Gelişme Endeksi (İGE) hesaplama yöntemi üç kritere dayanmaktadır.
Bunlar; refah standardı, eğitim standardı ve sağlık standardıdır. Refah standardı
tatminkâr bir yaşam sürmeyi sağlayacak kaynaklara ulaşmaya, sağlık standardı
uzun ve sağlıklı bir yaşama, eğitim standardı ise bilgi edinmeye karşılık
gelmektedir
2013 yılına ait İnsani Gelişme Endeksi; “Güney’in Yükselişi: Farklılıklar
Dünyasında İnsani Gelişme” başlığını taşıyan rapor ile UNDP Başkanı Helen Clark
ve Meksika Cumhurbaşkanı Enrique Peña Nieto tarafından kamuoyuna
duyuruldu. Açıklanan raporda genel durum şu şekildedir: İnsani gelişme
açısından önemli ilerlemeler kaydeden, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu,
gelişmekte olan 40’tan fazla ülkenin son on yıl içinde kat ettiği yolu gözler
önüne seriyor
2013 İnsani Gelişme Raporu’ndaki en son İnsani Gelişme Endeksi (İGE) verilerine
göre Norveç, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri, 187 ülke ve bölge
arasında başı çekerken savaş mağduru Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve
kuraklık mağduru Nijer ise en düşük endeks değerlerine sahiptir. Ülkemiz
açısında ise durum; Türkiye’nin yoksulluğu azaltma stratejisi olarak sağlık,
eğitim ve sosyal destek programlarını nasıl güçlendirdiğine raporda vurgular
yapılmış olup Türkiye’nin 2012’deki İnsani Gelişme Endeksi (İGE) değeri 0.722
olduğu açıklanmıştır. Bu değerle Türkiye yüksek insani gelişme kategorisinde yer
almış ve 187 ülke ve bölge arasında 90. ülke olmuştur
Türkiye 2000 yılından bu yana İGE puanını ancak 0,08 puan arttırabilmiştır.
İçinde bulunduğu bölge olan Avrupa ve Orta Asya bölgesinin görece düşük
performansa sahip ülkeleri arasındadır.
Endeks temel olarak seçilmiş ekonomik, sağlık ve eğitim değerleri kullanılarak
yapılan hesaplamaya dayanıyor ve ekonomik gösterge olarak gayrisafi millî gelir,
sağlık göstergesi olarak ortalama yaşam süresi ve eğitim göstergeleri olarak da
yıl cinsinden ortalama ve beklenen eğitim süreleri kullanılıyor. Türkiye, büyük
ekonomisi ve 74 yıllık ortalama yaşam süresi ile daha yüksek bir noktaya
yerleşebilecekken, ortalama ve beklenen eğitim sürelerinin düşük olması,
Türkiye’yi endekste daha aşağı bir noktaya çekmektedir. Sonuç olarak, insani
gelişmişlik düzeyimizin ekonomik performansımıza kıyasla zayıf oluşu, eğitim ile
ilgili sorunlarımızdan kaynaklanmaktadır
Günümüzde kullanılan ve yoksulluk olgusunu anlamamıza yardımcı olan bir
diğer kavram da çok boyutlu yoksulluk endeksidir. Çok boyutlu yoksulluk
endeksi (ÇBYE) 1997 yılından bu yana yayımlanan İnsani Yoksulluk Endeksi’nin
yerini almış ve İnsani Yoksulluk Endeksi (İYE) sağlık, eğitim ve yaşam
standardındaki birleşik yoksunluğu yansıtmak için ülke ortalamalarını
kullanmıştır
1976 yılında Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) Küresel Konferansında
ayrıntılı olarak tanımlanan temel gereksinmeler kavramı daha sonra Dünya
Bankası’nca da benimsenmiştir.
Bu konferansta ele alınan temel gereksinmeler şunlardır:
1) Bir ailenin beslenme, barınma, giyim gibi özel tüketimi için gerekli
minimumlar,
2) Toplu tüketim konusu olan güvenli içme suyu, kanalizasyon, elektrik, kamu
ulaşımı, sağlık ve eğitim gibi hizmetler
3) Kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılma,
4) Mutlak düzeydeki temel gereksinmelerin, temel insan haklarının daha geniş
bir çerçevesi içinde karşılanması,
5) İstihdama temel gereksinme stratejisinin hem amaç hem de araç olarak
yaklaşılması olarak belirlenmiştir.
Temel gereksinmeler insan olmanın getirdiği onurlu yaşam hakkının evrensel
düzeyde işe vuruk duruma getirilmesi olarak yorumlanabilir
Yoksulluğu anlamamıza yardımcı olan bir diğer kavram da çalışan yoksullardır
EUROSTAT yılın yarıdan fazlasında ücretli, maaşlı ya da kendi hesabına çalışan
ve ulusal ortalama gelirin yüzde 60’ının altında harcanabilir gelire sahip olan bir
hane halkında yaşayan kimseleri çalışan yoksul saymaktadır. TÜİK ise eşdeğer
fert başına tüketim harcaması medyan değerinin yüzde 50’sini göreli yoksulluk
sınırı olarak kabul etmektedir. Göreli yoksulluk oranını da eşdeğer fert başına
tüketim harcaması, göreli yoksulluk sınırının altında kalan hane halklarının
oluşturduğu nüfusun, toplam nüfus içindeki payı olarak hesaplamaktadır. Bu
ölçüte göre yoksul olarak belirlenmiş bir hane halkının üyesi olan çalışanlar,
çalışan yoksul olarak nitelenir
Çalışan yoksulların başında da ne yazık ki kadınlar gelmektedir. Elde edilen gelir
açısından ve çalışma saatleri bakımından kadın ve erkek arasında ciddi
farklılıklar vardır. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyadaki işin %67’sini
kadınlar tarafından yapılıyor olmasına rağmen dünya toplam gelirinin ancak %
10’unu kadınlar kazanmaktadır
Çalışan yoksulluğu çalışanın tek başına çalışmadan elde ettiği gelir göz önünde
bulundurularak belirlenmez. Çalışanın yaşadığı hanenin toplam geliri ve hanede
yaşayan üyelerin sayısı temel alınarak belirlenir. Bu nedenle çalışan yoksulluğu her
zaman düşük ücretli veya gelirle çalışmak ile eş anlamlı değildir. Düşük ücretli çalışmak
bireysel bir özellik olarak belirirken, çalışan yoksulluğu hane halkı ile ilintilidir
Yoksulluğun ölçümü ile ilgili çalışmalarda görüldüğü gibi yoksulluğa ilişkin iki
konu üzerinde odaklanılmaktadır. Birincisi yoksulluğa ilişkin toplumsal, ikincisi
ise yoksulluğa ilişkin bireysel ölçümdür. Bir toplumda yaşayan insanların ne
kadarının yoksul olduğunun ölçümü toplumsal, bir bireyin yoksul olup
olmadığının ölçümü ise bireysel düzeydeki yoksulluk ölçümünü oluşturmaktadır.
Aslında bu iki ölçüm birbiriyle bağlantılı ve etkileşim içerisindedir
Benzer biçimde bir toplumun gelişmişlik ve refah düzeyi, o toplumdaki
bireylerin yoksul olarak tanımlanmasında temel bir göstergedir. Bu nedenle
toplumsal refah düzeyinin ve buna koşut yoksulluk düzeyinin tespiti bireysel
yoksulluğun ölçümünde belirleyici olmaktadır
Yapabilirlik ve yoksulluk kavramı ele alınması gereken bir diğer kavramdır.
Kişisel yetersizliğin çoğu zaman, kişisel yetersizlikten değil, nedenleri kişilerin
kontrol edemediği süreçlerde aranması gereken çeşitli kapasitelerin
yoksunluğundan kaynaklandığı ileri sürülmektedir
Yapabilirlik kavramı, hak sahibi olmayı ifade eden “negatif (biçimsel)
özgürlükler”den, o hakları kullanabilme olanağına sahip olmayı ifade eden
“pozitif özgürlükler”e geçmek için kullanılmaktadır. Yapabilirlik, malik olunan
veya ulaşılan mal ve hizmetleri kullanabilme, bireysel‐sosyal haklardan
yararlanabilme, bunlara ulaşabilme kapasitesidir
Dolayısıyla, varolan ekonomik düzende eşitsizliğin kaynağı sadece malik
olunanlar arasında değil, haklara ulaşabilirlik olanaklarının dağılımındadır.
İnsanların gelirleri kadar, hakları ve haklarını kullanabilme yetenekleri de
eşitsizlik yaratmaktadır. Üstelik haklar ve kapasiteler, çoğu zaman gelirden çok
daha eşitsiz dağılmaktadır. Kapasitelerin başlangıçtaki eşitsiz dağılımı da
eşitsizliğin toplumsal yeniden üretimini sağlamaktadır
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet
2.ÜNITE ÖZET
a. YOKSULLUK KÜLTÜRÜ
Genel anlamda, başarı, sıkı çalışma ve kendine güvenin karşıtı olan kadercilik, tevekkül ve aylaklık ile
nitelendirilen bir kültürel ortamı anlatan ve nesilden nesile aktarılma eğilimini vurgulayan “yoksulluk
kültürü” bir anlamda yoksulluğu içinde yaşanılan şartların etkilediği davranışlar ve tutumlar dizisi olarak
tanımlamaktadır.
