Vize+Final Para Politikası Vize-Final Ders Özeti

admin

Administrator
Yönetici
Admin
4 Eyl 2018
382
87
28
#1
PARA POLİTİKASI DERSİ ÖZETİ VİZE-FİNAL

Para arzında meydana gelen hareketler ekonomik faaliyetler üzerinde geniş etkilere sahip olduğu için para arzının nasıl belirlendiğini anlamamız gerekmektedir. Para arzının belirlenme sürecinin özünü anlayabilmek için merkez bankasının bilançosunu incelemek gerekmektedir. TCMB Vaziyet, Analitik Bilanço, Stand-by bilançosu gibi çeşitli biçimlerde bilançolar yayımlamaktadır. IMF'nin önerdiği şekilde düzenlenmiş olan Stand-by bilançosu, para arzındaki değişimin özü olan parasal taban ile bu büyüklüğün nasıl yaratıldığını göstermesi açısından oldukça kullanışlıdır. Bu bilançonun aktif kısmı, net dış varlıklar (NDV) ve net iç varlıklar (NİV) ana kalemlerinin toplamından pasif kısmı ise parasal tabandan oluşmaktadır. Bu durumda parasal ta-ban(B) aynı zamanda, NİV ve NDV toplamına eşit olmaktadır. Yani bu bilanço parasal tabanın, hem kaynakları açısından hem de kullanım açısından elde edilmesine olanak vermektedir. Parasal tabanın kaynaklarına göre gösterimi; B=NDV+NİV iken parasal tabanın kullanıma göre gösterimi; B=C+R şeklindedir. İster kullanım isterse kaynak cephesinden bakılsın parasal taban için her iki tanım şekli bilanço özdeşliği gereği birbirine eşittir. Bir banka bilançosunun pasifi bankanın topladığı fonların kaynaklarını aktifi ise bu fonların nerelerde kullanıldığını göstermektedir. Mevduat bankalarının en önemli faaliyetlerinden birisi de kaydi para yaratmalarıdır. Bankalar ellerinde zorunlu rezerv ve serbest rezerv olmak üzere iki tür rezerv tutarlar. Bankaların bulunduracakları rezerv miktarını belirleyen iki faktör vardır: Bunlardan ilki, bankaların yasalar gereği mevduatlarının belirli bir kısmını TCMB'deki bir hesapta tutmak zorunda olmalarıdır. Bu miktar zorunlu rezervlerdir İkincisi ise bankaların beklenmedik mevduat çıkışlarını karşılamak ve yatırım fırsatlarını değerlendirmek için kendi belirledikleri bir mitarda serbest rezerv bulundurmalarıdır.

Merkez bankası bankacılık sistemine ilave rezerv sağladığında, mevduat hacmi bu miktarın belirli bir katı kadar artar, bu süreç kaydi para yaratılması olarak isimlendirilmektedir. Merkez bankası bankacılık sistemine iki şekilde rezerv sağlayabilmektedir. Bankalara reeskont kredisi kullandırarak ve bankalardan devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) satın alarak. Kaydi para yaratımı süreci için geliştirilen basit modelin, bankaların sadece zorunlu rezerv bulundurması, banka dışı kesimin nakit tutmaması ve bankaların sadece vadesiz mevduat şeklinde yükümlülük kabul etmesi şeklinde basitleştirici varsayımları vardır. Bu varsayımlar altında bankacılık sistemine aktarılan ilave bir birimlik rezervle mevduat çarpanının (zorunlu rezerv oranının tersi) çarpımı kadar kaydi para yaratılmaktadır. Basit modelde yapılan varsayımların kısmen gerçekleşmesi ya da hiç gerçekleşmemesi para çarpanının değerini düşürecektir. Bu yüzden Bankaların serbest rezerv konusundaki kararı, mevduat sahiplerinin elde ne kadar nakit tutacakları konusundaki kararları, kredi kullananların ne kadar kredi kullanmak istediklerine ilişkin kararları ülkedeki para arzının değişmesine yol açabilmektedir.

Para arzı bir stoktur ve bu anlamda bir ekonomide dolaşımda mevcut olan para miktarını verir. Para ve para arzı makroekonomik değişkenlerin en önemlilerindendir. Bu önemi büyük ölçüde içinde bulunduğu ekonominin diğer değişkenlerini etkileyebilmesinden kaynaklanmaktadır. Para arzının önemi aynı zamanda, onun para politikalarının bir değişkeni olması özelliğinden kaynaklanmaktadır. Para politikalarının temel değişkeni aslında para arzıdır. Çünkü para politikası yürütücüleri para arzını kontrol altında tutarak ekonomik hedeflere ulaşmak isterler. Para arzı kontrolüne bağlı olarak ekonomik değişkenlere etki etmeyi hedefleyen para otoritelerinin, para arzı kapsamına girecek unsurları iyi belirlemeleri gerekmektedir. Böyle bir davranış para politikasının başarı şansını önemli ölçüde etkilemektedir. Uygulamada paranın ne olduğu ya da nelerin para kabul edileceği konusunda anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Bir ekonomide, nakit paradan şirket varlıkları üzerinde hak doğuran araçlara kadar, değişik finansal varlıklar bulunmaktadır. Bu bağlamda para arzının kapsamı, ekonomik ve finansal sistemin gelişmişlik düzeyi, ödeme araçlarının çeşitliliği gibi faktörlere bağlı bulunmaktadır. Bunlardan hangilerinin para olarak kabul edildiğine bağlı olarak değişik parasal büyüklük tanımlamaları yapılmaktadır.

Bir ekonomide para arzını çeşitli aktörler ve bu aktörlerin davranışları belirlemektedir. Bu aktörler; merkez bankası, bankalar ve banka dışı özel kesim olarak sıralanmaktadır. Merkez bankası, bankacılık sisteminin kontrolü ve parasal politikanın yönetiminden sorumlu olan kamu yönetimi birimidir. Aynı amanda para arzının temelini oluşturan baz paranın yaratıcısıdır. Para arzı hem banka dışı kesimin hem bankaların davranışlarından etkilenmektedir. Buna göre özellikle halkın nakit talebi ve mevduat talebi para arzı sürecinde önemlidir. Bankaların rolü ise mevduatların bankalara yatırılması ile ortaya çıkmaktadır. Bankalar, mevduatlar ve krediler aracılığıyla para yaratmakta ve ekonominin likiditesini artırmaktadır. Para arzı kaynaklarından birisi bankacılık sistemi tarafından yaratılan kaydi paradır. Kaydi para yaratım sürecinde merkez bankası oldukça önemlidir. Çünkü bankaların yeni krediler verebilmeleri ve yeni mevduat yaratabilmeleri, rezervlerinin artmasına bağlıdır.

