Vize+Final Modern Sosyoloji Tarihi Vize-Final Ders Özeti

admin

Administrator
Yönetici
Admin
4 Eyl 2018
382
87
28
#1
MODERN SOSYOLOJİ TARİHİ

‘Modern sosyoloji’, klasik sosyoloji ile çağdaş sosyoloji arasında yer alan ve genel olarak on
dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın son çeyreği arasında kalan dönemde geliştirilen teorik yaklaşımları ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu dönemde geliştirilen teorik yaklaşımlar arasında işlevselcilik, sembolik etkileşimcilik, etnometodoloji, eleştirel teori ve yapısalcılık sayılabilir.


ÜNİTE 01: İşlevselcilikI: Talcot Parsons

İŞLEVSELCİLİK (FONKSİYONALİZM)

İşlevselcilik, en genel hatlarıyla toplumların süreğen, birbirine bağlı, istikrarlı, genellikle tümleşik bütünler oldukları ve her biri toplumun istikrarının sürmesi açısından belirli işlevleri yerine getiren parçalardan oluştuğu varsayımına dayanır. Genel olarak toplumu bir arada tutan ve düzeni sağlayan şeyin de toplum üyeleri tarafından üzerinde uzlaşılan ve ortak olarak paylaşılan temel değerler olduğunu savunur. İşlevselcilik insan eylemlerinin de büyük ölçüde toplumsal değerler temelinde yükselen toplumsal çevre tarafından biçimlendirildiği varsayımına dayanır. Bu yaklaşımın içinde yer alan sosyologlar genel olarak toplumsal düzen ile ilgilenmişlerdir.

İşlevselciliğin kökleri, klasik sosyolojide Comte ve Durkheim’ın temsil ettiği pozitivist geleneğe dayanır. Bu açıdan yorumlayıcı ve eleştirel sosyoloji geleneklerine dayanan diğer sosyolojik yaklaşımlardan, özellikle de Marksizmden belirgin şekilde ayrılır. Örneğin işlevselci yaklaşımın en belirgin özelliklerinden biri Marksizmin aksine çatışmayı değil, birliği ve uyumu vurgulayan bir yaklaşım olmasıdır.

Bu görüş nedeniyle işlevselcilik bir konsensüs teorisi olarak adlandırılmaktadır. Bu yaklaşıma göre toplumda çatışmalar olsa da bunlar olmaması gereken geçici durumlardır. Bu yaklaşımın temel
kavramları arasında uyum, denge, sistem, işlev, işlevsel gereklilikler, karşılıklı bağımlılık, dayanışma ve bütünleşme sayılabilir.

Sosyolojide işlevselci yaklaşımın ilk temsilcileri Comte, Spencer ve Durkheim olarak kabul
edilmektedir. Malinowski ve RadcliffeBrown gibi sosyal antropologların da katkıda bulunduğu bu yaklaşım, modern sosyolojide Parsons, Merton, Davis, Moore, Luhmann, Erikson, Smelser gibi çeşitli düşünürler tarafından geliştirilmiştir.

En kapsamlı biçimini Parsons ve Merton’ın çalışmalarında almış olan işlevselcilik, 1940’lar ve 1950’ler boyunca Amerikan sosyolojisindeki baskın yaklaşım olmuştur.

Genel Sistem Teorisi ve Sistem Kavramı (Parsons)
İşlevselci yaklaşım, genel olarak Genel Sistem Teorisi’nin bir alt türü olarak kabul edilmektedir. Genel sistem teorisinin kurucularından kabul edilen Spencer, astronomi, biyoloji ve psikoloji gibi çeşitli bilim dallarında aynı temel ilkenin geçerli olduğunu, varlıkların belirsiz, tutarsız bir homojenlik halinden
belirli ve tutarlı bir heterojenliğe doğru evrildiğini belirtmiştir. Spencer’a göre bu evrimsel yasa, her tür sistemi anlamak için bir anahtardır

Konusu bütün sistemler için geçerli olan birtakım ilkelerin türetilmesi ve formüle edilmesi olan Genel Sistem Teorisi, toplumsal bilimleri doğa bilimlerine indirgemeden doğa bilimleriyle toplumsal bilimleri bütünleştirmeyi, farklı bilim dalları arasında karşılıklı iletişim ve bilgi alışverişini artırmayı amaçlayan bir teoridir

Von Bertalanffy, sistemlerin temel ilkeleri üzerinde çalışarak bu ilkeleri sadece Fiziksel dünyaya değil, toplumsal ve kültürel dünyaya da uyarlanabilecek şekilde genişletmiştir

Sibernetik Teorisi (Bertalanffy) : Genel olarak kendi kendini kontrol edebilen karmaşık sistemler teorisi olarak tanımlanmaktadır.

İşlevselciliğin Genel Özellikleri: İşlevselcilik, başta Parsons ve Merton olmak üzere çok sayıda kuramcının katkıda bulunarak oluşturduğu ve geliştirdiği bir yaklaşımdır.

İşlevselci yaklaşımın en temel kavramları
  • Sosyal sistem, en genel düzeyde toplum tarafından temsil edilen ve birbirleriyle ilişkili olan parçalardan (yani toplumsal kurumlardan) oluşan örgütlü bir yapıdır.

  • Toplumsal yapı toplumun parçalarının, yani toplumsal kurumların işlevsel olarak birbirileriyle ilişki kurdukları belirli bir düzen, diğer bir deyişle birbirileriyle ilişki kurma biçimleridir.

  • Toplumsal kurum, toplumsal ilişkilerin istikrarlı ve düzenli hale gelmesi, kolay değişmeyen, geniş çaplı, örgütlü, tekrarlanan davranış kalıpları haline dönüşmesidir. Örneğin aile, ekonomi, din, eğitim birer toplumsal kurumdur, bunların hepsi belirli davranış kalıplarından oluşur.

  • İşlevselci yaklaşımda işlev kavramı, parçanın bütünle ilişkisini ifade eder. İşlevselcilikte herhangi bir şeyin işlevi, sistemin gerekliliklerini karşılamak için yaptığı katkıdır.

  • İşlevselcilik, toplumların incelenmesinde işlevsel bir açıklama yapılması gerektiğini savunur. İşlevsel açıklama, bir toplumsal olgu ya da eylemin sonuçları itibarıyla toplumsal istikrar ve bütünlüğün korunmasına yaptığı katkı açısından değerlendirilmesidir.

İşlevselciliğe göre eğitim kurumunun temel işlevlerinden bazıları, bireylere toplumun norm ve değerlerini öğreterek ailede başlayan toplumsallaşmanın devamını sağlamak ve üretime katılacak eğitimli bir iş gücü yetiştirmektir.


  • İşlevselciliği, toplumu bir bütün olarak gören diğer bütüncül yaklaşımlardan ayıran temel özellik, parçaların bütünle ilişkisine verilen önemdir. İşlevselcilere göre toplumun her bir parçasının anlamı, sistem için yerine getirdiği işlevde, bütünle olan ilişkisinde ortaya çıkar ve ancak bu ilişki çerçevesinde anlaşılabilir.

  • İşlevselci yaklaşım, sosyal sistemleri bir arada tutanın ne olduğu, nasıl muhafaza edildikleri, toplumsal düzenin nasıl kurulduğu, nasıl sürdürüldüğü, bir toplumda istikrarın temel kaynaklarının neler olduğu gibi toplumun doğası hakkında geniş çaplı teorik sorular sorar. Bireysel düşünceler, anlamlar ya da yorumlarla fazla ilgilenmez, bunların yerine toplumsal yapı üzerinde durur. İşlevselci yaklaşım, yapısalcı sosyoloji geleneğinin altında yer alan ve kökleri pozitivizme kadar uzanan makro bir teoridir, yapısal işlevselcilik olarak adlandırılmasının nedeni budur.

  • İşlevselci yaklaşım, toplumsal düzene değer uzlaşımı aracılığıyla yani mevcut toplumsal düzeni meşrulaştıran birtakım ilkelerle ulaşılacağını varsayar. Bireyler, içinde yaşadıkları toplumun davranış
kalıplarını, norm ve değerlerini toplumsallaşma veya sosyalleşme olarak adlandırılan süreçte öğrenir ve içselleştirirler. İşlevselciliğe göre toplumun temelinde, toplum üyeleri tarafından paylaşılan norm ve değerler yer almaktadır.

  • İşlevselci yaklaşım, toplumu ortak çıkarlar çerçevesinde birbiri ile uyumlu işlevsel ilişkiler geliştirmiş parçalardan oluşan, düzenli ve dengede olan bir sistem olarak görür. Bu nedenle de bir konsensüs (uzlaşma) yaklaşımı olarak adlandırılmaktadır.

  • Sistem, işlevselcilikte son derece merkezî bir kavramdır. Yukarıda da değindiğimiz gibi işlevselci yaklaşım toplumu düzenli ve dengeli bir sistem olarak görmektedir. Sistemlerin temel özellikleri özetle şunlardır:
  • Sistem, bir araya gediklerinde bir bütün meydana getiren, birbirine bağımlı ve birbiriyle ilişkili parçalardan (sosyal yapı, kurum, rol gibi) oluşur.
  • Sistemin tüm parçaları, bir düzen içinde bütünün sorunsuz bir şekilde işlemesi için çeşitli işlevleri yerine getirirler.
  • Sistemler statik (durağan) bir durumda olabilecekleri gibi, bir değişim sürecinin içinde, yani dinamik bir durumda da olabilirler.
  • Sistem ile sistemin doğal (dış) çevresi birbirinden ayrıdır. Sistemler çevreleriyle olan sınırlarını korurlar ancak çevrelerine de uyum sağlarlar.
  • Sistemin parçaları da birbirleriyle uyum içindedir, bu parçalardan biri diğerleriyle belirgin bir şekilde çatışırsa, diğer parçalar buna uyum sağlarlar.
  • İşlevselci yaklaşıma göre toplum da dahil olmak üzere bütün sistemlerin amacı, denge durumuna ulaşmak ve dengelerini korumaktır.

  • İşlevselciliğe göre nasıl bir organizmanın hayatta kalabilmesi için karşılanması gereken temel
gereksinimleri varsa, toplumun da mevcudiyetini sürdürebilmesi için karşılanması gereken bazı temel gereksinimleri vardır. Toplumun mevcudiyetini sürdürebilmesi için karşılanması gereken bu ihtiyaçlar bütün toplumlar için geçerli kabul edilir ve “işlevsel zorunluluklar” ya da “işlevsel ön gereklilikler”
olarak adlandırılırlar.

Toplumsal sistemi meydana getiren parçalar da sistemin bu ihtiyaçlarını karşıladıkları ölçüde öneme sahiptirler.

İşlevselcilik yaklaşımında işlevsel zorunlulukların her toplum için geçerli olduğu varsayımı, bütün toplumlarda bu işlevsel zorunlulukları yerine getiren aile, eğitim, din, toplumsal tabakalaşma gibi toplumsal kurumların ve ögelerin kaçınılmaz olarak var olduğu düşüncesine neden olmaktadır.

Özetlemek gerekirse: İşlevselcilik, toplumsal düzenin nasıl kurulduğunu ve sürdürüldüğünü,
toplumda istikrarın temel kaynaklarının neler olduğunu ortaya koymaya çalışan, anlamlar ya da yorumlardan çok toplumsal yapıyla ilgilenen, yapısalcı sosyoloji geleneği içinde yer alan ve kökleri Pozitivist geleneğe uzanan makro ölçekli bir yaklaşımdır.
Toplumu, birbiri ile uyumlu işlevsel ilişkiler geliştirmiş ve işlevsel bir birlik/bütünlük halinde birleşmiş bir dizi parçadan oluşan, düzenli ve dengede olan bir sistem olarak görür.


Comte, Spencer ve Durkheim’ın İşlevselciliğe Katkıları
Comte, işlevselci yaklaşım için gerekli olan uzlaşmacı bakış açısını geliştirmiş, toplumları tümleşik bütünler ya da sosyal sistemler olarak görmüş ve toplumlar üzerinde çalışmanın en uygun yolunun doğa bilimlerinin yöntemlerini kullanmak olduğunu ileri sürmüştür. Böylece işlevselciliğin temellerini atmıştır. Comte’un düşünceleri Spencer tarafından geliştirilmiştir. Spencer toplumların birer sistem olarak ele alınması gerektiğini savunmuş, bunu açıklamak için de toplumlarla biyolojik organizmalar arasındaki benzerlikleri vurgulamıştır. Spencer’a göre bütün diğer yaşam biçimleri gibi toplumlar da onları oluşturan aile, politika, din ve eğitim gibi parçalar ve bu parçalar arasındaki karşılıklı ilişkiler açısından analiz edilmelidir.

Comte gibi Durkheim da toplumları karşılıklı ilişki içindeki sosyal ögelerden oluşan sistemler olarak görmektedir. Durkheim’a göre bu sosyal sistemler ahlaki varlıklardır. Durkheim’a göre bu, toplumların indirgenemez bir özelliğidir ve temel bir varsayımdır

Özetle Durkheim da toplumu bir bütün olarak tanımlamış, bu bütünün parçalarının toplumsal
kurumlar olduğunu, bu kurumların ahlaki nitelikteki işlevlerinin de toplumsal dayanışmayı, istikrarı ve

dengeyi sağlamak olduğunu savunmuştur. Durkheim bu nedenle sosyolojik yönteminde, nedensel çözümlemenin yanı sıra işlevsel çözümlemenin de gerekliliğini vurgulamış ve toplumsal süreçler ile toplumsal kurumların, toplumsal sistemin ihtiyaçlarına uygun olan işlevlerini analiz etmiştir. Bu
çerçevede örneğin, din kurumu toplumun düzgün bir şekilde işlemesini organize etmektedir. Ona göre iş bölümü de toplumsal dayanışmanın gelişip güçlenmesine katkıda bulunmaktadır.

Sosyal Antropolojide İşlevselcilik
Malinowski toplumların sosyal sistemler olarak görülebileceği görüşünü kabul etmiş ve karşılıklı
olarak ilişkili ögelerden oluşan bu sistemlerin bütün insanların temel ihtiyaçlarından kaynaklandığını, bu ihtiyaçlar nedeniyle oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu çerçevede Malinowski’ye göre toplumun her özelliğinin karşıladığı bir ihtiyaç ve yerine getirdiği bir işlev vardır.

RadcliffeBrown da kültürlerin ve geleneklerin tarihsel geçmişlerini ve kökenlerini aramayı bırakarak her kültürün genel yasalarının ve işlevlerinin olduğunu ve bunların işlevsel açıdan birbiriyle ilişkili bir sistem oluşturduğunu savunmuştur. Ona göre bir toplumsal sistem işlevsel bir birlik, bir bütündür ve bu bütünün parçaları asgari bir uyum içerisinde, çözülemeyecek kalıcı çatışmalar yaratmadan bir arada işlemektedir. RadcliffeBrown toplumu, sosyal yapının birbiriyle ilişkili ögelerinden meydana gelen bir sistem olarak, toplumsal yapıyı da normatif ilişkiler ağı olarak tanımlamakta ve bu normatif ilişkilerin, bir ortak değer sistemi içinde var olduğunu savunmaktadır.

TALCOTT PARSONS(1902 - 1979) ve YAPISAL İŞLEVSELCİLİK

Parsons sosyolojinin kurucularının farklı görüşlerini birleştirerek bütüncül bir sosyoloji teorisi geliştirmeye, özellikle Weber’in bireyciliği ile Durkheim’ın bütün cülüğünü bütünleştirmeye
çalışmıştır. Amerikan sosyolojisinde kendisinden önce baskın olan bireyci anlayışa karşılık kendi yapısal işlevselci sistem kuramı çerçe vesinde toplumu bir sistem olarak ele almıştır. Parsons’ın çalışmalarının genel olarak;

(a) toplumsal eyleme odaklanan çalışmaları, (b) yapısal işlevselci yaklaşımı ve (c) modern sitsem kuramı olmak üzere üç evrede incelenebileceği ileri sürül mektedir

Parsons’ın Birinci Evresi: Toplumsal Eylem
Parsons kariyerinin ilk dönemlerinde özellikle Durkheim, Marshall, Pareto ve We ber’den etkilenmiş,
Toplumsal Eylemin Yapısı (1937) adlı eserinde bu kuramcıların düşüncelerini sentezleyerek tek bir kuramda bütünleştirmeye çalışmıştır

Parsons’a göre eylemler, yaşayan organizmalar olan insanların davranışlarından türerler. Yaşayan
organizmalar olarak insanlar kendi zihinleri içinde olduğu kadar dış gerçeklikle de etkileşime girerler. Bir davranışın eylem haline gelmesi için;

  • davranışın beklenen bir amaca yönelik olması,
  • toplumun norm ve değerleri tarafından düzenlenmiş olması,
  • enerji, çaba ya da motivasyon yatırımı içermesi ve
  • belirli bir durumda gerçekleşmesi gerekir

Parsons’a göre sosyal sistemde eylemler rol temelinde örgütlenirler. Rol, aktörlerin diğer aktörlerle etkileşime girmesini gerektirir ve bireyin eylemini bir bütün olarak eylem sistemi ile birleştiren temel birimdir. Rolün ilk ögesi, rol beklentisidir. Rol beklentisi, aktör ile diğer aktörler arasındaki
karşılıklılık ilişkisidir. Rollerin ve rol beklentilerinin davranışsal ve kültürel yönlerini motivasyonel yönelim ve değer yönelimi belirler.