Bu yaklaşım ile yoksulluğun nedenlerini açıklayanlar için bu durumun nedeni ise ekonomik olmaktan çok
psikolojiktir. Yoksullar yardım programlarına bağımlı hâle geldikleri için çalışmazlar. Bundan dolayı
yoksul bireylerden bu yaşam tarzını benimseyenlerin toplumsal yapıda üretim sürecine dahil olmadıkları
düşünülerek toplumun diğer kesiminin sırtında tabiri caizse “kambur” olarak görülmeleri söz konusudur
Yoksulluk Kültürünün temel özellikleri şunlardır
1.Kurumsal; yoksulluk kültürü içinde yaşayanların toplumsal kurumlarla ilişkisi pek sağlıklı değildir.
Yoksullar arasında sendikalı olma, siyasi partilere üyelik yoktur. Yani iş birliği ve örgütlenme yönünden
çok zayıftırlar. Siyasetle çok az işli dışlı oldukları için düzene karşı hareketlerde kullanılmaları mümkün
değildir. Okuma yazma oranları ve eğitime talepleri düşüktür.
2.Mekansal; Gecekondu mahallelerinde imar ve konut koşulları berbattır. Bir çok evin tek yatak odası
vardır.
3.Ailevi: Aile oldukça kalabalıktır. Ailede çocukluk dönemi yoktur. Çocuklar cinsiyetle oldukça erken
tanışırlar. Nikahsısıevlilikler dikkat çeker. Kocalar, çocuklarını ve karılarını çok sık terk ederler.
4.Bireysel:Bireysel düzeyde, toplumdan ayrı tutulma duygusu, çaresizlik, aşağılık duygusu, zayıf benlik
yapısı, içgüdülerin kontrol edilememesi, bu günü yaşama, yarını pek düşünmeme, kendini bırakma ve
tevekkül erkeğin büyüklüğüne olan yaygın inanç dikkat çekmektedir.
Yoksulluk kültürü ilk kez Amerikalı antropolog Oscar Lewis tarafından kullanılmıştır. Bu kavram genel
olarak belirli bir yaşama biçimini tanımlamaktadır ve Lewis tarafından daha çok antropolojik atıflarla
kuşa ktan kuşağa geçme boyutu ön plana çıkarılmıştır. Sanki bir miras gibi yoksulluğun nesiller arası
geçişini anlatan bu kavram böylelikle yoksulluğun önemli bir nedenini de anlatmaktadır
Lewis, antropolojik çalışma yöntemiyle yaşamlarından derinlemesine kesitler verdiği “İşte Hayat” adlı
eserinde, Porto Rikolu Rios ailesi üzerinden alt‐kültür yaşam biçimini ele aldığını; hatta bu yaşam
biçiminin altkültürden de öte ayrı bir kültürü ifade ettiğini belirtmektedir.
Lewis’e göre yoksulluk kültürü içindeki bireylerin genel özellikleri şu şekildedir:
-Yoksulların arasında birlik yoktur.
-İnsanları yarı aç yarı tok yaşatan sosyal yardım sistemleri insanların yoksulluk içinde yaşamasına
olanak tanımaktadır.
-Düşük ücretler, devamlı işsizlik ya da dar gelir ise bireylerin mülk edinme olanağının ortadan
kalkmasına, para biriktirememeye ve gıda maddelerini yeterince temin edememeye yol açar.
-İnsanlar tefecinden para alma, eski giysi ve eşyaları kullanma gibi olumsuzluklarla yaşar.
-Eğitim düzeyleri düşük, siyasi partilere üye değillerdir ve ulusal refah kurumlarında istihdam
edilmezler.
-Analık duyguları yoktur, zayıf benlik yapılarına sahip olup içgüdülerini kontrol edemezler.
-Kendini bırakma durumu olduğu için suça bulaşma, madde kullanımı gibi durumlar da sık
yaşanmaktadır.
Ülkemizde yoksulluk kültürü yaklaşımı temel alınarak yapılan ilk çalışmaya Türkdoğan tarafından 1973
yılında Erzurum’daki gecekondu mahallelerinde rastlamaktayız. Türkdoğan, Lewis’in yoksulluk kültürü
kavramsallaştırmasından hareketle Erzurum’daki gecekondu yaşamı üzerine anket çalışması, gözlem ve
mülakat tekniklerini kullanarak gerçekleştirmiş olduğu çalışmasında Türkiye’de yoksulluk kültürünün
izlerini sürmektedir. Türkdoğan araştırmasının amacını örnekleri Latin Amerika ülkeleriyle Birleşik
Devletler’de uygulanmış yoksulluk kültürü ile ilgili çalışmaların ışığı altında ülkemizdeki gecekondu
sorununu incelemek olarak açıklamaktadır
b. YOKSULLUĞUN YAPISAL NEDENLERİ
Yoksulluğun nedenlerini ele alan bir diğer yaklaşım ise yoksulluğu yoksulların dışında, ekonomik
politikalar başta olmak üzere, düşük ücretler, yetersiz eğitim ve istihdam olanakları ve ayrımcılık gibi
yoksulların kendi denetimleri dışındaki “yapısal” etmenlerle ve tamamıyla sosyo‐ekonomik sistemle
ilişkilendirmektedir
Yoksulluğun nedenlerinde neo‐liberal ekonomik politikaların varlığı da son derece önemlidir. Neo‐liberal
politikalar, kısa dönemde istikrar, orta ve uzun dönemde yapısal uyum programlarıyla üretimin dış
ticarete konu olan mallara yönlendirilmesi, özelleştirme ile kamunun etkinliğinin giderek azalmasını
amaçlamıştır. Bu amaçlar ile ülkelerin sağlık, eğitim, ıslah ve sosyal hizmetler gibi hizmetleri sosyal refah
uygulamalarında kısıtlamalar yapılmış ve sosyal koruma programlarını hedefleyen hizmetler ciddi
biçimde kesintiye uğramıştır. Tüm bu süreç sonunda yoksullukla yaşamak zorunda kalan grup sayısı
artmıştır
Ceşitli makro ekonomik ve kurumsal değişimler içeren Neo‐liberal politikalar başlıca şu varsayımlara
dayanır;
*Mal ve faktör piyasalarında fiyata müdahalenin kaldırılması,
*Dış ticaretin ve finans piyasalarının serbestleşmesi ve kotaların kaldırılması,
*Gümrük vergisi oranlarının düşürülmesi,
*Dogrudan yabancı sermaye yatırımcılarının ve finansal akımların serbestleşmesi,
*Vergi oranlarının azaltırılarak vergi tabanının genişletilmesi,
*Faiz oranlarının piyasada belirlenmesi,
*iş gücü piyasasının esnekleştirilmesi vs..
c. KÜRESELLEŞEN YOKSULLUK
1980’li yıllarda gündeme gelen neo‐liberal küreselleşme politikaları gelir dağılımının adaletsiz
bölüşülmesinde başrolü oynamıştır. Küreselleşme süreci ile sermaye küçük bir kesimde toplanmış, işsizlik
ve yoksulluk artmıştır
“…gelişmek istiyorsan küresel ekonominin gereklerini yerine getir…” söylemi 1980’lerde yükselen bir
değer hâline gelmiştir. Bunun tek koşulu olarak da değişen dünya ekonomisi koşullarına kendilerini
uyarlamaları için şirketlerin esnek olmaları öğütlenmektedir. Yoksulluğun ne önemli belirleyicileri
arasında artık neo‐liberal politikalar ve uygulamalar olduğu kabul edilmektedir
Dünya Bankası kurulduğundan bu yana kalkınma odaklı politika ve uygulamalara ağırlık vermesine karşın
küreselleşmeyi teşvik edici, dolayısı ile yoksulluğu artırıcı politika ve uygulamalara önayak olmuştur
Küreselleşme süreci gelirin ülkeler arasındaki dağılımını önemli ölçüde daha eşitsiz hâle getirmiştir.
Küresel ve ulusal düzeyde yaşanan eşitsizlikler yoksulluğun, kapitalizmin eşitsizlikler üzerine kurulu
dünyasıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Eşitsizlik ve yoksulluk, yoksulluk ve zenginlik dünyadaki
sistemin birbirini doğuran ögeleri durumundadır
Küreselleşme ile birlikte ekonomik yapı önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. IMF, Dünya Bankası, Dünya
Ticaret Örgütü gibi ekonomik bloklar oluşmuş ve bu uluslararası kuruluşlar ekonominin kurallarını
belirlemiştir.
Uluslararası örgütlerin belirlediği keskin ekonomik kurallar ve yapılar ülkemiz gibi ekonomik anlamda
güçlü olmayan ülkeler için son derece zedeleyici de rol oynamaktadır. Politika ve uygulamalar sonucunda
ülkemiz açısından kamu harcamalarında kısıtlamalar oluşmuş ve korunmaya muhtaç grupların gerek
niteliği gerekse niceliği hızla değişmeye başlamıştır. Tüm bunların nedeninde yoksulluk önemli bir rol
oynayan ana etken olarak karşımıza çıkmaktadır
Sosyal devlet uygulamalarının zayıflaması, işsizlik oranının artması ile kentlerdeki gelir dağılımı
adaletsizliğinin artarak, düşük gelirlilerin yoksulluğunun daha da derinleştiğine vurgu yapmaktadır.