Aslında para arzının temel kaynağı merkez bankalarıdır. Merkez bankası tarafından çeşitli yöntemler kullanılarak yaratılan para, kaydi para genişlemesine baz oluşturduğu için baz para ya da parasal taban olarak isimlendirilir. Merkez bankaları; altın ve döviz rezervleri karşılılığında, bankacılık sistemine verilen krediler karşılılığında, kamu kesimine açılan krediler karşılılığında ve açık piyasa işlemleri aracılığıyla para yaratırlar: Bunlar aynı zamanda para arzı kaynakları olarak da bilinir.









Para arzı büyüklüğünü belirleyen birtakım faktörler bulunmaktadır. Bu faktörlerde meydana gelen değişmelere bağlı olarak, para arzı miktarı azalıp çoğalmaktadır. Bu durumda para arzının belirleyicileri; açık piyasa işlemleri, reeskont kredileri, zorunlu karşılık oranları, bankaların aşırı rezerv bulundurma isteği ve halkın nakit tutma isteği olarak sıralanmaktadır. Bunların her birinde ortaya çıkan değişmeler para arzını değişik şekillerde etkilemektedir.

Baz para ya da parasal taban, merkez bankaları tarafında yaratılan bir büyüklüktür. Bu bağlamda Merkez bankaları tarafından; altın ve döviz rezervleri karşılığı, bankacılık sistemi ve kamu kesimine verilen krediler karşılığı ve açık piyasa işlemlerine bağlı olarak yaratılan paraya, "baz para" ya da "parasal taban" denilmektedir. Merkez bankası, para arzını kontrol etmek için parasal tabanı kontrol etmeye çalışır. Parasal tabanın bir bölümü halkın elinde nakit olarak tutulurken, diğer bir bölümü ise bankalar tarafından rezerv olarak tutulmaktadır. Bankaların rezervleri ise zorunlu ve serbest rezervler olmak üzere iki alt gruba ayrılmaktadır. Bu bağlamda parasal tabanı, dolaşımdaki para (nakit) ile bankaların rezervlerinin toplamından oluşur. Bunu aşağıdaki gibi formüle edebiliriz: MB = C + R Para arzı ile parasal taban ya da baz para arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için "para çarpa-nı"ndan yararlanılır. Para arzını, para arzı çarpanı ve parasal taban cinsinden yazdığımızda aşağıdaki eşitliğe ulaşmaktayız: M = m . MB Burada, "M" para arzını, "MB" parasal tabanı (baz para) sembolize ederken, "m" ise para çarpanını sembolize etmektedir. Para çarpanı; parasal tabandaki tl'lik değişikliğe karşı, para arzının ne kadar değişeceğini hesaplamamıza yardımcı olan bir katsayıdır.









Para arzının dışsal olması, faiz oranlarından ve para talebinden bağımsız olması ve sadece merkez bankası tarafndan belirlenmesi anlamına gelir. Para arzının içsel olması ise para ve onun belirlenme mekanizmasının tamamen merkez bankalarınca kontrol edilemeyeceği anlamına gelmektedir. Dışsal para arzı yaklaşımına göre para arzı, dışsal olarak merkez bankaları tarafından belirlenmekte ve dolayısıyla kontrol edilmektedir. Yine para arzı, para talebinden bağımsız olarak para otoritesi tarafından dışsal olarak belirlendiğinden, para otoritesi para yaratma sürecinde parasal taban-çarpan ilişkisine dayanarak, zorunlu karşılıklar ve parasal tabanı belirleme yoluyla para arzını kontrol etmektedir. Para arzının içselliği yaklaşımı, modern bankacılık sisteminin mal paradan ziyade kredi paraya dayandığını kabul etmektedir. Kredi para, bankalardan borçlanmanın bir sonucu olarak yaratılmakta ve banka kredilerinin geri ödenmesiyle ortadan kalkmaktadır. Bu bağlamda para arzı, kredi para talebi tarafından içsel olarak belirlendiği ileri sürülmektedir. Kamu otoriteleri para arzını belirlerken ve diğer amaçları güderken pasif davranarak ekonomide yükselen para talebine göre para arzını yükseltir ya da azaltırsa bu durumda içsel para arzı durumu geçerlidir. İçsel para arzı yaklaşımına göre; bankaların kredi vermesiyle mevduat yani para arzı yaratılmaktadır ve kredilerin ödenmesiyle mevduat ve dolayısıyla para arzı ortadan kalkmaktadır. Para arzı, kredi talebi tarafından belirlenirken, kredi talebi de işletmelerin işletme sermaye finansman ihtiyacı tarafından belirlenmektedir.

Ekonominin reel yapısında meydana gelen değişiklikler de finansal sistem üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu bağlamda finansal istikrarın sağlanması ve korunması hedefi, geçmiş yıllara kıyasla merkez bankaları açısından oldukça önemli hâle gelmiştir. Finansal istikrar kavramından anlaşılan; istikrarlı bir finansal ortam, finansal piyasa katılımcılarının istikrarlı hareket etmeleri ve istikrarlı bir ödeme sistemidir. Bu üç alandaki istikrar, aynı zamanda sağlıklı ve istikrarlı bir şekilde faaliyet gösteren bir finansal sistemin geliştirilmesinde gerekli olan unsurlardır.









Finansal istikrarın sağlanması amacı, finansal sistemin ve bunun en temel unsuru olan bankacılık sektörünün oldukça iyi değerlendirilmesini ve analiz edilmesini gerektirmektedir. Merkez bankalarının elinde bulunan makro düzeydeki finansal araçlar ve para politikası uygulamaları, finansal istikrarın sağlanması amacına yönelik önemli katkılar sağlamaktadır. Bunun yanında gözetim ve denetim alanındaki politika ve uygulamaların da finansal istikrar açısından oldukça önemli etkileri bulunmaktadır. Ayrıca merkez bankalarının, finansal yapıdaki sistemik risk yaratıcı faktörleri dikkatli bir şekilde algılamaları ve bu risk faktörlerinde değişimler ortaya çıktığı zaman, sonuçlarını değerlendirmeleri son derece önemlidir. Merkez bankalarının finansal istikrar hedefini sağlamaya yönelik çabalarında dikkat etmeleri gereken bazı ilkeler bulunmaktadır. Bunlar: Sorumluluğun bireysel bazda kurumlar yerine genel olarak piyasalara verilmesi; ödeme sisteminin etkin ve sorunsuz çalışmasının sağlanması; ihtiyaç duyulduğunda belirli koşullar altında piyasaya likidite sağlanması şeklinde sıralanmaktadır.

