Final Örgüt Kuramı Final Ders Özeti

admin

Administrator
Yönetici
Admin
4 Eyl 2018
382
87
28
#1
ÖRGÜT KURAMI ÜNİTE-5

İKTİSADİ ÖRGÜT KURAMLARINA GİRİŞ

İktisadi yaklaşımlar örgüt sahiplerinin örgütü servet artırımı için oluşturduklarını ve kararlarını bu amaçla verdiklerini varsayar. Bunun yanı sıra iktisadi örgüt kuramları, iktisadi yaklaşımlardaki gibi, bireylerin motivasyonlarını önemli açıklayıcı etmenler olarak sayarlar. Bu yaklaşımlarda en temel birey güdüsünün kendi çıkarını ön plana almak olduğu varsayılır. Örgütsel iktisat alanında iki ana dal vardır: İşlem maliyetleri kuramı ve vekalet kuramı. Bu iki yaklaşım birbirinden farklı olsalar da örgüte ve yönetişime bakışları arasında örtüşmeler bulunmaktadır. Örgütler ve iktisat arasındaki bağ ilk kez iktisatçı Ronald Coase tarafından 1937 yılında ortaya atılmıştır. Coase “Örgütler neden vardır?” temel sorusunun yanıtını ararken örgütlerin bazı durumlarda üyeleri arasındaki ilişkileri pazar mekanizmalarından daha ucuza ve kolayca yürütebilecekleri önermesini yapmıştır. İşlem Maliyetleri: Kişi veya örgütler arası alışverişleri yönetmek için yapılan pazarlık, izleme ve yönetişim maliyetlerinin tümü. Aracılık ücretleri, hizmet bedelleri, kredi faizleri gibi bazı işlem maliyetleri açık maliyetlerdir. Bunun yanı sıra alışverişlerde karşı tarafın performansını takip etme gibi maliyetler gizli maliyetlerdir. İşlem maliyetleri bir işlemin verimsizliğiyle ilgilidir. Oliver Williamson, Coase’ın fikirlerini daha da geliştirerek örgütsel iktisat kuramlarına katkıda bulunmuş ve işlem maliyetleri kuramınının temellerini atmıştır. Williamson’ın başlıca araştırma alanı hiyerarşiler (örgütler) ve pazarlar arasındaki farklılıklardır. Hiyerarşi terimiyle kastedilen, örgütlerde astların ne yapacağının komuta zinciri yoluyla iletildiği durumdur. Pazarlarda ise geçici sözleşmeler yoluyla hizmet ve mal alışverişi yapılmaktadır. İşlem Maliyetleri Kuramı: Örgütün amacının çevreyle ve örgüt içindeki yapılan kaynak alışverişlerinin maliyetlerini en aza indirmek olduğunu öne süren örgütsel kuram. Örgütsel alanlara iktisadi yaklaşımların bir diğer uygulaması da Jensen ve Meckling tarafından geliştirilmiş olan vekalet kuramıdır. Vekalet kuramı örgütü örgüt sahipleri (asiller) ve çalışanlar (vekiller) arasında bir dizi sözleşme olarak görür. Bu kurama göre, bir örgütte yöneticinin astları yöneticinin vekilleri olarak çalışmaktadır. Bir yönetici doğal olarak astlarının kendisi için en faydalı şekilde çalışmaları beklentisi içindedir. Vekillerin motivasyonu ise kaytarmak ya da sözleşmelerinin beklentilerini yerine getirmemek şeklinde olabilir. Çalışanın görev ve sorumluluklarını ayrıntılı olarak belirten sözleşmeler onların tam istenen şekilde davranmasını sağlamak maksadıyla hazırlanır. Asiller: Örgütün sahipleri ya da hissedarları. Vekiller: Asiller tarafından örgütü yönetmek üzere istihdam edilen yönetici ve çalışanlar. Vekalet Maliyetleri: Vekil davranışlarını izleme ve sözleşme şartlarını uygulama maliyetleri. Bilgi Asimetrisi: İşlemlerle ilgili bilgilerin taraflar arasında eşit dağılmamış oluşur Vekalet kuramı ve işlem maliyetleri kuramı arasındaki temel benzerlik bu yaklaşımların ikisinin de örgüt sahipleri, çalışanlar, tedarikçiler ve taşeronlar arasındaki ilişkiler çerçevesinde örgütün kendi amaçlarına ulaşma gayretleriyle ilgilenmeleridir. İŞLEM MALİYETLERİ KURAMI İşlem maliyetleri kuramındaki esas sorulardan biri örgütlerin mal ve hizmetleri kendilerinin üretmesinin mi yoksa piyasadan satın almalarının mı daha doğru olacağı sorusudur. İşlem maliyetleri kuramında temel kavram işlemdir. İşlem, bir mal ya da hizmetin bir örgütsel sınırdan çıkıp bir diğerinin sınırına geçmesi durumudur. Kuram bu işlem gerçekleşirken yapılan sözleşmeler ve bu sözleşmelerin maliyetlerine odaklanmaktadır. Kurama göre bir ürün alınırken sadece fiyatına değil, bir yöneticinin bu ürünü sunan örgütleri saptamak, ürünleri ve kalitelerini karşılaştırmak ve satın alma kararını vermek için harcadığı zaman da işlemin bir maliyeti olarak düşünülmelidir. İşlem maliyetleri karşı tarafla yapılan pazarlık, izleme ve sözleşme yaptırımlarını uygulama maliyetleri ve ayrıca işlemin tamamlanması için gerekli planlama, uyarlama ve takip işlerinin toplam maliyeti olarak tanımlanmaktadır. İşlemler bir ucunda pazar ilişkileri, diğer ucunda hiyerarşi (örgüt) olan bir yönetişim yapıları yelpazesiyle yürütülebilmektedir. Pazar: İşlemlerin örgüt sınırları dışında taraflar arasında alış-veriş yoluyla yürütüldüğü piyasa. Hiyerarşi: İşlemlerin örgüt sınırları içinde ast-üst ilişkileri çerçevesinde yürütülmesi. İşlemler örgüt sınırlarının dışında gerçekleştiği zaman örgütün piyasayı takip edip ihtiyacı olan mal ve hizmetleri edinmek için güvenilir kaynaklar araması gerekir. Buna kuramda Pazar ya da piyasa kontrolü diyoruz. Pazar Kontrolü: Örgütün mal ve hizmet üretimi için ihtiyaç duyduğu işlemleri iç sözleşmeler yoluyla kendi bünyesinde gerçekleştirmek yerine dış sözleşmelerle piyasa mekanizmasına ihale etmesi durumu. Pazarların iyi işlemediği durumda, yani pazarlarda işlemlerin takibi ve kontrolünün işlem maliyetleri çok arttığında, örgüt işlemi kendi bünyesinde yapacaktır. Kuramda bu durum bürokratik ya da hiyerarşik kontrol diyoruz. İşlem maliyetleri kuramının iki temel davranışsal varsayımı vardır: Sınırlı rasyonellik ve fırsatçılık. Sınırlı rasyonellik varsayımına göre insanlar (bu bağlamda, sahip ve yöneticiler) bilgi işleme becerileri konusunda kısıtlıdır. Bir diğer deyişle, sahip veyöneticilerin işlemler ve sözleşme ilişkilerinde karşılaştığı belirsizliğin nedeni mevcut bütün bilgiyi vakitsizlik, dikkat ve/veya yetenek eksikliği nedeniyle işleyememeleri ya da verimli bir şekilde gereken bilgiyi derleyip kullanamamalarıdır. Fırsatçılık: Kişilerin kendi çıkarlarını ön plana almaları ve bu amaçla gerekirse karşı tarafı yanıltmaları durumu. Örgütler fırsatçıları kolayca saptayıp eleyemediklerinden fırsatçılığın olası bir durum olduğunu düşünerek önlemler almak durumundadır. Buna göre örgütler sözleşme öncesi fırsatçılık tarama yöntemleri ve sözleşme sonrası korunma yöntemleri geliştirmek zorundadır. Kurama göre, işlemleri birbirinden ayıran birkaç etmen vardır. Bunlardan ilki tarafların birbirleriyle yaptıkları sözleşmeye has yatırımlardır. Sözleşmeye Has Yatırımlar: Belli bir alışveriş ilişkisine katma değer yaratmakla birlikte başka bir alışveriş ilişkisinde herhangi bir değeri olmayan becerilere, teçhizata ve bilgiye yapılan yatırımlar. Bu kavramı anlamak için (1) belli bir sözleşmenin gereklerinin yerine getirilmesi için kullanılan varlıkların ne derece o sözleşmedeki işlemlere has olduğunun ve (2) eğer taraflar arasındaki sözleşme beklenenden önce bitirilirse aynı varlıkların başka bir sözleşmede kullanılmaya çalışılmasının fırsat maliyetinin ölçülmesi gerekmektedir. Ayrıntısına girersek sözleşmeye has yatırımlar dört tipe ayrılmaktadır: Mekânsal, fiziksel, iş gücü ve tahsis edilmiş yatırımlar. - Mekânsal yatırımlar taşıma ve envanter maliyetlerini aşağıya çekmek üzere yerleştirilmiş gayrımenkuller, yani taşınmaz mallardır. - Fiziksel yatırımlar söz konusu işleme özel teçhizat ve makinalardır. - İşgücüyle ilgili yatırımlar sözleşme özelinde geliştirilen insan sermayesi veya bu sözleşme için çalışanlara verilen eğitimlerdir. -Tahsis edilmiş yatırımlar ise bu sözleşme için yapılmış ve başka bir sözleşme için kullanılamayan büyük çaplı yatırımlardır. Kurama göre, örgütler yaptıkları sözleşmeye has yatırımları en fazla koruyan ve işlem maliyeti en düşük olan anlaşmayı yapmaya çalışmalıdırlar İşlem maliyetleri kuramına göre eğer taraflar birbirlerine sözleşmeye has yatırımlar nedeniyle bağımlı iseler ve herhangi bir taraf kolaylıkla alternatif bağlantılar kuramıyorsa bu karşılıklı tekel durumu oluşturmakta ve her iki tarafı da savunmasız durumda bırakmaktadır. Bu duruma kuramda küçük sayılar sorunu da denmektedir. Küçük Sayılar Sorunu: Örgütün az sayıda potansiyel alışveriş partnerinin olması durumu. Özetlemek gerekirse (1) örgütler sözleşmeye has yatırımlar gerektirmeyen mal ve hizmet alışverişi yapıyorlarsa, (2) çevresel belirsizlik azsa, (3) çok sayıda potansiyel alışveriş partneri bulunuyorsa işlem maliyetleri düşüktür. Bu ortamlarda bir örgütün pazardan doğru bilgi toplaması, pazarlık yapması, firmalar arası ilişkileri takip etmesi kolaydır. Dolayısıyla işlem maliyetlerinin düşük olduğu durumlarda işlemler örgüt sınırları dışında yapılabilir. Bunun tam tersi durumlarda, yani (1) örgütler işleme has yatırımlar gerektiren mal ve hizmet alışverişi yapıyorlarsa, (2) çevresel belirsizlik yüksekse, (3) potansiyel alışveriş partneri sayısı kısıtlıysa işlem maliyetleri yüksektir. Bu tarz ortamlarda örgütün piyasa mekanizmasına güvenmesi zor olacağından ve sözleşmelerde olası her türlü fırsatçı davranışa önlem alınamayacağından örgüt işlemi kendi bünyesinde hiyerarşik (bürokratik) mekanizmalarla tamamlamayı daha uygun bulacaktır. Hiyerarşik mekanizmalar eğer işlem maliyetlerini düşürmekte bu derece etkiliyse neden örgütler sürekli bu mekanizmaları kullanıp her işlemi bünyelerinde yapmamaktadır? Bunun nedeni şudur: Hiyerarşik mekanizmaların kullanımı işlem maliyetlerini düşürse de işlemleri yürütme maliyetlerini sıfırlamamaktadır. Yöneticiler işlemleri örgüt içine çektiklerinde bu sefer kendi çalışanlarıyla pazarlık yapma ve onları takip etme durumunda kalacaklardır. Örgüt içi işlem maliyetleri hiyerarşik ya da bürokratik maliyetler olarak karşılarına çıkacaktır. Örgüt birçok işlemi kendi içinde yapmaya başlayıp büyüdükçe bürokratik maliyetler artacaktır. Buna göre, her zaman aynı mekanizmayı kullanmak yerine örgütün her işlem için iç ve dış işlem maliyetlerini hesaplayıp en verimli şekilde işlemi yönetmesi gerekecektir. VEKÂLET KURAMI 1700’lü yılların sonlarından beri kuramcılar firma sahiplerinin kendi servetlerinin idaresi için başkalarını istihdam etmeleri konusuyla uğraşmışlardır. Başkalarının servetini yönetenlerin servet sahibi kadar parayı gözetmeyecekleri, yani firma işlerinde yönetici ihmali olabileceği hep varsayılan bir beklenti olmuştur. Vekâlet kuramının temel varsayımı örgütlerin asil ve vekil arasındaki çıkar çatışması üzerinden incelenebileceğidir. Bu kurama esas oluşturan ilişkiye göre asil, kendi adına bazı işleri yapması için vekile yetki verir. Büyük modern örgütlerde asiller örgütün sahipleri ve hissedarlarıdır. Bu grup karar verme yetkilerini vekilleri olan yöneticilere bir sözleşme oluşturarak aktarırlar. Bu sözleşmeye göre vekil,asilin istediği çıktılara ulaşmanın karşılığı olarak bir ücret alacaktır. Bu kuramda incelenen en yaygın ilişki bu olsa da kuram aynı zamanda müvekkil-avukat, hasta doktor, evsahibi-emlakçı, halk ve seçilmiş temsilcileri, işveren ve çalışanlar ve ana sanayi-yan sanayi gibi ilişkilere de uyarlanmıştır. Tüm bu ilişkilerde birinci taraf asil, ikinci taraf vekildir.