Kamusal hizmetler ile sosyal ve ekonomik olanakların nicel ve nitel yönlerden kısıtlandığı ve olanaklara
erişemediği durumlarda yoksul hane halkları yaşamlarını sürdürebilmede oldukça zorlanmıştır
Küreselleşme süreci ile birlikte ekonomik açıdan yeni uyum programları gündeme gelmiş ve ekonomik
yapıdaki değişlikler sosyal sorunların farklı açılardan görünümüne de katkıda bulunmuştur. Yoksulların
niteliği ve yoksulluktan etkilenme boyutları değişmiş ve sınıfaltı kesim denilen dışlanmış grupların
yoksulluğu daha da göze çarpar olmuştur
Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan yapısal uyum programları sonucunda:
*İşten çıkarmalar sonucunda oluşan geniş bir işsiz kitle
*Sendikal yapıların faaliyetlerinin giderek azaltılması
* Kamusal alanda devletin işlevlerinde giderek azalm aların olması
*Tarım politikaların ve uygulamalarının gözardı edilmesi, kırsal kesimdeki çiftçilerin desteklenmemesi
*Özelleştirmenin yoğun bir şekilde oluşması
gibi etkenler sonucunda yoksulların hem niteliğinde hem de niceliğinde ciddi değişimler ortaya çı kmıştır
Küreselleşme süreciyle birlikte devletin ekonomik kalkınmadaki rolüne ek olarak sağlık, eğitim, sosyal
güvenlik gibi alanlardaki rolüne yönelik sınırlandırmalar giderek artmıştır. Bu yaklaşımın moda adı ise
“devleti küçültmektir"
1980'ler Türkiye için de yapısal dönüşüm dönemi oldu. 24 Ocak 1980'de uygulamaya konan yeni
ekonomi programıyla ekonomik, toplumsal yapı da köklü bir değişim gerçekleşirken 1990'lıyıllarda
peşpeşe yaşanan krizler sonrasında ekonomi küçüldü, işsizlik arttı. Küreselleşme süreci, neo‐liberal
politikalar ve ekonomik krizlerin birleşik etkileri ülkede gelir dağılımının bozulmasına, toplumsal kesimler
arasındaki uçurumun derinleşmesine ve yoksulluğun artmasına yol açtı
Ülkemiz gerçeğinde yoksulluk sorununun önemli nedenlerinden biri de göç ve kentleşmedir. Göç olgusu
yoksulluğun hem nedeni hem sonucu olarak ele alınabilir
d. YOKSULLUĞUN GENEL OLARAK NEDENLERİ
Genel olarak yoksulluğun kaynakları arasında şu faktörler sayılabilir:
- Olumsuz ekonomik konjonktür,
- Çözülen geleneksel yapılar ve sosyal güvencesizlik,
- Uluslararası finans sermayesinin etkisi ve ekonomik krizler,
- Gelir dağılımının uçurumlaşması,
- Demografik yapıdaki değişim ve artan göç hareketleri,
- Enformel sektörün gelişimi ve sendikasızlaştırma politikaları,
- Adaletsiz vergi sistemi,
- Yüksek faiz ve rant ekonomisi,
- Doğal afetler,
- Çalışamayacak durumda olan özürlü sayısının fazla olması,
- Bireyler arasındaki yetenek farklılıkları,
- Miras yoluyla elde edilen gelirler,
- Piyasada tekelleşmenin olması,
- Devlet teşvikleri,
- Enflasyon ve işsizlik.
Yoksul ülkelerde yoksulluk nedenleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır
1)Fiziki Coğrafya: Bazı ülkeler coğrafi açıdan şanslı değildir. Yoksul ülkelerin çoğu kara ile kuşatılmıştır.
Ulaşımı sağlayacak nehirleri, sahilleri ve doğal limanları bulunmaz. Bu yüzden, bu ülkelerde çok yüksek
ulaşım maliyetleri bulunur. Örneğin, Etiyopya, Bolivya, Kırgızistan veya Tibet’in yoksul olmasının nedeni
kara ile kuşatılmış olmalarıdır. Bu ülkelerde ulaşım maliyetleri çok yüksektir ve tüm ekonomik
aktivitelerden izole olmuşlardır
2)Kısıtlı Bütçe Olanakları: Yoksul ülkelerde özel sektör güçlü olsa bile devletin büyümeyi sağlayacak
yatırımları yapabilmesi için kaynakları olmayabilir. Devletin yeterli kaynaklarının bulunmamasıiçin üç
neden vardır. Bunlar:
-Ülke vergi toplanamayacak kadar yoksul olabilir
-Devlet zayıftır,
- Devletin toplanan vergilerle sürdürülebilen büyük borçları olabilir.
3)Zayıf Yönetişim: Ekonomik kalkınmanın sağlanması için devletin ülkenin kalkınmasını bir amaç olarak
görmesi gerekir. Devlet öncelikli altyapı projelerini tamamlamalı ve finanse etmelidir. Altyapı ve sosyal
hizmetlerden tüm toplumun eşit olanaklarla yararlanması gerekir. Ayrıca, devletin özel sektörün yatırım
yapabilmesi için ortam ve olanak yaratması gerekir.
Devlet bu vb. görevlerini yerine getirmediğinde ekonomik büyüme sağlanamaz
4) Kültürel Engeller: Devlet ekonomik kalkınmayı sağlamak için çalışırken ülkenin kültürel ortamı
kalkınmaya engel olabilir.
5) Jeopolitik nedenler: Zengin ülkelerin uyguladığı ticaret engelleri de yoksul ülkelerin kalkınmasını
önlemektedir. Bu engeller bazen siyasi olmaktadır
6) İnovasyon eksikliği: Yoksul ülkelerdeki işletmeler yeni bilimsel yaklaşımlar geliştirseler bile pazarda
bulunan tüketicilerin çok yoksul olmasından dolayı araştırma ve geliştirme yatırımlarını sürdürecek
satışları gerçekleştiremezler. Bu ülkelerde yeni bir ürünü satın alma gücü çok düşük olur. Bu yüzden, yeni
ürünün pazarda başarılı bir biçimde satışı sürmez ve işletme yeniliklerin finansmanıiçin yeteri kadar kâr
elde etmez. Zengin ülkelerde ise bu durumun tam tersi yaşanır.
7) Demografik Yapı: Yoksul ülkelerde doğurganlık oranı oldukça yüksektir. Dolayısıyla geniş ve kalabalık
ailelerde beslenme, eğitim, sağlık gibi olanaklara erişim ve tüm bireylere bu olanakların sağlanması
oldukça zordur.
Yoksulluğun önemli ekonomik nedenlerinden biri de enflasyondur. Enflasyon yoksul insanlara zengin
insanlardan daha fazla zarar verir. Çünkü yüksek gelire sahip insanlar kendilerini enflasyona karşı
yoksullardan daha iyi korurlar. Yüksek gelire sahip insanlar kendilerini enflasyona karşı koruyacak
finansal araçlara sahipken ekonomik anlamda güçsüz insanlar/aileler enflasyon karşısında daha da
güçsüzleşir ve yoksulluğun etkilerini daha derinden yaşarlar
Genel olarak yoksulluğun nedenleri:
-yüksek işsizlik oranı,
-olumsuz fiziksel sağlık, özürlülük, duygusal sorunlar,
-tıbbi harcamaların çok olması,
-alkol sorunu, uyuşturucu madde bağımlılığı,
-geniş aile,
-otomasyondan dolayıişten çıkarılma,
-iş yapabilme becerisinden yoksun olma,
-düşük eğitim düzeyi,
-kadının bakmakla yükümlü olduğu küçük çocuklu aile yapısı,
-aile gelirinin yetersiz olması,
-suç işleme,
-kumar oynama,
-boşanma, terk, ayrı yaşama,
-düşük ücretli işlerde çalışma şeklinde sıralanmaktadır
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 2.Ünite
3.ÜNİTE ÖZET

SOSYAL DIŞLANMA
SOSYAL DIŞLANMA NEDİR, BOYUTLARI NELERDİR?