Merkez bankalarında bağımsızlık konusunun gündeme gelmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Bunlar: 1980'li yıllarda ekonomilerde görülen enflasyon süreci; iç ve dış borçlanmanın sürdürülebilir ölçülerden uzaklaşması; makroeko-nomik istikrarsızlıklar ve hükümetlerin çözüm diye uyguladıkları popülist politikalar, olarak sıralanmaktadır. Ayrıca para politikalarının politik süreçten ayrılması fikri de merkez bankalarının bağımsızlık tartışmalarına yeni bir boyut getirmiştir. Merkez bankasında bağımsızlık, bankanın fiyat istikrarını sağlamaya yönelik uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı parasal araçları kendi kararları ile seçmesi ve uygulamasıdır. Kurumsal anlamda bağımsız bir merkez bankası, politik müdahalelere maruz kalmaksızın para politikasını uygulayabilmelidir. Diğer yandan mali ve idari özerkliğe sahip olmak, merkez bankası bağımsızlığında bir ölçüt olarak oldukça önemlidir. Literatürde merkez bankasının bağımsızlığı; siyasi iktidardan bağımsızlık, başka bir deyişle hükümetin merkez bankası üzerinde etkinliğinin kalmaması olarak yorumlanmaktadır. Bu bağlamda merkez bankasının bağımsızlığından söz edilebilmek için bankanın parasal istikrarı sağlama görevini yerine getirirken, siyasi otoriteden direktif almaması gerekmektedir. Bir başka deyişle merkez bankasının bağımsızlığının birincil koşulu para politikasına ilişkin temel kriterleri belirleme ve uygulamada serbesti içinde olmasıdır. Merkez bankalarının bağımsızlığı konusunda temelde iki kriter bulunmaktadır. Bunlar politik ve ekonomik kriterlerdir. Bunlardan birincisi merkez bankasının politik bağımsızlığı olup, bankanın hedeflerini hükümetin etkilerinden uzak olarak belirleyebilmesidir. İkincisi ise ekonomik bağımsızlık olup, sınırlamalar olmaksızın bankanın para politikası araçlarını seçebilmesi ve kullanabilmesini ifade etmektedir.

Türkiye'de cumhuriyet öncesi dönemde merkez bankacılığı fonksiyonlarını yerine getiren ilk banka, yabancı sermaye ile kurulmuş olan "Osmanlı Bankası"dır. Bankaya imparatorluk döneminde banknot çıkarma ve devletin hazine işlerini yürütme görevleri verilmiştir. Osmanlı Bankasının gerçek bir merkez bankası niteliğine sahip olup, olmadığı konusu tartışmalıdır. Banka, bir merkez bankasından beklenen, ekonominin likiditesini ve kredi hacmini ayarlama ve denetleme işlevlerini yerine getirmemiştir. Osmanlı Bankası esas itibarıyla bir ticaret bankası olarak faaliyet göstermiş, devletin hazinedarlığı ve mali ajanlığını kısmen yerine getirmekle birlikte, devletin gereksinimlerinden çok bankanın kârlılığı ön planda olmuştur. Osmanlı Bankası cumhuriyetten sonra da bir süre merkez bankası görevini yürütmeye devam etmiştir. Ancak devletin yeni yapısı içinde bir yabancı bankanın merkez bankası olarak görev yapmasına karşı tepkiler artınca, millî bir merkez bankasının kuruluş çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalar sonucunda, 30 Haziran 1930 tarihinde çıkarılan 1715 Sayılı Yasa ile TCMB kurulmuş ve banka faaliyete 3 Ekim 1931 tarihinde geçmiştir. TCMB T15 milyon sermayeli ve banknot ihracı imtiyazına sahip, bir anonim ortaklık olarak kurulmuştur. Çeşitli grupların bankaya katılımı sağlanmak suretiyle TCMB yönetimine bir özerklik verilmiştir. Bu anlamda banka tamamen devlet sermayesiyle kurulmamış, özel sektörün de sermayeye katılımı sağlanmıştır. 1715 sayılı T.C. Merkez Bankası Yasası 1970 yılında değiştirilmiş ve 1211 sayılı yeni yasa uygulanmaya başlanmıştır. Buna göre TCMB'nin organizasyonu yeniden düzenlenmiş ve bankaya yeni yetki ve görevler verilmiştir. Yeni yasanın getirdiği en önemli değişikliklerden birisi de banka sermayesi içindeki Hazine payının %15'den %51'e çıkarılması olmuştur. Eski kanuna göre Hazinenin payı %15 olarak belirlenmiş ve bunun en çok %25'e kadar artırılabileceği hükme bağlanmış iken, yeni yasada Hazine payının %51'den az olamayacağı kararlaştırılmıştır. Bunun sonucunda Merkez Bankasının devlete karşı bağımsız ve özerk bir yapıda olması ilkesinden vazgeçilmiştir. 1980'li yıllar Türkiye'de ekonomik bir dönüşümün yaşandığı yıllar olmuştur. Ortaya çıkan gelişmelere bağlı olarak TCMB'ye yeni birtakım görev ve sorumluluklar yüklenmiştir. TCMB finansal sistemdeki gelişmelere öncülük etmiş ve etkin bir para politikası yürütebilmek için yeni yöntemler geliştirmiştir. Bunlardan en önemlisi ise para politikası aracı olarak "açık piyasa işlemlerini kullanması olmuştur. Böylece Merkez Bankası piyasadaki likidite ve faizler üzerinde etkili olan aktif bir araca kavuşmuştur. 2001 yılında kabul edilen 4651 sayılı kanun ile T.C. Merkez Bankasının bazı görev ve işlevlerinde değişikler yapılmıştır. Buna göre: Bir bağımsızlık ölçütü olarak, Merkez Bankasının temel amacının fiyat istikrarını sağlamak olduğu ve bankanın, para politikasının belirlenmesi ve uygulamasında tek yetkili ve sorumlu olduğu hükme bağlanmıştır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak ve enflasyonla mücadele edebilmek için, günümüz çağdaş merkez bankacılığında kullanılan, para politikası araçlarını belirleme ve kullanma konusunda görevli ve yetkili kılınmıştır. Hazineye ve kamu sektörüne avans ve kredi verilmesi uygulaması kaldırılmış, Hazine ile kamu kuruluşlarının ihraç ettiği borçlanma araçlarının birincil piyasadan satın alınması yasaklanmıştır. Hükümetin büyüme ve istihdam politikalarının, fiyat istikrarı amacıyla çelişmemek kaydıyla desteklenmesi öngörülmüştür. Başkan ve yardımcılarının atanması, görev süreleri ve görevden alınamamaları konularındaki düzenlemelerle bağımsızlık kriterleri ortaya konulmuştur. Bankanın para politikasının belirlenmesi ve uygulanmasında, şeffaflığı ve para politikası kararlarında hesap verilebilirliği artırılmıştır.