Aktör eylemde bulunurken eylemin kendi ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamamasına bakarak tercihte bulunuyorsa motivasyonel yönelim, toplumun norm ve değerlerini düşünerek tercihte bulunuyorsa değer yönelimi söz konusudur.

Parsons’ın İkinci Evresi: Yapısal İşlevselcilik
Parsons ilk çalışmalarında toplumsal eyleme odaklanırken daha sonra toplumların yapısına ve işlevlerine odaklanmaya başlamıştır Parsons’ın çalışmalarının ikinci evresinde Weber’in etkisinden çok Durkheim ve Pareto’nun etkisinin görüldüğü ve eylemden çok yapının tanımına daha fazla ağırlık verildiği söylenebilir. Parsons, çalışmalarının ikinci evresinde Durkheim’ın işlevsel ve organizmacı bakış açısından etkilenerek toplumu belirli parçalardan oluşan canlı bir organizma gibi görmekte, Pareto’nun sistem anlayışından etkilenerek de toplumu bir bütün olarak dengede görmektedir. Parsons, çalışmalarının ikinci evresinde toplumsal eylemi yalnızca sosyal sitemlerin kurulmasında işlev gören bir öge olarak ele almış (Poloma, 1993: 150) ve daha çok Pareto’nun sosyal sistem anlayışını geliştirmekle ilgilenmiştir.

1947 yılında yazdığı “Sosyolojik Kuramın Konumu” adlı yazısında sosyolojide bir kuram olarak işlevselciliğin önemini vurgulamış, 1951’de de işlevselci yaklaşım açısından son derece önemli bir eser olan “Sosyal Sistem” adlı kitabını yayımlamış ve bu eserinde Pareto’nun sosyal sistem anlayışını geliştirmeye çalışmıştır.


Parsons dört eylem sistemi olduğunu belirtir. Bunlar (a) davranışsal organizma, (b) kişilik sistemi,
sosyal sistem ve (d) kültürel sistemdir.

Parsons’a göre sosyal sistemin temel birimi statürol bileşimidir. Statü, sosyal sistemdeki yapısal pozisyondur, rol de bu pozisyondaki aktörün yaptıkları, gösterdiği davranışlardır.

Sosyal sistem içindeki pozisyonu açısından aktör, “düşüncelere ve eylemlere sahip birey olarak değil, statü ve rollerden meydana gelen bir bütün şeklinde görülür”

Parsons’a göre sosyal sistemlerin özellikleri şunlardır:
  • Sosyal sistemlerin diğer sistemlerle uyumlu bir şekilde işleyebilecek şekilde yapılandırılmaları ve aktörlerinin ihtiyaçlarının çoğunu karşılamaları gerekir.

  • Sosyal sistemler varlıklarını sürdürebilmek için (a) diğer sistemlerden destek görmeye, (b) dile ve (c) üyelerinin yeterli derecede katılımda bulunmasına ihtiyaç duyarlar.

  • Sosyal sistemler, potansiyel olarak bozuk olan davranışlar üzerinde en azından asgari düzeyde kontrol sahibi olmalı, eğer çatışma çok yıkıcı hâle gelirse çatışmayı kontrol altına almalıdır

Denge kavramını Pareto’dan ödünç almış olan Parsons’a göre, “denge durumundaki bir toplum, çatışmanın olmadığı, herkesin kendisinden, yani kendi rollerinden ne beklendiğini bildiği ve bu beklentilerin sürekli olarak karşılandığı bir toplumdur”

Kalıp Değişkenler

Toplumsal değişme açısından Tönnies toplumları cemaat ve cemiyet şeklinde, Durkheim ise mekanik dayanışmaya dayalı küçük homojen topluluklar ve uzmanlaşmış işbölümünün olduğu organik dayanışmaya dayalı kalabalık, heterojen toplumlar şeklinde ayırmaktadır. Bu ayrımlar tarihsel değil, analitik ayrımlardır, yani tarihin belirli dönemlerine karşılık gelen özellikler olarak görülmemelidirler.

Parsons, klasik sosyolojide bulunan bu ikili toplum tiplemesinden esinlenerek toplumların norm ve değerlerini sınıflandırmak amacıyla bir şema geliştirmiştir. “Kalıp değişkenler” olarak adlandırılan ve iki tip kalıp değişken grubu içeren bu şema aracılığıyla bütün norm, değer, rol ve kurumlar
sınıflandırılabilir ve toplumların bütünleşme ve denge düzeyleri ölçülebilir.

Daha basit bir şekilde ifade edecek olursak, bireyler rollerini oynarken rol beklentilerinin toplumda ne derece kurumsallaşmış olduğuna ve bu rollerin temelinde bulunan norm ve değerleri ne derece
içselleştirdiğine bağlı olarak motivasyonel yönelim ile değer yönelimi arasında kalarak ikileme

düşebilirler; bu durumda bir seçim yapmaları gerekir. İşte kalıp değişkenler şeması, bireylerin bu durumda seçebilecekleri norm ve değerleri iki grup olarak göstermektedir


Bu bakımdan modern toplumun yapısal özelliklerini taşımayan küçük toplulukların temel değer sistemi A tipi kalıp değişkenlerle nitelendirilir, bu tip kalıp değişkenler duygusal tatmin gibi dışa vurumcu değer ve normların özelliğidir. Diğer taraftan endüstrileşmiş ve bürokratikleşmiş modern toplumların temel değer sistemi ise amaca ulaşma, görevleri yerine getirme gibi araçsal değer ve
normların özelliği olan B tipi kalıp değişkenlerle nitelendirilir. Parsons’a göre toplumsal değişme A tipi kalıp değişkenlerden B tipi kalıp değişkenlere yöneliktir









Niteliğe karşı performans: Bu değişken, bireylerin sahip oldukları statünün verili statü mü edinilmiş statü mü olduğu ile ilgilidir. Aktör rolünü ve rolünün getirdiği amaçları kendi niteliğine mi (verilmiş statü), yoksa kendi başarısına ve performansına mı (kazanılmış statü) atfetmektedir?


Yaygınlığa karşı belirlilik: Bu değişken, bireyin karşı karşıya olduğu kişi ile ilgili genel bir
değerlendirme mi, yoksa sadece söz konusu işle ilgili olarak mı değerlendirme yaptığı ile ilgilidir. Örneğin bir doktor hastası hakkında genel bir değerlendirme yapmaz, onunla ilgili toplumsal, mali, siyasal bilgilere sahip olmaz, doktorun hastaya yönelik davranışları sadece aralarındaki işle sınırlıdır.


Genellik, anne çocuk ilişkisi gibi birçok amaç ve çıkarı kapsayan geniş bir dizi ilişkiyi; belirlilik ise doktorhasta ilişkisi gibi belirli amaçlara yönelik sınırlı ilişkileri vurgular.

  • Özgüllüğe karşı evrensellik: Bu değişken aktörün kişileri ve durumları kendisiyle olan özgül ilişkilerine ve duygusal standartlarına göre mi, yoksa bilişsel ve evrensel standartlara göre mi değerlendirdiği ile ilgilidir. Örneğin eleman arayan bir birey, işe alacağı kişiyi kendi arkadaşlarından ya da akrabalarından biri olduğu için seçiyorsa özgül değerlendirme yapıyor, diğer taraftan yüksek vasıf düzeyine sahip olduğu, işi iyi yapabileceğini düşündüğü için seçiyorsa evrensel değerlendirme yapıyor demektir.
  • Duygusallığa karşı duygusal tarafsızlık: Bu değişken, aktörün içinde bulunduğu durumla olan ilişkisini değerlendirdiği rol davranışlarında görülür. Birey kendi duygusal tutumlarının davranışını etkilemesine izin veriyor, yani kendi duygularını tatmin etmeye yöneliyorsa duygusallık, duygularını disipline ederek sadece işin yapılmasına odaklanıyorsa duygusal tarafsızlık söz konusudur. Karıkoca arasındaki ilişki duygusal bir ilişki iken müşteri ile satıcı arasındaki ilişki duygusal olarak tarafsız bir ilişkidir.

  • Kolektif yönelime karşı bireysel yönelim: Bu değişken, bireyin sadece kendi kişisel düşünce ve kararlarına, özel çıkarlarına mı yöneldiği yoksa içinde bulunduğu grubun ortak çıkarlarına mı yöneldiği ile ilgilidir.


Parsons’a göre bir toplumun yapısını belirleyen, o toplumdaki kalıp değişkenlerdir. Toplumsal değişme de kalıp değişkenlerin ikinci gruba (B tipine) doğru hareketidir.


Parsons’ın Üçüncü Evresi: Genel Sistem Kuramı
Parsons’ın teorisi sadece sosyolojiyle sınırlı değildir çünkü Parsons ekonomi, siyaset bilimi, biyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi ‘yaşayan sistemler’ hakkında çalışmalar yapan birçok bilimi birleştirecek bir teori geliştirmeye çalışmıştır

Parsons, sosyal sistem kavramı hakkındaki faydacı, idealist ve pozitivist görüşleri değerlendirmiş ve kendi bakış açısını geliştirmiştir. Faydacılar, insanların eylemlerini haz ilkesine göre düzenlediklerini savunurlar. İdealistler ise toplumsal eylemi toplumsal ruhun gerçekleşmesi olarak görürler.
Pozitivistlere göre ise toplumsal eylemde değerlere ve çeşitliliğe yer yoktur.

Parsons Faydacı yaklaşımı, bireylerin rasyonel seçimlerine fazla ağırlık vererek kolektif değerleri göz ardı etmekle, toplumsal eylemi toplumsal ruhun gerçekleşmesi olarak gören idealist yaklaşımı
değerlere ve düşüncelere fazla önem vererek sosyal pratiklerin önemini gözden kaçırmakla ve pozitivist yaklaşımı da toplumsal eylemde değerlere ve çeşitliliğe yer vermemekle eleştirmiştir


Genel olarak Durkheim’ın bütüncülüğünü, Weber’in bireyselcilik anlayışını ve Pareto’nun her şeyin dengede olduğu sistem anlayışını birleştirerek kendi sosyal sistem anlayışını geliştirmiştir.

Parsons, faydacı yaklaşımın aksine bireylerin amaçlarının ortak olarak edinildiğini ve toplumsal düzenin de bir zorunluluktan değil, insanların paylaştıkları ortak değer amaç ve inançlardan doğduğunu ileri sürer.

Parsons, toplumsal bir savaşın çıkmasını ve toplumun dağılmasını engelleyen şeyin düzen yani sistemin işleyişi olduğunu düşünür. Her sistemin işleyebilmesi için karşılanması gereken belirli işlevsel zorunluluklar vardır.

İşlevsel Zorunluluklar ve Sistemlerin İşlevleri
Parsons’a göre bütün yaşayan sistemlere özgü olan dört işlevsel zorunluluk vardır.
(A) uyum (adaptasyon), (G) amaca ulaşma, (I) bütünleşme, ve (L) gizil kalıp koruma

Uyum (adaptasyon):
Adaptasyon, sistemin çevresi ile olan ilişkilerinin düzenlenmesi işlevidir.

Amaca Ulaşma: Amaca ulaşma, sistemin çevresiyle kurduğu ilişki sayesinde belirli hedeflere ve amaçlara ulaşmasını sağlayacak kaynakların harekete geçirilmesi ve bu amaçlar içinde öncelikli olanların belirlenmesi işlevidir.

Bütünleşme: Bütünleşme, sistemin bir bütün olarak işlevini yerine getirebilmesi için sistemin parçalarının birbirleriyle uyumu ile ilgilidir.

Gizil kalıp koruma: Gizil kalıp koruma, belirli bir düzene ya da norma göre sistem içindeki eylemin devamlılığının ve düzenliliğinin sağlanması ile ilgilidir.



Bu işlevsel zorunluluklar; (1) sistemin kendi gereksinimleri ile mi yoksa çevreyle olan ilişkisindeki
gereksinimleriyle mi ilgili olduklarına göre “içsel-dışsal” olarak ve (2) bir amaca ulaşmakla mı yoksa bu amaca ulaşmak için gerekli olan araçlarla mı ilgili olduklarına göre “amaçsal-araçsal” olarak ayrılırlar.









AGIL adıyla da anılan bu dört işlevsel zorunluluk, biyolojik, toplumsal veya psikolojik, bütün sistemlerde görülür. Parsons’ın sosyal sistemi, toplumsal eylemin örgütlendiği yollardan biri olarak
gördüğünü ve diğer sistemlerin de davranışsal organizma, kişilik sistemi ve kültürel sistem olduğunu belirtmiştik. Parsons’a göre bu dört eylem sisteminin her biri yukarıda AGIL şeklinde belirtilen işlevsel zorunluluklardan birini üstlenmiştir

Davranışsal organik sistem: Davranışsal organik sistem uyum işlevini üstlenir, dış dünyaya uyum sağlar ve dış dünyayı kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürür.

Kişilik sistemi: Kişilik sistemi, sistemin amaçlarını tanımlayarak ve bu amaçlara ulaşmak için
kaynakları harekete geçirerek amaca ulaşma işlevini yerine getirir. Parsons’a göre kişiliği oluşturan
temel bileşen ihtiyaç eğilimleridir. Bunlar bireyleri eylemde bulunmak üzere motive eden en önemli ögelerdir. Parsons’ın kuramında aktörler, güdüler ve kültürün bir birleşimi tarafından oluşturulan
ihtiyaç eğilimleriyle şekillendirilen pasif bir imaja sahiptirler.
Parsons’ın bireyi pasif konumda bırakması ve kişiliği tanımlarken ihtiyaç eğilimlerine odaklanması çeşitli açılardan
eleştirilmiştir(Özellikle Psikoloji disiplininden)

Kültürel sistem: Kültürel sistem, aktörleri eylemde bulunmak için motive edecek normları ve
değerleri sağlayarak gizil kalıp koruma işlevini üstlenir. Kültürel sistem, inançlardan, değerlerden ve iletişimin sembolik aracılarından meydana gelir.

Sosyal sistem: Sosyal sistem kendisini oluşturan parçaların bütünleştirilmesi işlevini üstlenir. Parsons’a göre sosyal sistemlerin üç temel özelliği olduğu söylenebilir. Sosyal sistemler: (1) İki ya da daha fazla aktörün etkileşimini içerir ve sistemin odağı, etkileşim sürecinin kendisidir. (2) Söz konusu etkileşim belirli bir durumda meydana gelir. (3) Sosyal sistemler içinde kolektif bir amaç yönelimi ya da ortak değerler ve beklentiler hakkında bir uzlaşma vardır

Sosyal Sistemin Bir Örneği Olarak Toplum
Bu çözümlemede sosyal sistem kavramı bütün kolektiviteleri kapsayan bir kavram niteliğinde
kullanılmıştır. Parsons’ın kuramına göre her alt sistem, sistem olarak sınıflandırılabilmek için dört işlevsel zorunluluğa sahip olmak zorundadır. Dört yapıdan/alt sistemden oluşmaktadır.

  • (A)Ekonomi, emek, üretim ve tahsisdağıtım yoluyla çevreye uyum (adaptasyon) sağlama ve çevreyi dönüştürme işlevini üstlenen yapı ya da alt sistemdir.
  • (G) Politika ya da politik sistem olarak adlandırılan alt sistem, toplumsal amaçları takip ederek ve aktörleri bu amaçlara ulaşmaları için harekete geçirerek amaca ulaşma işlevini yerine getirirken
  • (I) Toplumsal komünite(ler) (veya sosyal toplulaklar) ise bütünleşme işlevini üstelenir ve
toplumun çeşitli parçalarını koordine eder (Ritzer, 2008:245). Toplumsal komüniteler kolektif bir kimlik ve aidiyet duygusunun gelişmesini sağlarlar.
  • (L) Güvenlik sistemi, toplumsallaşma sürecinde toplumsal norm ve değerleri (kültürü) aktörlere aktararak ve bu norm ve değerlerin aktörler tarafından içselleştirilmesini sağlayarak gizil kalıp koruma işlevini üstlenir.






Sistemin dış sınırları uyum ve amaca ulaşma işlevleri aracılığıyla korunur, içeride sağlanması gereken işlevler ise bütünleşme ve gizil kalıp korumayla sağlanır.





AGIL şeması genel olarak sistemler için yaratılmış bir şema olduğu için topluma uygulandığı gibi, toplumun alt sistemlerine de uygulanabilir.