“Dışlanma” olarak nitelenen bu olgunun ortaya çıkması 1960’ların sonundan itibaren Batı toplumlarında
girilen bunalımdan sonra olmuştur
Sosyal dışlanma kavramının doğuşu 1960’lıyıllarda Fransa’da gerçekleşmiştir. Bu dönemde sosyal
politika alanında faaliyet göstermekte olan politikacılar, gazeteciler, akademisyenler, bürokratlar gibi
sosyal aktörler yoksullardan ideolojik ve üstü kapalı olarak dışlanmış olarak söz etmişlerdir. Sosyal
dışlanmanın ortaya çıkışında rol oynayan nedenler arasında yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, göç,
sosyal güvencesizlik ve eğitim oranının düşüklüğü yer almaktadır
Sosyal dışlanma kavramının ilk olarak Fransa’da ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biri
Fransa’nın ne sosyalizmi ne de liberalizasyon tabanlı bireyciliği kabul etmeyip, toplumsal bütünleşme
kaynaklı bir sosyal refah devleti anlayışını benimsemesidir
Yeni liberal politikalar ve küreselleşme süreciyle eşitsizlik, güvencesizlik, adaletsizlik, ayrımcılık, bağımlılık
gibi sosyal dışlanma ile ilişkili sorunlar daha da belirginleşmiştir
Sosyal dışlanma kavramı, ABD’de AB’deki kadar yaygın bir kullanıma sahip değildir. Bunun yerine
ABD’deki zencilerin ve göçmenlerin, ülkede hakim olan kapitalist üretim, tüketim süreçlerinin ve sınıf
ilişkilerinin dışında kalmalarını tanımlamak için sınıf‐altı kavramının kullanıldığını görmekteyiz. Sınıf‐altı
kavramı, sosyal dışlanma ile aynı anlama gelecek şekilde kullanılmıştır
Sınıf‐altı; hem ahlaki hem de kültürel özelliklerini içeren ve suçluluk, işsizlik, çalışma etiğinden yoksunluk,
tek ebeveynlilik ve refah sistemine bağımlılık gibi problemlerden ortaya çıkmaktadır. Sınıf altı kavramıile
tehlikeli bir sınıfın varlığından söz edilmekte ve kavram belirli bir sosyal durumu ve yaşam biçimini ifade
etmek için kullanılmaktadır. Bu nedenle, dinamik bir kavram olan dışlanmadan oldukça farklıdır
Dinamik bir sürece işaret eden sosyal dışlanma kavramı daha çok belirli imkânlardan mahrum bireylerin
ya da grupların yaşamakta olduğu süreci tanımlamaktadır. Bu süreç, dışlanmaya maruz kalan bireylerin
ya da grupların içinde bulundukları sosyal, kültürel ve ekonomik dinamiklerle birlikte şekillenmektedir.
Diğer yandan sosyal dışlanma sağlık, eğitim gibi alanlardaki dışlanma boyutuna işaret etmektedir.
Ekonomik dışlanma boyutu ise daha çok, gelir, üretim, mallar ve hizmetlerden faydalanma hakkıve
sorunları ile ilgilidir. Başka bir boyut olan politik dışlanma ise politik katılım ve fırsat eşitsizliğine dikkati
çeker. Bütün bu yönleriyle bireylerin hayatında çok kapsamlı etkilere sahip olan ve toplumsal sisteme
dâhil olmayı olumsuz yönde etkileyen sosyal dışlanma süreci aslında genel anlamda bir vatandaşlık
sorunu olmaktadır
Bauman, bir zamanlar “yedek sanayi ordusu” olan ama bugün işlevlerine ihtiyaç duyulmadığı için
dışlanan yoksulların, kapitalist sistemin egemen yaşam biçimi ve değerlerinden yoksun yaşadıkları için
sınıf dışı olarak nitelenen “defolu tüketiciler”e dönüştürüldüklerini ifade etmektedir. Sosyal dışlanma bir
kavram olarak belirli toplumsal kesimlerin toplumsal bütününün ve sermaye birikim sürecinin dışında
kalması ve ekonomik büyümeye yaptığı katkıdan adil ölçülerde yararlanamamasıdır
Sosyal bütünleşmenin karşıtı olarak ele alınan sosyal dışlanma, çok boyutlu, bireyin toplumla
bütünleşmesini sağlayan ve bireyin kendi gereksinimlerinden yoksun kalmasıyla bireyin toplumla olan
bağlarının kopması, sivil, siyasi, ekonomik ve sosyal yurttaşlık haklarından yoksun olma/bırakılma durum
ve süreçleridir
Sosyal dışlanma çok boyutlu bir yoksunluk sürecidir. Birey ve grupları dışlayan yapılar ve süreçler
üzerinde durur. Sosyal dışlanma sürecini oluşturan önemli unsurlar arasında gelir, vergileme ve sosyal
koruma, tüketim ve borçlanma, eğitime erişim, istihdam ve işsizlik, çalışma koşulları, barınma ve evsizlik,
sağlık ve sosyal hizmetlerden yaralanılabilirlik ve komşuluk desteği yer almaktadır
Dışlanmanın boyutları ;
1. Yeni iş bulma olanağının olmadığı uzun süreli işsizlik biçimindeki iş gücü piyasasından dışlanmadır.
2. Yoksulluğun çok genel bir biçimde hissedildiği ve yaşam standartları açısından sosyal ve kültürel
değerlerle de ilişkili ekonomik dışlanmadır.
3. Farklı egemen değerler ve davranış örneklerinin doğasında var olan dışlayıcı etkilerle ortaya çıkan
kültürel dışlanmadır.
4. Dördüncü ve son boyut ise sosyal ilişkilerin sınırlanması ve kesilmesiyle ortaya çıkan marjinalleşme ile
toplumdan tecrit edilerek yaşanan dışlanma yani mekânsal dışlanmadır.
Yukarda sıralanan bu dört farklı boyut birbirinden çok kesin çizgilerle ayrışmış değildir. Sosyal
dışlanmanın herhangi bir unsurunu ele alırken diğerlerine de bakmak gereklidir
Sosyal dışlanma ve yoksulluk çoğu kez kavram olarak birbirinin yerine geçmektedir. Yoksulluk ve
dışlanma eş anlamlı görünse de Sapancalı’ya göre sosyal dışlanma yoksulluğu da kapsayan daha geniş bir
kavramdır. Çünkü dışlanmış kişiler her zaman yoksul değillerdir. Bazı kişiler (göçmenler, azınlıklar, belirli
kadınlar ve çocuklar gibi) yoksul olmamakla birlikte toplumdan dışlanmış olabilirler
Diğer bir yandan yoksulların var oldukları toplumda neredeyse tüm alanlardan dışlanıyor olmaları,
yoksulluğun derinleşmesinin önemli sonuçlarından biridir. Yaşadıkları izolasyondan daha yüksek
derecede zarar gören yoksulların yine yaşadıkları dışlanmayı nesilden nesile aktarması söz konusu
olabilmektedir
Amartya Sen, sosyal dışlanmayı istihdam, sosyal sigorta, eğitim, sağlık, beslenme, barınma, finans
piyasaları, yetenek, politika, kültür gibi alanlardaki yeterliliklerin yoksunluğu olarak kapsamlı bir biçimde
tanımlamaktadır
Sosyal dışlanmanın üç temel ögesi vardır. Bunlardan;
ilki dezavantajlılık ögesi olup; bireyleri, aileleri veya grupları etkileyen sosyal, ekonomik ve politik
faaliyetlerde dezavantajlı olmayı ifade eder.
İkinci ögenin vurgusu ise süreçler üzerindedir. Bu ögeye göre, sosyal ekonomik ve kurumsal süreçler
neticesinde dezavantajın ortaya çıkması söz konusudur.
Son öge ise; bireyler, gruplar ve toplumlar açısından sonuçlar gibi ilişkisel boyut ile ilgilidir. Bu nedenle
bu 3 temel öğenin tümünü ya da bazılarını içeren birçok tanım yapılmasımümkündür
Bir başka yazara göre ise sosyal dışlanmanın unsurları:
- Sosyal, ekonomik boyutlar ile toplumsal ve bireysel kaynakları kapsayan çok boyutlu bir kavramdır
- Toplumla bütünleşme ve çok boyutlu dışlanma arasındaki dinamik süreçlere sahip olan bir kavramdır.
- Sosyal mesafe, ret, utanma, sosyal destek ağlarının yokluğu ve toplumda yer almanın yokluğuna
neden olması nedeniyle sosyal ilişkiler boyutu olan bir kavramdır.
- Belli kişi ve grupların dışlamayı gerçekleştirmesi nedeniyle aktif bir kavramdır.
- Göreli bir kavramdır
Uluslararası Tanımlarla Sosyal Dışlanma
AB Katılım Raporuna göre; sosyal dışlanma ve yoksulluk terimleri, fertlerin topluma sivil, sosyal ve
ekonomik açılardan katılımlarının engellenmesi ve/ veya gelir ve diğer sosyal ve kültürel kaynaklara
ulaşmakta zorlanmaları, yaşam kalitesinin ve hayat standardının yeterli olmamasıyla ilişkilendirilmiştir.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı [UNDP]’na göre, sosyal dışlanma, temel sivil ve sosyal haklardan
yoksunluğu ve bu hakları sağlayan siyasi ve yasal sistemlerin yetersizliğini içermekte ve sivil toplum
kuruluşlarına ulaşım olanaklarının kısıtlı olması sonucunda ortaya çıkmaktadır.
Sosyal Dışlanma Çözümleme Merkezine [CASE] göre; sosyal dışlanma sorunu üç nedenden
kaynaklanmaktadır. Bunlardan ilki, ikamet edilen coğrafi bölge; ikincisi, kişinin kendisi dışında oluşan
nedenlerle normal aktivitelere gereği gibi katılamaması; sonuncusu ise, kişinin bu faaliyetlere katılma
konusundaki isteklilik seviyesidir.