T.C. Merkez Bankasının bankalar (kredi kurumları olarak) başta olmak üzere, ekonomide çeşitli kesimlere yönelik işlemleri bulunmaktadır. Bunlar: Reeskont işlemi; karşılık oranları işlemleri; interbank işlemleri; para ve kredi işlemleri; hükümetle ilgili işlemler; açık piyasa işlemleri; altın ve döviz işlemleri, gibi başlıklar altında toplanmaktadır.

Para politikası, para politikası araçları ile para miktarının ayarlayarak makroekonomik değişkenlere yön verilmek olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla bu politikada amaç, makroekonomik değişkenleri yönlendirmektir. Makroekonomik değişkenlerde amaçlanabilecek arzulanır gelişmelerin neler olabileceği yani bir başka ifadeyle para politikası için alternatif amaçların neler olabileceğine baktığımızda, tam istihdam, arzulanır bir ekonomik büyüme, fiyat istikrarı ve finansal istikrarın öne çıkan temel para politikası amaçları olduğu görülmektedir. Bu amaçlardan ilk üç amaç temel makroekonomik değişkenler olan millî gelir, istihdam ve işsizlik düzeyi ve fiyatlar genel düzeyi ile doğrudan ilişkili amaçlardır. Son olarak verilen finansal istikrar amacı ise ilk üç amaç üzerinde dolaylı olarak etkili olmaktadır. Para politikası hedefleme stratejisinin nasıl işlediğini değerlendirebilmek Para politikası ekonomide etkisini dolaylı ve de gecikmeli olarak göstermektedir. Bu sebeple merkez bankaları hedefleme stratejisini kullanırlar. Hedefleme stratejisini benimsemiş bir merkez bankası, doğrudan nihai hedefe etki edemediği için nihai hedefi etkileyecek ara hedefi etkilemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla artık nihai hedef yerine daha kısa sürede etkilenebilecek ve etkinin daha az dolaylı gerçekleşeceği bir hedef söz konusudur. Ara hedef olarak tanımladığımız bu hedef aslında nihai hedefin yerini almış görünmektedir. Merkez bankası için artık amaç bu ara hedefi gerçekleştirmektir. Ancak ara hedef nihai hedef kadar olmasa da dolaylı olarak etkilenebilen bir değişkendir. Süreci kısaltmak ve de basitleştirmek için ara hedefin etkilendiği ve merkez bankasının daha kolay kontrol edebildiği bir başka hedef seçilmelidir. Faaliyet hedefi olarak tanımlanan bu hedef, arzulanan ara hedefe ulaşmanın yerini almıştır. Dolayısıyla temel amaca ulaşma süreci, hedefleme stratejisi kullanarak basitleştirilmiş ve de süre olarak kısaltılmıştır. Merkez bankası, doğrudan kontrol edebildiği para politikası araçlarını kullanarak para politikası araçlarına çok kolay tepki veren faaliyet hedefine odaklanmaktadır.

Merkez bankasının, kendi kontrolünde olan ve ekonomiye yön vermek için kullandığı enstrümanlar para politikası araçları olarak tanımlanmaktadır. Merkez bankalarının toplam talep aracılığı ile temel makroekonomik değişkenler üzerinde etki yaratabilmek için kullanabileceği araçların neler olduğuna baktığımızda ise politika faizi, faiz koridoru, reeskont oranı, zorunlu karşılık oranı, açık piyasa işlemleri, iletişim politikası, döviz işlemleri araçlarını görmekteyiz. Bu araçlardan bazıları (reeskont oranı, zorunlu rezerv oranı ve açık piyasa işlemleri) merkez bankalarının doğrudan likiditeyi yönetmek için kullandıkları araçlardır. İlk iki araç ise ekonomideki likidite durumu ile ilişkili araçlardır. İletişim politikası yine likidite talep ve arzını etkilemek için merkez bankasının kamuoyuna verdiği sinyaller ile ilgili iken son araç olarak verilen döviz işlemleri, likiditeyi düzenlemek adına yapılmasa da yine likidite üzerinde etkili olabilecek araçlardır. Merkez bankaları, para politikası araçlarını kullanarak ülkedeki likidite düzeyini etkilemekte ve böylece amaçlar üzerinde etkili olabilmektedir. Bu durumda para politikasını yürütmek, aslında ekonomideki likiditeyi yönetmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla para politikası araçları likidite düzeyini etkileyen araçlardır. Küresel finansal krizden sonra TCMB'nin para politikası uygulamalarında yaşanan değişimi tartışabilmek 2010 yılında gelişmiş ülke merkez bankalarının genişlemeci politikalar izlemesi kısa vadeli sermaye akımlarının Türkiye gibi gelişmekte olan ülke ekonomilerine akmasına neden olmuştur. Sermaye girişleri Türk lirasının değerini arttırmış ve artan kaynaklar aynı zamanda iç kredi kullanımını ve iç talebi arttırmıştır. Türkiye ekonomisinde iç talepteki büyüme ve 'fe'nin değer kazanması ithalat artışını hızlandırmıştır. Ancak bunun aksine kriz dönemi süresince özellikle Türkiye'nin ihracatının gelişmiş ülkelere yönelik olması nedeniyle dış talep iç talebe göre zayıf kalmıştır. Bu gelişmeler makro finansal istikrara ilişkin riskleri arttırmıştır. Bu gelişmeler sebebiyle TCMB fiyat istikrarından taviz verilmeden destekleyici bir amaç olarak finansal istikrarı sağlamayı ana hedef olarak belirlemiştir. Ancak fiyat istikrarı hedefinden taviz vermeden tek bir araçla (enflasyon hedeflemesi stratejisinde temel politika aracı k ısa vadeli faizlerdir) finansal istikrarın da gözetebilmesi mümkün olmamıştır. Bu çerçevede TCMB makro finansal dengesizlikleri sınırlandırmak için kısa vadeli sermaye girişlerini azaltmak ve kredi genişlemesini yavaşlatmak şeklinde iki ara hedef belirlemiştir.