Durkheim gibi toplumu ahlaki bir birlik olarak gören Parsons’a göre bu alt sistemlerin toplumda hangi biçimde ortaya çıkacağı, o toplumun değer sistemine bağlıdır. Toplumsal kurumlar gibi bütün alt sistemler de rollerden meydana gelir, örneğin işçi, iş veren, yatırımcı, yönetici gibi roller ekonomi alt sistemini karı, koca, çocuk gibi roller aile alt sistemini meydana getirir.

Parsons toplum geliştikçe ailenin de geliştiğini, modern endüstriyel topluma uygun bir şe kilde çekirdek ailenin ortaya çıktığını belirtmektedir. Parsons’a göre ailenin iki temel in dirgenemez işlevi vardır. Bunlar çocukların temel toplumsallaştırılması ve yetişkin kişilik

lerinin istikrarının sağlanmasıdır. Yetişkin kişiliklerin istikrarının sağlanması, bireylerin modern yaşamın yarattığı gerilim ve stresten ailenin sağladığı rahat ve sıcak ortamla kur tulması ve bu zorluklarla baş etmeye devam edebilmesidir.


Toplumsal Değişme
Genel olarak Parsons sistem içindeki aktörden çok bir bütün olarak sistemle ilgilenir, aktörlerin sistemi nasıl yarattığı ve koruduğuna değil, sistemin aktörü nasıl kontrol ettiğine odaklanır.

Parsons’a göre toplumsal değişme temel olarak toplumdaki bireylerin içselleştirdikleri norm ve değerlerin değişmesidir. Ancak Parsons, pasif birey anlayışı nedeniyle bu değişimde de yapının önemini vurgulamaktadır.

Çocuklar toplumsallaşma sürecinde sadece nasıl davranmaları gerektiğini değil, aynı zamanda toplumun norm ve değerlerini, yani genel ahlakını da öğrenmektedirler.


Toplumsallaşma süreci yaşam boyu devam edecek olsa da sosyal sistem içinde büyük bir bireysel farklılık ve çeşitlilik vardır. Ancak Parsons üç nedenden ötürü bu bireysel farklılıkların sisteme ve düzene yönelik bir tehdit olduğunu düşünmez.

İlk olarak, (i) mutabakatı sağlayacak, aktörleri uygun davranmaya sevk edecek çeşitli toplumsal kontrol mekanizmaları vardır ve bu mekanizmalar kullanılarak bireylerin davranışları kontrol
edilebilir. Bununla birlikte Parsons’a göre toplumsal kontrol mekanizmalarının idareli kullanıldığı sistemler daha iyi işleyen sistemlerdir. Bu düşüncenin altında da Parsons’ın toplumsal düzenin temeli olarak bireyleri belirli davranışlara zorlamanın değil, bireylerin toplumun değer ve normlarını
içselleştirmeleri ve bunlara uygun davranışlarda bulunmalarını görmesi yatmaktadır.

İkinci neden, (ii) sistemlerin belirli ölçüde farklılığa ve sapmaya hoşgörü göstere bilmeleri gerekir, çünkü esnek sistemler hiçbir sapmayı ya da farklılığı kabul etme yen katı sistemlere oranla daha güçlüdürler.

Son olarak (iii) sosyal sistem, farklı kişilikteki insanlara, sistemin bütünlüğünü tehdit etmeksizin kendilerini ifade edebilecekleri geniş bir rol çeşitliliği sunmalıdır

Sistemin varlığını ve dengesini sürdürebilmesini sağlayan temel mekanizmalar toplumsallaşma ve toplumsal kontroldür. Sistem içinde toplumsal kontrolün kendi içinde bir hiyerarşisi vardır. Bu
hiyerarşiye göre en üstte (i) değerler, daha sonra (ii) normlar, daha sonra (iii) roller ve son olarak da
(iv) yaptırımlar yer alır

Çocuklar, ailede başlayan toplumsallaşma sürecinde toplumun temel değerlerini içselleştirerek kişiliklerinin bir parçası haline getirirler. Böylece kendi kişiliklerinin ihtiyaç eğilimleri, toplumun temel değerleri tarafından şekillendirilmiş olur. Toplumsal değişme, aktörlerin içselleştireceği değerlerin değişmesi olarak görülebilir.

Parsons’a göre sosyal sistemlerde yeni bir dengenin kurulmasını gerektiren, diğer bir deyişle
toplumsal değişmeye neden olan temel faktörler; (i) göç, farklı toplumsal gruplarla yapılan evlilikler, doğum ve ölümler ya da üretimin artması gibi nedenlerle demograŞk yapının değişmesi, (ii) Fiziksel
kaynakların tükenmesi gibi Fiziki çevrede yaşanan değişimler, (iii) bilimsel ve teknolojik gelişmeler ve
(iv) yeni ideolojiler nedeniyle kültürel örüntünün değişmesidir.

Toplumsal değişme evrimsel ya da devrimsel şekilde gerçekleşebilir. Evrimsel değişme yavaş ve sürekli bir değişmedir ve kültürel değerlerin rasyonelleştirme ve gelenekselleştirme süreçlerinden geçerek değer ve inançları değiştirmeleriyle gerçekleşir. Devrimsel değişme sistemin dengesindeki ani bir değişim gibi devrimsel hareketlerle gerçekleşir.






Sosyal sistemlerin evrimsel değişimi, dört yapısal değişimden meydana gelir. Bu yapısal değişimler (i) farklılaşma, (ii) uyum yeteneğinin artması (iii) kapsama ve (iv) değer genelleştirmesidir Farklılaşma,
toplumlar evrildikçe toplumların alt sistemlerinin yeni sistemler oluşturacak şekilde farklılaşmasıdır.

Her ne kadar Parsons evrimin aşama aşama gerçekleştiğini ileri sürse de düz çizgisel bir evrim
anlayışına sahip değildir. Parsons, ayrıntılara odaklanmadan toplumsal gelişmenin genel düzeylerini ana hatlarıyla birbirinden ayırmaya çalışmış ve ilkel, ara ve modern toplum aşamaları şeklinde üç genel düzey belirlemiştir. Bununla birlikte bu düzeyler gelişimsel bir ilerlemeyi değil, farklı yapı tiplerine işaret etmektedir, bu nedenle Parsons’ın toplumsal değişmeyi ele aldığında bile analizini
yine yapı ve işleve dayandırdığı, farklı yapı tiplerini ardışık olarak sıraladığı, gerçek bir toplumsal değişme süreci analizi yapmadığı söylenebilir







ÜNİTE 02 : İşlevselcilik II: Parsons Sonrası İşlevselcilikte Gelişmeler

ROBERT MERTON’IN(19102003) İŞLEVSELCİLİĞE KATKILARI

Merton’ın İşlevselcilik Anlayışı

Merton, işlevsel birlik, evrensel işlevselcilik ve işlevsel zorunluluk varsayımlarına karşı çıkmış, bunların yerine yeni Fikirler ileri sürmüş, böylece işlevselciliği bu sınırlılıklardan kurtararak güçlendirmiştir

Bu varsayımlardan ilki (i), toplumun işlevsel birliğidir. Merton bu varsayımın ancak homojen olan küçük, ilkel toplumlarda doğru olabileceğini, ama daha büyük ve karmaşık toplumlara
genellenemeyeceğini savunmuştur.

Merton’ın karşı çıktığı ikinci varsayım (ii), evrensel işlevselciliktir. Bu varsayım, standartlaşmış
toplumsal ve kültürel biçimlerin ve yapıların tamamının olumlu işlevleri olduğu varsayımıdır. Bütün yapıların, geleneklerin, düşünce ve inançların olumlu işlevleri yoktur, bazı ögeler sistemin istikrarı ve devamına katkıda bulunmayıp, istikrarsızlaşmasına ve bozulmasına neden olabilirler. Bu açıdan
Merton, bazı ögelerin disfonksiyonel (bozuk işlevsel) olabileceğini, yani sistemin belirli parçaları açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtmektedir. İşlevsiz olma (nonfunctional), mevcut sistemle ilişkisiz olan sonuçları ifade etmektedir.

Merton’ın karşı çıktığı üçüncü varsayım (iii) işlevsel zorunluluktur. Bu varsayım, toplumun bütün standartlaşmış parçalarının olumlu işlevlere sahip olmalarının yanı sıra işlemekte olan bütünün
zorunlu, vazgeçilmez parçaları olduğunu iddia etmektedir. bir deyişle toplumda şu anda mevcut olan yapı ve işlevler kadar iyi işleyebilecek başka alternatif yapı ya da işlev olamayacağı varsayımıdır. Buna karşılık Merton toplumdaki yapı ve işlevlere alternatif olabilecek olan çeşitli yapı ve işlevler olduğunu düşünmektedir

Bilim Sosyolojisi
Merton, bilim sosyolojisinin temellerini atan sosyologdur.

Merton’un bilim sosyolojisi ile ilgili düşüncelerinin temelinde, bilimsel topluluğun ve bu topluluğun işleyişinin sosyolojik analizi ve doğa bilimciler de dahil olmak üzere bilimsel topluluğun üyelerinin
toplumsal güçlerden bağımsız ve onlara karşı kayıtsız olmadığını gösterme çabası yer alır

Merton’a göre modern bilimin işlevi, kapitalist toplumun endüstriyel ihtiyaçlarını karşılamaktır, bu
nedenle modern bilim toplumsal konsensüs tarafından desteklendiği 17. Yüzyıla kadar gelişmemiştir.
Bu nedenle bilimsel kariyerin normları, bilim insanlarının tabi olduğu değer ve ilkeler üzerinde durmuş, bilim insanlarının temel bilimsel değerlere bağlı oldukları için bağımsız bir topluluk haline geldiğini savunmuştur. Bu bilimsel değerler evrensellik, paylaşımcılık, tarafsızlık ve yöntemli şüpheciliktir.

Evrensellik, bilginin de bilim insanlarının da öznellikten uzak ölçütlere göre değerlendirilmesidir.

Paylaşımcılık, bilimsel bilginin hiçbir bilim insanının tekelinde veya mülkiyetinde olamayacağını,
bilimsel bilginin ortak olarak sahip olunan bir bilgi olduğunu ve bu bilginin gizlenmemesi gerektiğini ifade eder.

Tarafsızlık, bilim insanlarının çalışmalarında nesnel ve tarafsız olmaları, hile ya da abartı gibi yollara başvurarak toplumun bilimsel bilgiye güvenini zedelememeleri gerektiğini ifade eder.

Yöntemli şüphecilik ise gerçek dünyada hiçbir şeyin bilimsel incelemenin konusu dışında kalamayacağı, her şeye bilimsel şüphe ile yaklaşılabileceği düşüncesidir

Bilim insanlarını birbirine bağlayan dört temel ilke vardır. Bunlar;
  • Dünyadaki bütün bilim insanlarının birliği,
  • Genç öğrencilerin bilimsel topluluk içinde sosyalleşmesi,
  • Bilimsel araştırmalara kamu desteği sağlama ve
  • Araştırılıp sınanmış bilgiler sunarak bilimsel araştırma ürünlerine inanç ve güven sağlamadır.

Merton, bu değer ve ilkelere bağlılık temelinde bir topluluk olan bilimsel topluluğun üyelerinin diğer mesleklerin aksine parayla ya da maddi ödüllerle motive olmadığını savunur. Bilim insanlarını motive eden şey bilimsel topluluk tarafından takdir görme, akademik ödüller ve mesleki atamalar almadır.


Orta Boy Kuramlar
Parsons ve Merton arasındaki en önemli farklardan biri, Parsons geniş çaplı, büyük bir teori yaratmaya çalışırken Merton’ın daha sınırlı, orta boy teorilerden yana olmasıdır.

Merton, orta boy kuramların önemini vurgulayarak bir tarafta Parsons’ın büyük boy soyut teorisi, öte tarafta modern Amerikan sosyolojisini karakterize eden küçük ölçekli ampirik çalışmalar arasında
köprü kurmaya çalışmıştır

Orta boy kuramlar, Parsons’ın büyük kuramı gibi birçok toplumsal olguyu birden açıklamaya çalışmayan, daha dar kapsamlı ve daha az soyut kuramlar olarak tanımlanabilir.

Başka bir deyişle Merton Parsons’ın kullandığı gibi geniş kapsamlı teorik şemaların sosyolojik araştırmalar açısından faydalı olmayacağını düşünmüştür. Merton, sosyolojinin doğa bilimleri kadar eski olmadığına dikkat çeker, bu nedenle büyük teoriler yerine öncelikle belirli durumlara özgü test edilebilir önermeler üzerinde çalışılması gerektiğini düşünür.

Açık İşlev, Gizil İşlev ve Net Denge
Merton, bir sosyal olgunun olumlu işlevlerinin mi bozuk işlevlerinin mi daha ağır bastığı sorusunu yanıtlayabilmek için net denge kavramını geliştirmiştir. Bununla birlikte, hangisinin ağır bastığına
karar vermek çoğunlukla imkânsızdır çünkü konular son derece karmaşıktır ve öznel yargılara dayanır.

Buna karşılık Merton işlevsel analizin bir örgüt, kurum ya da grup düzeyinde yapılabileceğini vurgulamaktadır

Merton net denge kavramını açıklamak amacıyla kölelik olgusunun işlevlerini inceler.

Merton ayrıca, işlevsel analize büyük katkıları olan açık işlev ve gizil işlev kavramlarını geliştirmiş ve bu işlevleri birbirinden ayırmamız gerektiğini vurgulamıştır. Açık işlevler, toplumsal davranışın bilinen, beklenen sonucudur, niyet edilen sonuçtur. Gizil işlev ise toplumsal davranışın bilinmeyen, beklenmeyen sonucudur.

Örneğin, uzaktan öğretim sisteminin açık işlevlerinden bazıları örgün eğitim sisteminin dışında kalan bireylere eğitim sağlamak ve meslek kazandırmaktır. Öğrencilerin bilgisayar ve internet becerilerini artırmanın, uzaktan öğretim sisteminin gizil işlevi olduğunu söyleyebiliriz.

Gizil işlevler ise kasıtlı değildir ve fark edilmeyebilirler.

Gizil işlevler olumlu işlevler olabildiği gibi bozuk işlevler de olabilirler veyahut işlevsiz (nonfunctionel) olabilirler. Örneğin eğitim kurumunun açık işlevi toplumun yeni nesillerine kültürü aktarmak ve işgücü piyasalarının ihtiyaç duyduğu niteliklere sahip insanlar yetiştirmektir. Bu, eğitimin planlanmış ve beklenen açık işlevidir. Bunun yanında çocukların gün boyunca eğitim kurumlarında kalmaları annelerin çocuklara ayırdığı zamanın azalmasını sağlamış ve kadınların işgücüne katılımını artırmıştır. Bu da eğitim kurumunun bir işlevidir, ancak bu işlev bir gizil işlevdir ve de kadınlar açısından olumlu bir gizli işlev olarak kabul edilebilir. Bunun yanında eğitimin kurumsallaşması nedeniyle ebeveynlerle çocukların birbirleriyle geçirdikleri zaman azalmıştır, bu da öngörülmeyen bir sonuçtur, ancak sistem açısından bir işlev taşımaz (nonfunctional), fakat aile kurumu için olumsuz veya bozuk bir gizil işlev olarak kabul edilebilir.

Anomi ve Sapma
Merton’a göre kültürel norm ve hedeflerle bireylerin bu hedeflere ulaşması için toplum tarafından belirlenen araçlar arasında uçurum olduğu zaman anomi ortaya çıkar.
Kısacası Merton anomiyi sapkın davranışla ilişkilendirir ve kültür ile yapı arasındaki ayrılıkların
disfonksiyonel (bozuk işlevsel) bir sonuç doğurduğunu ve bunun da toplumda sapmaya yol açtığını ileri sürer.

Merton, bireylerin anomi durumunda beş farklı şekilde davrandıklarını:




  • Kültürel hedeflere ve kurumsallaşmış araçlara uyum sağlama biçimi, bütün toplumlarda en yaygın şekilde görülen adaptasyon biçimidir. Birey kültürel hedefleri kabul eder ve bu hedeflere toplumun uygun gördüğü kurumsallaşmış araçlarla ulaşmaya çalışır.

  • Yenilik getirme tipinde kültürel hedefler benimsenir, ancak bu hedeflere ulaşmak için toplum tarafından meşru gösterilen kurumsallaşmış araçlar benimsenmez. Örneğin birey, toplumun maddi zenginlik hedefini kabul edebilir, ama bunun için yasal sınırlar içinde çalışmak şeklindeki kurumsallaşmış araçları reddederek bu hedefe ulaşmak için mesela rüşvet vermek, hükümette nüfuzunu kullanmak, işçileri düşük ücretle çalıştırmak gibi ahlak dışı ve meşru olmayan yollar kullanır. Kız kaçırma gibi.