Uluslararası Çalışma Örgütüne, (ILO) göre, sosyal dışlanma, ekonomik, politik ve toplumsal nedenlerden
kaynaklanan birbirini izleyen kopmaları içeren ilişkili süreçlerin birikmesi neticesinde bireyleri, grupları,
toplumları ve mekânları güç merkezlerine, kaynaklara ve geçerli olan değerlerin dışında tutmasına denir
Kimler sosyal dışlanma tehdidi içindedir?
AB’de yoksulluk ve sosyal dışlanma riski yüksek olan grupların en belirgin özellikleri şu şekilde
sıralanabilir:
1. İşsizler (özellikle uzun dönemli işsizler) 2. Tek ebeveynli aileler
3. Yaşlılar 4. Çok sayıda çocuğu ve yaşlı olan aileler
5. Yoksul çocuklar 6. Göçmenler
7. Etnik gruplar ve özellikle Çingeneler 8. Özürlüler
9. Evsizler 10. İnsan ticaretine konu olanlar
11. Bakım kurumlarında yaşayanlar
12. Geçimlik tarım yapan aileler ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kalan kadınlar.
Bir başka sınıflandırma ise aşağıdaki gibidir:
- Uzun süreli işsizler - İstikrarsız ve vasıfsız işlerde ya da güvencesiz işlerde çalışanlar
- Düşük gelirliler ve yoksullar - Vasıfsız, okuma yazma bilmeyen ve okuldan erken ayrılanlar
- Fiziksel ve zihinsel hastalar ve engelliler - Madde kullanıcıları
- Mahkûmlar ve suçlular - Yeterli eğitime ya da iş tecrübesine sahip olmayan gençler
- Çocuk işçiler - Kadınlar
- Yabancılar, göçmenler ve mülteciler - Azınlıklar
- Vatandaşlık hakkını kaybedenler - Sosyal yardım alanlar
- İhtiyaçları olduğu halde sosyal yardım alamayanlar - Kötü yerlerde yaşayanlar
- Tüketim düzeyleri düşük olanlar - Aşağıya doğru mobiliteye sahip olanlar
- Aile, arkadaşlar ve komşular gibi sosyal alanlardan dışlananlar
4.ÜNİTE ÖZET
TÜRKİYE’DE YOKSULLUK SORUNU VE GÖRÜNÜMÜ
A. UYGULANAN EKONOMİ POLİTİKALARI
Ülkemizde kalkınma deneyiminin en önemli özelliği yumuşak bir geçiş süreci olmamasıdır. Sanayileşme
ve özel sermayenin birikmesi devletin liderliği altında gelişmiş olsa da yaşanan ekonomik ve siyasi
krizlerin etkisi ile süreçlerde kesilmeler, tıkanıklar ve çeşitli sorunlar olmuştur. Tüm bunlar da sosyal
yapıda yoksulluk sorununun daha da görünür ve hissedilir olmasına neden olmuştur
Türkiye’nin Kalkınma Sürecinde İktisat Politikası Süreçleri;
1920’lerin liberal dönemi. Yabancı yatırım desteklenmiş. sanayileşme dolaylı yoldan
teşvik edilmiştir. Liberal ticaret rejimi kabul edilmiştir.
1.
1930‐1949 yıllarını kapsayan devletçi dönem. Sanayileşme sürecinde devlet bir girişimci
rolü üstlenmiştir. İlk beş yıllık planların yapıldığı dönemdir.
2.
1950’lerin liberal dönemi(1950‐1959). Ticaret ve yatırım serbest bırakılmıştır. Tarımın
gelişmesi desteklenmiştir. Devlet alt yapı yatırımlarına önem vermiştir.
3.
İthal ikameci sanayileşmenin uygulandığı dönem(1960‐1979). Korumacılık ile içe dönük
sanayileşme stratejisi uygulanmıştır. İhracata ve yabancı yatırıma yönelik bir kötümserlik vardır.
Devlet ara malı ve sermaye malı üretimi yaparak sanayileşmeye çalışmıştır.
4.
DÖNEMLER. GENEL ÖZELLİKLERİ
5. 1980 sonrasıneo‐liberal dönem. İhracat teşvik edilmiş. Ticaret rejimi ve sermaye hesabı
serbestleşmiştir. Doğrudan yabancıyatırıma önem verilmiştir. Devletin ekonomideki rolü üretimden alt
yapı aktivitelerine kaymıştır
Ülkemizde 1950’lerden başlamak üzere ithal ikameci sanayileşme modelinin uygulandığı yıllarda
yoksulluğa karşı toplumda bir bilinç oluşmamıştı. Bu dönemden itibaren tarım kesiminde yaşanan
dönüşümün sonucunda başlayan iç göçle birlikte kırda ve kentlerde yaşayan insanlar arasında
yoksullukta büyük artışlar görülmüştür. Yoksullukla mücadelede bir bilincin oluşması ancak 1990’lı
yıllarda gerçekleşmiştir. 1950’lerin başlarından itibaren tarım sektöründe yaşanan ekonomik
dönüşümden dolayıgünümüze kadar devam eden kırdan kente doğru bir göç başlamıştır
1950‐60’larda tarım kesiminde tüm ev işleri, hasat, yol yapımı ve su hizmetleri köylerde yaşayanlar
tarafından yapılmaktaydı. Piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasıyla köylerde yaşayan ailelerin paraya
ihtiyaçları artmıştı. Bu yüzden köylerde yaşayan genç erkekler kasabalara ve şehirlere mevsimsel işçi
olarak çalışmak için göç etmişlerdir. Bu sayede köyde kalan ailelerine para yardımı yapabilmekteydiler.
Durumları iyi olanlar ise ailelerini çalıştıkları yere almaktaydılar
1960 yılından sonra Devlet Planlama Teşkilatının kurulması ve planlı dönemin başlamasıyla birlikte
yapılan 5 yıllık kalkınma planlarında yoksul insanlar için politikalar yeniden tanımlanmıştı. Yapılan
planların amacı hayatın kalitesini ve toplumun refah düzeyini arttırmaktı. Bu kalkınma planlarının asıl
amacı her vatandaşa sosyal güvenlik hizmeti sağlamak ve adil bir gelir dağılımına ulaşmaktı. Gelir
dağılımını düzeltmek için sosyal güvenlik sistemi yaklaşık 15 yılda yeniden düzenlenmişti. Beş yıllık
kalkınma planlarında anne‐babasıolmayan çocuklar, yaşlı insanlar, mahkûmlar, özürlü insanlar ve
öğrenme zorluğu olan çocuklar yoksul olarak kabul edilmişti. Bu yoksulluk tanımına uyan insanlar sosyal
yardım programlarından yararlanabilmişlerdi
1970’lerde köylerden kentlere doğru yapılan iç göçün hızlanmasıyla büyük şehirlerin etrafında
gecekondu bölgeleri büyümeye başladı. Kentleşme, sosyal adaletsizlik ve sosyal eşitsizlik bu dönemin en
önemli problemleri oldu. 1967 yılında ücretli işçilerin yalnızca % 46’sıve ekonomik olarak aktif olan
nüfusun ise yalnızca % 11’i sosyal güvenlik sistemine dahildi.
1980’lerde Türkiye’de devletin ekonomideki rolüyle ilgili büyük bir değişim yaşanmıştır. Yeni ekonomik
stratejiye göre kamu sektörünün aktivitesi ve devletin piyasanın işleyişine olan müdahalesi azaltılmıştır.
1980’lerde başlatılan yapısal uyumun dört amacı bulunmaktaydı:
1) Fiyatların esnekleştirilmesi,
2) Fiyatlar ve miktarlar üzerindeki kontrollerin kaldırılması,
3) Ekonomide devletin rolünün küçültülmesi,
4) Bütçe açıklarının, enflasyonun ve dış borçların azaltılarak makro ekonomik istikrarın sağlanması
Sonuç olarak bu yeni yaklaşım devletin ekonomiye aşırı müdahale ettiği ithal ikameci sanayileşme
modelinden tamamıyla farklı bir perspektif içermekteydi. Neoliberal politikaların uygulandığı 1980‐2005
yılları arasında 1994 ve 2001 yıllarında iki finans krizi olmuştur. Bu krizlerin sonucunda millî gelirimiz
azalmış, gelir dağılımı bozulmuş ve yoksulluk artmıştır. Finans krizleri neoliberal perspektifin baskın
olduğu 1990’lıyıllarda yükselen piyasalarda da sık sık görülmüştür.
Neo‐liberal ekonomi politikaları ve küreselleşme Türk ekonomisinde derin izler bırakmış, hızlı büyümeyi
derin finansal krizler izlemiş, döneme yüksek enflasyon, eşitsiz gelir dağılımı ve ekonomik istikrarsızlık
damgasını vurmuştur
Tüm bunlar göstermektedir ki 1980’ler Türkiye açısından ciddi yapısal dönüşüm dönemi oldu. 24 Ocak
1980'de uygulamaya konan yeni ekonomi programı ile ekonomik, toplumsal yapıda köklü bir değişim
gerçekleşirken 1990'lıyıllarda peşpeşe yaşanan krizler sonrasında ekonomi küçüldü, işsizlik arttı.