Duruma göre ya da kurala göre tartışması, para politikasının yürütülmesinde önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır. Özellikle ekonomik birimlerin ileriye dönük beklentileri olması durumunda gelecekteki politika kararlarının nasıl olacağını gösteren kurallara ihtiyaç olabilir. Bu durumun anlamı, para politikasının bir kural çerçevesinde yürütülmesidir. Para politikasının belirli bir kuralın sınırları içinde yürütülmesinin dayanaklarını, zaman tutarsızlığı sorununu azaltması, politika kararlarının açıklanmasını kolaylaştırması, politika yapıcı ve yürütücü üzerindeki baskıları hafifletmesi, geleceğe ilişkin belirsizlikleri azaltması ve ekonomik birimlerin enflasyon beklentilerini düşürmesi olarak sıralamak mümkündür.

Uygulamaya baktığımızda döviz kuru hedefleme stratejisinin iki farklı biçimde uygulandığını görmekteyiz. Bunlar; katı döviz kuru hedeflemesi ve yumuşak döviz kuru hedeflemesi stratejileridir. Katı döviz kuru hedefleme stratejisinde iki farklı uygulama şekli söz konusudur. Bunlar; para kurulu ve tam dolarizasyon uygulamalarıdır. Para kurulu uygulamasında, para politikasını yürütmede merkez bankasının yerini alan bir yapılanma söz konusudur. Tam dolarizasyonda ise ülke millî parası yerine yabancı ülkenin parası kullanılmaktadır. Bir diğer döviz kuru stratejisi uygulama şekli ise yumuşak döviz kuru hedeflemesidir. Bu hedefleme stratejisinde kur rejimi sabit ya da ayarlanabilir kur sistemidir. Bu iki kur rejiminde de kurun değeri iradi bir kararla belirlenmektedir. Döviz piyasasında belirlenen kur değerinin iradi olarak belirlenen değere eşit olması için, merkez bankası piyasaya döviz alımı ya da satımı yaparak müdahale etmektedir. Bazen merkez bankaları, kur için sabit bir değeri belirlemek yerine bir bant dâhilinde değer aralığında kurun değişimine izin vermektedir. Bu şekilde bir kur rejiminin, serbest dalgalı kur rejiminden farkı, dalgalanma boyunun aralığı ve de önceden öngörülebilmesidir. Serbest dalgalı kur rejiminde kur tamamıyla piyasada belirlenmekte ve gelecek değerine ilişkin bir kesinlik bulunmamaktadır. Ancak bant dâhilinde dalgalanan kur rejiminde, kurun değerindeki oynaklığın bant sınırları içinde kalması ve gelecek değerinin ne olacağına ilişkin kesinlik söz konusudur. Çünkü bantın gelecek dönem sınırları önceden belirlenmektedir. Yumuşak döviz kuru hedefleme stratejisinde ister sabit bir kura bağlansın isterse de aralığı belli bir bant sınırlarında sabitlik söz konusu olsun, merkez bankaları kuru, hedefledikleri bu seviyelerde tutmaya çalışırlar. Bir başka deyişle döviz kurun nominal çapa olarak kullanmaktadırlar. Para politikasının nihai hedefine ulaşmasında izlenecek basit kural işte bu şekilde uygulanmaktadır. Kur düzeyini belirlenen hedef düzeyinde tutmak, para politikasının hedefleme stratejisini oluşturmakta, para politikası yürütücülerinin yol haritasını göstermektedir. Bu stratejide temel olarak, döviz kurunun bir çapaya bağlanmasıyla hedefleme stratejisini uygulayan ülkenin enflasyon düzeyini, çapa ülkenin enflasyon düzeyine bağlamak amaçlanmaktadır. Bu sebeple çapa ülke ya da ülkelerin seçimi stratejinin amaca ulaşması için oldukça önemli bir konudur. Bu
stratejinin başarısı, döviz kurunun beklenen değerine ilişkin belirsizliğin ortadan kaldırılmasıyla başta enflasyon beklentisi olmak üzere ekonomik beklentilerin yönlendirilmesine bağlıdır. Bu hedefleme stratejisini kullanan ülkedeki mal ve hizmetlerin fiyatları, çapa ülke mal ve hizmetlerinin fiyatlarına bağlanmakta, dolayısıyla hedefleme stratejisini uygulayan ülke ile çapa ülkenin fiyat değişim hızları birbirine yakın sallaşmaktadır.

Döviz kuru hedefleme stratejisinin taşıdığı birçok avantaj bulunmaktadır. Bu avantajlardan ilki merkez bankası üzerindeki politik baskıların azalmasıdır. Bu baskıların azalmasının iki farklı açıdan değerlendirmek mümkündür. Bunlar; siyasi otorite ve kamuoyu baskısıdır. Bu hedefleme stratejisine ilişkin bir başka avantaj ise ekonomide gelecek dönemlere ilişkin belirsizliklerin azalmasıdır. Bu stratejinin benimsendiği bir ekonomide, geleceğe ilişkin belirsizliklerin azalmasına neden olabilecek birden çok faktör bulunmaktadır. Bunlardan ilki, izlenen stratejinin basit ve anlaşılır olmasıdır. Dolayısıyla ekonomik birimler izlenen politikayı kolaylıkla anlayabilmekte, gelecekteki politikanın ne olacağına dair belirsizlik ortadan kalkmaktadır. Belirsizliklerin azalmasına neden olacak faktörlerden bir diğeri de enflasyon oranıdır. Bu stratejide, döviz kurunun hedef olarak kullanımıyla enflasyon oranı çapa olan ülkenin enflasyon oranına bağlanmıştır. Bu durum ise enflasyon beklentilerinin azalması anlamına gelir. Döviz kuru hedeflemesinin ülke deneyimleri incelendiğinde birçok avantajının yanında birçok dezavantajı da bulunduğu görülmektedir. Be dezavantajları sebebiyle döviz kuru hedefleme stratejisi 90lı yılların sonuna doğru popülaritesini yetirmeye başlamıştır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu dezavantajlar sebebiyle döviz kuru hedefleme stratejisinin kazanımları kayıplarından çok daha fazla olmuştur. Bağımsız para politikası izleme olanağından mahrum kalmak, devalüasyon beklentisinin artması, spekülatif ataklara açık hale gelmek, finansal kırılganlığı arttırmak, hesap verilebilirliği zayıflaması ve devalüasyonun olumsuz etkilerini arttırmak bu stratejiye ilişkin dezavantajlar arasında bulunmaktadır.