Vekâlet kuramına göre yukarıda adı geçenler gibi ikili ilişkiler iki önemli sorunu barındırmaktadır: • Birincisi (a) asil ve vekilin arzu ve amaçlarının uyuşmaması ya da (b) asilin vekilin gerçekten ne yaptığını saptamasının güç ya da masraflı olması nedeniyle yaşanan vekalet sorunu; • İkincisi ise asille vekilin risk yaklaşımlarının uyuşmamasıdır. Vekâlet kuramına göre, vekillerin de kendilerine dönük amaçları vardır ve yeri geldiğinde yetkilerini asillerin değil, kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanabilirler. Örneğin, yöneticiler ofislerini gereğinden fazla dekore edebilir, ihtiyaçtan yüksek performanslı bilgisayarlar satın alabilir, bazı girdileri en uygun firmadan değil de yakın dostlarından satın alabilirler. Belki daha da önemlisi, kendi konumlarını riske atacak ama örgüt için faydalı olabilecek bazı yeni iş fırsatlarından ya da teknolojilerden uzak durabilirler. Bu duruma vekâlet kuramında artık kayıp denmektedir. Artık kayıplar yöneticilerin çeşitli yollarla (örneğin, yönetim kurulu oluşturarak) izlenmesi ve yaptırımlar uygulanması gibi yöntemlerle asgariye çekilmeye çalışılır. Vekâlet kuramının varsayımlarına göre yöneticiler eğer sürekli gözetim altında tutulmazlarsa her an asilleri kandırmaya hazır durumdadır. Buna göre, kuramın esası bireyler hakkındaki varsayımlar (örneğin, riskten kaçınma, fırsatçılık, sınırlı rasyonellik)da göz önüne alındığında asille vekil arasındaki ilişkiyi yürütecek en verimli sözleşme yöntemini saptamaktır. Daha açık belirtmek gerekirse, farklı çıkarlar ve risk yaklaşımları olan taraflar arasındaki sözleşme davranış odaklı mı, çıktı odaklımı olmalıdır? Çıktı Odaklı Sözleşmeler: Vekilin performansının yaptığı işin çıktısına bağlı olarak belirlenmesini öngören yaklaşım. Davranış Odaklı Sözleşmeler: Vekilin performansının asil tarafından belirlenen prosedürlere uygun davranıp davranmadığına bağlı olarak belirlenmesini öngören yaklaşım. Hangi tip sözleşmenin kullanılacağı bir parça da yapılan işin özelliklerine bağlıdır. Bazı işlerin nasıl yapılacağı basamak basamak belirlidir ve oldukça rutindir Sözleşme tipini etkileyen bir diğer etmen de ilişkinin süresidir. Asilin uzun vadeli ilişkilerde vekilin davranışlarını daha rahat değerlendirmesi beklenir, dolayısıyla davranış temelli sözleşmeler daha uygun olabilecektir. Kısa süreli ilişkilerdeyse asille vekil arasındaki bilgi asimetrisi daha fazla olacağından çıktı odaklı sözleşmeler tercih edilmelidir Yukarıda bahsi geçen vekalet sorunlarına kuramda belli isimler verilmektedir. İktisat kuramcılarına göre vekiller boş zaman ve rahatlığa çalışkanlıktan daha çok değer verdikleri için baştan anlaştıkları şekilde çalışmazlar, sorumluluk ve görevlerini yerine getirmezler Ahlaki Risk: Vekilin sözleşmesine uygun biçimde davranmayarak işten kaytarması durumu. Kötü Seçim: Asilin, vekilin bilgi ve becerileriyle ilgili yeterli bilgiye sahip olmadan sözleşme yapması durumu Vekâlet kuramında yönetim kurullarının önemli rolü bulunmaktadır. Yönetim kurullarının sorumlulukları örgütten gelen rapor ve bilgiler ışığında örgütün performansını değerlendirme, örgütün üst düzey yönetimine yol gösterme, örgütü iyileştirecek tavsiye ve eleştirilerde bulunmaktır. Kurama göre yönetim kurulunun yöneticilerin fırsatçı davranışlarına karşı bir önlem olarak önemli bir görevi olmakla birlikte gerçek hayatta bu her zaman doğru olmamaktadır. Bazen yönetim kurulu başkanı aynı zamanda örgütün genel müdürü olarak görev yapmaktadır. İKTİSADİ ÖRGÜT KURAMLARININ ELEŞTİRİSİ Örgütsel iktisat kuramlarının, özellikle de vekâlet kuramının, insan doğası hakkında çizdiği tablo oldukça karamsardır. Bu kuramlara göre kişiler kendi çıkarları için güdülenmişlerdir. Buna göre vekiller, kendileri için asillerden en fazla faydayı sağlayabilmek için kendilerini farklı göstermek ve sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmemek dâhil her şeyi yapmaya hazırdır. Vekâlet kuramında sorunun vekillerden kaynaklandığı önerilmektedir. Bilgi asimetrileri asillere karşı vekillerin lehinedir. Ancak birçok kuramcıya göre bu varsayım insan doğasını çok basitleştirmekte, hatta tamamen yanlış tanımlamaktadır. Asillerin de kendilerini vekillere yanlış sunma olasılığı olabilir. Vekiller yaptıkları işin asiller için gerçek değerini bilemeyebilirler. Dolayısıyla kötü seçim sorunu her iki taraf için de olabilmektedir. Oysa vekâlet kuramı sadece vekilin kendini yanıltıcı şekilde tanıtması sorununu ele almaktadır. Bunun yanı sıra bazı kuramcılara göre fırsatçılık, tembellik, işten kaytarma gibi eğilimler bu kuramlarda abartılı ele alınmaktadır. Çoğu zaman iş ilişkileri sahiplerle çalışanlar arasında sözleşmeler olması gibi basit bir olgudan daha kapsamlıdır. Çalışanların her zaman yöneticiler tarafından dürtülmesi gerekmemektedir; çalışanlar çoğu zaman fazladan sorumluluk almak konusunda gönüllü olur, dürüst ve yardımsever davranışlarda bulunabilirler. Kişilerin her yaptığı maddi çıkarları için değildir. Vekalet kuramı kişisel çıkar kollamanın insan doğası olduğunu iddia etse de çoğumuzun yaptıkları genel olarak başkalarının hayat koşullarını düzeltmek amaçlıdır. Eğer vekalet kuramının varsayımlarına kesin gözüyle bakarsak iyi niyetle yapılmış bazı davranışların ardında da açgözlülük veya tembellik görebiliriz. Hele ki şans faktörleri sebebiyle iyi niyetli davranışlar örgüt için olumsuz sonuçlar doğurursa bu algımız pekişebilir. Bu açıdan bakıldığında iktisadi kuramlar bir bakıma örgüt için tehlikeli olarak bile addedilebilir zira bu gibi bir ortamda astlar herhangi bir riski yanlış algılanmak korkusuyla almazlar.





ÜNİTE-6 YENİ KURAMSAL KURAM YENİ KURUMSAL KURAMIN TEMEL SAVI

Yeni kurumsal kurama daha yakın olan bir kuramcı ise bize şunları söyleyecektir: “Sana çok fazla öneri sunamam, ancak bu işletmeyi kurarken nasıl davranacağını yaklaşık olarak tahmin edebilirim. Evet, başka girişimciler SWOT analizi yapıyor diye sen de yapacaksın, çünkü böyle davranmak rasyonel davranmanın bir gereği olarak görülür, sen de buna uyarsın. İçinde bulunduğun çevresel koşulları rasyonel ve nesnel bir biçimde tahlil etmen zaten mümkün değildir, çünkü her şeyden önce neyi görüp neyi göremeyeceğin, sahip olduğun zihinsel kalıplar tarafından yönlendirilir. Bu zihinsel kalıplar da, içinde bulunduğun sosyal ve kültürel bağlamın kuralları, normları ve inançları tarafından zaten şekillendirilmiştir. Kaldı ki, dikkate alınması gereken çok fazla bilginin olduğu böylesi bir karmaşık ve belirsiz bir durumla baş etmek de çoğu zaman mümkün değildir. Dolayısıyla, işletmeyi kuracağın dönemde “doğru” olduğu düşünülen stratejiyi ve örgüt yapısını farkında olmadan, başkalarını taklit ederek ya da bağımlı olduğun bazı kuruluşlar senden istedi diye benimsersin. Bu da seni çoğu zaman başka örgütlere “benzer” kılar. Endişelenme, yine de başarılı olursun, çünkü başarılı olmanın önkoşulu, kurallara, normlara ve inançlara uygun (meşru) yapı ve stratejiye sahip olmaktır. Bu, senin yaşaman için gerekli kaynaklara ulaşmanı sağlar”. Yeni kurumsal kuram olması gerekeni değil olanı açıklamaya çalışır. Yeni kurumsal kuram, 1970’li yılların sonları ve 1980’li yılların başlarında doğmuştur. Kuramın doğuşunda etkili olan eserler, Meyer ve Rowan (1977), Zucker (1977) ve DiMaggio ve Powell’ın (1983) makaleleridir. Kuram, asıl kimliğini ise Powell ve DiMaggio’nun (1991) derlediği kitapla bulmuştur. Yeni kurumsal kuram da koşul bağımlılığa benzer biçimde çevreye uyum düşüncesini benimser. Ancak çevrenin niteliğinin ne olduğu ve çevreye uyumun nasıl gerçekleştiği konusunda farklı tezlere sahiptir. Yeni kurumsal kuram koşul-bağımlılık kuramını eleştirirken şöyle bir akıl yürütür: Her örgütün kendine özgü teknolojik, stratejik ve çevresel koşulları olduğuna göre, koşul-bağımlılık kuramına göre her örgütün de kendine özgü yapı ve yönetim uygulamaları olması gerekirdi. Ancak gerçek hayatta, özellikle birbirleriyle etkileşen örgütlerin yapı ve yönetim açısından birbirlerine çok benzer olduklarını görürüz. örgütler neden birbirlerine bu kadar benzerler? Bu yeni kurumsal kuramın temel araştırma sorusudur. Yeni kurumsal kuramın bu soruya verdiği yanıt da temel tezini oluşturur. Kuramın temel tezi şöyle özetlenebilir: Toplumsal düzen, insanların tarihsel süreçte etkileşerek oluşturduğu kurumlarla (yasalar, normlar, inançlar) sağlanır. İnsanlar, bir yandan bu kurumları oluştururken diğer yandan da davranışları bu kurumlarca yönlendirilir. Toplumsal bir varlık olarak örgütler de bu toplumsal düzenin bir parçasıdır. Dolayısıyla örgütler de hem tarihsel süreçte oluşturulmuş hem de kendi aralarında etkileşerek oluşturdukları çevrelerindeki kurumlara uyarak şekillenirler. Sonuç olarak koşul-bağımlılık kuramının aksine, yeni kurumsal kuram, çevreyi örgütün dışında nesnel ve teknik bir çevre olarak değil, örgütlerin hem etkilediği hem de etkilendiği, sosyal olarak inşa edilmiş kurumsal bir çevre olarak tanımlar. Örgütler neden kurumlara uyma eğilimindedirler? Çünkü kurumlara uymak onları meşru kılar, diğer bir deyişle toplumsal olarak kabul edilebilir kılar. Bu meşruiyet ise örgütlerin hayatta kalması için gerekli kaynakların, farklı toplumsal kesimlerce (devlet, meslek kuruluşları, müşteriler, tedarikçiler vb) sağlanmasını kolaylaştırır. Sonuç olarak benzer kurumlara tabi örgütler bu kurumların dayattığı örgüt yapılarını ve yönetim uygulamalarını benimseyecekleri için, kendilerine özgü koşullardan bağımsız olarak yapısal ve yönetsel açıdan birbirlerine benzer hâle gelirler, diğer bir deyişle eş biçimli olurlar. Yeni kurumsal kuramcılar başlangıçta örgütsel çevreyi teknik ve kurumsal çevre olarak ikiye ayırmışlardır. Buna göre, teknik çevre örgütlerin verimli çalışmak için uymaları gereken prosedürleri, kurumsal çevre ise meşru olmak için uymaları gereken kurumları temsil etmektedir. Ancak daha sonra, bu ayırımdan vazgeçerek, teknik çevrenin dahi sosyal olarak inşa edildiğini, yani kurumsal olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu bölümde son olarak yeni kurumsal kurama neden “yeni” dendiği üzerinde duralım. Cevap çok açıktır aslında: “bir eskisi olduğu için”. Örgütler üzerinde kurumsal analiz ilk kez Philip Selznick tarafından gerçekleştirilmiştir. DiMaggio ve Powell’a göre, her iki yaklaşım da örgütleri kurumsal açıdan incelemekle birlikte, eski kurumsal yaklaşım örgütleri tek tek incelerken, yeni kurumsal kuram örgüt topluluklarını inceler. Ayrıca eski kurumsal yaklaşım, bir örgütün yakın çevresindeki toplumsal kesimlerin çıkar çatışmalarından etkilenerek nasıl değiştiğine odaklanırken yeni kurumsal kuram, örgütlerin sektör, toplum ve hatta uluslararası düzeyde oluşmuş kurumları benimseyerek nasıl benzeştiklerine ve aynı kaldıklarına odaklanır. Son olarak eski kurumsal yaklaşım, kurum kavramını bazı örgütlerin kazandığı bir nitelik olarak ele alırken yeni kurumsal kuram örgütsel çevrenin bir niteliği olarak ele alır. Yukarıda, temel savını ve koşul-bağımlılık yaklaşımından farkını vermeye çalıştığımız yeni kurumsal kuramın temel kavramları, kurum, kurumsallaşma, meşruiyet, örgütsel alan ve eş biçimliliktir.