  • Kuralcı olma tipinde toplumun uygun gördüğü kurumsallaşmış araçlar meşru olarak kabul edilir ancak bu araçlarla toplumun koyduğu hedeflere ulaşmak mümkün görünmüyorsa, hedefler değiştirilir, daraltılır ve daha küçük hedefler belirlenir. Örneğin, ahlak dışı ya da yasa dışı yollara başvurmaksızın çalışan ama bu şekilde zengin olamayacağını bilen bir devlet memurunun, hedeflerini küçülterek zengin olma hedefini terk etmesi buna örnek olarak verilebilir.

  • Vazgeçme tipinde birey, hem kültürel hedefleri hem de kurumsallaşmış araçları reddeder. Bireyler hedefleri ve araçları norm olarak benimsemiş ve içselleştirmiş olsalar da kişisel başarısızlık durumunda yenilgi hissini azaltmak amacıyla bireysel kaçış yolları kullanabilir, madde bağımlılığı ya da serserilik gibi uç noktalarda yaşayabilirler.

  • Başkaldırma, bireyin, mevcut kültürel hedefleri de kurumsallaşmış araçları da reddederek yerine yeni hedef ve araçlar getirmeye çalıştığı adaptasyon tipidir. Örneğin toplumun kültürel
hedefi zengin olmak ise birey, sosyal ve politik aktivizm ile zengin olma şeklindeki hedefi reddedip onun yerine sosyal adalet ve eşitlik hedefini getirmeye çalıştığında başkaldırma söz konusudur


İŞLEVSELCİLİĞE KATKIDA BULUNAN DİĞER DÜŞÜNÜRLER

Kingsley Davis ve Wilbert Moore

Davis ve Moore’a göre toplumsal tabakalaşmayı gerekli kılan işlevsel zorunluluk, toplumda etkili rol tahsisi ve performansıdır. Bu zorunluluk toplumdaki bütün rollerin bu rollere en uygun kişiler
tarafından doldurulması, bu kişilerin bu rolleri yerine getirebilmek için gerekli eğitimi almaları ve rollerini dürüst ve vicdanlı bir şekilde yerine getirmeleri olarak tanımlanabilir.

Davis ve Moore, toplumda yetenek ve becerilerin eşit dağılmadığını, en yetenekli ve becerikli
olanların toplum açısından en önemli görevleri üstlenmelerinin sağlanması gerektiğini düşünürler. Parsons gibi Davis ve Moore da toplumdaki bireylerin belirli pozisyonlara gelmek ve bu poziyonların gerekliliklerini yerine getirmek için motive olmaları gerektiğini, bu motivasyonu sağlamak için de
belirli yapısal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğunu savunurlar.

Bu nedenle toplumda en becerikli ve yetenekli olanların en önemli görevlere yönelmesini sağlamak için hem yüksek ücretler gibi maddi hem de saygınlık, statü gibi manevi birtakım teşvik ve ödüller sunulmalıdır. Toplumsal tabakalaşmayı bu şekilde açıklayan Davis ve Moore böylece toplumsal
eşitsizliğin toplum açısından işlevsel, bu nedenle evrensel olduğunu, her toplumda zorunlu olarak var olduğunu ve toplum tarafından üretildiğini savunurlar.

Davis, İnsan Toplumu adlı kitabını.

İşlevselciliğin önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen Kai T. Erikson, özellikle sapma ve sapkın davranışlarla ilgilenmiştir.

ABD’ye 17. yüzyıl’da yerleşmiş olan bir Püriten topluluğunda farklı zamanlarda yaşanan üç suç dalgasını yapısal işlevselci bakış açısıyla inceleyen Erikson, bu çalışmasında suç oranının zaman içinde sistemi bütünleştirerek nasıl olumlu bir işlev gördüğünü göstermeye çalışmıştır

‘Sapma’ ya da ‘sapkın davranış’, toplumsal kuralların ihlali, normlara uymama durumudur. Suç ise resmi olarak yasalarda yer alan normlara karşı çıkma durumudur, yani suç da bir sapma durumudur. Bu nedenle bütün toplumlar, belirli ve sabit bir düzeyde sapkın davranışa/suça sahip olmaya çalışırlar, çünkü ancak bu şekilde davranışlara ilişkin ahlaki sınırlarını koruyabilir ve sonraki nesillere aktarabilirler

Böylece Erikson toplumların neyin sapkın davranış olduğunu kendi özel standartlarına göre
belirlediklerini, bu nedenle de toplum değiştikçe ahlaki sınırların, yani kabul edilebilir ve beklenen davranışların sınırlarının da değiştiğini ortaya koymaktadır.

Neil Smelser
Smelser sosyoloji, psikoloji, ekonomi ve tarih alanında çok disiplinli araştırmalar yapmış, sosyolojinin kamusal alanını genişletmeye, kavramsal ve metodolojik ayrımlar arasında köprü kurmaya ve mikro ve makro düzeylerini birleştirmeye çalışmıştır.

İkinci olarak, etkileşim düzeyindeki olguların, toplumsal yapıların kristalleşmesinin bir sonucu olduğunu düşünen Smelser, toplumsal yapının hiçbir koşul altında toplumsal süreçlerin, toplumsal hareketlerin ve toplumsal değişmenin analizinden ayrılamayacağını savunmuştur.

Smelser’a göre sosyal sistem, istikrarını ve bütünleşmesini zedeleyen gerilimlerle başa çıkmak ve denge durumuna yeniden ulaşmak için kendisini uyarlar, uyum sağlar; toplumsal değişme de işte toplumun bu ‘uyumsal düzenlemesi’dir.

Çalışmasında bu bölgede (Lancashire) endüstriyel yapının, üretim ihtiyaçlarını karşılayamaması
nedeniyle bir farklılaşma sürecine girdiğini, daha uygun ve yeni bir endüstriyel yapı haline geldiğini, bu değişimin de aile kurumunu işlemez hâle sokarak ailenin de yapısal farklılaşma sürecine girmesine yol açtığını ileri sürmüştür.


Yeniİşlevselcilik (Neofunctionalism)
Yeni işlevselcilik, yapısal işlevselciliğin eleştirilen yönlerini eleştirel ve davranışsal yönleri daha güçlü olan diğer bazı teorilerle birleştirmeye çalışan, farklı bakış açılarının kavramsal açıdan güçlü yönlerini kullanarak denge ve değişme, bağlılık ve çatışma, yapı ve aracı (özne) gibi ayrılıkları daha dengeli bir şekilde ele almayı sağlayabilecek melez bir bakış açısı geliştirmeyi amaçlayan bir yaklaşımdır.

Yeni İşlevselciliğin, ilk önce Almanya’da N. Luhmann ve J. Habermas’ın çalışmalarıyla doğduğu, daha sonra ABD’de J. Alexander’ın çalışmalarıyla geliştiği kabul edilmektedir.

Toplumlar karmaşıklaştıkça bireylerin kendi eylemlerinin sonuçlarını tahmin etmekte zorlandıklarını ve bu nedenle yaşantı dünyası ile yapısal sistemlerin birbirinden daha da ayrı hale geldiğini belirten Habermas, her ne kadar sistemlerin gelişip evrimleştiği parametreleri yaşantı dünyasının
gereksinimleri belirliyor olsa da çağdaş toplumları açıklayabilmek için Parsons’ın
kavramlaştırmasındaki gibi kendi kendini düzenleyen sistem anlayışına ihtiyaç duyulduğu sonucuna varmıştır.

Niklas Luhmann : “Toplumun Toplumu” adlı eseri.
Luhmann, Parsons’ın son dönem çalışmalarını temel almış, yapısal işlevselcilikle genel sistem teorisinin bazı ögelerini ve bilişsel biyoloji, sibernetik ve fenomenoloji alanlarına ait olan bazı
kavramları birleştirerek (Paul, 2001) yeni bir yaklaşım geliştirmeye çalışmış ve yeni işlevselciliğin gelişimine katkıda bulunmuştur.

Luhmann, biyolojideki autopoiesis (kendi kendini üretme) kavramından etkilenmiş ve toplumu kendi kendini üreten ve organize eden bir sistem olarak görmüştür. Luhmann’a göre sosyal sistemler kendi kendilerini üreten (autopoietic) ve kendine referanslı sistemlerdir. Kendine referanslı sistemlerin üç bileşeni vardır. Bunlar kurallar, yapılar ve süreçlerdir.

Kurallar, bilginin işlendiği ikili zıtlıklardır (doğruyanlış gibi), yapılar merkezî değerler ve normatif düzenlemelerdir, süreç ise mevcut etkileşimin kendisidir.

Luhmann Parsons’ın teorisini kendine referanslı olmaması ve koşullara bağlı olarak değişebilirliği, yani durumsallığı kabul etmemesi nedeniyle eleştirmektedir.

Luhmann’ın Parsons’a yönelttiği ikinci eleştiri ise Parsons’ın durumsallığı, yani koşullara bağlı olarak değişebilirliği kabul etmemesidir.

Luhmann’a göre iletişim kurmayan bireyler toplum açısından anlamsızdır, toplum ancak bireylerin iletişim kurmasıyla oluşur.

Bütün toplumsal sistemlerin benzer yapıları paylaştıklarını ve hepsinin iletişim sa yesinde işlediğini savunmuştır.

Toplumun temel birimleri bireysel aktörler değil, iletişimdir. Sonuç olarak Luhmann, toplumun iletişim olduğunu ileri sürer.
Luhmann’a göre sevgi, kişisel etkileşimde insanların tanımadıkları çok sayıda yabancı bireyle çeşitli
etkileşimlerde bulunmalarını sağlayacak sembolik bir ide al olarak tanımlanmaktadır. Kültürel alanda
güven, insanların tanımadıkları ku rumların da kendileri gibi uzmanlıkları ve bilgileri olduğuna
inanmalarını sağla yan genel bir mekanizmadır, bu mekanizma sayesinde insanlar, aşina olmadıkla rı kurumlarda olan olayları da normalleştirebilirler.

Sevgi, kişisel ilişkilerde (sosyal etkileşim alanında), güven ise bilimde ve ente lektüel alanda (kültür alanı) değere sahiptir. Sevgi de güven de politik alana uy gun değildir, çünkü politik alanda bireyler pazarlık ve işbirliği yapmak için güç aracını kullanırlar.

Parsons’ın analitik şe masına karşılık Luhmann’ın çok gevşek, metaforik ve muğlak bir alternatif ileri sür düğü, açıklamalarının tümdengelime değil, sezgilere dayandığı iddia edilmiştir.
Jeffrey C. Alexander
Alexander yapısal işlevselci teorinin güçlendirilmesi için bu teoriye çatışma ve öznel anlam
kavramlarının dahil edilmesi ve sistem bütünleşmesi, alt sistemlerin yorumlanması ve denge gibi
kavramların verili olarak kabul edilmemesi, sorgulamaya açık eğilimler olarak görülmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

Alexander Parsons’ın teorisinin hâlâ çok etkili olduğunu belirtmiş, bu teoriyi fazla indirgemeci olmakla ve çatışma ve gerilime yeterince yer vermemekle eleştirmiş ama bu eksikliklerin giderilebileceğini savunmuştur.

Alexander sosyolojik çalışmaların bir tarafta soyut, genel ve metafizik, diğer tarafta somut, ampirik ve olgusal olanın yer aldığı bir süreklilik içinde anlaşılabileceğini, çalışmaların bu çizgi üzerinde bir noktaya yerleştirilebileceğini ileri sürmüştür, bu açıdan Alexander’ın yeniişlevselciliği, sosyal bilim lerin postpozitivist kavramsallaştırmasına dayanır.

Alexander makro ve mikro sosyoloji arasında bir köprü kurulabileceğini düşünmüş, hem düzene hem de eyleme ağırlık vermiştir.

Alexander yeni işevselciliğin temel yönelimlerini şöyle açıklamaktadır

  • Bu açıdan yeni işlevselcilik tek nedenli indirgemeciliği reddeden, açık uçlu ve çoğulcu bir teoridir.

  • Alexander yeni işlevselciliğin yapısal işlevselcilikte olduğu gibi toplumsal düzenin neredeyse sadece makro düzeye ve toplumsal yapılara odaklanma eğiliminden kaçınması ve eyleme de düzene de eşit ağırlık vermesi gerektiğini savunur.

  • Yeni işlevselcilik alt sistemler, bütünleşme ve denge gibi kavramların geleneksel yapısal
işlevselcilikte olduğu gibi verili kabul edilen sonuçlar olarak değil, toplumsal olasılıklar olarak görülmesi gerektiğini ve sistemlerin ampirik gerçekleriyle kıyaslanması gerektiğini savunur, bu açıdan geleneksel yapısal işlevselciliğe oranla daha az indirgemecidir.

  • Yeni İşlevselcilikte kültür Yapısal İşlevselcilikte olduğundan daha etkin bir şekilde kavramsallaştırılmaktadır.

  • Yeni işlevselcilik toplumsal değişmeyi sosyal, kültürel ve kişilik sistemleri içindeki farklılaşma süreci olarak ele alır ve toplumsal değişmenin uyumun değil, bireysel ve kurumsal gerilimlerin yarattığı bir sonuç olduğunu savur.

  • Yeni işlevselcilik kavramsallaştırma ve teorileştirmenin, sosyolojik analizin diğer düzeylerinden bağımsız olması gerektiğini savunur.

İŞLEVSELCİLİĞE GETİRİLEN BAŞLICA ELEŞTİRİLER

  • Parsons’ın bireyi özgür iradeye sahip olmayan varlıklar gibi ele aldığı ileri sürülmüş ve insan doğasına ilişkin görüşleri eleştirilmiştir.

  • İşlevselciliğin, biyolojik sistemle toplumsal sistem arasında güçlü bir benzerlik olduğu şeklindeki varsayımı eleştirilmiştir.

  • İşlevselcilik, toplumsal değişme süreciyle fazla ilgilenmediği gerekçesiyle de eleştirilmiştir.

  • İşlevselciliğe getirilen eleştirilerden biri, toplumsal eşitsizlikleri meşrulaştırarak statükoyu, yani içinde bulunulan mevcut düzeni korumasıdır.

  • İşlevselcilik ayrıca gerçek toplumlar yerine soyut sosyal sistemlerle ilgilenmekle ve ampirik araştırmalara uygulaması zor olan soyut bir teorik şema üretmekle eleştirilmiştir

  • İşlevselciliğe getirilen eleştirilerin bir kısmı da yöntem ile ilgilidir. Tarihteki bütün toplumları analiz edebilecek tek bir şema olamayacağı ileri sürülmekte, buna rağmen yapısal
işlevselcilerin tek bir teori sayesinde her şeyi açıklayabileceklerini iddia etmeleri eleştirilmektedir.

  • İşlevselciliğin tarih, çatışma, değişme gibi konularla yeterince ilgilenmemesi, denge,
konsensüs, değerler birliği gibi kavramları ise fazla vurgulaması bu teorinin muhafazakâr, yani mevcut toplumsal kurumların devamlılığını savunan bir öze sahip olduğu yönünde eleştirilere yol açmıştır

  • İşlevselcilere en sık yöneltilen eleştirilerden biri, çatışmayla yeterince ilgilenmemiş olmalarıdır.

İşlevselcilerin aksine Mills Amerikan toplumsal yapısını çözümlerken güç/iktidar analizi üzerinde odaklanır.

ÜNİTE 03 : İşlevselciliğe Karşı Eleştirel Gelişmeler: Çatışma Teorisi ve Sosyolojik İmgelem
İşlevselciliğin aksine Mills, her zaman toplumsal gerçekliğin çatışmalı bir doğaya sahip olduğunu ve toplumun farklı grupları arasında çıkar çatışmasının olduğunu, bu çıkar çatışmalarının hayatın bir gerçeği olduğunu savunmuş ve sosyolojik düşünmeyi geliştirmek amacıyla reformlar yapma
gerekliliğine inanmıştır.

Sınıf çatışmasını ve toplumsal kurumların yapısında ve işleyişinde gücün etkisini göz ardı eden işlevselciliğin aksine Mills, çalışmalarında özellikle gücün analizi üzerinde yoğunlaşır.

Nitekim çatışma kuramcılarının genel argümanı “toplumsal düzenin var olma nedeninin konsensüsten ziyade baskı olduğu” yönündedir.

Çatışma teorisi ile işlevselcilik arasındaki en önemli farklıklar:
  • İşlevselciler için toplum statik veya hareket halinde bir denge iken çatışmacı kuramcılar için her toplum, her zaman ve her aşamada bir değişim sürecine tabidir.
  • İşlevselciler toplumsal düzen ve düzenliliklere vurgu yaparken çatışmacı kuramcılar toplumsal yaşamın her alanında mevcut olan çatışmalara, anlaşmazlıklara ve uzlaşmazlıklara dikkat çekerler.
  • İşlevselciler toplumun ortak olarak paylaşılan normlar, değerler ve genel bir ahlak tarafından bir arada tutulduğunu savunurken çatışmacı kuramcılar toplumsal düzenin (veya toplumun bir arada tutulmasının) toplumsal hiyerarşinin en üst mertebesinde bulunanların sahip oldukları otoritenin zorlayıcı gücüyle sağlandığını savunurlar.
  • Son ve öncekiyle bağlantılı olarak, işlevselciler paylaşılan toplumsal değerler tarafından üretilen birlik ve beraberlik üzerinde yoğunlaşırken, çatışmacı kuramcılar toplumsal düzenin korunmasında gücün önemini vurgular.