Katı döviz kuru hedefleme stratejisi olan para kurulu, bir ülkenin para arzı mekanizmasını belirlenen sabit bir kurdan döviz rezervlerine bağlandığı bir yapılanmadır. Bu sistemde para otoritesinin emisyon hacmi üzerinde inisiyatifinin bulunmamaktadır. Bu sistem rezerv paraya karşılık sabit bir kurdan piyasaya para sürüldüğü bir mekanizmadır. Para kurulu uygulamasına geçen ülkelerin öncelikle; rezerv alınacak para biriminin hangisi olacağının belirlenmesi, sabit döviz kurunun değerinin tespit edilmesi, rezerv ayırmada dikkate alınacak referans parasal büyüklüğün ne olacağına ve rezerv karşılık oranına karar verilmesi ve kurulun tutacağı rezervlerin yapısının belirlemesi gerekir.

Enflasyon hedeflemesi yaklaşımında para politikasının esas amacı düşük ve istikrarlı bir enflasyon oranını gerçekleştirmektir. Merkez bankası öncelikle ekonomi için uygun olduğuna inandığı bir enflasyon hedefi belirler. Enflasyonun gelecekteki izleyeceği seyir hakkında tahminlerde bulunur. Yapılan tahmin hedef enflasyon oranıyla karşılaştırılıp, tahminle hedef arasındaki farka bağlı olarak para politikası önlemleri geliştirilir. Enflasyon hedeflemesi uygulaması, merkez bankalarının uyguladığı klasik yöntemlerle karşılaştırıldığı zaman, bu yöntemin para politikasının tasarımını ve performansını arttırdığına inanılmaktadır. Enflasyon hedeflemesi rejimi altında merkez bankasının temel politika aracı k ısa vadeli faiz oranlarıdır. Enflasyon hedeflemesi rejimi kapsamında karar alma sürecinin kurumsallaşmasını sağlamak da en az enflasyon hedefini saptamak ve bu hedefi kamuoyuna açıklamak kadar önemlidir. Enflasyon hedeflemesi rejimi uygulamasında enflasyon tahminleri büyük önem taşımaktadır. Merkez bankasının enflasyon tahminlerinin enflasyon hedefinden önemli ölçüde sapması durumunda









merkez bankası temel para politikası aracı olan faiz oranlarına müdahalede bulunarak bu sapmanın önüne geçmeye çalışmaktadır. Enflasyon hedeflemesi rejimi kapsamında merkez bankasının beklentileri iyi yönetmesi ve etkin bir iletişim politikası izlemesi önem arz etmektedir.

Enflasyon hedeflemesi rejiminde merkez bankalarının doğrudan kontrolünde olmayan enflasyon oranı, hedef değişken olarak seçilmektedir. Bu rejiminin gelecek döneme odaklanan bir strateji olduğu söylenebilir. Bir başka ifadeyle merkez bankası gerçekleşen enflasyonu veya bugün hedeflediği enflasyon oranını değiştiremeyeceği için enflasyon hedeflemesi stratejisini gelecek dönem gerçekleşmesi beklenen enflasyon üzerine kurar. Merkez bankalarında görev yapan ekonomistler çeşitli ekonomik ve istatiksel modelleri kullanarak gelecek dönemde gerçekleşmesi beklenen enflasyonu ve faiz oranlarının değişik düzeylerine enflasyonun nasıl tepki vereceğini tahmin etmeye çalışırlar. Bu iki bilgi ışığında gerçekleşmesi beklenen enflasyon oranını hedef enflasyon oranına yaklaş-tırabilmek için faiz oranlarının değerine karar verirler. Bu kapsamda, temel amaç gelecek dönemde gerçekleşmesi beklenen enflasyon oranı ile hedef olarak belirlediği enflasyon oranı arasındaki farkı mümkün olan en alt düzeye çekmektir. Enflasyon hedeflemesi rejiminde bu amaca ulaşmak için merkez bankalarının politika aracı faiz oranlarıdır. Bir başka ifadeyle enflasyon hedeflemesi rejimini benimseyen merkez bankaları aynı zamanda faiz hedeflemesi stratejisini de takip etmektedir.

Enflasyon hedeflemesi rejiminin diğer para politikası rejimlerine göre birinci avantajı parasal büyüklükler ile enflasyon arasında istikrarlı bir ilişki olmasının, uygulamanın başarısı için çok önemli olmamasıdır. Enflasyon hedeflemesi rejiminde merkez bankasının hedeflerinin ve taahhütlerinin diğer para politikası rejimlerine göre çok daha rahat anlaşılır ve açık olması, bu rejimin sağladığı ikinci avantajdır. Bunun yanı sıra, enflasyon hedeflemesi rejimi, alternatif rejimlere kıyasla daha esnek bir strateji sunmaktadır. Bu durum, hedeflerin genellikle orta vade için tanımlanmış ve kısa dönemli sapmaların kabul edilebilir olmasından kaynaklanmaktadır. Enflasyon hedeflemesi rejiminin uzun vadede bir avantajı, kamuoyunun ilgisini kısa vadeli müdahaleci politikalardan düşük ve istikrarlı enflasyon gibi makroekonomik istikrarı ve ekonomik büyümeyi destekleyen bir hedefe kaydırmasıdır. Bunun yanı sıra, enflasyon hedeflemesi, sadece para politikasının değil, aynı zamanda, maliye politikalarının da hesap verebilirliğini ve disiplinini artırmaktadır. Son olarak, enflasyon hedeflemesi rejimi, hem merkez bankalarının kurumsallaştırılması hem de ekonomi genelinde enflasyonla mücadele sürecine katkıda bulunacak yapısal reformların gerçekleştirilmesi konularında motivasyon sağlamaktadır Para politikası rejimlerinin tartışılmasında enflasyon hedeflemesi rejiminin avantajlarının yanı sıra, söz konusu rejimin dezavantajları da dile getirilmekte ve bu rejime çeşitli eleştiriler yöneltilmektedir. Enflasyon hedeflemesi rejimine getirilen eleştiriler genellikle enflasyon hedeflemesi rejiminin katı olarak yorumlanması durumunda politika yapıcılara çok az takdir yetkisi bırakması ve para politikasının şoklara arzu edilen esneklikte tepki vermesini engellemesi üzerine yoğunlaşmaktadır. Enflasyon hedeflemesi rejiminin çerçevesine ilişkin diğer bir eleştiri de bu rejimde temel amacın fiyat istikrarının sağlanması olması nedeniyle döviz kurları n ın göz ardı edilmesi ve bu durumun özellikle küçük ve açık ülke ekonomilerinin makroekonomik dengesine ilişkin sorunlara neden olmasıdır. Enflasyon hedeflemesi rejimi ayrıca, bu rejimin mali baskınlığı engelleyememesi ve döviz kuru oynaklıklarının finansal istikrarsızlığa neden olabilmesi gibi sebeplerle eleştirilmektedir. Bu eleştiriler özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından dile getirilmektedir.