Ekonomik gelişmeler Türkiye'nin yoksulluk profilini derinden etkilemiş, 1980'li yıllardan başlayarak
Türkiye, gelirin nispeten eşit dağıldığı bir ülke olmaktan çıkmış zengin ile yoksul arasındaki farkların
uçurum nitelemesini hak edecek boyutlara ulaştığı bir ülke haline gelmiştir.
Ülkemizde ne yazık ki hâlâ bölgesel eşitsizlikler çok yüksektir. Karadeniz, Doğu ve Güney Doğu Anadolu
Bölgeleri insani gelişme bakımından diğer bölgelerden çok geridedir.
2008 yılı Türkiye yoksulluğu ve eşitsizlik göstergeleri. Türkiye’de kimler yoksul:
- Kır ve kentteki yoksulluk
- Eğitim düzeyi, işgücü piyasası ve yoksulluk ilişkisi
- Hane türlerine göre yoksulluk
- Yaş gruplarına göre yoksulluk
- Harcama, tüketim, tüketim malları sahipliği ve yoksulluk
Kır için hanehalkı büyüklüğüne göre hesaplanan yoksulluk oranlarının tamamı kentler için hesaplanan
oranlardan çok daha yüksektir. Bu durum, yoksullukla mücadelede kırsal kesime öncelik verilmesi
gerektiğine işaret etmektedir
2009 Yoksulluk Çalışması Sonuçlarına göre;
Genel yoksulluk dağılımı
#Satın alma Gücüne Göre Yoksulluk
#Hanehalkı Durumuna Göre Yoksulluk
#Yapılan işe göre yoksulluk
#Sektörel anlamda yoksulluk
#Gini katsayına göre yoksulluk
Sektörler düzeyinde yoksulluk oranları analiz edildiğinde özellikle tarım sektöründe çalışanların %33,0
oranı ile ilk sırayı alması aslında işteki durum yoksulluk oranlarının beklenen bir sonucudur. Sanayi
sektöründe çalışanlarda yoksulluk oranı %9,6 ve hizmet sektöründe çalışanlarda da oran %7,2’dir.
Gini katsayısı: Kişisel gelir dağılımını ölçmek için, yaygın olarak kullanılan bir dağılım ölçüsüdür. Gini
katsayısı, Lorenz eğrisine bağlı ve eğri ile köşegen arasında kalan alanın, köşegenin altında kalan toplam
alan oranına eşittir. Bu oran büyüdükçe, dağılımdaki eşitsizlik artıyor demektir. Gini ölçüsü “0 ile 1”
arasında değişir. Bir toplumda, gelir adaletli olarak paylaşılmışsa, gini katsayısı“0”a eşit, toplumdaki
gelirleri yalnız bir kişi almışsa, gini katsayısı “1” e eşit olmaktadır.
2006 yılında Türkiye’de 0,403 olan Gini katsayısı2010 yılına gelindiğinde 0,380’e gerilemiştir. Gini
katsayısındaki bu düşüş, gelir dağılımında eşitsizliğin düştüğünü göstermektedir.
Ülkemizde yaşanan ekonomik krizler ve siyasi etkenler ve dolayısıyla uygulanan ekonomik politikaların
etkisiyle ne yazık ki yoksulluk sorunu dönem dönem derinleşmiş ve farklı sosyal sorunlar (çocuk işçiliği,
kadın emeğinin görünmezliği, göç ve gecekondulaşma, aileiçi şiddet vs.) ile kendini göstergelemiştir.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 4.Ünite
5.ÜNİTE ÖZET
ÇOCUK YOKSULLUĞU
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 25. maddesine göre; “Herkesin gerek kendisi,
gerek ailesi için yiyecek, giyecek, konut, sağlıksal bakım, gerekli toplumsal hizmetler de
içinde olmak üzere sağlığına ve esenliğine uygun bir yaşam düzeyine; işsizlik, hastalık,
sakatlık, dulluk, yaşlılıkta ya da geçim olanaklarından kendi iradesi dışında yoksul
kaldığı başka durumlarda, güvenliğe hakkı vardır.” denilmektedir.
Çocuk Yoksulluğunun Kapsamı
Yoksulluğu en derinden hisseden kesimi çocuklar oluşturmaktadır. Bu nedenle çocuk
yoksulluğu, yoksulluk sorunuyla mücadelede özellikle dikkate alınması gereken bir
boyuttur.
Çocuk yoksulluğu çocukluğu çalmakla kalmamakta, yetişkin yaşlarda bireyi sosyal
dışlanma sorunu ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 6. maddesi de bu sorunla ilgili
olarak, taraf devletlerin her çocuğun temel yaşam hakkına sahip olduğunu kabul
ederek, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için en üst düzeyde çaba göstermek
durumunda olduğunu ifade etmektedir.
Yoksul aileler, çocukları yaşama, zihinsel ve bedensel gelişme açısından
ihtiyaçlarını karşılayamamalarının yanı sıra çocukların sömürülmesine, istismarına,
şiddet ve ayrımcılığa uğramasına neden olurlar.
Gelişmiş ülkeler sorunu aşmaya ve çözmeye yönelik projeler geliştirirken geri kalmış
ülkelerde “çocuk yoksulluğu” diye bir olgunun adı bile geçmemektedir
Türkiye’de Çocuk Yoksulluğu
2002 Hane Halkı Bütçe Anketi verilerine göre Türkiye’de 15 yaşın altındaki çocukların
%37’si gıda ve gıda dışı yoksulluk içerisinde yaşamaktadır
Türkiye İstatistik Kurumunun Nisan 2004 tarihinde kamuoyuna açıklanan Yoksulluk
Araştırması’na göre ise gıda ve gıda dışı yoksulluk ölçütüne göre ülkemizde yoksulluk
oranı % 22 dolayındadır. Bu rakamlara göre çocukların da en az % 20’si yoksuldur ve
bu ortalama yoksulluk oranı, bölgeler arasındaki eşitsizliği yansıtmamaktadır.
Ülkemizde yoksulluk çocukların aç kalmasına (Beş yaş altındaki çocukların %
12’sinde kronik beslenme yetersizliği vardır ve yoksullukla doğru orantılı olarak doğu
bölgesinde bu oran %23’e kadar çıkabilmektedir), daha yüksek ölüm oranlarına (2003
verilerine göre bebek ölüm hızı binde 29, beş yaş altı çocuk ölüm hızı ise binde 37’dir.),
anne karnında beslenememesine (Bebeklerin % 15’i düşük ağırlıkla doğmaktadır.),
temiz içme suyuna ulaşamamasına (Nüfusumuzun % 17’si temiz içme suyundan
yoksundur), daha fazla sigara dumanına maruz kalmasına (Ülkemizde babalar yılda
2068 adet sigara içmektedir), okul öncesi eğitim alamamasına, sağlık hizmetlerine
ulaşamamasına neden olur. Yoksulluktan en fazla etkilenen doğu bölgesindeki
çocuklardır ve bu durum doğu bölgesindeki bebeklerin batıdakilerine göre iki kat daha
çok (2003 araştırmasına göre doğudaki bebek ölüm hızı binde 41, batıda ise binde
22’dir) ölmesine neden olmaktadır.
Türkiye’de yoksulluk riski altındaki çocuklar, genel olarak şu bağlam içinde yer
almaktadır:
-Ailenin geçiminin sadece bir kişi tarafından sağlandığı büyük ailelerde doğan
çocuklar,
-Eski tarım tekniklerinin ve büyük pazarlara sınırlı erişimin ailelerin geçim
sağlayabilme olanaklarını tehdit ettiği kurak, dağlık ve kırsal alanlarda büyüyen
çocuklar,
-Tek ebeveynli ailelerden gelen çocuklar,
-Aileleri yakın zamanda kentsel alanlara göç etmiş çocuklar,
-Kayıt dışı ve geçici işlerde çalışan ve bunun sonucunda da düzenli bir gelire sahip
olmayan ana‐babaların çocukları,
-Örgün eğitim almamış ya da çok az eğitim almış, çoğu zaman vasıfsız olan ve
ortalamanın altında para kazanan anne babanın çocukları,
-Anne babaları yetersiz istihdam edilen ve yeterli para kazanamayan çocuklar,
-Anne babaları uzun süredir işsiz olan, engelli olan ya da engelli birine bakan
çocuklar.
Yoksulluğun Çocuklar Üzerindeki Etkileri
Yoksulluğun çocuklar üzerindeki en belirgin etkisi beslenme yetersizliği ve açlıktır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye'de 2009'da dünyaya gelen
bebeklerin 17 bin 388'i bir yaşına gelmeden yaşamını yitirmiştir. Sağlık Bakanlığının bu
konudaki farkındalık çalışmalarının da etkisiyle yaşamını yitiren bebek sayısı 2010'da
15 bin 85'e, 2011 yılında 14 bin 511'e gerilese de son yıllarda bebek ölüm sayılarında
yakalanan gerileme trendi, geçen yıl yerini yeniden artışa bırakmıştır. 2012'de
Türkiye'de 14 bin 845 bebek, henüz bir yaşını doldurmadan hayatını kaybetmiştir.
Yoksulluğun iyi bilinen etkilerinden biri zihinsel gelişmeyi olumsuz etkilemesinin
yanı sıra çeşitli psikososyal sorunlara yol açmasıdır.