KURUM VE KURUMSALLAŞMA Eski kurumsal anlayışta Selznick (1949), örgüt ve kurum kavramlarını ayırmaktadır. Örgüt, amaçlara ulaşmak için sadece rasyonel bir araçtır, kurum ise araçsal değeri ötesinde sembolik bir değer kazanmış bir örgüttür. Kurum olan örgüt, ortak değerlere adanmış ve kendine özgü istikrarlı bir karakter edinerek diğerlerinden farklılaşan örgüttür. Kurum: Toplumsal davranışa anlam ve istikrar kazandıran, sosyal olarak inşa edilmiş davranış örüntüleri ve kural sistemleridir. Kurumsallaşma: Bir davranış örüntüsünün tekrarlanarak, insanlardan bağımsız kural benzeri bir statü kazanma sürecidir. Buna göre, örneğin evlilik, şirket, sigorta yaptırma, üniversiteye gitme, akademik unvan, oy verme, selamlaşma birer kurumdur. Örneklerden de anlayacağınız gibi, kurumlar insanlar tarafından tarihsel olarak yaratılmış ancak artık insanlardan bağımsız bir nesnel gerçeklikmiş gibi (güneş gibi, yağmur gibi) normal kabul edilen, kanıksanmış (alışılmış) davranış örüntüleri ya da kural sistemleridir. Bilişsel Boyut: Bilişsel süreç, bilginin zihinsel olarak edinilmesi, kavranması ve kullanılması sürecidir. Kurumların bilişsel boyutu, kurumların bir kalıp olarak insanların zihninde var olabileceğine karşılık gelir Bir kurumun ahlaki boyutunun toplumsal temeli ise o kurumun ahlaken doğru ve uygun olmasıdır. Ahlaki Boyut: Ahlâk, belirli bir zaman ve mekânda toplumun kişilerden uymasını beklediği doğru davranışlardır. Ahlaki boyut, kurumların toplum tarafından doğru davranış biçimi olarak görülmesine karşılık gelir. Kurumların kuralcı boyutunun toplumsal temeli ise kurumlara iliştirilmiş yaptırımlardır. Kuralcı Boyut: Kurallar, yaptırımlar yoluyla belirli bir toplumsal davranışı zorunlu kılan, çoğu zaman yazılı ifadelerdir. Kuralcı boyut, kurumların yaptırımlar içeren kurallarla desteklenebileceğini gösterir. Kurumların bilişsel, ahlaki ve kuralcı boyutları, nitelik olarak farklı olmakla birlikte karşılıklı olarak birbirlerini desteklerler. Örneğin, belirli davranış biçimleri zaman içinde kuralcı, ahlaki ve bilişsel boyutlar kazanabilir. Hoffman’ın (1999) çalışması, ABD kimya endüstrisinde çevrecilik (doğal çevreyi kirletmeme) anlayışının tarihsel süreçte, önce devletin yasalarla zorunlu tuttuğu (kuralcı), daha sonra çevreci sivil toplum örgütlerinin çabalarıyla “ahlaken doğru davranış” hâline geldiğini (ahlaki), günümüzde ise şirketlerin normal olarak zaten uyması gereken (bilişsel) bir anlayış haline geldiğini göstermiştir. Diğer yandan her kurumun bu üç boyutu birden içermesi gerekmemektedir. MEŞRUİYET VE TÜRLERİ Meşruiyet: Bir eylemin, kurumlara göre istenen, uygun ya da doğru olduğuna dair genel algıdır. En kısa tanımıyla meşruiyet, “toplumsal kabul edilebilirliktir”. Yeni kurumsal kuramda meşruiyet, kaynak bağımlılığı kuramının varsaydığı gibi örgütün itibar kazanmak veya geliştirmek için stratejik olarak kullandığı bir kaynak değil, örgütlerle kültürel çevreleri arasında adeta kendiliğinden ortaya çıkan bir uyumun sonucudur . Bu anlamda örgütsel meşruiyet, mevcut kurumların bir örgütün varlığını açıklanabilir/anlaşılabilir kılma derecesidir Yukarıda anlatılanlardan tahmin etmiş olabilirsiniz ancak yine de söylemekte yarar var. Bilişsel, ahlaki ve faydacı meşruiyet olmak üzere üç tür meşruiyet vardır. Bilişsel Meşruiyet: Aksi düşünülemeyecek kadar kanıksanmış olmaktan kaynaklanan meşruiyet türüdür. Ahlaki Meşruiyet: Ahlâki değerlere uygunluktan kaynaklanan meşruiyet türüdür. Faydacı Meşruiyet: Rasyonel çıkarlara ve kurallara uygunluktan kaynaklanan meşruiyet türüdür. Bilişsel meşruiyet, kanıksanmış bir kültürel açıklamanın varlığına dayalı meşruiyettir. Ahlaki meşruiyet ise değer yargılarına dayalı meşruiyet türüdür. Faydacı meşruiyet ise, çıkarlara dayalı meşruiyettir. Bilişsel meşruiyet, diğer meşruiyet türlerine göre en az fark edilen ancak en güçlü meşruiyet türüdür. Bu tür meşruiyete sahip kurumlar, aksi dahi düşünülemez ve sorgulanamaz statüsü kazanırlar. Diğer yandan, ahlaki meşruiyet bir örgütün eylemlerinin ilgilitoplumsal kesimlerin değer yargılarınca doğru olup olmadığıyla ilgilidir Faydacı meşruiyet ise bir örgütün eylemlerinin çeşitli toplumsal kesimlerin ve örgütün çıkarlarına uygun olma derecesiyle ilgilidir ÖRGÜTSEL ALAN VE EŞ BİÇİMLİLİK MEKANİZMALARI Örgütsel Alan: Birbirleriyle görece sık ve anlamlı ölçüde etkileşerek ortak anlam sistemi oluşturan örgütler topluluğudur Scott’a göre örgütsel alan “belirli bir ortak anlam sistemini paylaşan, alan dışındakilerden daha sık ve anlamlı bir biçimde birbirleriyle etkileşen örgüt topluluğudur”. Hoffman’a göre örgütsel alanı oluşturan en önemli unsur, örgütlerin ortak bir sorunu paylaşmasıdır. Örgütler, bu sorunu çatışarak ve uzlaşarak çözmeye çalışırlar. Bu sürece katılan tüm örgütler de o sorunla ilgili örgütsel alanı oluştururlar. Yeni kurumsal kurama göre, başlangıçta belirli bir sorunla ilgili örgütlerin uygulamalarında bir çeşitlilik vardır. Ancak zaman içinde örgütler arası etkileşim artar, belirgin baskılar ve koalisyonlar gelişir ve örgütler ortak bir örgütsel çevreyi paylaştıklarının farkına varırlar. Böylelikle, belirgin bir örgütsel alan yapılanmış olur. Bu yapılanma, söz konusu sorunu çözeceği düşünülen bazı uygulamaların meşrulaşmasına ve kurumsallaşmasına neden olur. Başlangıçta farklı uygulamaları olan örgütler de bilinçli ya da bilinçsiz bu uygulamaları benimserler. Sonuç olarak, belirli bir örgütsel alanı oluşturan örgütler zaman içinde eş biçimli hâle gelirler Taklitçi Eşbiçimlilik: Örgütlerin, belirsizlik karşısında kurumsallaşmış uygulamaları taklit etmeleri sonucunda oluşan eşbiçimliliktir. Ahlâki Eşbiçimlilik: Örgütlerin, eğitim ve meslekleşme sonucunda ahlâken doğru olduğu düşündükleri uygulamaları benimsemesi sonucunda oluşan eşbiçimliliktir. Zorlayıcı Eşbiçimlilik: Örgütlerin, bağımlı oldukları kesimlerin istekleri doğrultusunda belirli uygulamaları benimsemesi sonucunda oluşan eşbiçimliliktir. Taklitçi eşbiçimlilik, daha ziyade kendiliğinden ortaya çıkar. Ahlâki eşbiçimlilik ise eğitim ve meslek edinme sürecinde “doğru” olduğu öğrenilen uygulamaların benimsenmesi sonucunda gerçekleşir. Son olarak zorlayıcı eşbiçimlilik, örgütlerin kaynaklar açısından bağımlı oldukları diğer örgütlerin beklentilerine uymaları sonucunda ortaya çıkar. Burada, temel unsur, örgütlerin çıkarlarının zedelenmesinden kaçınmalarıdır. Yeni kurumsal kuramın örgütsel alanın oluşumu ve örgütlerin birbirine benzeşmesi tezi, çok sayıda araştırmayla desteklenmiştir. Bu çalışmaların birçoğu, özellikle devlet ve meslek kuruluşlarının yarattıkları taklitçi, ahlâki ve zorlayıcı eşbiçimlilik baskıları ile örgütleri birbirine benzeştirdiklerini bulmuşlardır önce benimseyenler, uygulamayı ekonomik kazanç elde etmek niyetiyle benimseyip kendilerine uyumlarken sonra benimseyenler meşruiyet kazanma niyetiyle benimseyip standart modeli uygularlar. Son yıllarda yapılan çalışmalar, geleneksel yayılma tezine karşı çıkmışlardır. Geleneksel Yayılma Tezi: Bir uygulamayı erken dönemde benimseyen örgütler ekonomik kazanç elde etmek, geç dönemde benimseyenler ise meşruiyet elde etmek için benimserler. Yeni Yayılma Tezi: Bir uygulamayı erken ve geç dönemde benimseyenler, hem ekonomik hem de sosyal fayda elde etmek için benimserler. Yeni kurumsal kuramın üzerinde durduğu bir diğer önemli konu ise yönetim modası olgusudur Yönetim Modası: Belirli yönetim uygulamalarının rasyonel ilerleme sağlayacağına dair yayılan geçici ortak inanç. Abrahamson’a (1996) göre, yönetim modası aslında bir tür piyasa mekanizması içinde şekillenmektedir KURUMSAL ÇEŞİTLİLİK VE DEĞİŞİM Yeni kurumsal kuram, örgütlerin kendilerine dayatılan uygulamaları pasif bir biçimde benimsemediklerini belirtir. Örneğin, kuramın temellerini oluşturan Meyer ve Rowan’ın çalışmasında, örgütlerin içinde bulunduğu güncel koşullarla (teknik çevre), kurumsal çevrede meşrulaşmış uygulamalar arasında bir çelişki olduğunda, mevcut uygulamaları değiştirmeksizin yeni uygulamayı “benimsermiş gibi yaptıklarını” belirtmişlerdir Ayrı Tutma: Kurumsal olarak desteklenen bir uygulamayı benimsermiş gibi yapma, kağıt üzerinde benimseme Ayrı tutma, örgütlerin kurumsal baskılar karşısında başvurabileceği tek seçenek değildir. Oliver, kurumsal baskılar karşısında örgütlerin beş temel strateji izleyebileceğini belirtmektedir: uyma, uzlaşma, kaçınma, karşı koyma, manipüle etme Uyma Stratejisi: Kurumsal baskılara itaat etme. Uzlaşma Stratejisi: Kurumsal baskılara kısmen itaat ederek uzlaşma. Kaçınma Stratejisi: Kurumsal baskılardan çeşitli gerekçelerle kaçınma. Karşı Koyma Stratejisi: Kurumsal baskılara eleştirerek veya göz ardı ederek uymam. Manipülasyon Stratejisi: Kurumsal baskıda bulunan kesimlerin düşüncelerini kendi çıkarların doğrultusunda etkileme Oliver’a göre, örgütlerin hangi stratejileri izleyecekleri, kurumsal baskının nedenine, baskı yapan aktörün kimliğine, baskının hangi bağlamda yapıldığında, baskının türüne ve nasıl yapıldığına bağlı olarak değişebilmektedir. Sonuç olarak, aynı kurumsal alanda bulunmalarına rağmen, farklı bağımlılıklara sahip örgütler aynı kurumsal baskı karşısındafarklı tepkiler verebilmektedir. Aynı alandaki örgütlerin farklı kurumlara uymayı tercih etme şansları vardır. Bu çeşitlilik genellikle çatışan kurumsal mantıklardan kaynaklanmaktadır. Kurumsal Mantık: İnsanların sosyal dünyayı anlamlandırmasını sağlayan ve davranışlarını biçimleyen, kurumsallaşmış uygulamalar, varsayımlar, değerler ve inançlardır Toplumsal yaşamda egemen olan en temel kurumsal mantıklar, kapitalizm, bürokrasi, demokrasi, aile ve dindir. Kurumsal değişime neden olan faktörler örgütsel alanın dışından ya da içinden kaynaklanan faktörler olabilmektedir. Dışsal faktörler genellikle, örgütsel alanı çevreleyen ekonomik, politik ve sosyal çevrede yaşanan değişimler ve krizlerdir. Bu makro değişimler, mevcut kurumları işlevsiz hâle getirebilir, mevcut kurumların yaşaması için gerekli kaynakları kısıtlayabilir, mevcut kurumların dayandığı değerleri değiştirebilir veya örgütlerin başarı kriterlerini değiştirebilir Bir örgütsel alandaki kurumsal değişim, içsel faktörler nedeniyle de gerçekleşebilir. Örneğin, Leblebici ve diğerlerinin yaptığı araştırmaya göre, ABD’de radyo yayıncılığı sektöründe kurumsal değişime neden olan en önemli unsur, küçük firmaların alanda baskın olan kurumsallaşmış uygulamaların gerektirdiği kaynaklara ulaşma sıkıntısıdır. Kaynaklara ulaşamadıkları için de sürekli yenilikçi olmak durumundadırlar. Yaptıkları yenilikler, alandaki çok sayıda örgüt tarafından benimsenip kurumsallaştığında, küçük firmalar yine kaynaklara ulaşmada sıkıntı yaşamaktadırlar. Böylelikle, örgütsel alan kendi dinamikleriyle sürekli değişmektedir. Kurumsal değişimi alan içinden tetikleyen bir başka unsur ise alanda egemen olan kurumlar arası çelişkilerdir. Seo ve Creed’e göre, kurumsal değişime zemin oluşturan dört tür kurumsal çelişki vardır. İlki, meşruiyet kaygılarının verimliliği azaltmasıdır. İkincisi, kurumlara fazla uyumun esneklik kabiliyetini azaltmasıdır. Üçüncüsü, kurumların içindeki uyumluluğun kurumlar arasında uyumsuzluğa neden olmasıdır Son kurumsal çelişki ise eş biçimliliğin farklı çıkarların çatışmasına yol açmasıdır. Değişimin gerçekleşebilmesi için, örgütsel alandaki çeşitli aktörlerin mevcut kurumlara ilişkin tatminsizliğinin farkında olması, bu tatminsizliğin giderilmesi yönünde istekli olması ve değişimi gerçekleştirmek için gerekli kaynaklara ve güce sahip olması ve ortak eyleme geçmesi gerekmektedir. Kimdir bu aktörler? Yeni kurumların doğmasını, sürekli kılınmasını veya mevcut kurumların çözülmesini sağlayan aktörler genellikle kurumsal girişimci olarak adlandırılmaktadır Lawrence ve Suddaby ,kurumsal girişimcilerin kurumları etkilemek üzere giriştiği eylemleri kurumsal iş olarak adlandırmaktadır. Bu yazarlara göre kurumsal iş, kurumları yaratma, muhafaza etme ve çözme olmak üzere üç eylem grubunu kapsar.