Ülkemizde 2002 ile 2006 yılları arasında enflasyon hedeflemesine yakınsama rejimi olarak da bilinen örtük enflasyon hedeflemesi, 2006 yılından bu yana ise açık enflasyon hedeflemesi rejimi takip edilmektedir. 2002 ile 2006 yılları arasında açık yerine örtük enflasyon hedeflemesi rejiminin takip edilmesinin nedeni gereken ön









koşulların o dönem için sağlanamamış olmasıdır. Bu nedenle enflasyon hedeflemesi stratejisinin güvenilirliğinin zedelenmemesi için öncelikle örtük enflasyon hedeflemesi uygulanmıştır. TCMB, örtük enflasyon hedeflemesi rejimi döneminde elde edilen başarıdan aldığı cesaretle açık enflasyon hedeflemesi rejimine geçiş için gerekli ön koşullarda önemli iyileşme sağlandığını da göz önüne alarak, 2006 yılı başından itibaren açık enflasyon hedeflemesi rejimine geçmiş ve son yıllardaki "düşen enflasyon" sürecinden "fiyat istikrarı" sürecine doğru ilerleneceğini ifade etmiştir.

Para politikasının nihai amacı millî gelir, istihdam ve fiyatlar genel düzeyi için belirlenen hedeflere ulaşmaktır. Ancak para politikası araçlarının bu makro ekonomik değişkenler üzerindeki etkisi dolaylı bir şekilde olmaktadır. Para politikası yapıcıları, kısa dönemli faizleri doğrudan etkileme gücüne sahipken, orta ve uzun dönemli faizler üzerinde böyle bir kontrole sahip değildir. Oysaki ekonomik birimlerin tüketim ve yatırım kararlarını almalarında ve dolayısıyla ülkenin reel ekonomik faaliyetlerinin etkilenmesi sürecinde etkili olan faiz oranları orta ve uzun dönemli faiz oranlarıdır. Para politikasının uzun dönemli faizleri nasıl etkilediğini görebilmek için öncelikle kısa dönemli faizler ile uzun dönemli faizler arasındaki ilişkiyi iyi anlamak gerekmektedir. Kısa ve uzun dönemli faiz oranları arasındaki ilişkiyi faiz oranlarının vade yapısını kullanarak açıklarız. Ünitemizde bu ilişki bekleyişler hipotezi kullanılarak açıklanmıştır. Para politikası faiz kararlarının uzun dönemli faiz oranları üzerindeki doğrudan etkisi gerçekten küçüktür. Ancak gerçek hayatta bu etkinin çok daha büyük olduğu bilinmektedir. Politika faiz oranı, gelecek dönemlerde beklenen faiz oranları üzerinde yarattığı dolaylı etki yani bekleyişler aracılığıyla uzun dönemli faizleri etkilemektedir.

Merkez bankalarının para politikası uygulamaları sonucunda finansal piyasalar üzerinde bir etkiyle başlayan ve daha sonra harcamalar, üretim ve istihdamda









değişiklikler yoluyla çalışan, fiyat düzeyi ve daha özellikli olarak enflasyon üzerinde bir etkiyle sonlanan, bir dizi etki ortaya çıkmaktadır. İktisatçılar bu gelişmeler zincirine "parasal aktarım mekanizması" adını vermektedir. Para politikası uygulamalarının reel ekonomi üzerinde etkili oluş sürecinde temel olarak üç aşamadan bahsedebiliriz. Merkez bankası k ısa vadeli nominal faiz oranlarında yaptığı değişikliklerin faizler genel düzeyi, kredi piyasası, varlık fiyatları ve bekleyişler üzerinde yarattığı etki, aktarım mekanizmasının ilk adımıdır. Bu aşamada, faizlerdeki değişiklikler varlık fiyatlarına, döviz kuruna ve kredi koşullarına yansımak suretiyle öncelikle finansal piyasaları etkilemektedir. İkinci aşamada finansal piyasalardaki değişiklikler ekonomik birimlerin harcamalarını etkileyecek ve ekonomide toplam talep düzeyi değişecektir. Üçüncü aşamada ise toplam harcamalardaki bu değişmeler yurt içi enflasyon beklentisini, üretimi ve fiyatlar genel düzeyini etkilemektedir.

Para politikası uygulamalarının ekonomiye aktarımı belirli bir süre almaktadır. Faiz oranlarının toplam harcamaları etkilemesi ve buna bağlı olarak enflasyon oranının kontrol altında tutulması zaman gerektiren bir süreçtir. Politika uygulamaları sürecinde ortaya çıkan gecikme sorununu genel olarak iç gecikme ve dış gecikme olmak üzere iki tür altında özetleyebiliriz. İç gecikme, ekonomide yaşanan gelişmelere bağlı olarak takip edilmekte olan para politikasında bir değişikliğe ihtiyaç duyulduğu an ile merkez bankasının para politikasındaki değişikliği uygulamaya başladığı an arasında geçen zamandır. Dış gecikme ise belli bir politikayı uygulamaya soktuktan sonra, bu politika kapsamında değişmesi beklenen hedef değişkenin etkilendiği zamana kadar geçen süredir. Para politikasının uygulanmaya başladığı zamandan sonraki bütün gecikmeler dış gecikme olarak kabul edilir. Genel olarak para otoriteleri para politikasında bir değişiklik ihtiyacını hızlı bir şekilde teşhis ederler. Gecikme sorunu ile temel olarak kastedilen, dış gecikmenin varlığı ve bu sürenin uzunluğudur. Para politikası kararlarının









ekonomiye aktarımı başlığından hatırlayabileceğimiz gibi para politikası uygulamasında yapılan bir değişiklik öncelikle fi-nansal piyasalar üzerinde etkili olmakta ve ardından finansal piyasalar aracılığıyla ekonominin geneline yayılmaktadır.