Literatürde Ralf Dahrendorf, Lewis A. Coser, John Rex, David Lockwood, Ray mond Aron ve Randall Collins’in çalışmaları çatışma teorisi altında değerlendirilen ler arasında başta gelir.


CHARLES WRIGHT MILLS(19161962) VE SOSYOLOJİK İMGELEM
Beyaz Yakalılar: Amerikan Orta Sınıfarı, Karakter ve Toplumsal Yapı, İktidar Seçkinleri, Sosyolojik İmgelem veya Toplumbilimsel Düşün, Dinle Yankee: Küba’da Devrim, Marksistler

Mills, kendisi Marksist olmamakla birlikte Amerikan sosyolojisi içinde Marksist geleneği sürdürmeye çalışmıştır.

Mills, Hans Gerth ile birlikte kaleme aldığı “Karakter ve Toplumsal Yapı” (1953) adlı eserinde özel ve kamusal arasında, bireyin tamamen kişisel davranışları ile son derece genel birtakım sosyaltarihsel olgular arasındaki ilişkiyi ele alır.

Mills altı yıl sonra 1959’da yayınladığı “Sosyolojik İmgelem” (veya “Toplumbilimsel Düşün”) adlı eserinde ise bir yandan bireysel sorunlarla kamu meselelerini ayrıştırmış, bir yandan da ikisini
ilişkilendirmeye çalışmıştır

Mills’e göre:
“Toplumbilimsel düşün yeteneğine sahip olanlar, tarihsel dönemlere ve bu dönemlerin olgularına, bunların değişik ve çok sayıdaki insanın iç yaşam ve dışsal kariyerleri açısından taşıdığı anlamlar yönünden bakabilme yeteneği kazanmışlardır. Toplumbilimsel düşün yeteneğine sahip olanlar,
insanların yaşadıkları gündelik hayatın keşmekeşi içinde kendi toplumsal konumları hakkında nasıl yanlış ve yanıltıcı bir bilinçsizlik içinde bulunduklarını göz önünde tutmak gerektiğini bilirler”

Mills tarihle biyografi arasındaki ilişkileri kavrayabilmemiz için de sosyolojik imgeleme sahip olmamız gerektiğini belirtir.

Basit bir ifadeyle, sosyolojik imgelem bireylerin kişisel yaşamlarındaki sorunlarla toplumsal düzeydeki sorunlar arasındaki ilişkiyi görebilecek bir bakış açısına veya yeteneğe sahip olmaları olarak
tanımlanabilir.

1950’lerde sosyolojik imgelem çağrısında bulunan Mills için bu çağrının özünde makroskobik ve moleküler adını verdiği iki “araştırma yolu”nun bir harmanı olduğunu vurgular. Buna göre, “Makroskobik, ‘total toplumsal yapılarla, karşılaştırmalı bir yoldan uğraşır...Küçük ölçekli (small scale) problemler ve doğ rulamada kullanılan istatiksel modeller ise’ moleküler’i karakterize eder.”


Sosyolojik İmgelem, Mills’in aynı zamanda eleştirel nitelikteki sosyolojik yaklaşım ve yöntemini en açık şekilde sergilediği çalışmalarından biri olarak bilinir. Nitekim bu çalışmasında Mills, Amerikan sosyolojisini adeta iki zıt kutba bölen, bir tarafta büyük boy kuramlarla, öte tarafta ise ayrıntılarla uğraşan mikrobakışlı ampirist yaklaşımların her ikisine de sert eleştiriler getirir.

Mills çalışmasında öncelikle, toplumsal sorunlardan uzak ve sosyolojik imgelemden yoksun olduğunu düşündüğü ve adına ‘Grand Teori’ dediği büyük boy kuramları, özellikle de bu gelenekte yer alan Parsons’ın Sosyal Sistem çalışmasını katı bir şekilde eleştirir.

Mills Parsons’un ‘Grand Teorisi’ni çatışma ve toplumsal değişme ile ilgilenmediği için de eleştirir

Mills’e göre Parsons’un toplum görüşü ve Sosyal Sistem adlı çalışmasında yazdıkları açıkça belli bir ideolojik anlam taşımakta ve bu ideolojik anlamı meşrulaştırmaya çalışmaktadır

“Grand Teori”den sonra da Mills, “Soyutlanmış Ampirizm/Deneyimcilik” adını verdiği ve gündelik yaşamın toplumsal ve tarihsel bağlamlardan soyutlanmış, önemsiz ayrıntılarına gömülü olduğunu düşündüğü aşırı ampirist yaklaşımları eleştirir.

Neticede Mills, “Yavaş ve küçük küçük çalışmalarla mikro bakışlı bir yığın in celeme ve araştırmalar yaparak, küçük küçük kum tanecikleri toplayıp tepeler ya pan karıncalar gibi...” bilim inşa etmeye çalıştığını düşündüğü soyutlanmış ampi rizm ile grand teorinin her ikisini de “sosyal bilimlerde asıl beklenen görevleri yük lenmekten bile bile” kaçınmakla eleştirir.


“Beyaz Yakalılar” ve “İktidar Seçkinleri” (Mills)

Beyaz Yakalılar:
Mills’in “Beyaz Yakalılar” adlı eseri 1950’lerde Amerika’da giderek büyüyen bir sınıf olan beyaz yakalı orta sınıfın statüsü ile ilgilidir. Mills’e göre, 20. yüzyılda daha çok küçük çaplı
girişimcilerden ve küçük mülk sahiplerinden oluşan “Eski ve bağımsız durumdaki orta sınıfın yanı sıra, şirketleşme çatısı altında toplanan Amerikan toplumunda beyaz yakalılardan oluşan yeni ve bağımlı bir orta sınıf daha ortaya çıkmıştır”

Mills yirminci yüzyıl toplumunun başlıca rutinlerini gerçekleştirdiklerini düşündüğü beyaz yakalılardan oluşan bu yeni orta sınıfı Marx’ın yabancılaşma kuramına dayanarak çözümlemeye çalışır.

Mills beyaz yakalılardaki yabancılaşmayı, Amerikan toplumunun giderek bir kamu toplumundan çok bir kitle toplumuna dönüşümüyle ilişkilendirir.

Ona göre kitle iletişim araçlarıyla giderek daha çok etkilenip şekillendirilen, duygu ve düşünceleri
kontrol edilerek yönlendirilen ve iktidar seçkinleri karşısında pasifleştirilen Amerikan toplumundan kamuya dayanan demokratik bir toplum olarak söz etmek artık imkânsız görünmektedir.

İktidar Seçkinleri: İşlevselciliğin aksine sosyolojik çalışmalarında çatışma ile güç çözümlemesine ağırlık veren Mills, “İktidar Seçkinleri” (1956) adlı ünlü çalışmasında özellikle Amerikan toplumunda
güç/iktidar analizi üzerinde odaklanır ve Amerikan toplumunun, belirli kesimlerden gelen küçük bir seçkin grup tarafından nasıl yönetildiğini analiz etmeye çalışır.

Mills önceki elit kuramcıların aksine elit yönetimi kaçınılmaz bir yönetim biçimi olarak görmediği gibi “seçkinlerin doğuştan seçkin bir karakterle dünyaya geldikleri” yönündeki görüşe de itibar etmez.

Slattery (2010: 255), Mills’in iktidar seçkinleri yorumunda farklı olan iki temel noktaya işaret eder.
Bunlardan birincisi (i) Mills’in, seçkinler iktidarını bireylerden ziyade kurumlar temelinde analiz etmesi, ikincisi de (ii) yirminci yüzyılda demokrasinin yuvası olarak görülen, dahası insanlar için
mutluluk ve özgürlük mücadelesi veriyor görünen Amerika’da iktidar seçkinlerinin varlığını göstermesi ve dolayısıyla Amerika’nın “önde gelen bir demokrasi olduğu iddiasını” sorgulamasıdır. Nitekim ona göre Mills’in yaşadığı dönemde “Özgürlük Anıtının yuvasının sorumsuz iktidar seçkinleri tarafından yönetildiğini iddia edebilmek sadece bir cesaret işi değil” aynı zamanda tehlikeli bir iştir.

Mills’e göre iktidar seçkinleri üç önemli kurumun komuta yerlerinde yer alan seçkinlerden
oluşmaktadır. Bunlar sırasıyla (i) büyük şirketlerin, özellikle savaş endüstrisini elinde bulunduran büyük şirketlerin yöneticileri, (ii) ordunun üst rütbeli subayları ve (iii) Federal hükümetin başındaki siyasal yöneticilerdir.

Mills Amerikan toplumunda bireylerin kaderlerini etkileyecek nitelikteki kararların bile kamu
tarafından alınmadığını ve alınan kararların da Amerikan halkının çıkarlarına değil bu üç kurumun başındaki iktidar seçkinlerinin çıkarlarına hizmet ettiğini savunur.

Slattery Mills’in özellikle Japonya üzerine atılan atom bombasını iktidar seçkinlerinin hem gücünün hem de sorumsuzluklarının bir göstergesi olarak gördüğüne dikkat çeker.

LEWIS. A. COSER VE ÇATIŞMACI YAPISALCILIK

Coser’e göre, “üstün körü bir inceleme bile çağdaş Amerikan sosyologlarının çatışmayı bir araştırma konusu olarak ihmal ettiklerini açıkça gösterir”

Coser, Toplumsal Çatışmanın İşlevleri (1954) adlı çalışmasında çatışmanın toplumda her zaman var olduğunu ve sadece “parçalayıcı”, “negatif” bir faktör olmadığını, grup ya da kişiler arası ilişkilerde
bireylerin gruptan çekilmelerini önleyerek grup sınırlarının korunmasına katkıda bulunma gibi önemli işlevlere sahip olduğunu dile getirir.

Coser çatışmayı çözümlerken George Simmel’in çatışma üzerine olan görüşlerinden oldukça
etkilenmiş ve çatışmanın toplumsal yarar sağlayabileceği yönündeki düşünceyi büyük ölçüde Georg Simmel’in Çatışma adlı klasik eserini yeniden formüle ederek geliştirmiştir.

Çatışma ve Grup Sınırları Çatışmanın Grup Bağlayıcı İşlevleri : Coser’a göre çatışma grup kimliğinin oluşumu ve sürdürülmesi üzerinde olumlu işlevsel bir etkiye sahiptir.

Çatışmanın Grup Koruyucu İşlevleri ve Emniyet Supabı Kurumlarının Önemi:
Coser’a göre çatışma düşmanlıkların serbestçe dile getirilmesini ve böylece “havanın temizlenmesini” sağlar.
Coser çatışmanın bütün toplumlarda var olduğunu ve de bütün toplumların çatışmadan kurtulmak
için gerginlikleri ve düşmanlıkları kanalize edecek mekanizmalar oluşturma yoluna gittiklerini belirtir.
Bu mekanizmalar genellikle düşmanca duyguların ve saldırgan eğilimlerin yapıyı parçalamadan dışarıya atılmasını sağlayan “emniyet süpabı” kurumları aracılığıyla işlerler.

Örneğin, “Bir öğrenci derneği veya fakülteyi iyileştirme komitesi, öğrencilere ve fakülteye şikayetlerini dile getirme olanağı sağlayarak, üniversitede bir emniyet süpabı işlevi görebilir”

Neticede “emniyet supabı” kurumları tam bir çözüm sunmak yerine kısmi bir rahatlama sağlarlar.

Gerçekçi Olan ve Gerçekçi Olmayan Çatışma

Coser çatışmayı çözümlerken gerçekçi olan ve olmayan (realisticnonrealistic) çatışmalardan da söz eder. Buna göre gerçekçi çatışmalarda kişilerin tepkisi belirli taleplerinin ve kazanımlarının
engellenmesine yol açan nesnenin kendisine yöneliktir. Bir işletmede yapılması gereken ücret artışlarını bir türlü yapmayan işletme yönetimine karşı işletmede çalışan işçilerin greve gitmesi, belirli taleplerin engellenmesine yol açan nesneye yöneltilmiş gerçekçi çatışmalara bir örnek olarak verilebilir.
Öte yandan, gerçekçi olmayan çatışmalarda kişilerin tepkilerini gerilime yol açan gerçek kaynağa değil de onu ikame edecek başka bir kaynağa kaydırmaları söz konusudur. Bu çatışmalar kişilerin gerçek amaçlarından çok gerilimden kurtulma gereksinimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Örneğin, bir ülkede yaşayan yerli vatandaşların ekonomik kriz ve durgunluğa bağlı olarak ortaya çıkan işsizliğin
nedenini ülkede yaşayan belirli bir göçmen grubun varlığına bağlamaları.

Yakın Toplumsal İlişkilerde Düşmanlık

Coser’a göre ilişkilerin yakınlık derecesi arttıkça çatışmanın yoğunluk derecesi de artacaktır, bu nedenle bağların çok daha yakın olduğu aile ve benzeri sıkı kaynaşmış ilişkilerde çatışmaların grubu koruyucu nitelikte ortaya çıkmasının çok daha zor olduğuna dikkat çeker. Coser bu tür sıkı kaynaşmış ilişkilerin olduğu grupların çatışmayı bastırma eğilimlerine sahip olduklarını belirtir. Bu nedenle sıkı kaynaşmış gruplarda düşmanca duyguların birikmesi ve yoğunlaşması söz konusudur.
Başka bir ifadeyle, Coser’a göre çatışmaların çokluğu (multiplicity) yoğunluklarıyla ters orantılıdır


Grup İçi Çatışma ve Grup Yapısında Çatışmanın İşlevi
Coser’a göre grup içi çatışma grup birliğinin ve bağlılığının kurulmasına yardımcı olur. Coser her
çatışmanın grup yapısı açısından olumlu işlevsel özellikler taşımayabileceğini belirtir. Coser, ayrıca
çatışmanın bütün gruplar için de işlevsel olmayabileceğine dikkat çeker. Bu noktada Coser, çatışmanın grup içi uyuma faydalı olup olmamasının, yani çatışmanın işlevsel olup olmadığının anlaşılmasında
çatışmaya konu olan sorun tipinin (type of issues) ve ayrıca içinde ortaya çıktığı toplumsal yapı tipinin
önem arz ettiğini belirtir, ancak Coser çatışma tipi ile toplumsal yapı tipinin bağımsız değişkenler olmadığına da dikkat çeker.

Bu bağlamda, iki eş arasında süregiden bir evlilik ilişkisinde evin gelir giderleri veya çocukların eğitimi ile ilgili olarak eşler arasında ortaya çıkan bir çatışma olumlu işlevsel, bunun aksine aile ve evlilik kurumunun gereksizliği veya benzeri bir konuda ortaya çıkan bir çatışma ise olumsuz işlevsel olarak kabul edilecektir

Toplumsal yapının kendisi çatışmayı tolere ederek ve kurumsallaştırarak bunu sağlayabilir. Bu
noktada Coser özellikle hoşnutsuzlukların dile getirilmesine izin verilmeyen katı toplumsal yapılarda çatışmanın uzun bir süre bastırıldıktan sonra ortaya çıkması durumunda daha çok temel ilke ve
değerlere yönelik olacağını ve bu nedenle toplumsal yönden parçalayıcı ve bölücü olacağını belirtir.

Coser, gevşek yapılanmış açık toplumlarda ise çatışmanın karşıtlar arasındaki gerilimi yeniden düzenleme amacıyla kullanıldığını, bu nedenle bu toplumlarda çatışmanın toplumsal ilişkilerde dengeleyici ve bütünleştirici işlevlere sahip olduğunu öne sürer.

Dış Gruplarla Çatışma ve Grup Yapısı
Bu noktada Coser dış gruplarla çatışmanın, grup içi bağlılığın artırılması ve grup yapısının korunması açısından işlevsel olup olmamasının anlaşılmasında, çatışma öncesinde grup içindeki anlaşma ve
uzlaşmanın derecesinin önemli olduğunu vurgular ve bu noktada örnek olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın Britanya’da nasıl birleştirici, Fransa’da ise nasıl bozucu bir etki yarattığına dikkat çeker.

Benzer şekilde Coser, yapılan araştırmalar tarafından ekonomik bir kriz öncesinde dayanışma içinde olan ailelerin ekonomik krizden daha sıkı kaynaşmış olarak çıktıklarının, dayanışmadan yoksun

ailelerin ise krizden genellikle dağılmış olarak çıktıklarının tespit edildiğine de dikkat çeker (Coser, 1956: 93). Özetle, dış gruplarla çatışma öncesinde grup içi birlik derecesi zayıf ise çatışma grup üzerinde parçalayıcı yani olumsuz veya bozuk işlevsel bir etki yaratabilir.