ÜNİTE-7 ELEŞTİSEL KURAM ELEŞTİREL KURAM

Eleştirel kuram, “toplumsal olguları betimleyip açıklamakla yetinmeyen aynı zamanda eleştiren bir bilimsel teori mümkün müdür?” sorusundan doğar. Bir kuramın eleştirel olması, onun muhalif ve sorgulayıcı bir analiz yöntemine dayandığı anlamına gelir. Eleştirel kuram, teoriler evinin, beklenmeyeni yapan, söylenmeyeni söyleyen yaramaz çocuğu gibidir. Eleştirel kuram, toplumsal dünyanın incelenmesi söz konusu olduğunda, bilimsel bilginin ancak eleştiri yoluyla üretilebileceğini iddia eder. Bu nedenle kendisini eleştirel sosyal bilim olarak da adlandırır. Konuyla ilgili literatürde bazen radikal sosyoloji, müdahaleci sosyoloji, eleştirel yorumlayıcı sosyoloji vb. kavramlarla ifade edildiği de görülmektedir. Eleştiri: Bir insanı, bir eseri, bir konuyu, doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit. Felsefedeki anlamıyla, özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama. Eleştirel kuramın tüm bu farklı biçimler ve adlandırmalar altında tanımlanmaya çalışılan en temel özelliği, pozitivist toplum kuramına yönelik itirazı ve ona ilişkin sorgulamalarıdır. Eleştirel yaklaşıma göre pozitivizm, insan özgürleşmesinin ana araçları olan eleştirel teorilere karşı en ciddi tehdittir Eleştirel sosyal bilim yaklaşımı, Karl Marx (1818-1883) ve Sigmund Freud’a (1856-1939) kadar uzanır ve Theodor Adorno (1903-1969), Erich Fromm (1900- 1980) ve Herbert Marcuse (1898-1979) tarafından ayrıntılandırılmıştır ‘Eleştiri’ geleneğinden gelen çok sayıda farklı teoriden esinlenmesine karşın, kimliğini daha çok Frankfurt Okulu ile bulmuştur. Eleştirel teorinin bu çerçevedeki gelişim süreci, ilki 1923’te Frankfurt’ta kurulan Sosyal Araştırma Enstitüsü etrafındaki çalışmalar, ikincisi ise Jürgen Habermas’ın (1929-..) yakın dönem çalışmaları olmak üzere iki dönemden oluşur. Eleştirel teorinin gelişiminde bir kilometre taşı olan Frankfurt Okulu, Sosyal Araştırmalar Enstitüsü adı altında 1923 yılında Frankfurt Üniversitesi bünyesinde kurulmuş bir araştırma okuludur. Frankfurt Okulu: Adını 1923 yılında Frankfurt’ta kurulan Araştırmalar Enstitüsü’nden alan, bu enstitü çevresinde toplanan kimi önemli düşünürlerin meydana getirdiği harekete ya da düşünce akımına verilen ad. Yaklaşımın gerçek kimliğine kavuştuğu dönem 1930 ile 1933 yılları arasıdır. Eleştirel teori gelişimini temelde Max Horkheimer’a (1895-1973) borçludur Adorno, Horkheimer ve Marcuse’un ölümleriyle Frankfurt Okulu ve dolayısıyla eleştirel teorinin tarihinde yeni bir dönem açılmıştır. Bu, ikinci kuşak teorisyenlerin, özellikle de Habermas’ın etkin olduğu dönemdir. Felsefe ve sosyolojideki çalışmalarıyla eleştirel teoriye çok önemli katkılar sağlayan Habermas, özellikle kuram ve uygulama (pratik) arasındaki bağlantı sorununu ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Eleştirel teori, sosyal ilişkilere sinmiş olan ideolojik yanılsamaları ortaya çıkarmaya çalışır; toplumsal olgulara ilişkin taraflı ve yanlış açıklamalar ortaya koyan teorileri eleştirel bir analize tabi tutar. Bu yaklaşımın önemli bir özelliği, toplumdaki mevcut iş bölümü sistemini ele alması ve bu sistemin gizlediği ya da maskelediği meseleleri sorgulamasıdır. Eleştirel teori, insanlara gizli bir baskının varlığını fark ettirerek, onların bu baskıdan kurtulmalarını sağlayacak özgürleştirici bir bilgi oluşturmayı amaçlar. Bunun için de “yüzeydeki yanılsamaların ötesine bakabilmeyi sağlayan eleştirel bir sorgulama”ya girişir Eleştirel sosyal bilimin benimsediği yaklaşımın özellikleri şöyle özetlenebilir • Eleştirel kuramcı için bilimsel araştırma yürütmenin amacı, sadece toplumsal dünyayı incelemek değil aynı zamanda onu değiştirmektir. Eleştirel kuramcı rahatsız edici sorular sorar; çelişkileri ortaya koyar; ikiyüzlülüğü açığa çıkarır; sıradan insanların, dogmaların hâkimiyetinden kurtulmalarına yardımcı olur. Eleştirel sıfatına sahip bir teori ve bilimsel araştırma politik etiketinden korkmaz ve insanlar için özgürleştirici ve dönüştürücü bir çaba hâline gelir. • Eleştirel teoriye göre gerçekliğin birçok düzeyi vardır ve yüzeyde gözlemlenenler, kolaylıkla daha derin düzeylerdeki önemli yapıları veya nedensel mekanizmaları gizleyebilir. Bu tür çelişkili süreçleri keşfetmek ve anlamak eleştirel yaklaşımın temel görevidir. Çünkü değişim ve çatışma her zaman görünür olmayabilir ve kolaylıkla gözlemlenemeyebilir. Eleştirel kuramcıya göre toplumsal dünya yanılsama, mit ve çarpıtmayla doludur. • Eleştirel kuramcılara göre toplum insanlardan önce var olur ancak yalnızca onların aktif katılımıyla sürekli hâle gelir. İnsanlar toplumu yaratır ve toplum da insanları etkiler. Etkilenen o insanlar da tekrar yeni toplumsal yapılar yaratırlar. İnsanlar sürekli devam eden böylesi bir ilişkisel yapı içinde var olurlar. Eleştirel yaklaşıma göre insanların açığa çıkmamış bir potansiyelleri vardır. Bu potansiyel çoğu zaman gerçekleşmeden kalır çünkü insanlar içinde bulundukları toplumsal koşullardan kurtulamayabilirler. • Eleştirel kuramcıya göre bilgi, insanları geçmiş düşünme biçimlerinin zincirlerinden kurtarabilir ve çevrelerindeki olayların denetimini ele almalarına yardımcı olabilir. Dolayısıyla eleştirel sosyal bilim, bilgiyi kullanmaya dönük olarakdönüştürücü bir bakış açısını benimser. Dönüştürmek, temelden değiştirmek, ana yapıları yeniden düzenlemek ve mevcut sınırları aşmak demektir. Bu noktada eleştirel teorinin pozitivizm ile savaşına ilişkin açıklamalara yer vermek yararlı olacaktır. Hatırlamak gerekirse, pozitivizm, köklerini Aydınlanma düşüncesinde bulan ve bugünlere kadar uzanan bilim anlayışıdır ve şu temel noktalarda eleştirel teorinin eleştirilerine konu olur. • Pozitivizmde bilgi, gözlem ve deney yoluyla elde edilir; doğa bilimlerinde olduğu gibi sosyal bilimlerde de sadece gözlem ve deney yoluyla sınanabilen bilgi bilimseldir. Sayısal veriler tercih edilir. • Eleştirel teoriye göre, pozitivizmi benimseyen bir sosyolojik bakış açısı toplumsal olguları doğrudan gözlemlenebilir yönleriyle yani göründükleri hâlleriyle inceleme konusu yapar; bu olguların tarih içinde şekillendirildiklerini göz ardı eder. Oysa toplumsal yaşamın hiçbir parçası, tarihsel bütünle yani sosyal yapı ile ilişkilendirilmedikçe kavranamaz. • Pozitivizm, şu anki toplumu, devam eden tarihsel sürecin belirli bir aşaması olarak görmez. Onun yerine değişmeyen bir toplumsal düzen arayışındadır. Eleştirel teorisyenler bu nedenle pozitivizmin statükoyu savunduğuna inanır. Onlara göre pozitivist sosyoloji, tüm bilimsellik iddiasına rağmen aslında mevcut düzeni sorgulamayan, hatta onu meşrulaştıran ve devamlılığını sağlamaya çalışan bir disiplin olarak çalışmaktadır. • Eleştirel yaklaşım, pozitivist sosyal bilimi anti-demokratik olmakla ve aklın kullanımında hümanist olmamakla eleştirmiştir. Çünkü bireylerin hislerinin ve düşüncelerinin etkisini önemsemez; toplumsal bağlamı ve değerleri görmezden gelir. • Eleştirel teorisyenler pozitivizmin mutlak akıl ve mutlak doğru kavramlarına da itiraz ederler. Onlara göre bilgi sistemleri ve akıl, tarihsel ve toplumsal ürünlerdir; toplumsal tecrübeler yoluyla oluşurlar. Dolayısıyla bir sosyal bilimcinin ürettiği bilgi tüm ülkeler ve tüm kültürler için geçerli olmayabilir, olması da gerekmez. Yerelin bilgisi de bir o kadar değerlidir. • Eleştirel yaklaşıma göre bir teori kendine dönebilmeli, kendi savundukları üzerinde de düşünebilmelidir. Başka bir deyişle bir teori, içinden doğduğu toplumsal bağlamın ve tarihsel köklerinin de farkında olmalıdır. Mutlak: Doğruluğu ve geçerliği evrensel olarak gerçek ve değişmez olan. 1970’lerin sonuyla birlikte eleştirel yaklaşım kendini pek çok sosyal bilim alanı nda hissettirir hâle gelmiştir. Eleştirel kuramın etkilediği bu alanlardan biri de yönetim alanıdır ELEŞTİREL YÖNETİM ÇALIŞMALARININ ORTAYA ÇIKIŞI İlk altı bölümde aktarılan örgüt kuramları, özellikle 1950’lerden itibaren artan sayıda zengin kavrama ve yeni bakış açılarına yer verseler de büyük oranda modernist çerçeve içinde kalmaya özen göstermişlerdir. 1980’lerden itibaren ise sosyal bilim dünyası kapılarını bambaşka bir bilim yapma çabasına açmıştır. Toplumsal ve ekonomik alanda modern batı düşüncesine önemli eleştiriler yönelten eleştirel kuram, bu yıllarla birlikte yönetim ve organizasyon alanında Eleştirel Yönetim Çalışmaları (EYÇ) adıyla karşılık bulmuştur. Eleştirel kuramın yönetim alanına uygulanması “aşırı örgütlenme ve bürokratikleşmenin örgütsel ve toplumsal hayat üzerindeki olumsuz etkilerinin” merak edilmesiyle başlamıştır. 