Yoksulluk, ülkemizde diğer birçok sosyal sorunun tetikleyicisi olduğu gibi çocuk
işçiliği sorununun da baş aktörü durumundadır
Çocuk işçiliğinin en temel nedeni, yoksulluktur.
Çalışan çocuk sayısı 6‐14 yaş grubunda 292 bin kişi, 15‐17 yaş grubunda ise 601 bin
kişidir. Ekonomik faaliyette çalışan 6‐17 yaş grubundaki çocukların istihdam oranı%
5,9’dur. 6‐14 yaş grubundaki istihdam oranı 2006 yılı sonuçlarına göre aynı düzeyde
kalırken, çalışan çocuk sayısında 28.000 kişilik düşüş gerçekleşmiştir. Çocukların
istihdam oranı, 6‐14 yaş grubunda %2,6, 15‐17 yaş grubunda ise %15,6’dır.
Çocukların suça sürüklenmeleri ile çocuk yoksulluğu arasındaki ilişki de manidardır.
Akyüz’e göre çocukları suça sürükleyen nedenler şu şekilde ifade edilmiştir:
• Çocuğun kendisinden kaynaklanan yetersizlikler,
• Hızlı kentleşme ve sanayileşmeyle birlikte köyden kente göçün yarattığı değer
boşluğu ve kimlik bunalımı, kültürel yozlaşma ve yabancılaşma,
• Gelir adaletsizliği, yoksulluk, işsizlik,
• Aile sorunları, ilgi ve sevgi eksikliği, ihmal ve istismara uğrama,
• Yetersiz ve kalitesiz eğitim
Çocuk Hakları ve Çocuk Yoksulluğu İlişkisi
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin temel ilkeleri olan
yaşamagelişme hakkı, eşitlik‐ayrım gözetmeme ilkesi, çocuğun yüksek yararı ve
korunma hakkı bağlamında çocuk yoksulluğu konusu analiz edilebilir
1. Yaşama ve gelişme hakkı: Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası’nın 17. maddesi de
“herkes yaşama hakkına sahiptir” demektedir
1. Taraf devletler, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul ederler.
2. Taraf devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami
çabayı gösterir
2. Eşitlik‐ayrım gözetmeme ilkesi: T.C. Anayasasının 10. maddesinde eşitlik ile ilgili
hüküm bulunmaktadır. Buna göre: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 2. maddesi de bu konuya vurgu
yapmaktadır.
3.Çocuğun yüksek yararı: Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 3.
maddesinin 1. fıkrasında çocuğun yüksek yararı ile ilgili hüküm yer almaktadır. Bununla
birlikte sözleşmenin diğer maddelerinin çoğunda da çocuğun yüksek yararına vurgu
yapıldığı görülmektedir.
Çocuk yoksulluğu, en başta çocukların yüksek yararı ile çelişmekte ve bu temelde
aslında çocuk hakları uygulanamaz hâle gelmektedir.
4. Korunma hakkı: Çocuğun korunması en basit biçimiyle her çocuğun zarara maruz
kalmama hakkını ele almaktadır.
Çocuk Yoksulluğu ile Mücadelede Sosyal Hizmet
Sosyal hizmette insan hakları ilkeleri ve sosyal adalet temeldir.
Yoksul çocukların refahını geliştirmek üzere yapılan çalışmaların, sosyal hizmetin
bütüncül bakış açısıyla oluşturulması gerekmektedir. Sosyal hizmet, çocukları başta
aile olmak üzere sosyal çevreleri ve ekonomik‐sosyal sistemler ile birlikte ele
almaktadır.
Yoksul çocukların yaşama ve sağlık ve beslenme haklarından yararlanma durumu
düşünüldüğünde, koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi gereği de ortaya
çıkmaktadır.
Son olarak çocuk yoksulluğunu gidermek üzere çocukların gereksinimlerini de dikkate
alacak şekilde planlanması gereken sosyal yardımların yanı sıra, çocukların sağlık ve
eğitim haklarından eşit düzeyde ve ücretsiz olarak yararlanması büyük önem
taşımaktadır. Çocukların sağlığı, ailelerinin sosyo‐ekonomik düzeyine göre şekillenmiş
hizmetlere bırakılmamalıdır. Temel ölçütün çocuk olduğu, bütün çocuklara doğuştan
getirdikleri bir hak olarak kabul edilen ve eşit olanaklar tanıyan bir çocuk sağlık sistemi
geliştirilmelidir. Bu düzenleme yoksul çocukların yaşama ve sağlık haklarından üst
düzeyde yararlanmalarını sağlayacaktır.
Türkiye yoksulluk sorununu çözemediği gibi son yıllarda yaşanan krizlerle sorun daha
derinleşmektedir. Çocuk yoksulluğu toplam yoksulluk oranından daha yüksek yaşandığı
için daha ayrıntılı incelenmeli ve çocuk yoksulluğuna yönelik çalışmalar daha
yoğunlaşmalıdır. Çocuk yoksulluğunu önlemeye yönelik çabalar, aşağıdaki süreçlere
odaklanmalıdır:
-En yoksul ailelerin hanehalkı gelirini artırmak,
-Düşük gelirli ailelerin çocukları için sağlık hizmetlerine erişimlerini sağlamak,
-Barınma koşullarını iyileştirmek,
-Yoksul çocuklar için erken çocukluk eğitimi dahil olmak üzere parasız eğitim
sağlamak,
-Çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmak.
Son olarak yoksulluğun çocuğun çocukluk yaşamına etkilerini anlamaya çalışmak,
çocuk odaklı niteliksel çalışmalar gerektirmektedir. Yaşanan yoksulluğun ve
beraberinde getirdiği sosyal dışlanmanın, çocukların hayatı ve toplumu algılayışlarına
etkilerini anlamak çocuk odaklı sosyal içerme politikaları geliştirmek için önceliklidir.
6.ÜNİTE ÖZET
KADIN YOKSULLUĞU
Kadınlar kendisiyle aynı konumda bulunan erkeklere göre yoksulluğu daha derin yaşamaktadır.
Ekonomik faaliyetlerde daha düşük ücretli ve vasıfsız iş kollarında genellikle kadınlar istihdam edilmekte
ve ücretli olarak çalışan kadın aynı konumdaki erkeklere göre daha az ekonomik gelire sahip olmaktadır.
Kadın evde ve dışarıda ücretli olarak çalışsa bile yoksulluğu erkeklere göre daha derin yaşamaktadır.
Kadınlar yoksullar arasında çocuklardan sonra gelen önemli bir gruptur. Kadın yoksulluğu kadını ikinci
sınıf vatandaş olarak gören, onu ikinci planda tutan ve kısacası ona hak ettiği değeri vermeyen sosyokültürel
ve politik yapıların bir sonucu olarak da görülebilir
Kadın yoksulluğu kavramınıen iyi anlatan söylem yoksuluğun kadınlaşmasıdır. Yani yoksulluk=kadın
anlamına gelen bu kavram ilk olarak 1978 yılında Diane Pearce tarafından kullanılmıştır. Pearce’ye göre
yoksulluk cinsiyet açısından önemli bir farklılık yaratmaktadır. 1995’te 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem
Planı’nda da “Yoksulluğun Kadınlaşması” ifadesi yer almıştır.
Yoksulluğun kadınlaşmasına ilişkin bir analiz yapıldığında dört temel etmeni ele almak gerekir:
1. Kadının iş yaşamına katılma durumu, yarı zamanlı çalışması, işsiz olması, erkeğin ücretine karşın
kadının ücreti, çalışma yaşamında cinsiyete bağlı sınıflandırmalarda kadının durumu.
2. İş yaşamında kadının eşit duruma gelmesine olanak tanıyıcı politikaların gelişimi: Kadının ekonomik
fırsatlara ulaşmasına veya kendi ekonomik özgürlüğünü sağlamaya yönelik ne tür politikalar var, var olan
politikalar örneğin azınlık gibi dezavantajlı gruplara nasıl yansımakta?
3. Sosyal refah yardımları veya hükümetin gelir transferleri gibi noktalar kadının yoksullaşmasını
anlamada yardımcı olabilmektedir. Genel nüfus içinde kadına ve onun ailesine yönelik ne tür sosyal
yardımlar yapılmakta ve bu yardımlar ne kadar etkili olabilmektedir?
4. Yoksulluğun kadınlaşmasını anlamada bir diğer unsur da boşanma oranı, yeniden evlenme,
evlenmemiş anne, adölesan anne olma gibi çeşitli demografik etmenlerdir.