Düşman Arayışları: Coser için bir yapıda veya ilişkide çatışmanın ortaya çıkmaması o yapının veya ilişkinin çok istikrarlı olduğu anlamına gelmez. Nitekim çatışma, yapı içerisindeki rahatsızlıkların dile getirilmesini ve hoşnutsuzlukların giderilmesini sağlayarak gerginliklerin yapının ve sistemin parçalanmadan dışarı atılmasını ve böylece yapı içerisindeki ilişkilerin ve işlevlerin yeniden düzenlenerek sürdürülmesini sağlar, düşmanlıkların dışarıya atılmasını sağlayarak yapıya denge ve istikrar getirir.

Son olarak, Coser çatışmaya işlevselci bir bakış açısıyla bakmış, ancak diğer işlevselci sosyologların çoğundan farklı olarak çatışmanın, yapıya esneklik sağlayarak adaptasyon yeteneğini güçlendirmek gibi, olumlu işlevlere de sahip olduğu sonucuna varmıştır. Bu bakımdan da çalışması yapısal
işlevselciliğe bir alternatiften çok onu tamamlar niteliktedir.

RALF DAHRENDORF: POSTKAPİTALİST TOPLUM VE ÇATIŞMA TEORİSİ

1960’larda etkili olmuş diğer bir çatışma teorisi de Ralf Dahrendorf’un postkapitalist toplum teorisi olarak da adlandırılan sosyolojik çatışma teorisidir.

Endüstriyel Toplumda Sınıf ve Sınıf Çatışması (1959: 157) adlı çalışmasında toplumu, bir yüzü çatışma bir yüzü konsensüs olan iki yüzlü bir madalyona benzetir.

Türkçeye baskı veya zorlama olarak çevrilen coercion, Dahrendorf’un çalışmalarında zorlayıcı ve sınırlandırıcı meşru bir güç olan otorite konumundakilerin kitleleri itaat ettirme güçleri anlamında kullanılmaktadır.

Ona göre toplumsal düzen ve değişmenin temel kaynağını konsensüs değil çatışma oluşturmaktadır

Marksist Kuram Eleştirisi
Dahrendorf’un Endüstriyel Toplumda Sınıf ve Sınıf Çatışması (1959) adlı çalışmasında geliştirdiği çatışma teorisi, Marx’ın çalışmalarının eleştirel bir okuması üzerine kuruludur. Dahrendorf,
endüstriyel toplumun sadece bir biçimi olarak gördüğü kapitalizmin, o zamandan beri geçirdiği çok önemli bazı değişmelerin 20. yüzyılda Marx’ın analizlerini büyük ölçüde geçersiz kıldığını ve neticede Marx’ın yazılarının 20. yüzyılda çatışmanın temelini açıklama konusunda geçerliliğini yitirdiğini düşünür.

Dahrendorf’a göre Marx’ın çoğunu öngöremediği bu değişiklikler “postkapitalist” dediği yeni bir endüstriyel toplum tipinin oluşumuna yol açmıştır.

Literatürde büyük ölçüde aynı anlamda kullanılan postkapitalist ve postendüstriyel toplum, “özel mülkiyetin, sınıfsal çıkarların ve sınıf çatışmasının ‘eksen ilkeler’ olarak merkezî önemlerini kaybettiği bir toplumsal formasyonu oluşturmaktadır”

Dahrendorf Marx’tan beri endüstriyel kapitalist toplumda meydana gelen ve postkapitalist toplumsal formasyona dönüşümde rol oynayan önemli değişimlerden bazılarını aşağıdaki gibi sınıfar

  • Sermayenin ayrışması : Yirminci yüzyılda ise Dahrendorf’a göre teknolojinin gelişmesi ve dev şirketlerin ortaya çıkmasıyla birlikte üretim araçlarının mülkiyeti ile kontrolü birbirinden ayrışmaya başlamış, büyük şirketler tıpkı işçiler gibi emek gücü kiralanan uzman yöneticiler (managers) tarafından yönetilmeye başlamış, böylelikle şirket sahipleri ile şirketi yönetip kontrol edenler, denetleyenler önemli ölçüde birbirinden ayrışmaya başlamıştır.
  • Emeğin ayrışması: Özellikle makineleşme dediği teknolojinin gelişmesi ve uzmanlaşmanın artmasıyla birlikte Dahrendorf, üretim sürecinde farklı emek düzeylerine olan ihtiyacın da

arttığını savunur. Bu da beraberinde ücret, statü ve beceri düzeyleri farklı emek düzeylerinin oluşumuna yol açar.
  • “Yeni orta sınıf”ın gelişmesi: Dahrendorf’a göre bu kesimi tanımlayacak uygun bir kavram olmasa da ya da “yeni bir orta sınıf” olmasa da öğretmen, hemşire, muhasebeci, memur ve benzeri beyaz yakalılar ve bürokratlar elbette ki vardır ve bu kesimlerin gelişmesi Dahrendorf’a göre geçen yüzyılın en çarpıcı tarihsel gelişmelerinden birini oluşturmaktadır
  • Toplumsal hareketliliğin artması: Dahrendorf, eğitimde fırsat eşitliğinin yaygınlaşması ile birlikte kuşaklar arası hareketlilikte önemli bir artış olduğunu belirtir
  • Eşitliğin artması: Özellikle son yüz yılda sosyal vatandaşlık haklarındaki gelişmeler, yaşlılık maaşı, işsizlik tazminatı, sağlık sigortası, adli yardımlar, asgari ücret ve de minimum bir yaşam standardı gibi hakların yaygın olarak kabul edilmesi eşitsizlikleri önemli ölçüde azaltmıştır

Dahrendorf ve Çatışma Teorisi
Yukarıda özetlenen tüm bu önemli değişmelerden dolayı Dahrendorf, yirminci yüzyılda endüstriyel kapitalist toplumun sınıf yapısının değiştiğini düşünür. Bu nedenle de bu değişmeyi açıklayacak, Marksist çatışma kuramından farklı, yeni bir çatışma kuramı geliştirmeye koyulur. Bu yeni çatışma kuramında çatışma ne Marx’ın daha önce iki temel sınıf olarak tanımladığı emek ile sermaye arasındadır ne de üretim araçlarının mülkiyeti üzerine dayalıdır. Dahrendorf için postkapitalist
toplumda meşru güç/kontrol anlamında kullandığı otorite (yetki) sahibi olmak artık üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmaktan daha önemlidir.

Bu nedenle postkapitalist toplumda çatışma, ona göre, artık otorite temeli üzerinde gelişmektedir. Böylelikle Dahrendorf’a göre otorite konumlarına katılma veya bu konumlardan dışlanma postkapitalist toplumda çatışmanın yeni temelidir. Dahrendorf’a göre otorite normlar tarafından belirlenmiş belirli toplumsal rol ve mevkilere iliştirilmiş meşru güçtür.

“Güç bireylerin kişiliğine bağlı iken, otorite her zaman rollerle ya da toplumsal konumlarla ilişkilidir”

Marx’ın kuramında toplumu bölen, üretim araçlarının özel mülkiyeti iken Dah rendorf’un kuramında toplumu bölen meşru güç anlamındaki otoritedir.


Yarı Gruplar, Çıkar Grupları ve Çatışma Grupları
Dahrendorf otorite dağılımından kaynaklanan karmaşık çıkar ilişkilerini üç tip çıkar grubu altında ele alarak çözümlemeye çalışır: (i) yarı gruplar (quasigroups), (ii) çıkar grupları ve (iii) çatışma grupları

Dahrendorf’a göre grup çıkarları açık çıkarlar (manifest interests) ya da gizil çıkarlar (latent interests) olabilirler. Gizil çıkarlar üyelerin bilincinde olduğu açık amaçlar şeklinde geliştiklerinde açık çıkarlara dönüşür. Gizil çıkarlar açık amaçlar olarak ortaya çıkmadıkları müddetçe yarı grup (quasi group) ya da potansiyel grup (potential group) çıkarlarıdır. Gizil çıkarların bilinçli amaçlar olarak açığa çıkmaya başlamasıyla birlikte yarı gruplar çıkar gruplarına (interset groups) dönüşür. Gizil çıkar çatışmasında
çatışmanın açık hâle gelebilmesi ise ancak otoritenin veya otorite konumundakilerin meşruluklarının sorgulanmaya başlamasıyla mümkündür.

Örneğin, bilinç yükseltme hareketlerinden sonra kadınların erkeklerle fırsat eşitliği talepleri Dahrendorf’a göre daha önce gizil olan çıkarların bilinçli amaçlar olarak ortaya çıkmasını, dolayısıyla da yarı grup olan kadınların çıkar grupları kurarak örgütlenmelerinin bir örneğini temsil eder.
Dahrendorf, çıkar gruplarının sosyolojik anlamda grup çatışmasının gerçek aktörleri olduğunu belirtir

Çatışma grupları: Dahrendorf çıkar gruplarından da çatışma grupları (conflict groups) dediği grupların doğduğunu düşünür. Dahrendorf’un modelinde sınıf ve sınıfsal çatışma, çatışma grupları anlamında kullanılır. “Bizim model açısından, ‘sınıf’ terimi, zorunlu olarak eşgüdümlenmiş birliklerde (imperatively coordinated associations) otoritenin farklı dağılımından ortaya çıkan çatışma grupları anlamına gelir... Zorunlu olarak eşgüdümlenmiş birliklerin otorite yapısından yükselen çatışma grupları olan sınıfar çatışma halindedir.” (Dahrendorf, 1959: 204, 206).

Dahrendorf’a göre çatışma grupları adı üzerinde grup çıkarları adına toplumsal düzendeki diğer
gruplarla grup çatışmasına giren örgütlü gruplardır. Bu bağlamda emek ve sermaye sınıfarı çatışma gruplarına örnek olarak verilebilir.

Özetle, Dahrendorf’un kuramında postkapitalist toplumda otorite konumunda olanlarla bundan
dışlananlar arasında, “zorunlu olarak eşgüdümlenmiş birlikler” aracılığıyla sürdürülen bir çatışma her zaman vardır ve bu çatışma Marx’ın kuramında sözü geçen sınıf çatışmasının yerini almıştır.

Ona göre çatışmanın toplumu bir arada tutma, demokrasilerde gücün kötüye kullanımının
engellenmesi, bireysel haklar ve hukukun güçlendirilmesi ve de güç kullanma yetkisine sahip olanlar üzerindeki kontrolün sürdürülmesi (Slattery, 2010: 184) gibi çeşitli işlevleri vardır. Bu nedenle ona göre önemli olan çatışmayı bastırmak değil, çağdaş endüstriyel toplumlarda olduğu gibi etkin bir kurumsallaştırma yoluyla düzenlemektir.

Dahrendorf’un kuramı da farklı cephelerden önemli eleştiriler almıştır. Bu eleştirilerin başında ise bu kuramın güç ve otorite yarışı dışında kalan toplumsal çatışmaların temellerine ilişkin ayrıntılı bir analiz geliştirmediği yönündeki eleştiri gelmektedir.

Ritzer, temel sorunu “yapısal işlevselci kökeninden kendini hiçbir zaman yeterince kurtaramamış
olmak” olan çatışma teorisinin en önemli katkısının ise Marx’ın çalışmalarına daha sadık teoriler için zemin hazırlaması olduğunu savunur











ÜNİTE 04 : Sembolik Etkileşimcilik

Sembolik etkileşimcilik, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Amerikan sosyolojisi yaklaşımı olarak bireyin davranışlarının toplumsal yönlerini araştıran ve toplumsallaşma sürecini inceleyen sosyal psikoloji alanındaki çalışmalardan etkilenerek ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

“Mead bütün olarak toplumları çalışmaktan çok, küçük ölçekli toplumsal süreçleri çözümlemeye daha fazla önem vermiştir”

Toplumsallaşma, toplumsal normların içselleştirilmesidir. Başka bir deyişle, toplumun sürekliliğini sağlayan ve nesilden nesile aktarılan toplumsal normları öğrenme sürecidir.

Sembolik etkileşimci bakış açısı insanların kendi gelişimlerinde nasıl yaratıcı olduklarının anlaşılmasının önemi üzerinde durmuş, daha çok semboller ve iletişim aracılığıyla bireylerin içinde yer aldıkları gündelik yaşamdaki etkileşimlerinden, nasıl bir düzen (order) ve anlam (meaning) ürettikleri ile ilgilenmiştir.

Sembolik etkileşimcilik, yapısalcı ve sistem yaklaşımlarının sosyolojik çözümlemede ihmal ettiği insan davranışının öznel ve yorumlayıcı yönlerine önem vererek, onları ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Sembolik etkileşimcilere göre, bireyin davranışı tamamen yapılar tarafından belirlenmemektedir. Birey, bulunduğu eylemlerde kısmen özgürlüğe ve seçme şansına sahip bulunmaktadır. Böylece sembolik etkileşimciler, bireyin nesnel yapılar tarafından belirlenen pasif varlıklar olarak ele alınmasını reddederek onu daha özgür ve aktif bir konumda ifade etmişlerdir.

Sembolik etkileşimci bakış açısının vurguladığı en önemli öge benlik kavramıdır. Sosyal teori içinde, benliğin sıradan bir biçimde, sistemin empoze ettiği normları ve değerleri içselleştiren ve sistemin
gerekliliklerine yönelik roller üstlenerek, anlamlar üreten toplumsal bir aktör olarak ele alındığını ileri sürmüşlerdir.

Sembolik etkileşimcilik, benlik kavramını yaklaşımının merkezine yerleştirerek benliğin irade sahibi, aktif yönünü odak noktası olarak ele almaktadır. Bununla birlikte sembolik etkileşimci yaklaşım, doğa bilimlerindeki nedensel çözümleme yerine, toplumsal gerçekliği içeriden tanımlamaya çalışarak,
bireylerin basitçe gündelik yaşamlarındaki görüşlerini, duygularını ve eylemlerini yorumlamayı amaçlamaktadır.

Sembolik etkileşimci yaklaşım tarafından toplumsal eylem, bireylerin bu eylemlere yükledikleri anlamlar bağlamında ele alınmaktadır. Toplumsal eylemin bu şekilde açıklanması, M. Weber’in yaklaşımı ile benzerlik göstermektedir. Fakat sembolik etkileşimcilik, makro ölçekte toplumsal değişimin açıklanmasından daha çok, mikro ölçekte etkileşim durumları ile ilgilenmektedir ve bu yönüyle M. Weber’in yaklaşımından ayrılmaktadır

Sembolik etkileşimci yaklaşım, insanın toplumsal etkileşiminin doğası üzerinde durmaktadır. Bu bağlamda, toplumsal aktörler arasında sembolik iletişim süreci olarak benlik ve toplum ilişkisini çalışmaktadır.

Mead, çalışmalarında Cooley’nin yaklaşımından etkilenmiş, onun ayna benlik kavramını geliştirmiştir. Bu anlamda Mead benlik kavramını, toplumsal bir fenomen olarak ele almıştır.

Sembolik Etkileşimde Sembol ve Anlamlar

Semboller, bitmemiş gerçeklikler olarak devam eden bir süreç içerisinde yer almaktadır. Semboller, aynı zamanda anlamların (meanings) taşıyı cıları olarak kabul edilmektedirler. Semboller, nesne ve olaylara özel bir anlam yüklemektedir. Anlamlar, nesne ve olayların kendisinde içsel olarak
bulunmamaktadır.

Semboller olmadan insanların birbirleriyle etkileşiminden ve dolayısıyla bu etkileşimlerden oluşan
toplumdan bahsetmek mümkün değildir. Hayatta kalmak ve yaşamlarını sürdürebilmek için insanlar, anlamlara ihtiyaç duymaktadırlar. Bunun için insanların bir anlamlar dünyası inşa etmeleri ve onunla yaşamaları gerekmektedir. Bu anlamlar sabitdeğişmez ve mutlak nitelikte değildirler.

Sembolik etkileşimde dil ve jestler en önemli semboller olarak tanımlanmaktadır. Etkileşim, dilin kullanımı ve jestler aracılığıyla gerçekleşmektedir.

Sembolik Etkileşimciliğin Temel Varsayımları

  • İnsanlar, öğrenilmiş anlamların sembolik bir dünyasında yaşarlar.
  • Semboller, toplumsal süreçlerde ortaya çıkar ve paylaşılır.
  • Semboller, insan davranışını etkilemesi bakımından önemlidirler.
  • Zihin, işlevsel, irade sahibi ve bireyin çıkarlarına hizmet eden teleolojik bir varlıktır.
Benlik, toplumsal bir kurgudur. İnsanlar doğduklarında zihin ve benlik sahibi değillerdir. Benlikler, diğerleriyle etkileşim sonucunda oluşmaktadır. Sembolik etkileşimciler, zihin gibi benliği de toplumsal bir ürün olarak ele almaktadırlar.

  • Toplum, toplumsal süreçler sonucunda ortaya çıkan dilsel ya da sembolik bir kurgudur.