20. yüzyıl boyunca önemli bir uygulama alanı ve bir sosyal grup olarak yönetimin büyüyen sosyal gücü sıklıkla incelenmiş ve çeşitli eleştirilere konu olmuştur. Ancak, tüm bu eleştiri çabalarını tek bir isim altında toplama girişimi 1990’larda kendini göstermiştir. Alvesson ve Willmott’un 1992 yılında yayımladıkları Critical Management Studies (Eleştirel Yönetim Çalışmaları) adlı kitap eleştirel yönetim çalışmalarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir Eleştirel yönetim çalışmaları, örgütlerle ilgili mevcut ve yaygın düşünme biçimlerinin ve uygulamalarının doğruluğunu ve otoritesini sorgulayan bir hareket olarak doğmuştur Eleştirel yönetim çalışmalarının ortaya çıkışını hızlandıran bazı gelişmeler şunlardır •1980’lerde İngiltere’de kendini gösteren sendikalaşma karşıtlığı sonucu yönetici kesim güç kazanmıştır. Bu dönemde yönetimde etkinlik, verimlilik, performans gibi kavramlar ön plana çıkmış, bunu sağlayacak olan yöneticilere özel bir önem verilmiştir. • Bütünüyle yöneticilerin uzmanlığına bırakılan örgütler alabildiğine bürokratik ve hantal yapılar hâline gelmiştir. Bu durum, küreselleşen kapitalizmin yarattığı rekabet koşullarına ayak uyduramayan bu örgütlerdeki batı yönetim modellerinin sorgulanmasını gündeme getirmiştir. • Yönetim krizini ortaya çıkaran temel nedenin modernist yönetim biliminin kendisi olduğu düşünülmüştür. Pozitivizmin yönetim araştırmalarında yarattığı yöntem krizi, alternatif araştırma yaklaşım ve yöntemlerine kapı açmıştır. ELEŞTİREL YÖNETİM ÇALIŞMALARININ GENEL ÇERÇEVESİ Eleştirel yönetim çalışmalarının temel amaçlarından biri, geleneksel ve yaygın kabul görmüş yönetim düşüncesini eleştirerek, örgütsel hayatta kullanılan kavramların arka planını teşhir etmektir Eleştirel yönetim çalışmalarına göre yönetim, siyasi, kültürel ve ideolojik bir olgudur. Bu nedenle yönetimin faaliyetlerinden ve ideolojisinden etkilenen sessiz çoğunluğa söz hakkı verilmesi gerekir. Eleştirel yönetim çalışmaları, hiçbir baskının olmadığı ve herkesin eşit fırsatlara sahip olduğu toplumlar ve örgütler yaratmak için bilgi üretir. Eleştirel yönetim yaklaşımı, yaygın yönetim ve örgütlenmebiçimlerinin sosyal ve ekolojik yaşama zarar vermeksizin yürütülemeyeceğini düşünür. Odaklandığı konu, yöneticilerin başarısızlıkları veya örgütlerdeki kötü yöneticilik deneyimleri değildir. Örgütler düzeyindeki tespitlerinden yola çıkarak sosyal ve ekonomik sistemlerdeki sosyal adaletsizlikleri değiştirmek ister. Eleştirel yönetim çalışmaları, eleştirel teoriye esin kaynağı olan çok sayıda teorik yaklaşımdan etkilenmiştir. Yalnızca örgütsel davranış, insan kaynakları, stratejik yönetim konularında değil, endüstri ilişkileri, muhasebe, uluslararası işletmecilik, pazarlama gibi alanlarda da yürütülebilir. Ancak eleştirel yönetim bakış açısıyla yürütülen tüm çalışmalarda temel bazı benzerlikler görülür: • Eleştirel yaklaşım, “Örgütlerde devam eden düzen neyse, o zaten olması gerekendir. Alternatif bir işleyişten bahsedilemez. Mevcuttaki yönetim uygulamaları en iyisidir ve böylece devam etmelidir” şeklindeki düşüncelere karşı çıkar. Hiyerarşi, aşırı iş yükü, yoğun bireylerarası rekabet veya belirli kesimlerin çıkarlarının sürekli olarak korunması, örgütler için doğal ve kaçınılmaz değildir. Her uygulama sorgulanabilir ve değiştirilebilir • Eleştirel yönetim çalışmaları, örgütlerde belli bir kesimin çıkarlarının herkesin ortak çıkarı gibi gösterilmesine karşı çıkar. Eleştirel yaklaşıma göre işletmelerde arar alma ve uygulamada öncelik yöneticilere tanınmıştır. • İşletme yönetiminde geleneksel bakış, performansın sürekli olarak artırılması gerektiğini söyler. Bu hedef için çalışanların kapasitelerini en etkin şekilde kullanmak ve onları düzenli olarak kontrol etmek gerekir. Örgüt araştırmalarındaki geleneksel yaklaşımın bir özelliği, örgüt yöneticilerine yardımcı olacak bilgiyi üretmektir. Oysa eleştirel yönetim çalışmaları bilgiyi sadece yönetsel etkinliği ve üretim verimliliğini artırıcı bir araç olarak görmez; öncelikli hedefi yönetime yardım etmek değildir. Aksine, iktidar ve baskı mekanizmalarının örgütlerdeki kullanım biçimlerini inceler ve yönetime tarafsız bakan bir bakış açısı geliştirmeye çalışır Eleştirel yönetim çalışmaları topluluğunun bir üyesi olmak demek genel olarak sol, anti-emperyalist, feminist, çevreci vb. görüşlere yakınlık duymak, geleneksel pozitivist bilim anlayışına ise uzak durmak demektir). Eleştirel yönetim çalışmaları, mevcut toplum yapısının, saplantılı şekilde verimliliğe odaklanan, kapitalist, ırkçı ve emperyalist bir yapı olduğunu vurgular. Fakat bu geçici olabilir çünkü içinde olduğumuz, tarihin akışı içinde yaşanan bir andır; olası bir dönüşümün tohumlarını da kendi içinde taşır. Eleştirel yönetim araştırmaları bu bakış açısı nedeniyle, modern bürokrasilerdeki çalışma şekillerinin yarattığı “derin yabancılaşma”, “işçi sınıfının yaşadığı adaletsiz ve eşitsiz durumlar”, “örgütlerde kadınların ve azınlıkların deneyimleri” vb. konuları inceleme eğilimi gösterir. Geleneksel yönetim uygulamalarında yönetimin işlevi üretim faktörlerini organize etmektir. İnsan gücü de bir üretim faktörüdür ve etkin ve kârlı şekilde çalıştırılmalıdır. Dolayısıyla insan kaynakları ve örgütsel düzenlemeler çıktıları en yüksek düzeyine ulaştıracak kadar etkin olup olmadıkları kriteri ile değerlendirilir. Eleştirel yönetim çalışmalarının amacı, tahakküm (baskı) ilişkilerinden uzak toplumlar ve iş yerleri yaratabilmektir. Eleştirel yönetim çalışmalarına göre dünyayı “doğal, tarafsız ve olması gerektiği gibi” şeklinde algılar ve kanıksarsak bu tahakküm ortamı sürer. Eleştirel yönetim çalışmaları iş süreçlerini insanileştirme, bürokratik yapılara alternatif yaratma, iş yerinde demokrasiyi gerçekleştirme, yönetime çalışanların katılımını sağlama amaçlarını taşır. Eleştirel yönetim çalışmalarının bu düşünceden yola çıkılarak geliştirilen önemli kavramlarından biri özgürleşmedir. Özgürleşme: Örgütlerdeki bireylerin, sosyal ve psikolojik sınırlamalardan kendilerini kurtarmalarını anlatan eleştirel yönetim yaklaşımı kavramı. Eleştirel kuram, örgütleri ve onların yönetimini anlamada eşsiz yollar sunar. Örgüt çalışmalarında eleştirel bakış, örgütlerde güç ilişkilerini farklı yönleriyle kavramayı sağlar; çeşitli grupların çıkarlarının aynı anda ve oranda temsil edilmesi gerektiğini ortaya koyar. Güç kavramı, hemen her eleştirel yönetim çalışmasının merkezindedir çünkü eleştirel yaklaşıma göre örgütler, güç ilişkilerinin yeniden ve yeniden üretildiği yerlerdir. Bireysel ve örgütsel gücün hissedildiği her uygulama, sınıf, ırk, cinsiyet ayrımcılığı gibi sosyal eşitsizliklerin görülmesine neden olabilir. Bu baskıya direnç gösterilmesi ve değişimin talep edilmesi de yine başka bir gücü gerektirir Güç ilişkilerine geleneksel yaklaşım, onu tek-boyutlu bir modelle anlatır. Bu modelde kişilerin yalnızca gözlemlenebilir davranışları incelenir. Eleştirel yaklaşım ise daha belirsiz ve derindeki gücün izindedir; kanıtını ise üretim araçlarına sahip olamayan ve kararlara hiç katılamayan kişilerin deneyimlerinde arar. Güç, kurumsal kaynaklara ulaşma, örgüt değerlerini tanımlama ve meşrulaştırma, çalışanların her türlü gündemini belirleme ve kontrol etme gibi yetkilerde kendini hissettirir. Eleştirel yönetim çalışmaları ise gözlemlenebilen davranışlardan daha çok, gücün kullanımındaki saklı kalmış yapıları ortaya çıkarmaya çalışır Eleştirel yönetim çalışmaları güç ve bilgi ilişkisini de inceler. Bu çalışmalar, bazı bilgi türlerinin dengeli olmayan güç ilişkilerini yansıttığını ve pekiştirdiğini ortaya koyar Eleştirel yönetim çalışmaları için yönetim uygulamalarında kullanılan dil de bir o kadar önemlidir, çünkü kavramlar konulara bakışımızın ipuçlarını verir. Eleştirel yaklaşım örgütlerde güven, örgütlerin vatandaşı olma, örgüte bağlılık, sorumluluk vb. kavramları neden mevcut içerikleriyle kavramamız gerektiğini sorgular.

Eleştirel çalışmaların yönetim uygulamalarına bakışını anlamamızı kolaylaştıracak bir diğer örnek de takım çalışmaları konusuna yaklaşımıdır. Yaygın yönetim literatüründe takım çalışması, tüm taraflara yarar sağlayan bir uygulama olarak sunulur. ELEŞTİREL YAKLAŞIMIN ÖRGÜT ÇALIŞMALARINA KATKISI Eleştirel teori, örgütler ve onların yönetimi ile ilgili meseleler üzerinde sorgulayarak düşünmemizi sağlayan bazı kavramlara işaret eder. Bir ülkede teknik uzmanların yönetimde egemen olması ve yönetici kadroların siyasetçilerden daha çok, bu tür uzmanlardan oluşması anlamına gelen teknokrasi, yanılsama, dengesiz güç ilişkileri ve özgürleşme bunlardan bazılarıdır. Bu kavramlar, yönetim uygulamalarının öteki örgüt üyelerini nasıl pasif hâle getirdiğini, belirsizliklerin ve çelişkilerin nasıl maskelendiğini, eşitsiz gücün örgüt değerleri ve önceliklerini belirlemede nasıl bir tahakküm aracı hâline geldiğini anlamada önemli araçlardır. Eleştirel teori, örgütlerde her unsurun, verimliliğin artırılması ve daha fazla kâr elde etmede bir araç olarak görülmesinin kimi yıkıcı biçimlerine dikkat çekmiştir. Eleştirel yönetim çalışmalarının genel çerçevesini biraz daha netleştirmek gerekirse, bu tür çalışmalardaki eleştirilerin en genel hatlarıyla • yaratıcılık ve gelişme niteliklerinden yoksun, kısıtlanmış bir çalışma ortamının doğmasına, • kişiler arasında eşitsizlik yaratan sosyal ilişkilerin ortaya çıkmasına, • bu ilişkilerde öncelikler belirlenirken herhangi bir ayrımcılık yapılmasına, • çalışanların sosyal gerçeklikleri yok sayılarak düşünce yapılarının denetlenmesine ve tek tipleştirilmesine, • ekolojik yapının önemli düzeyde zarar görmesine, • çalışanların, tüketicilerin ve toplumun değerlerinin ve genel politik-ahlaki yargılarının kirletilmesine, neden olan tüm örgütsel yapıları ve yönetim uygulamalarını sorgulamamızın yolunu açtığını söyleyebiliriz.