Genel olarak toplumda, kadın ile erkek ve kadınlar arasında var olan yapısal eşitsizlikler kadının
yoksulluğu deneyimleme biçimlerini ve göreli yoksulluğu farklılaştırmaktadır. Farklı ülkelerde
yoksulluğun kadınlaşmasına ilişkin çalışmalar kimi ortak gözlemlerin var olduğunu göstermiştir:
-Kadının iş yaşamındaki oranının düşüklüğü,
-Kadına yönelik etkili eğitim araçlarının olmaması veya yetersizliği,
-Geleneksel rollerinin yanı sıra çalışan kadın rolünün birlikte üstlenilmesi (ikili rolünün oluşması),
- İş yaşamında kadınların düşük ücretle yer alması ve erkek‐kadın çalışanlar arasındaki ücret
farklılığının ısrarla sürdürülmesi,
-Eşitliği sağlamaya yönelik politikaların yetersizliği,
-Çocuk bakımını destekleyen politikaların yetersizliği,
-Yönetimde ve politik karar süreçlerinde kadınların az oranda yer alması
Genel olarak eşitsizliğin somut göstergelerinden bazıları şunlardır:
1. Kadınlar erkeklerden çok daha fazla yoksulluk riskiyle karşı karşıyadırlar.
2. Kadınlar yaşamlarının herhangi bir döneminde, erkeklere kıyasla, çok daha fazla yoksulluğa düşme
riskiyle karşı karşıyadırlar.
3. Kadınlar, yine erkeklere kıyasla, yoksulluğa genellikle yavaş yavaş değil de aniden düşmektedirler
Birleşmiş Milletlerin toplumsal cinsiyet rolleri temelinde dünya ölçeğinde elde etmiş olduğu
istatistikler kadının yoksulluğu ne denli yoğun yaşadığı konusunda önemli ipuçları vermektedir:
‐ Kadınlar dünyadaki toplam işlerin 2/3’ünü yapıyor
‐ Kadınlar dünyadaki toplam gelirin 1/10’unu kazanıyor
‐ Kadınlar dünyadaki okuryazar olmayan toplam nüfusun 2/3’ünü oluşturuyor
‐ Kadınlar dünyadaki toplam mülkiyetin 1/100’üne sahiptir.
Kadın yoksulluğunu anlamak için genel yoksulluğa göre belirleyici özelliklerini ortaya koymak gerekir.
Kadın yoksulluğunun iki belirleyici özelliği bulunmaktadır. Bunlar:
1. Kadının işgücü piyasasındaki konumu
2. Kadının eğitimi ve eğitim imkânlarından yararlanma durumu.
İş piyasasında kadınların ikincil konumda olduklarını gösteren pek çok veri mevcuttur: Bunlar:
- Kadınların işgücü piyasasına katılımının düşük olması,
- Katılım sağlandığında düşük ücretli işlerde istihdam edilmesi,
- Kayıt dışı sektörde çalışma, fason çalışma, ücretsiz aile işçisi olma,
- Elde edilen gelir üzerinde, özellikle kırsal alanlarda, söz sahibi olmamagelirden yoksunluk vb. gibi
göstergeler bu farklılıkları belirlemektedir
ILO verierine göre; kadınların tüm dünyada istihdamın %40’ınıoluşturmalarına rağmen, çalışan
yoksulların %60’ınıoluşturduklarınıortaya koymuştur. Kadınlar işgücü piyasasına erkeklerle eşit oranda,
eşit konumda ve eşit ücretle erişememektedirler.
Aşırı yoksulluk içerisinde yaşayan kadınların karşı karşıya kaldığı koşullar, yoksulluğu bir kuşaktan
diğerine aktaran temel araçlardan birini meydana getirmektedir. Türkiye’de toplam istihdam edilen
kadınların %38’i, tarımda istihdam edilen kadınların %74,9’u ücretsiz aile işçisidir. Bu kadınlar gerek tüm
yeniden üretim faaliyetlerini üstlenerek, gerek üretime katılarak çifte mesai yapmalarına rağmen
kendilerine ait bir gelir elde etme olanağına sahip değillerdir.
Çalışma yaşamında kadının daha az yer almasının arkasındaki en önemli etken hiç kuşku yoktur ki
ataerkil zihniyettir.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) uluslararası kabul görmüş “kayıt dışılık” tanımlamalarını
incelemenin gerektiğini belirterek, OECD tanımlarına göre kayıt dışı ekonominin dört alt grupta
sınıflandırmaya tabi tutulduğuna işaret etmektedir:
a) Yeraltı üretimi (underground production),
b) Yasadışı üretim (illegal production),
c) Resmî olmayan (enformel) üretim (informal sector production),
d) Hane halkının kendi tüketimi için üretimi (household production for own final use).
1980’lerin ortasından itibaren birçok ülkede yaşanan ekonomik kriz, kadınların işgücüne katılımını
büyük oranda artırmış, “işgücünün feminizasyonu” denilen bir süreç yaşanmıştır. Kadınların işgücüne
artan oranda katılımın bir nedeni, sermayenin herhangi bir sosyal güvenceden yoksun, sınıf bilincini
taşımayan ucuz emeğe olan gereksinimiyken; diğer nedeni ise, kadınların azalan hane gelirlerini telafi
etme ve yoksulluklarını azaltma istekleridir. Kadınlar toplumsal yapıda ve piyasada iş gücüne de ya ev
eksenli üretim ile ya da kayıtdışı çalışma biçimiyle ne yazık ki katılmaktadır.
Ev işlerinden arta kalan zamanlarında ev kadınlarının çalıştırılması demek olan “ev‐eksenli çalışma”
biçimidir. “Ev eksenli çalışma” adı verilen bu çalışma biçimi, fabrikalardan alınan işlerin bir aracı
tarafından evlere dağıtılıp, sonradan toplanarak fabrikaya iletilmesi biçiminde olmaktadır. Örgü, trikopenye
işlemeciliği, kazaklara nakış, oyuncak montajı, nikâh şekeri paketlemesi, takı yapımı, elektronik
eşya parçaları ve tükenmez kalem gibi ürünlerin montajı söz konusu işler arasına girmektedir. Ev eksenli
çalışma biçiminde, zaman sınırlı ve yapılacak iş çoksa, evdeki çocuklar ve yaşlılar da çalışmaya dâhil
olmuş olur. Bu çalışma biçiminde çalışma saatleri belli değildir. Sigorta, iş garantisi yoktur. Ara dinlenme,
fazla mesai olmadığı gibi, pazarlık etme şansı da pek azdır. Birçok eve dağılmış bulunan bu üretim içinde
çalışanların örgütlenmesi de bir hayli zordur. Ev eksenli çalışma, tüm bu sorunlara rağmen ev dışında
çalışma imkânı bulamayan kadınlar için bir çalışma alanı ve gelir elde etme biçimi olmaktadır.
ILO tarafından 20 Haziran 1996’da kabul edilen evden çalışma konusuyla ilgili Uluslararası Çalışma
Sözleşmesi’ne göre; evden çalışanların diğer çalışanlarla eşit muamele görmesi, eşit ücretten, sosyal
güvenlikten, iş sağlığı ve güvenliğinden yararlanması, bazı riskli maddelerin kullanılmasının önlenmesi,
çalışanların ve çalıştıranların kayıt altına alınması, iş denetiminin yapılabilmesi için gereken önlemlerin
alınması, ücretli izinlerden, resmî tatil haklarından, ücretli hastalık izninden yararlanabilmesinin
sağlanması gerekmektedir.
Yaygın eğitim, örgün eğitimin yanında ve dışında, bilgi, beceri, meslek kazandırmaya ve bireysel ve
toplumsal gelişmeyi sağlamaya yönelen tüm programlanmış eğitim etkinliklerini kapsar. Türkiye’de
kadınları kapsayan yaygın eğitim etkinliklerinin çokluğu ve çeşitliliği dikkat çekicidir.
MEB’in mesleki ve teknik eğitim veren okul/kurumları aracılığıyla gerçekleştirdiği yaygın eğitim
etkinliklerine ek olarak pek çok sivil toplum örgütü gönüllü olarak kadınlara yönelik okuma yazma, beceri
ve meslek edindirme kursları vermekte, belediyeler ücretsiz benzer kurslar düzenlemekte, GAP İdaresi
Başkanlığının Çok Amaçlı Toplum Merkezleri (ÇATOM) ve Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğüne
bağlı Toplum Merkezleri yine benzer faaliyetlerde bulunmaktadır.
Son yıllarda kadınlar açısından okuryazar ve eğitim seviyelerinin yükselmesinde artışlar gerçekleşmiş
olsa da yüzde yüz okuryazarlık seviyesine ulaşılamamıştır. Hâlen yetişkin nüfus içinde 5 kadından biri
okuryazar değildir ve yine 6 kadından biri herhangi bir eğitim kurumundan mezun olmamıştır.
Okumayazma bilmeme oranı, her iki cinsiyet için de “gençlerden yaşlılara”, “kentsel nüfustan kırsal
nüfusa” ve “Batıdan Doğuya” gidildiğinde artmaktadır. Ancak bu değişkenlerin kadınlar üzerindeki etkisi
erkekler üzerindeki etkisinden daha büyüktür
Sonuç olarak kadın yoksulluğu bağlamında söylenecekler: Kadın yoksulluğunun diğer nedenleri
maddeler hâlinde kısaca şöyle özetlenebilir:
∙ Nüfus artışı, ∙ Erkeklerin göçü, ∙ Artan sayıda aile parçalanması, ∙ Düşük verimlilik, ∙ Boşanma,
∙ 1980’lerin ekonomik durgunluğu (gelişmekte olan ülkelerde ekonomik kriz ve yapısal uyum politikaları).