  • “Sempatetik içe bakış” sorgulamanın zorunlu bir biçimidir. Sempatetik içe bakış: araştırmacının, toplumsal aktörün özneler dünyasına girmesi ve kendini onun yerine koyarak bakması gerekmektedir. Böylece araştırmacı, sembolleri ve grubun söz ya da sembol ile kastettiği nesneyi öğrenebilmelidir

ERKEN DÖNEM ETKİLEŞİMCİ DÜŞÜNÜRLER

  • I. Thomas ve C. H. Cooley
Thomas’ın katkıları arasında yetişkinlerin toplumsallaşması ve durum tanımlaması (definition of the situation) kavramlarını oluşturması yer almaktadır.

Yetişkinlerin toplumsallaşması, toplumsal aktörlerin, sürecin sonraki aşamalarında yeni roller (anne, baba, işçi vb.) almalarını içermektedir.

Durum tanımlaması, toplumsal etkileşim ile oluşan nesnel sonuçların birey tarafından öznel olarak değerlendirilmesidir. İnsanların eylemde bulunmadan önce anlamları bir araya getirerek karar verme sürecindeki müzakere anını ifade etmektedir.

Erken dönem etkileşimci yaklaşımın önemli düşünürlerinden biri olan Cooley ise, ayna benlik (lookingglass self) ve birincil grup kavramları ile etkileşimci bakış açısını vurgulamış ve aynı zamanda toplumun zihinsel olarak tasarlanması teorisini geliştirmiştir. Ayrıca, insan doğası hakkında bir teori geliştirerek, benliğin gelişim aşamalarını belgelemiştir. Bununla birlikte Cooley, sempatetik içe bakış ile sosyoloji alanına yöntemsel bir katkı sağlamıştır

Ayna benlik bireyin, diğer insanların kendisine karşı davranışlarına bağlı olarak oluşturduğu kendi imgesidir.
Cooley (1995, s.196), “ayna benlik”i oluşturan üç ögeyi şu şekilde sıralamaktadır:
  • Kendi görünüşümüzün diğer kişiler tarafından nasıl göründüğünün imgelenmesi,
  • Kendi görünüşümüzle ilgili diğerlerinin tepkilerinin değerlendirilmesi,
  • Bunların sonucunda kendimizi nasıl (gurur veya utanma gibi) hissettiğimiz
dir. Bireyi utanç ya da gurura götüren şey mekanik bir reşeks değildir, diğerlerinin zihnindeki bu yansımanın tahmin edilen etkisidir.

Birincil grup, yüz yüze ilişkilerin bulunduğu, kendi davranış normlarına sahip bir grup olarak tanımlanmaktadır.

Sempatetik içe bakış, bireylerin başkalarını anlamak için kendilerini onların yerine koyma yöntemini ifade etmektedir.
Cooley’e göre psikoloji ve sosyoloji, birey ile toplumsal kurumları birbirinden ayrı olarak ele almışlar ve bu nedenle ortak bir yanılgıya düşmüşlerdir. Oysaki birey ve toplum, birbirinden ayrılmaz bir bütün meydana getirmektedirler. Bu bağlamda Cooley, aile ve oyun grupları gibi birincil gruplardaki yüz yüze, kişisel ilişkileri incelemiştir.

GEORGE HERBERT MEAD: En önemli eserleri arasında Zihin, Benlik ve Toplum (1934) ve Edim Psikolojisi (1938) yer almaktadır.

Mead, sosyal psikoloji yaklaşımında toplumsal gerçekliği durağan olarak ele almamış, bunun yerine toplumsal gerçekliği, süreç olarak kavrayan bir görüşü benimsemiştir. Bu nedenle, Mead’e göre,
insanlar ve toplumsal düzenler, tamamlanmamış olgular olarak olma süreci içerisinde bulunmaktadırlar

Rol Alma Süreci
İnsanların birbirleriyle etkileşiminin başarılı bir biçimde gerçekleşmesi sonucunda semboller, anlamlara sahip olmaktadırlar. Toplumsal ilerlemeyi sağlayan etkileşim için, toplumun üyeleri tarafından anlamların paylaşılmasının yanında, diğerlerinin amaçlarının da yorumlanabilmesi
gerekmektedir. Ortak sembollerin varlığı ile mümkün olan bu süreç Mead’in adlandırdığı rol alma süreci ile sağlanmaktadır. Mead’in yaklaşımında rol alma süreci, bireyin kendini diğerlerinin yerine koyması olarak tanımlanmaktadır.

Mead, rol alma süreci ile bireylerin “benlik” kavramını geliştirdiğini belirtmektedir.

Benlik Teorisi
Daha önce belirttiğimiz gibi, yirminci yüzyılın başında, Amerikan psikolojisi ve sosyolojisinde egemen olan bakış açısı, benliğin ve bilincin, mekanik ve pasif olarak ele alınması olmuştur. Mead bu bakış açısından ayrılan bir yaklaşımla benlik kavramını toplumsal bir fenomen olarak geliştirmiştir.

Mead’e göre benlik, ancak bireyin kendisine dışarıdan bir nesne olarak bakabilmesi ile gelişmektedir. Bunu yapabilmek için bireyin, kendisini diğerlerinin bakış açısından gözlemleyebilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, benliğin gelişiminin kaynağı, bir diğerinin rolünü alma yeteneğinde yatmaktadır. Benlik, bireyin diğerleriyle etkileşimi aracılığıyla ortaya çıkmaktadır.

Mead’in yaklaşımının temelini, hayvanların davranışı ile insanların davranışı arasında bulunan farklılık oluşturmaktadır. Hayvanların davranışları tepkisel olarak görülürken, insanların davranışları eylemsel olmaktadır. İnsan davranışı inançların, Fikirlerin, ilkelerin oluşturduğu değerler tarafından yönlendirilmekte ve bu özelliği ile hayvanların davranışından ayrılmaktadır.
İnsanlar için belirli anlamlar yüklenen bu değerler, insanların sahip olduğu iki unsura bağlı olarak gelişmektedir: Bilinç ve öz bilinç.
1Bilinç (conscious), düşünebilme yeteneğini ve içinde bulunduğumuz dünyanın farkında olmayı içermektedir.
2Öz bilinç (selfconscious), tek ve eşsiz olan kendi varlığımızın farkında olmayı ifade etmektedir. Öz
bilincin oluşmasıyla, insanlar düşünme ve müzakere ile kendilerinin eylemlerini yönetebilmektedirler. Kendileri için amaçlar belirleyebilmekte, gelecek eylemlerini planlayabilmekte ve eylemin alternatif yönlerinin sonuçlarını göz önünde bulundurabilmektedirler.

Benlik bilinci, bireyin kendisinin diğerlerinden bağımsız, toplumsal kimliğinin farkında olmasını ifade etmektedir. İnsanlar benlik bilinciyle doğmazlar ancak toplumsallaşma sürecinin ilk aşamalarının bir sonucu olarak benlikleri hakkında bir farkındalık edinirler. Bu anlamda dilin öğrenilmesi, çocuğun
kendi benliğinin farkına varma sürecinde çok önemli bir yer tutmaktadır.

Mead’in benlik teorisine göre, birey kendi deneyimleri ve kendi yaşamı için bir toplumsal nesne hâline geldiğinde, benliği de davranışları yoluyla oluşmaya başlamaktadır. Birey, davranışları yoluyla belirli roller oynamaktadır. Başka bir deyişle, başkalarının kendisinden beklediğini düşündüğü davranış biçimine göre eylemde bulunmaktadır (Tolan, 1983, s.48). Böylece benlik, bireyin davranışlarının temelini oluşturmaktadır.

Mead’in insan zihninin nasıl çalıştığını yorumlaması, onun yaklaşımının oluşmasında temel bir öge olarak yer almaktadır. Benliğin de sembolik düşünebilme yeteneği sağlayan zihin sayesinde oluştuğu belirtilmektedir.

Mead’a göre bu zihinsel mekanizma insana bazı yetenekler sağlamaktadır:
  • Bilinçli olarak plan yapabilme ve davranışlarını içinde bulunduğu duruma ya da kendisinin önceden belirlemiş olduğu amaçlara uygun bir şekilde uyarlama yeteneği sağlamaktadır.
  • Geniş çeşitliliğe sahip semboller aracılığıyla (Dil, bu sembollerden en önemlisi olarak kabul edilmektedir.) başkaları ile iletişim kurabilme ve iletişim sürecinde söylenenin altında yatan ya da ima edilenin anlamını yorumlayabilme yeteneği sağlamaktadır.
  • Öz bilince sahip olma, başka bir deyişle, sadece bireyin kendi duygularının ve düşüncelerinin, daha da önemlisi kendi varlığının bilincinde olmasını değil, aynı zamanda başkalarının da varlığının, duygularının farkında olmasını sağlamaktadır.

Mead’e göre, zihin ve benlik gündelik yaşamın toplumsal bir ürünüdür. Toplum, zihin ve benlik olmadan var olamaz.

Benliğin toplumsal gelişimi ikili bir sürece dayanmaktadır. Bunlar uzlaşma (negotiation) ve
yorumlamadır (interpretation).

Ben (I) ve Beni/Bana (Me)
Mead, bireyin bilinç ve düşünmeye sahip olmasına rağmen, nasıl davra nacağının seçiminin, bu davranışın toplumsal bağlamı tarafından belirlendiğini ileri sürmektedir. Mead’e göre bireyin
davranışları ve kendi varlığının farkında olması, diğer bir deyişle benlik, birbirinden ayrılamayan “ben”
  • ve “beni/bana” (me) özelikleri içeren bir süreç tarafından belirlenmektedir

Mead’in teorisinde benlik, hem bir özne hem de bir nesne olarak kabul edilmektedir. Benlik, bir
taraftan düşünen ve eyleyen bir özne olarak “ben” (I) ve diğer taraftan bireyin başkaları için var olan dünyada bir nesne olarak kendi benliğinin farkında olması ile “beni/bana” (me) olarak ele alınmaktadır. Mead’in “ben” kavramı, hem biyolojik hem de toplumsal bir içerik taşımaktadır. Bu
kavram, organik dürtüler ile toplumsal deneyimin bir sentezini oluşturmaktadır. Bu nedenle “ben” ve “beni/bana” birbirinden kolayca ayrılmaları mümkün olmamaktadır

“Ben”, bireyin bir bütün olarak kendisi hakkındaki düşüncesine dayanmaktadır.

“Beni/Bana”, herhangi bir anda ya da durumda, diğer insanların bireyden nasıl davranmasını beklediğinin farkında olması ile oluşmaktadır.


Örneğin, bir kişi kazayla elini yaktığında, benliğin “ben” durumu, hissedilen acıya karşı tepki yoluyla ifade edilmektedir. Fakat benliğin “beni/bana” durumu, belirli bir biçimde hissedilen acıya karşı tepkinin seçimini belirlemektedir. Bu nedenle bireyin tepkisi şu ögelerle belirlenmiş olmaktadır:
  • Kim olduğu (yaş, cinsiyet gibi faktörler)
  • Nerede olduğu (evde, dışarıda, vb.)
  • Kiminle olduğu (aile, arkadaşlar, tanımadığı insanlar, yalnız vb.)

Her eylem “ben” biçiminde başlamakta ve genellikle “beni/bana” biçiminde son bulmaktadır.

Genelleştirilmiş öteki, toplumsal grubun tutumlarının içselleştirilmesini ifade etmektedir.

Benliğin Oluşum Aşamaları
  • Hazırlık Aşaması (Preparatory Stage): Bu aşamada kendi davranışını değerlendirme yeteneğine sahip olmayan bebek, anlamsız taklitler yapar. Örneğin okumayazma bilmediği hâlde gazete okur gibi yapabilir. Çocuk, bu anlamsız taklitleri, diğerlerinin ilgisini çekmek amacıyla yapmaktadır.

  • Oyun Aşaması (Play Stage): Bu aşama çocuğun, bir diğerinin rolünü alma becerisinin gelişimine izin veren önemli bir süreçtir (Meltzer vd, 1975, s.40). Çocuk, bireysel rolleri içselleştirilmektedir. Örneğin çocuklar, anne, öğretmen, postacı ya da şoför rolünü oynayabilirler.

  • Birlikte Oyun Aşaması (Game Stage): Bu aşama, benliğin gelişiminin ileri aşamasıdır. Benlik, kişilerin diğerlerinin rollerini almayı öğrenmesi ya da oynamaktan çok, onlara katılması ile
gelişmektedir. Çocuk bir oyuna katıldığı zaman, oyuna katılan başkalarının rollerini de düşünmek zorunda kalır. Kendisini birden fazla rolü aynı anda alması gereken bir durumda bulur. Birden fazla insanın beklentilerine aynı anda karşılık vermek zorundadır. Futbol oyunu bu durumu açıklamak
için iyi bir örnektir.

Birlikte oyun ve oyun arasında temel bir fark bulunmaktadır: Birlikte oyunda çocuk, oyuna dâhil edilen diğerlerinin tutumuna sahip olmak zorundadır. Oyun ve birlikte oyun arasındaki fark, (a) katılımcıların sayısı ve (b) kuralların olup olmamasına bağlı olarak belirlenmektedir.

Mead, çocuğun olgunlaşma sürecindeki son aşamanın, bireyin bütün toplumun tutumunu temsil eden “genelleştirilmiş öteki”nin rolünü aldığı zaman ortaya çıktığını ileri sürmektedir.

Mead’e göre, aile ya da devlet gibi kurumlar, özel toplumsal rollerin onlara yüklenmesi ile bir mevcudiyete sahip olmaktadırlar.

Kültürün ve toplumsal rollerin varlığı, insan davranışını bir dereceye kadar şekillendirse de Mead, insanların hâlen nasıl davranacakları konusunda önemli seçimlere sahip olduğunu belirtmektedir.

HERBERT BLUMER: Önemli eserleri arasında Sembolik Etkileşimcilik: Perspektif ve Yöntem (1969) yer almaktadır. Bu anlamda, Mead’in felsefi düşüncesi ve Chicago Okulu’nun ampirik çalışma ilkesinin, Blumer’ın çalışmaları üzerinde önemli etkiler bıraktığı görülmektedir.

Blumer’ın yaklaşmına göre sembolik etkileşimcilik, üç temel önermeye dayanmaktadır.

  • İnsanlar nesne ve olaylara karşı, onların kendilerine ifade ettiği anlamlara göre hareket etmektedirler.
  • Anlamlar, insanların birbirleriyle olan etkileşiminden ortaya çıkmaktadır.
  • Anlamlar yorumlayıcı bir süreç içerisinde değişime uğramaktadır.

Bir nesne, bireye anlam ifade eden bir özelliğe sahip değildir. İnsanlar tarafından, nesne ve olaylara anlam yüklenmektedir.

Blumer’ın çalışmaları işlevselci yaklaşımın etkili olduğu dönemde gerçekleşmiştir. İşlevselci yaklaşım, bireyden çok toplumsal grubu, öznelden çok nesnel gerçekliği vurgulamaktadır. Blumer soyut ilişkiler çerçevesinde, makro veya büyük boyutlu (grand) teorilerin karşısında yer almaktadır (Plummer, 2008, s.111). Sembolik etkileşimcilik açısından bakıldığında toplum, yaşantılarını sürdüren insanlardan
oluşmaktadır.

Blumer, işlevselcilerin ihmal ettiği öznel anlam üzerinde durmuş, toplumu özerk bir yapı olarak ele almak yerine, sembolik bir etkileşim olarak ele almıştır. Bu bağlamda Blumer toplumun, insanlar üzerinde etkili olan birtakım güçlerin kaynağı olarak ele alınmasını eleştirmekte ve toplumun, eylemde bulunan insanlar olarak görülmesi gerektiğini vurgulamaktadır

  • Toplum, etkileşim hâlindeki insanlardan oluşmaktadır. Kolektif eylem aracılığıyla bir araya gelen bu faaliyetler, örgütleri ve toplumsal yapıyı biçimlendirmektedir.

  • Etkileşim, başka insanların faaliyetlerine karşılık olarak verilen tepkilerden oluşmaktadır. Sembolik olmayan etkileşimler, basit uyarana tepki sürecini içermektedir. Boğaza bir şey takıldığında öksürmek, buna bir örnek oluşturmaktadır. Sembolik etkileşim, eylemin yorumlanmasını kapsamaktadır. Kişi, kendisini fark etmeyen birinin yanında öksürerek tepki gösteriyorsa öksürmek, dikkat çekme anlamını taşıyan bir sembol hâline gelmektedir. Bu bağlamda dil, en yaygın ve en önemli semboldür.

Nesneler, kendilerinde bir anlamı içsel olarak taşımamaktadır. Anlam, sembolik etkileşimin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Blumer bir nesneyi, “atıfta bulunulan herhangi bir şey” olarak
tanımlamaktadır.

İnsanlar, kendileri dışındaki nesneleri tanımanın yanı sıra, kendilerini de nesne olarak görebilme yeteneğine sahiptirler. Örneğin genç bir kadın kendini bir öğretmen, bir eş ve anne olarak
görebilmektedir.