ÜNİTE-8 POSTMODERN YAKLAŞIMLAR

Postmodernizm kavramı, yaklaşık 100 yıldır sanattan mimariye, siyasetten sosyolojiye, edebiyattan ekonomiye pek çok alanda kullanılıyor olsa da sosyal bilimler alanında özellikle 1980’li yıllardan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Modernizm Modernizm: Modernizm, insanoğlunun aklıyla evrende varolan her şeyi öğrenebileceğine, onu istediği gibi yönlendirerek gerçek mutluluğa kavuşacağına inanan bir düşüncenin ürünüdür. Aydınlanma: İnsan ve doğayı ortak bir akıl paydasında birleştirerek, aklı nesnel bilginin üretim kaynağı, insanı da üretilen bu nesnel bilgiyle evreni sınırsız bir şekilde dönüştürme hak ve yetkisine sahip gören, kendi zihinsel ürünleri dışında, insanın hayatını biçimlendirecek hiçbir ilke ve değer kabul etmeyen anlayıştır. Hümanizm: İlahi nitelikte ve öbür dünya ile ilgili olanın değil, bu dünya ve insanla ilgili olanın yüceltildiği bir genel eğilimin uç noktasını teşkil eden ve insanı, kendi üzerinde sınırlayıcı hiçbir otorite ihtiyacı olmayan bir varlık olarak tanımlayan; onu, hakikatin yegâne ölçüsü ve kaynağı olarak kabul eden bir dünya görüşü. Sekülerizm: Dinsel olan veya dinsellik atfedilen bütün değer ve ilkeleri bireysel ve toplumsal yaşamın dışına iten, sadece bu dünyayı yaşanabilir kabul edip, öte dünya ile ilişkiyi koparma temeline dayalı, insan-merkezci bir düşünme ve yaşama biçimini ifade eder. *Modernizmin modern yönetim ve örgütlenme yaklaşımlarını da etkileyen temel özellikleri şu şekilde özetlenebilir • Modernizm akılcıdır. Akıl dışında bilimsel olarak denenemeyecek, ispat edilemeyecek ve eleştirilemeyecek bir bilgi kaynağı veya otorite yoktur. • Modernizm gerçekçi ve pozitivisttir. Tabiattaki mükemmel işleyişin kurallarını herkesi bağlayıcı temel doğrular olarak alır ve bu kuralları keşfederek insan ilişkilerine uyarlamanın yollarını arar. Bu kurallar değişmezler. Dolayısıyla her konunun en iyi, en doğru tek açıklaması, her problemin tek doğru çözüm yolu vardır. Aklın yolu birdir. İnsana düşen bunu bulmaktır. • Modernizm ilerlemecidir. İnsan bilgiyi doğaya hakim olmak amacıyla kullanır. En gelişmiş toplumlar, doğaya en fazla hükmeden, doğadan en fazla yararlanan toplumlardır. Bu, teknolojinin her alanda en üst düzeyde kullanımıyla, sanayileşmeyle mümkündür. İnsanlık üretme ve tüketme yarışı içerisindedir en çok katma değer üreten ve tüketen toplumlar daha öndedirler. • Modernizm tektipleştirici, homojenleştiricidir. Bu, akılcılığın bir sonucudur. Bütün insanlık için bir tek en iyi yaşam tarzı vardır. Bu yüzden alt kültürlerin yaşatılması gerekmez, çünkü onlar, insanların sorunlarına en iyi çözümleri bulamazlar. Bunun sonucu tek tip beslenme, tek tip eğlenme, tek tip giyinme, sonuç olarak da tek tip yaşama biçimlerinin idealize edilmesidir. • Modernizm belirlenimcidir. Tesadüşere yer yoktur. Evrendeki her olay ve olgunun nedensellik zinciri çerçevesinde belirli kanunlar ya da kurallara bağlı olarak meydana geldiğini, doğada bulunan her şeyin birbirine kırılmaz bir nedensonuç zinciriyle bağlı bulunduğunu kabul eder. Yapılması gerekenler, yapılanların nedenleri, yapılacakların ve yapılmayacakların sonuçları, her şey bellidir. İnsanlar, kendi başlarına bırakılırlarsa yanlış davranırlar, bu yüzden bilime uygun davranış kalıpları oluşturulmuştur. Toplumsal ve kurumsal ilişkilerde buna uygun bürokratik bir yapılanmaya gidilmiştir. • Modernizm sistematiktir. Toplumların belli bir düzen içerisinde varlıklarını sürdürebilmeleri için, toplumsal sistemi meydana getiren kurumların görevlerinin sistemin bekası doğrultusunda belirlenmesi gerekmektedir. Böyle bir yapıda sistemi oluşturan unsurların her birinin, sistemin işleyişine yaptıkları katkı oranında değerli olduğu kabul edilmektedir. • Modernizmin insanlık için büyük projeleri vardır. İnsanlık, bu büyük projelerle eşitlik, özgürlük, adalet, insan hakları, mutluluk gibi hedeşerine ulaşacaktır. Bu hedeşere ulaşmayı sağlayacak kurum ve kuruluşlar da oluşturulmuş ve/veya oluşturulmaktadır. Modernizm; 16. yüzyıldaki reform hareketlerine, 17. yüzyıldaki Galileo, Descartes ve Newton’la yaşanan bilimsel devrime, 18. yüzyıldaki Fransız aydınlanmasına ve 19. yüzyıldaki Sanayi Devrimi’ne temel oluşturmuş, dünyanın gidişatını kökten değiştirmiş bir felsefi düşüncedir. Berman (1994), modern düşüncenin insanlık tarihindeki etkilerini şu şekilde özetlemektedir: • Fiziksel bilimlerde gerçekleşen, evrene ve onun içindeki yerimize dair düşüncelerimizi değiştiren büyük keşişer • Bilimsel bilgiyi teknolojiye dönüştüren, yeni insan ortamları yaratıp eskilerini yok eden, hayatın tüm temposunu hızlandıran, yeni tekelci iktidar ve sınıf mücadelesi biçimleri yaratan sanayileşme, • Milyonlarca insanı atalarından kalma doğal çevrelerinden koparıp dünyanın bir başka ucunda yeni hayatlara sürükleyen muazzam demografik alt-üst oluşlar, • Hızlı, çoğu kez sarsıntılı kentleşme, • Dinamik bir gelişme içinde birbirinden çok farklı insanları ve toplumları birbirlerine bağlayan, kapsayan kitle iletişim sistemleri,

• Yapı ve işleyiş açısından bürokratik diye tanımlanan, her an güçlerini daha da artırmak için çabalayan ve gitgide güçlenen ulus-devletler Postmodernizm Postmodernizm: Modernizmin akılcılık, ilerlemecilik, belirlenimcilik, sekülerizm, hümanizm, yapısalcılık, işlevselcilik gibi temel yaklaşımlarının tümünü reddeden ve bunlara alternatif yaklaşım biçimleri öneren düşünce biçimidir Çok farklı bilim dallarından beslenen postmodernizme yönelik yaklaşımlar belli başlı beş grup altında toparlanabilir • Birinci yaklaşım, bilgi ve bilim felsefesi alanında, aydınlanma ideallerinin reddedilmesidir. Bunlar arasında, yukarıda da ele alındığı gibi, hayatı bütünüyle açıklama iddiasındaki özgürlük, eşitlik, adalet, evrim, rasyonalizm, devrim, hümanizm, başkaldırı vb. büyük projeler bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, bilginin kaynağı olarak sadece aklı ve bilimsel yöntemi gören anlayışa karşı çıkılmaktadır. • Bir başka yaklaşım Marksist düşünürlerin yaklaşımıdır. Onlar postmodernizmi kapitalist ötesi, sanayi ötesi veya geç kapitalizm gibi değişik şekillerde adlandırılan, bir anlamda kapitalist sömürü düzeninin incelikli bir şekilde makyajlanarak hükmünü sürdürdüğü dönemin kültürel mantığı olarak görmektedirler. • Üçüncü bir yaklaşım, Theory, Culture & Society (Kuram, Kültür ve Toplum) dergisi etrafında şekillenen ve sosyal anlamda içinde yaşadığımız hayatın modern kavramlarla açıklanamayacağını, yeni bir disiplinin gerçekleştirilmesi gerektiğini iddia eden Turner, Robertson, Stauth ve Featherstone gibi sosyologların yaklaşımıdır. • Dördüncü bir yaklaşım, Giddens ve Beck’in postmodernizmi modernizmin daha da radikalleşmiş bir hâli olarak gören yaklaşımdır. • Son yaklaşım da modernizme yönelik postmodern eleştirilerdeki haklılıkları kabul etmekle birlikte, çözümün yine de modernlik içinde aranması gerektiğinde ısrar eden Habermas’ın yaklaşımıdır. Postmodernizm Örgüt kuramına yansıyan yönleri ile gözden geçirildiğinde şu özellikler öne çıkmaktadır • Postmodernizm; düzenliliği, mantık ve simetriyi yadsır, çelişki ve karışıklıktan hoşlanır. • Postmodernizm, modernliği oluşturan ve Batı medeniyetinin ürünü olan deneyim birikimi, sanayileşme, kentleşme, ileri teknoloji, modern ulus devlet, kariyer, bireysel sorumluluk, bürokrasi, liberal demokrasi, hoşgörü, hümanizm, eşitlikçilik, nesnellik ve gayrişahsilik gibi değer ve kurallara karşı çıkar. • Postmodernizm, modern öznede temellenen evrensel bir ahlak anlayışına özellikle de faydacılık ve bireycilik anlayışına karşı çıkar. • Postmodernizm, evrenselciliğe karşı çıkar, genel geçer, evrensel bir bilgiye karşı şiddetli bir saldırı yöneltir. Tek, değişmez, evrensel bir akıl yerine, çeşitli akılların varoluşundan bahseder. Bilginin göreceli olduğunu, hakikatin herkese göre değişebilir olduğunu kabul eder. • Postmodernizm, ilerleme düşüncesini reddederek bugünün geçmişten, modernin modern öncesinden, kent yaşamının köy yaşamından vs. daha üstün olduğu düşüncesini kabul etmez. • Postmodernizm, temsilî bir sahtekârlık olarak görürken demokrasiye de şüpheyle bakar, birçok yeni siyasi hareketi destekler, çoğulculuğu, çok-kültürlülüğü savunur. • Postmodernizmin bir başka özelliği de eklektik oluşudur. Tek doğru anlayışının yadsınması birden çok doğruyu gündeme getirmiş, bunun sonucu da her türlü bilginin insanlığa katkı sağlayabileceğini kabul eden ve her şey gider sloganıyla ifade edilen eklekti(si)zm yani seçmecilik olmuştur. • Postmodernizm anti-pozitivisttir. Dünyanın işleyişiyle ilgili değişmez doğrular bulunduğunu ve bu doğruların sadece doğa bilimlerinin yöntemleriyle keşfedilebileceğini kabul etmez. • Postmodernizm yorumsamacıdır. Dünya, nesnelerden değil, onlara yüklediğimiz anlamlardan oluşur. İnsanlar neyin doğru neyin gerçek olduğunu kendi aralarındaki etkileşimlerle sosyal olarak inşa ederler. POSTMODERNİZM VE ÖRGÜT KURAMLAR Modern Örgüt Kuramları Modernizmin örgütsel araştırmalarda öne çıkan temel özellikleri şu şekilde sıralanabilir • Modernist bakış açısı örgütleri sınırları belli varlıklar olarak tanımlamaktadır. Bu sınırlar örgütleri iç çevresini ve dış çevresini, yani örneğin üretim süreçleriyle pazarlama süreçlerini birbirinden ayrı sistemler olarak ele alır. • Modern yaklaşım yapısalcı-işlevselci bakış açısına sahip olduğundan örgütlerde farklılaştırma ve iş bölümüne önem verir. Örgütler önceden tanımlanmış pozisyonlar, görevler ve departmanlara ayrılarak belli bir iş bölümü çerçevesinde faaliyet göstermelidirler. • Modernizmin akılcı bakış açısı örgütleri belli hedeşere ulaşmanın araçları olarak görerek onları araçsallaştırmakta ve söz konusu hedeşere ulaştıracak makine benzeri standart süreçlere sahip örgütlenme ve çalışma biçimleri geliştirmekle ilgilenmektedir. Bu anlamda örgütlerin mensupları da belli amaçları gerçekleştirmek üzere yönetici, çalışan veya işletme sahibi gibi sınırları belli rutin rolleri yerine getiren kişilerdir. • İlerleme yaklaşımı modern örgütlerin hep daha çok, daha hızlı ve daha az maliyetle üretim yapmaya odaklanmaları sonucunu getirmektedir. Bu durum örgütsel analizde etkinlik ve verimlilik gibi kavramların ön plana çıkmasına neden olmuştur.