Finansal sistemin temel işlevi fon fazlasına sahip olan tasarruf sahipleri ile fon ihtiyacı içerisinde olanlar arasında fon aktarımını kolaylaştırmak olarak tanımlamıştık. Bu durumda finansal sistemin farklı sebeplerle işleyişinin bozulması ve ödünç alanlar ile ödünç verenler arasındaki bu fon akımının sürdürülememesi durumunu finansal kriz olarak tanımlayabiliriz. Bu ünitede, finansal krizler temel olarak iki farklı kategoriye altında sınıflandırılmıştır. Bunlar bankacılık krizleri ve döviz (para) krizleridir. Döviz krizleri basitçe nominal döviz kurunda meydana gelen büyük oranlı devalüasyonlar olarak tanımlanabilir. Bankacılık krizi kavramı iki farklı durumu ifade eder. Bunların ilkinde gerçek veya potansiyel banka iflasları veya banka başarısızlıkları, bankaların yükümlülüklerini yerine getirmelerini engeller. İkincisinde ise devlet bankacılık kesiminin krizini önlemek için bankacılık sistemine önemli ölçüde fon aktarmakta ve böylelikle sistemde yaşanması olası krizlerin önüne geçmektedir. Finansal krizlerin reel ekonomi üzerinde hem doğrudan hem de dolaylı etkileri bulunmaktadır. Doğrudan etkilerinin başında varlık sahiplerinin varlık fiyatlarında meydana gelen düşüşlerden olumsuz etkilenmeleri ve mali başarısızlığa uğrayan şirket sahiplerinin varlıklarını kaybetmeleri ve bu kuruluşlara verilen kredilerin geri ödenmemesi gösterilebilir. Mali başarısızlığa uğrayan kuruluş bir banka ise sigorta kapsamında olmayan mevduat sahipleri ve bu banka aracılığıyla yatırımlarını fonlayan firmalar ciddi zararlar görecektir. Finansal krizlerin ekonomi üzerindeki dolaylı etkilerine örnek olarak, varlık fiyatlarında meydana gelen değer kayıpları ve toplam harcamaların önemli ölçüde azaltması gösterilebilir. Varlık piyasalarında meydana gelen çöküş bu varlıkları ellerinde bulunduranların servetlerini negatif etkileyecek ve bu durum tüketim harcamalarının azalmasına sebep olacaktır. Varlık piyasalarında yaşanan negatif gelişmeler aynı zamanda hane halkı ve firmaların ekonomiye duydukları güvenin zayıflamasına yol açacaktır. Gelecek döneme ilişkin beklentilerde ortaya çıkan bu belirsizlik, ekonomik birimlerin harcamalarını ertelemelerine sebep olacaktır. Bu durum ise tüketim ve yatırım harcamalarını azaltacaktır.

Krizin bir ülkeden diğerine sıçraması veya herhangi bir ülkede kriz yaşandığı bilgisinin, kendi ülkemizde kriz yaşanması olasılığını arttırması durumununa finansal krizlerin bulaşıcılık adı verilmektedir. Yaşanılan ekonomik krizlerin ekonomiler arasında bulaşmasını üç kategoride sı-nıflandırabiliriz. Musonal etkisi (monsoonal effect) olarak isimlendirdiğimiz birinci kategoride, endüstriyel ülkelerde yaşanılan şoklar, gelişmekte olan ülkelerde krizlerin tetikleyicisi olmaktadır. Bulaşma yerine daha çok yayılma (spillover) kavramının kullanıldığı ikinci kategoride ise aralarında ticaret veya bölgesel yakınlık gibi doğrudan ilişki bulunan ülkelerden birinde yaşanılan krizin, ilişkide olduğu diğer ekonomilerin mak-roekonomik büyüklükleri üzerinde çok büyük olumsuz etkiler doğurmasıdır. Üçüncü kategori ise şokların ülkelerarasında yayılma mekanizmaları arasında, yukarıdaki iki kategoride yer almayan ve daha çok beklentilerdeki değişmelere bağlı olarak ortaya çıkan hemen her durumu kapsamaktadır. Yani bulaşmayı, piyasa bileşenlerinin beklentilerindeki kaymalar gibi, makroekonomik değişkenler ile açıklanamayan aktarım mekanizmaları aracılığıyla, bir ülkede yaşanan krizin başka bir ülkede krizin tetikleyicisi olması durumu olarak açıklayabiliriz. Finansal krizlerin bir ekonomiden bir diğerine bulaşmasında farklı aktarım kanalları çalışmaktadır. Krizlerin nasıl bulaştığı hakkında ise farklı görüşler bulunmaktadır. Ünite kapsamında bulaşmanın etkisinin ortaya çıkışında etkili olan ticaret kanalı, likidite kanalı ve sürü davranışı açıklanmıştır.







Hükümetler ve özellikle merkez bankaları finansal krizlerin varlık fiyatları üzerinde yarattığı azaltıcı etkiyi ve toplam harcamalardaki daralmayı azaltmak amacıyla farklı politikalar uygular. Bu uygulamalar genel olarak ekonomik faaliyetlerdeki daralmanın önüne geçmek amacıyla merkez bankasının ve kamunun kaynaklarının kullanılmasını içerir. Politika yapıcılarının finansal krizlere karşı yürüttükleri politikalara genel olarak kurtarma politikaları denilmektedir. Bu politikaların amacı şu şekildedir; kriz dönemlerinde piyasalara hâkim olan panik ortamının sonlandırılması, fon akımlarının normal işleyişine geri dö-nebilmesi için bankalar arası para piyasasında yaşanılan sorunların bitirilmesi, ekonomik aktivitelerin çökmesinin engellenmesi, yeterince likidite sağlayacak ve deflasyon riskini önleyecek parasal canlanma enjeksiyonu, ekonomideki toplam talep miktarının canlandıracak mali genişleme sağlamak.