Modern Olmayan Örgüt Kuramları ve Postmodernizm Postmodernizm farklı bakış açılarına göre farklı farklı gerçeklikler olabileceğini, doğrunun herkese göre değişebileceğini kabul eden yorumsamacı bir yaklaşıma sahiptir. Yeni kurumsal kuram ise bu açıdan modernizm ve postmodernizm arasında kalmaktadır. Yeni kurumsal kurama göre de tek bir doğru yoktur, ancak insanlar karşılıklı etkileşim yoluyla ortak bir doğru tanımlayabilirler, yani gerçekliği sosyal olarak inşa edebilirler. Yeni kurumsal kuram gerçekliğin sosyal olarak inşa edildiğini, bu nedenle farklı yer ve zamanlarda farklı doğruların bulunabileceğini kabul ederek postmodernizme yaklaşırken insanların belli doğrular, dolayısıyla belli bir toplumsal düzen üzerinde anlaşabileceklerini kabul ederek de modernizme yaklaşmaktadır. POSTMODERN ÖRGÜT KURAMI Postmodernizmin örgüt kuramı alanındaki yansımaları iki farklı bakış açısıyla değerlendirilmektedir. Dönemsel Postmodernizm: Postmodernizmin 1970’li yıllardan itibaren modern sonrası olarak adlandırılan dönemde meydana gelen ekonomik ve toplumsal kurumların örgütlenme biçimlerindeki dönüşümleri ifade eden yorumudur. Felsefi Postmodernizm: Postmodernizmin modernizm düşüncesine yönelik kapsamlı eleştirilerden oluşan yeni bir felsefi yaklaşımı ifade eden yorumudur. İlk anlamıyla post-modernizm 1970’li yıllardan sonraki tarihsel dönemi kapsamaktadır. Bu dönem Bell, Drucker, Jameson, Harvey gibi çeşitli yazarlar tarafından post-endüstriyel, geç-kapitalist, post-kapitalist, post-fordist vb. çok sayıda farklı isimle de anılmaktadır. Bu dönemin genel özelliği olarak karmaşa, düzensizlik ve esneklikten bahsedilebilir. Bir felsefe olarak postmodernizm ise aklı ve bilimi dışımızdaki mutlak gerçekliğin bilgisini keşfetmenin tek yolu olarak kabul eden gerçekçi, ilerlemeci, büyük idealleri olan modern düşüncenin aksine; olguları olduğu gibi kabul eden, gerçeğin insanlar arası bir etkileşimle sosyal olarak kurgulandığını varsayan, yorumsamacı bir felsefeyi temsil etmektedir. Bu felsefenin postmodernizm biçiminde ifadesini bulmasında Lyotard, Foucault, Derrida, Baudrillard, Deleuze, Guattari, Nietzsche gibi düşünürlerin etkisi büyüktür Post-Modern Yönetim ve Örgütlenme Biçimleri Postmodernizmi modern dönemden sonraki dönem olarak kabul eden yaklaşıma göre teknolojik ve ekonomik alanda yaşanan bazı gelişmeler modern dönemin kapanmasına ve post-modern dönemin başlamasına neden olmuştur. Bu yaklaşıma göre post-modern dönem modern döneme bir karşıtlık içermez. Özellikle bilgisayar ve ardından da İnternet’in hayatımıza girmesiyle birlikte başlayan bu yeni çağ çeşitli yazarlar tarafından kapitalist ötesi, sanayi ötesi veya geç kapitalizm gibi değişik şekillerde nitelendirilmektedir. Post-bürokratik örgütlerinin özellikleri şu şekilde özetlenebilir • Finans ve ham madde kaynaklarının sınırlar arasında ve bir yerden diğerine hızla yer değiştirebilir hâle gelmesi, • Stok devir oranlarını düşüren ve yatırım geri dönüş oranlarını artıran tam zamanında üretim felsefesinin maliyetlerin neredeyse üretim anında ortaya çıkan bir olgu hâline getirmesi, • Gelişen bilgi teknolojileri yardımıyla geçici çalışma, uzaktan çalışma, dış kaynaklardan yararlanma, taşeronluk gibi esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve çalışanların tek bir örgütte başlayıp biten kariyer anlayışlarının değişmesi, • Sadece çalışma değil, satış, muhasebe, finansman gibi pek çok işlevin İnternet ortamında gerçekleştirilebilmesini sağlayan sanal örgütlerin ortaya çıkması ve örgütün sınırlarının belirsizleşmesi, • Tedarikçiler, danışmanlar, taşeronlar gibi iş birliği yapılan örgütlerin iş hayatındaki etkilerinin asıl üretimi gerçekleştiren firma kadar bazen ondan daha önemli hâle gelmesi, • İş bölümü ve uzmanlaşma yerine çoklu yeteneklere sahip çalışanlara duyulan ihtiyacı artıran proje bazlı örgütlenmelerin geleneksel kariyer anlayışını değiştirmesi, • Masa, sandalye, dolaplar ve bilgisayardan oluşan ofis kavramının ortadan kalkması ve buna bağlı olarak geleneksel mesai anlayışının değişmesi, • Belirsizliğin ortadan kaldırılmaya değil de yönetilmeye çalışılması. Açıkça belirlenmiş hedeşerin yerini sürekli güncellenen, ortaya çıkan durumları değerlendirmeye çalışan kompleks yönetim anlayışının alması, • Pek çok örgütün temel iş tanımlarının değişmesi. Örneğin; üretim odaklı bir telefon şirketinin çeşitli ağ temelli yapılardan oluşan iletişim hizmetleri şirketine dönüşmesi. • Çalışanların iş tanımlarının karmaşıklaşması. Buna bağlı olarak çalışanların kendini sürekli geliştirme ihtiyacının karşılanma zorunluluğunun ortaya çıkması, • Örgütlerin birbiriyle rekabet hâlindeki pek çok bakış açısı, deneyim, rol ve kimliklerden oluşan bir karmaşa ortamı hâline gelmesi. Postmodern Örgütsel Analiz Postmodern örgüt kuramının modern örgüt kuramına yönelik eleştirileri birkaç noktada özetlenebilir • Örgütler sınırları belli nesnel varlıklar olarak nitelendirilemezler. Türleri, biçimleri, yerleri, yapıları, özellikleri itibarıyla sınıflandırılamazlar. Çünkü örgütler çeşitli faktörlerin etkileşimiyle sürekli bir olma, örgütlenme hâlinde bulunan dinamik yapılardır. • Nesnel olamayan örgütlerin belirli kimlikleri de olamaz. Örgütleri belli amaçlara, yönlere, örgütlenme biçimlerine, kültürel değerlere, işlevlere sahip somut, ölçülebilir, birbirleriyle karşılaştırılabilir yapılar olarak görmek mümkün değildir. Dolayısıyla belli stratejilere, kültürlere, değerlere, vizyon ve misyona sahip örgütlerden de bahsedilemez.

• Örgütlerin ölçülüp-biçilebilir yapılara sahip olamaması lider veya yönetici adı altından birtakım aktörlerin örgütleri başarıya götürebilmelerini de şüpheli hâle getirir. Dolayısıyla belli yönetim teknikleriyle etkin ve verimli, rekabet gücüne sahip örgütler yaratma idealleri de geçerli olamaz. • Örgütler kompleks bir dünyada yaşarlar. Örgütler için birbirine nedensellik bağlarıyla bağlı bir dünya yoktur. Örgütlerin iç ve dış çevre faktörlerinin belli koşullarda örgüt için daha avantajlı durumlar ortaya çıkaracağı iddiası da geçerli değildir. Çevresel faktörlere müdahale etmek mümkün değildir. • Örgütler doğal bir denge içerisinde değildirler. Dolayısıyla bu dengenin değiştirilmesine, böylece örgütsel değişimin sağlanarak daha iyi bir örgüt yapısına ulaşmaya yönelik olarak önerilen konumlandırma, farklılaştırma, değişim mühendisliği, kültürel değişim, birleşme, satın alma, stratejik iş birlikleri vb. stratejiler anlamlı değildir. • Bilginin en önemli üretim faktörü, stratejik kaynak olduğu iddiası da boştur. Bilgi de diğer pek çok şey gibi sosyal olarak inşa edilen bir kurgudur. Bilginin değeri onun içeriğinde değil sahibinde var olduğu kabul edilen güçtedir. Bu nedenle bilginin üretilmesi, depolanması, aktarılması gibi faaliyetler bir anlam taşımaz. Postmodern düşüncenin modernizmin örgüt kuramındaki yansımalarına yönelttiği eleştirilerin temelinde üç farklı düşünürün ortaya attığı üç farklı kavram yer almaktadır. Bu kavramlar postmodern örgüt kuramının oluşmasında anahtar rol oynayan kavramlardır. Söz konusu kavramlardan ilki Derrida’nın yapıbozum yaklaşımıdır. Yapıbozum: Metinlerin insanların zihinsel arka planlarını yansıtacak şekilde görünenin ötesinde anlamları olduğunu kabul eden ve çeşitli analiz yöntemleriyle bu anlamları ortaya çıkarmaya çalışan yaklaşımdır. Postmodernizmin örgütsel analizde yararlanılan ikinci temel kavramı Lyotard’ın büyük-anlatılar kavramıdır. Lyotard’ın Postmodern Durum başlıklı eseri sosyal bilimlerde postmodernizmin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Büyük-anlatı: İnsanlığın tümüne birden doğru yolu gösterme iddiasındaki aydınlanma gibi tarihsel anlatıları; demokrasi, kalkınma gibi büyük hedeşeri ifade eden kavramPosmodernizmin örgütsel analizde çok yararlanılan kavramlardan olan söylem ve güç kavramları ise Foucault’un çalışmalarından alınmıştır. Söylem: Belli bir konudaki düşüncemizi ve belli bir olguya yönelik davranışımızı şekillendiren birtakım eylem ve düşünce kalıplarıdır. Güç: İnsanların belli bir konuda belli bir biçimde davranmasını sağlama yeteneğidir. Genel olarak değerlendirildiğinde bir felsefe olarak postmodernizmin örgütsel analize getirdiği farklı bakış açıları ve sağlayabileceği katkılar şöyle sıralanabilir • Postmodernizm normal bilim anlayışına karşı çıkar. Postmodern düşünce büyük-anlatılara şüphe ile baktığından kendisini de bir büyük-anlatıya dönüştürmemeye çalışır. Dolayısıyla bir örgütlerin sorunlarına çözüm üretme, performanslarını artırma gibi iddialara sahip bir kuramsal yaklaşım değildir. Postmodern bir örgütsel analiz ancak mevcut kuramsal yaklaşım ve uygulamaların aslında ne olduklarının anlaşılabilmesine katkı sağlayabilir. • Postmodernizm insanlardan bağımsız bir gerçeğin peşinde değildir. Örgütsel ilişkilerin en doğru biçimini keşfetmeye çalışmaz. Mevcut ilişkilerin görünenin ötesindeki karmaşık yapısını ortaya koymaya çalışır. Bu amaçla pozitivist araştırma yöntemleri yerine post-pozitivist nitel araştırma yöntemlerinden yararlanır. Postmodernizm tartışmaları örgütsel analizde pozitivist yöntemlere karşı nitel yöntemlerin meşrulaşmasında önemli katkı sağlamıştır. Nitel yöntemlerle birlikte örnek olaylar, kurgu-anlatılar, edebi metinler gibi farklı yazım türleri de örgütsel analize postmodernizmle birlikte girmiştir. • Postmodernizm örgütlerle değil örgütlenmeyle ilgilidir. Örgüt nesnel bir gerçeklik olarak laboratuvara alınıp incelenecek, üzerinde deneyler gerçekleştirilecek tasarlanmış bir yapı değildir. Örgütler kendilerini oluşturan tüm paydaşlar tarafından sürekli olarak yeniden üretilen kültürel varlıklardır. En iyi tek bir örgüt yapısı yoktur. Bütün örgütler kendilerine has özelliklere sahiptir. • Postmodernizm her tür söyleme şüphe ile yaklaşır. Yazılı olsun, sözlü olsun örgütler hakkında örgüt kuramcıları tarafından üretilen söylemler örgütleri değil, söylem sahiplerinin yaklaşımlarını yansıtır. Bu nedenle söylemlerin farklı tarafların yapacağı okumalarla yapıbozuma tabi tutulmaları gerekir. Örgütsel analizde bilgi üretimine bilgininkullanımından etkilenen tüm tarafların katılımı sağlanmalıdır. Böylece örgütlerde yöneten-yönetilen gibi söylemler yerine örgütlerin insanların yaşam alanları olduğu gerçeği öne çıkabilecektir. • Postmodernizm genellemelere karşıdır. Postmodernizm düşünce evrensel doğrular ortaya koyma peşinde değildir. Örgüt kuramı küçük-anlatılara odaklanmalıdır. Örgüt araştırmalarında belli konuların diğerine göre önceliği yoktur. Çalışma konuları çevresel beklentilere göre değil araştırmacının kişisel tercihlerine göre belirlenmelidir. Ancak bu şekilde modern dönemde ihmal edilen eşitsizlik, ayırımcılık gibi araştırma konuları gündeme gelebilir. POSTMODERN ÖRGÜT KURAMI VE İŞLETME İŞLEVLERİ Postmodern düşüncenin iki farklı yorumunun daha iyi anlaşılabilmesi için diğer temel işletme işlevleri üzerindeki tartışmalara bakmak da yararlı olacaktır. Henry Fayol 1916 yılında yayımlanan Administration Industrielle et Générale (Genel ve Endüstriyel Yönetim) adlı eserinde işletmelerin alt temel işlevi bulunduğunu belirtmektedir: Teknik faaliyetler (üretim), ticari faaliyetler (pazarlama ve satınalma), finansal faaliyetler, emniyet faaliyetleri (personel), muhasebe faaliyetleri ve yönetim faaliyeti. Fayol’dan bu yana temel işletme işlevlerinde pek bir değişiklik olmadığı görülmektedir. Postmodernizm ve Pazarlama İşlevi Postmodernizmin işletme işlevleri ile ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarda yönetim işlevinin ardından en fazla çalışılan işlev pazarlamadır. Pazarlama alanında postmodern dönüşüm ile ilgili ilk çalışmalara daha çok tüketim sosyolojisi yönü ağır basan çalışmalar olan Baudrillard’ın 1970 tarihli kitabı ve Jameson’un 1983 tarihli yazısı örnek verilebilir. Doksanlı yılların başından itibaren ise postmodern pazarlama yazınının en bilinen yazarları Fırat (1992), Fırat ve Wenkatesh (1993; 1995), Brown (1992) ve Cova (1996)’nın makaleleri yayımlanmaya başlanmıştır. Postmodern dönemde pazarlamanın özellikleri konusundaki en çok atıf alan yaklaşım Firat ve Venkatesh (1993) tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna göre pazarlamada postmodern dönemin beş farklı özelliği bulunmaktadır: Üstgerçeklik, parçalanma, üretim ve tüketimin yer değiştirmesi, öznenin merkezîliğini yitirmesi ve zıtların birlikteliği. Üst-gerçeklik, gelişen bilişim teknolojilerinin de katkısıyla tüketimin nesnesinin ürünler ve hizmetler olmaktan çıkarak imajlar ve deneyimler hâline gelmesini ifade etmektedir Parçalanma, gittikçe bireyselleşen tüketici tercihlerinin tür, yer, zaman ve süre olarak birbirlerinden bağımsızlaşmasını ifade etmektedir. Sembol asıldan, ürün işlevden, satın alınan şey ise ihtiyaçtan farklılaşmıştır. Çalışma zamanı ve boş zaman, kamusal faaliyetler ve özel faaliyetler gibi ayrımlar ortadan kalkmıştır. Modernizm bir faaliyet olarak üretimi kutsamaktadır. Postmodern dönem ise tüketime odaklı bir dönem hâline gelmiştir. Akla gelebilecek hemen her şeyin tüketim nesnesi haline getirilebildiği görülmektedir. Modern insan evrenin merkezinde bulunmaktadır. Tasarlamakta, planlamakta, hesaplamakta ve düzenlemektedir. Postmodern kültür ise ‘anı’ yaşamayı öne çıkartmaktadır. Kestirilebilir davranış kalıplarına sahip ‘ekonomik insan’ yerini ‘tüketen insan’a bırakmıştır. Beğenme, yerini ‘iyi hissetme’ye bırakmıştır. Bu da postmodern tüketiciyi daha edilgen bir konuma getirmiştir. Her şey gider felsefesi, seçmecilik ve kolaj postmodern kültürün önemli özelliklerinden bazılarıdır. Her şey, her yerde, her şekilde, her şeyle birlikte; Doğu-Batı, küresel-yerel, geçmiş-gelecek bir arada tüketilebilir. Kadın-erkek, genç yaşlı, zengin-fakir aynı şeyi tüketebilir. *Postmodern dönemin pazarlama yaklaşımı ise seri uyarlamadır. Seri Uyarlama: Hem tek tek her müşterinin siparişine uygun olarak tam istediği ürünü üretmeyi, hem de bunu seri üretime aktararak maliyet tasarrufu yapmayı sağlayan bilgisayar destekli pazarlama yöntemidir Postmodernizm ve Üretim İşlevi Üretim işlevi de işletmelerin temel işlevlerinden biridir. Ancak daha çok teknik bir süreç olması, üretim işlevinin teoriden çok uygulama yönünü öne çıkartmakta ve postmodernizm ile ilişkisinin de ancak dönemsel bir çerçevede ele alınabilmesine imkân tanımaktadır. Dönemsel olarak bakıldığında üretim işlevi dört farklı evrede incelenebilir: Basit üretim, Taylorizm, Fordizm ve Post-fordizm. Basit üretim, geleneksel döneme ait bir üretim yöntemidir. Basit birtakım aletler yardımıyla atölye tarzı üretim mekânlarında, imalat sözcüğünün de köken olarak ifade ettiği gibi el ile gerçekleştirilen bir üretim şeklini ifade etmektedir. Taylorizm ise F. W. Taylor’un 1911’de yazdığı The Principles of Scientific Management (Bilimsel Yönetimin İlkeleri) adlı eseriyle ortaya koyduğu, işletmecilik alanında bilimsel ilkelerin uygulanmasını içeren ve bu alanda modern dönemin özelliklerini taşıyan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, emek sürecinin mümkün olduğunca katı standartlara sahip bölümlere ayrılmasının verimliliği artıracağını iddia etmektedir. Fordizm, emek ve teknolojinin örgütlenmesi anlamında Taylorizmden sonraki aşamadır. Modern dönemin en önemli özelliklerinden olan kitlesel üretim Fordizmin eseridir. Taylorizmin yönetim alanında geliştirdiği ilkeler, Fordizm ile üretime uygulanmıştır. Taylorizm emeğin makine başındaki örgütlenmesini dile getirirken Fordizm, emekle birlikte makineli sistemin fabrika sistemi içinde yeniden düzenlenmesini ifade etmektedir.

Post-fordizm: Esnek uzmanlaşma olarak bilinen, üretilen parçaların olabildiğince küçük hücreler hâlinde üretime sokulmasıyla üretim hattının farklı ürünlerin üretimine kısa sürede hazır hâle getirilebilmesine imkân sağlayan ve böylece üretim hızını artıran bilgisayar destekli bir sistem. Postmodernizm ve Muhasebe İşlevi Muhasebe işlevi yapısal olarak oldukça yerleşik ve durağan bir görünüme sahip olsa da muhasebe ve postmodernizm ilişkisi üzerine yapılmış önemli çalışmalar bulunmaktadır. Özellikle Accounting, Organizations and Society ve Critical Perspectives on Accounting dergileri etrafında yoğunlaşan bu çalışmalar incelendiğinde, üretim işlevinin aksine, muhasebe ve postmodernizm ilişkisinin daha çok felsefi bir çerçevede ele alındığı görülmektedir. Bu eğilimin nedeni olarak ise muhasebe alanındaki postmodern yaklaşımların temelde eleştirel muhasebe yaklaşımından beslenmesi görülebilir. Ancak zamanla postmodern muhasebe yaklaşımı kendini eleştirel muhasebe yaklaşımından da ayırmıştır. Dönemsel olarak bakıldığında muhasebe kuramında iki ana yaklaşım bulunmaktadır: Geleneksel ve eleştirel muhasebe yaklaşımları. Geleneksel muhasebe yaklaşımı, muhasebe işlevinin ilk kullanılmaya başlandığı MÖ 3600’lü yıllardan günümüze çeşitli evrimler geçirerek oluşmuştur. Geleneksel muhasebenin temel biçimi olan çift kayıt sistemi ilk olarak MS 1340 yılında İtalya’da kullanılmaya başlanmıştır (Akdoğan ve Aydın, 1987). Bu sistem o günden bugüne temelde pek bir değişiklik göstermeden kullanılagelmiştir. Foucault’un güç merkezli bakış açısıyla yapılan çalışmalarda Miller ve O’Leary (1987) muhasebenin sonuçta ‘idare edilebilir insanlar’ oluşturmayı hedeşediğini, Hopper ve Armstrong (1991) ise muhasebenin çalışanlar üzerinde bir baskı ve denetim aracı olarak kullanıldığını belirmektedirler. Bugün ise örgütler, bireyler, faaliyetler, ilişkiler, ortam, para, alışveriş gibi muhasebenin tüm çevresi hızla karmaşıklaşmakta ve sanallaşmaktadır. Sonuç olarak muhasebe alanında postmodern yaklaşım daha çok felsefi bir açıdan ele alınmıştır. İşletmelerdeki her türlü faaliyetin parasal göstergelere çevrilerek kayıt altına alınması anlamındaki muhasebe işlevinin postmodern yorumu da işletmeciliğin modern yapısı ve amaçlarına yönelik bir eleştirel niyetin ürünüdür (Arrington ve Watkins, 2002). Postmodern muhasebe yaklaşımı modern muhasebe yaklaşımına alternatif bir başka kuram geliştirmektense muhasebeyi içinde faaliyet gösterdiği farklı çevrelerde anlamaya ve anlamlandırmaya yönelik bir yaklaşım zenginliği sağlamaktadır . Muhasebe işlevi ile ilişkisi bakımından postmodern dönüşümün finans işlevine etkilerine de bu bölümde kısaca değinilebilir. Postmodernizm ve finans ilişkisi üzerine henüz çok sayıda çalışma yayımlanmamıştır. McGoun tarafından yapılmış birkaç çalışmada postmodernizmin felsefi ve ontolojik temellerinin finansal araştırmalarda da kullanılabileceği, bunun özellikle finans bilgisinin elde edilmesinde ve yorumlanmasında metodolojik açıdan zenginlikler sağlayacağı belirtilmektedir Postmodernizm ve İnsan Kaynakları Yönetimi İşlevi İnsan kaynakları yönetimi işlevi de işletmelerin temel işlevlerinden birisidir. Bu işlev hem postmodern örgüt kuramı hem de eleştirel yönetim araştırmaları tarafından yoğun biçimde analizlere konu edilmiştir insan kaynakları yönetimi anlayışının beş temel özelliğinden bahsedilmektedir • İnsan kaynakları yönetimi personel yönetiminin yeniden isimlendirilmesidir. Esas itibarıyla geleneksel personel yönetimi fonksiyonlarından çok da farklı bir oluşum değildir. • İnsan kaynakları yönetimi, personel yönetimi ve endüstri ilişkilerinin birleşmesinden doğan ve yönetim tarafından öne sürülen yeni bir oluşumdur. • İnsan kaynakları yönetimi, geniş bir alanda istihdam ilişkilerini temsil eden ve bireysel iş ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunarak örgütsel entegrasyonu gerçekleştirmeye çalışan yeni bir işçi-yönetici ilişkiler zinciridir. • İnsan kaynakları yönetimi, firma politikalarının oluşturulmasında göz önünde tutulması gereken önemli bir stratejik yönetici fonksiyonudur. • İnsan kaynakları yönetiminde yöneticinin temel görevi, işçilerin kontrolünden işçilerin gelişimini ve performansını desteklemeye yönelik olarak değişmiştir. Bu nedenle insan kaynakları yönetimi destekleyici davranış olarak da adlandırılmaktadır. Katı İnsan Kaynakları Modeli: Modern yönetim anlayışına dayalı, iş etütleri aracılığıyla çalışanları en verimli olabilecekleri şekilde örgütlemeye çalışan personel yönetimi yaklaşımıdır. Yumuşak İnsan Kaynakları Modeli: Post-modern dönemin yönetim anlayışına dayalı, çalışanları birer kaynak olarak gören ve her birinin farklı özelliklerini geliştirerek onlardan yararlanmaya çalışan insan kaynakları yönetimi yaklaşımıdır. Postmodernizmin felsefi yorumu açısından bakıldığında ise insan kaynakları yönetimi anlayışının bir söylem olarak ele alındığı ve söylem analizi, yapıbozum, büyük-anlatılar ve güç ilişkileri analizi gibi postmodern yaklaşımlarla analiz edildiği görülmektedir. Örneğin insan kaynakları yönetimine yönelik yapılan eleştirel söylem analizlerinde aslında felsefi olarak modern dönemdeki personel yönetimi anlayışından pek de farklı olmadığını ifade etmek üzere insan kaynakları yönetiminin ‘imparatorun yeni elbisesi’, ‘yeni şişedeki eski şarap’, ‘kuzu postuna sarılmış kurt’ gibi mecazlarla ifade edildiği, insan kaynakları yöneticilerinin ‘ellerinden hiçbir iş gelmeyen Şamanlar’a benzetildiği görülmektedir.

Sonuç olarak insan kaynakları yönetimi alanında postmodernizm tartışmaları hem dönemsel hem de felsefi alanda sürdürülmektedir. Dönemsel olarak yumuşak insan kaynakları yönetimi modeli katı modern modele yönelik bazı alternatifler sunmaktadır. Felsefi açıdan ise postmodern analizin insan kaynakları çalışmalarına sağlayacağı katkı Legge’nin ifadesiyle, “insan kaynakları uygulamalarının modern karakterinin günışığına çıkarılması ve böylece bu uygulamaların olumsuzluk ve çelişkilerinin ortadan kaldırılması” olabilir.