Kolektif eylem, grup üyeleri tarafından, eylemlerinin birbirleri ile ilişkili hale getirilerek, uyum içinde olmalarının sağlanması anlamına gelmektedir. Kolektif eylem, Blumer tarafından, “farklı kişilerce sergilenen farklı eylemlerin toplumsal örgütlenişi” olarak tanımlanmaktadır

Kolektif Eylem
Kolektif eyleme katılan bireyler, toplumsal yapıyı oluşturmaktadırlar. Aile ya da şirket gibi bir kurum, kolektif eylemde bulunulan bir birliktelik olarak ele alınmaktadır. Fakat bu kurumlar sabit ve durağan olarak görülmemektedir.

Blummer, eylem ve kolektif eylemin örgütlenmesi ile ilgili olarak üç noktayı vurgulamaktadır:
  • Eylem, yorumu (veya tanımlamayı) gerektirmektedir.
  • Eylemin yönü aniden ortaya çıkmaktadır.
  • Kolektif eylemin oluşum süreci bulunmaktadır

Blumer’ın Yöntemsel Yaklaşımı
Blumer’a göre sembolik etkileşimciliğin merkezinde dünyanın bir imgesi bulunmaktadır. Bu imgenin anlaşılması için Blumer, araştırılması gereken alanları şu şekilde açıklamaktadır:

  • Süreçler, değişimler, yaşam biçimleri, gruplar ve bütün toplumların her zaman araştırılması gerekmektedir. Hiçbir şey sabit ve durağan olmadığı için toplumsal hayat sürekli yeniden oluşmaktadır. Böylece ampirik dünya daima yeniden düzenlenmektedir.

  • Toplumsal hayatın meydana getirdiği anlamlar, semboller ve dillerin araştırılması gerekmektedir. İnsan hayatını farklı kılan ve değişen bu anlamların nedenlerinin derinlemesine incelenmesi için özel bir yönteme ihtiyaç duyulmaktadır.

  • Etkileşimler ve bağlantıların her zaman araştırılması gerekmektedir. Bu yaklaşıma göre, tek başına birey ele alınmamaktadır. Diğerleri ile daima etkileşimde olan bireyler bir anlam ifade etmektedir. Toplumlar, birlikte bir şeyler yapan, etkileşim hâlinde bulunan insanların
oluşturduğu ilişkilerdir

Blumer’a göre, bu araştırılması gereken unsurları bir arada tutan temel kavram, Mead’den alarak geliştirdiği benlik kavramıdır.

Blumer, araştırdıkları alanlardaki yaşam hakkında derin bilgilere sahip olmayan sosyologların, gerçek dünya ile çok az ilişkisi olan birtakım tanımlamaları, toplumsal dünyaya empoze etmeye çalıştıklarını belirtmektedir.

SEMBOLİK ETKİLEŞİMCİLİĞİN ELEŞTİRİSİ

Sembolik etkileşimciliğin genel olarak eleştirilen yönü, çalışmalarının mikro ölçek üzerinde yoğunlaşması olmaktadır.

Bu yaklaşım çerçevesinde, sembolik etkileşimciler, küçük ölçekte yüz yüze etkileşim üzerinde
çalışmaktadırlar. Bu nedenle, toplumsal ve tarihsel yapı ve süreçlere fazla ilgi göstermedikleri ileri sürülmektedir.

Sembolik etkileşimcilerin, toplumsal yapıyı göz ardı etmeleri nedeniyle, toplum üyelerinin, neden
toplumsal normlara uygun bir şekilde hareket etmeye çalıştıklarını yeterince açıklayamadıkları öne sürülmektedir

Ayrıca Mead’in kavramlarının çoğunun sezgisel düzeyde kavranmayı gerektirecek anlamlara sahip olmaları nedeniyle belirsiz kaldığı belirtilmektedir.

Ayrıca, insan davranışının çalışılması için uygun tekniklere yönelik özgün tavsiyeler vermemiştir

ÜNİTE 05: Fenomenoloji ve Fenomenolojik Sosyoloji

Temel varsayımları ve çalışma nesneleri açısından sosyoloji teorilerinin en genel düzeyde ikiye ayrıldığı sınıflamanın (Haralambos, 1995:866) yaygın olarak kabul gördüğü söylenebilir. Bu
sınıflamada birinci grubu, insan davranışlarını büyük ölçüde biçimlendirdiği varsayılan geniş ölçekli
toplumsal yapılara ve bu yapıların çözümlenmesine ağırlık veren teoriler oluşturur. Bu teorilere genel olarak yapısalcı teoriler ya da makro sosyoloji adı verilir. İkinci grubu ise insan davranışlarının büyük ölçüde toplum tarafından biçimlendirildiği varsayımını reddeden, bu nedenle toplum yapısını bir
bütün olarak ele almak yerine bireysel aktörlere ve bu aktörlerin eylemlerine ve karşılıklı
etkileşimlerine odaklanan teoriler oluşturur. Bu ikinci gruba giren teorilere de genel olarak yorumlayıcı yaklaşımlar, toplumsal eylem yaklaşımları ya da mikro sosyoloji adı verilir


Fenomenolojiye göre sosyoloji, insanların içinde bulundukları toplumsal dünyaya atfettikleri anlamı anlamanın ötesine gidemez. Başka bir deyişle fenomenoloji, insan eyleminin nedensel bir
açıklamasının yapılmasının mümkün olamayacağını savunur.


FENOMENOLOJİ (GÖRÜNGÜBİLİM)

“Fenomen” (görüngü) kavramının iki temel anlamı vardır. Bunlardan birincisi “bir dereceye kadar alışılmamış olan, büyük ihtimalle sıra dışı veya şüpheli olan bir durumun açıklanması”dır. Bu tanım gündelik tanımdır, dış dünyanın var olduğu ve bizim duyularımız aracılığıyla algılayabileceğimiz bir gerçekliğe sahip olduğunu varsayan bir tanımdır, örneğin yiyeceklerin ekşimeleri, çürümeleri veya denizler deki gelgit hareketi bu açıdan birer fenomendir. İkinci tanım ise “bir nesnenin herhangi bir duyu tarafından edinilen algısı, yani duyularımız aracılığıyla algıladığımız her şey”dir (Slattery, 1991:142, Jary ve Jary, 1991:467). Bu ikinci tanım, dış dünyanın bizden bağımsız olan ve
algılayabileceğimiz bir gerçekliğe sahip olduğu varsayımını verili kabul etmez. Bu tanım daha çok
kendine ait bir gerçekliğe sahip olabilecek ya da olamayacak olan dış dünyayı, duyularımız aracılığıyla algılayışı mız ve beynimiz aracılığıyla anlamlandırmamız ile ilgilidir. Bu nokta, fenomenoloji açısından son derece önemlidir, çünkü fenomenolojik düşüncenin temelinde po zitivist yaklaşımda olduğundan çok daha farklı bir Fiziksel dünya anlayışı yatar. Fe nomenolojiye göre Fiziksel dünya herkes için aynı anlamı taşıyan, bireylerden bağımsız bir gerçekliğe sahip değildir. Diğer bir deyişle Fiziksel dünya
görelidir, in sanların kendisine yüklediği anlamlara ve yorumlara bağlıdır. Örneğin fenomenolojiye göre anahtar, vida veya jant gibi şeyler aslında yoktur, bunların hepsi farklı biçimler verilmiş ve farklı işlevlere sahip olan metallerdir.

Fenomenolojiye göre toplum insan öznelliğinin ötesinde, dışarıda keşfedilmeyi bekleyen, kendi
kendine var olan bir şey değildir. Peki o hâlde toplumu nasıl başkaları ile aynı şekilde biliyoruz, nasıl bizim dışımızda nesnel bir gerçekliği varmış gibi algılıyoruz? Fenomenolojiye göre bunun nedeni
toplumun “gündelik yaşamlarımızda rutinlerimiz, etkileşimlerimiz ve diğer insanlarla paylaştığımız ortak varsayımlar aracılığıyla yarattığımız ve yeniden yarattığımız bir şey” (Slattery, 1991:142)
olmasıdır.


Fenomenoloji terimi, fenomen kavramının “duyular ve sezgiler tarafından algılanan her şey”
şeklindeki bu ikinci anlamından türemiştir. Bu anlamdaki Fenomenoloji (Görüngübilim) kavramı ilk
olarak Filozof Hegel tarafından 1807’de yayımlanan “Aklın Fenomenolojisi” adlı eserinde kullanılmıştır

Kant’a göre dünya hakkında çeşitli algılarımız vardır ama bu algılar dünyanın gerçekte ne olduğuna karşılık gelmiyor olabilir.

Fenomenoloji, Edmund Husserl tarafından geliştirilen, gündelik yaşamda sorgulamaksızın verili kabul ettiğimiz gerçekliğin bilincimiz tarafından nasıl inşa edildiğini anlamaya çalışan felsefi bir ekol, felsefi bir araştırma yöntemidir (Srubar, 2005:557). Gündelik yaşamları sırasında insanların etraşarındaki

dünyayı sorgulamamaları, bu dünyanın gerçekliğini kendiliğinden, doğal bir tutumla verili kabul etmeleri, fenomenolojik yaklaşıma göre bir sorun yaratmaktadır.

Fenomenoloji, dış dünyanın ancak bu dünya hakkındaki bilincimizle anlamlı olduğu varsayımına dayanan, insan bilincinin işleyişi ile ilgilenen ve insanların içinde yaşadıkları dünyayı yorumlama yollarını incelemeye çalışan bir felsefi yaklaşımdır

Fenomenleri deneyimleyen insanların zihinsel süreçlerine odaklanan Fenomenoloji, bir felsefi ekol olarak Edmund Husserl tarafından geliştirildikten sonra Alfred Schutz tarafından sosyolojik bir yaklaşım hâline getirilmiştir.

Edmund Husserl’in fenomenolojik felsefesinin en önemli özelliği yönelimselliktir. Buna göre bilinç her zaman bir şeye/nesneye yönelmiş olarak, yani bir şey le/nesneyle ilişkili olarak veya bir şeyin/nesnenin bilincinde olarak vardır.

Fenomenolojiye göre bireylerden ayrı ve nesnel bir gerçekliğe sahip olan, değişmeyen, herkese göre aynı olan Fiziksel bir dünya yoktur. Dünya, insanların ona yüklediği anlamlara bağlı olarak görelidir.

Özetle, Husserl’in fenomenolojik felsefesine göre “gerçeklik, insan öznenin bilincini nesnelere yöneltmesi anlamında ‘yönelimsel’dir. ... Nesneler bir yapıya ve bir anlama bilincin etkinliği ile kavuşacaklardır”

Husserl’e göre fenomenologlar toplumsal yaşamı anlayabilmek için insanların dış dünyayı nasıl çeşitli olgular şeklinde sınıflandırdıklarını incelemelidirler.
Fenomenolojiye göre sosyologların görevi, toplumsal dünyanın özünü anlamaktır.

Nesnelerin gerçek doğası hakkındaki bilgimizden emin olamayacağımız için de bilgiye ulaşma yolunda bildiğimizi varsaydığımız bilgileri, yani deneyimlerimizi ve sağduyuya dayalı inançlarımızı bir kenara
bırakmamız, bu bilgi yokmuş gibi davranmamız, dünyayı ya da belirli toplumsal durumları, bunu
deneyimleyenlerin açısından görmeye çalışmamız gerekir. Sağduyuya ve deneyime dayalı bu bilgileri bir kenara atma süreci ‘paranteze alma’, ‘fenomenolojik indirgeme’ veya ‘epoche’ olarak bilinir

Düşüncelerin a priori (deney öncesi) özlerini ortaya çıkarmayı amaçlayan ve olguların özlerini sistematik bir şekilde görebilmek ve inceleyebilmek için bireylerin kendi bireysel bilinçlerini paranteze almaları şeklinde özetlenebilecek olan bu strateji fenomenolojik indirgeme olarak adlandırılır.

Husserl, saf bilince ulaşmak adına bilincin dış dünya ile ilgili bütün Fikirlerinden vazgeçerek bir anlamda toplumu, kültürü ve tarihi paranteze alarak devre dışı bırakır. Böylelikle de “saf bilincin yönelimselliğini”nin ürünü olarak gördüğü bilgiye ulaşıldığını düşünür

Bir toplumsal örgüt ya da bir toplumsal ilişki gibi belli bir olgunun özünü görmek, keşfetmek ve bu olguya ilişkin bu tip soyut tipleştirmeler geliştirmek şeklinde gerçekleşen bu analize Husserl eidetic analiz adını vermektedir.

Husserl, felsefenin kesin bir bilim olma iddiasında olduğunu savunur. Kesin Bilim Olarak Felsefe adlı kitabı.

Nesne ile özne ayrımına karşı çıkan fenomenoloji, bu ayrıma koşut olarak bilgiye ulaşmada da hem ampirizme hem de rasyonalizme karşı bir eleştiri, bir yanıt olarak geliştirilmiştir. fenomenoloji, insan bilincine odaklanarak ampirizm ve rasyonalizm arasında bir köprü kurar

FENOMENOLOJİK SOSYOLOJİ Alfred Schutz “Toplumsal Dünyanın Fenomenolojisi” adlı kitabı.

Schutz, daha iyi bir sosyoloji geliştirmek için “toplumsal dünyanın fenomenolojisi”nin üretilmesi gerektiğini savunmuştur.

Schutz, Husserl’in fenomenolojik felsefesine dayanarak toplumsal yaşamı farklı bir şekilde kavramsallaştırmaya çalışmış, böylece etnometodolojinin de temellerini atmıştır.
Schutz’un dünya görüşü, toplumsal düzenin ortak varsayımlara ve yorumlamalara dayanan ve üzerinde uzlaşılmış bir gerçeklik olduğunu ileri süren oldukça yorumlayıcı bir görüştür.

Fenomenoloji pozitivizmin hem insan ve toplum anlayışını hem de yöntemini eleştirir.

  • Pozitivist sosyoloji toplumsal dünyayı Fiziksel dünyaya benzer bir şekilde kavramsallaştırır ve toplumun, bireyin dışında ve ötesinde kendi gerçekliğine sahip olduğunu savunur.
Pozitivizmin aksine fenomenolojiye göre insan davranışı dış güçler veya gerçeklikler
tarafından şekillendirilip yönetilmez. Fenomenolojiye göre insan bilinçli, özgür, bağımsız ve rasyonel bir varlıktır davranışları dış koşullar tarafından belirlenmez, kendi toplumsal dünyasını kurabilecek ve bu dünyayı kontrol altında tutabilecek güce sahiptir.

Pozitivizm Fiziksel dünya gibi toplumsal dünyanın da benzer nedensonuç ilişkileriyle yönetildiğini, her iki dünyada da geleceği öngörmeyi mümkün kılacak genel geçer kanunların var olduğunu ve bu
kanunların keşfedilebileceğini savunur. Fenomenolojiye göre ise pozitivizmin bilimsel yöntemi ile
toplumu ya da toplumsal durumları, bu durumu yaşayan, deneyimleyen ki şilerin anlamlandırmaları ve yorumları açısından anlamak mümkün değildir .Bu nedenle fenomenoloji bilimsel yöntemi ve pozitivist analizi reddeder.

Fenomenologlar, bilimsel yöntemin önemli bir parçası olan nesnellik iddi asına da benzer şekilde itiraz ederler.

Poziti vizmde nesnelliğin ön planda olmasına karşılık fenomenolojide öznelliğin ön planda olmasının nedeni, fenomenolojinin toplumsal gerçeklik anlayışı nın pozitivizminkinden farklı olmasıdır.
Pozitivizm toplumsal olguları birey lerin ötesinde, kendi bağımsız gerçekliklerine sahip olan olgular olarak gö rürken fenomenolojiye göre toplumsal olgular, örneğin aşk, suç ya da ceza gibi olgular sadece insanların içinde yaşadıkları dünyayı anlamlandırmak için yarattıkları toplumsal kurgulardır ve ancak bu açıdan incelenebilirler.

Schutz, Weber gibi insanların gündelik yaşamı toplumsal olarak anlamlı bir gerçeklik olarak deneyimlediklerini, yani insanların eylemlerinin anlamlarını anladığımızı, bu açıdan gündelik
toplumsal yaşamın ‘yorumlayıcı bir gerçeklik’ olduğunu düşünmesine rağmen Weber’in yorumlayıcı sosyoloji kavramını sınırlı olmakla eleştirir.

Schutz’un Weber’e yönelttiği bir diğer eleştiri, diğer bir kişiyle aynı öznel deneyime sahip olmak
olanaksız olduğu için bireylerin eylemlerine öznel anlamlar yüklemenin Weber’in belirttiğinden daha karmaşık olduğu şeklindedir.

Schutz’a göre Weber’in betimlediği toplumsal dünya, hem kendi eylemlerinin hem de diğer aktörlerin eylemlerinin öznel anlamlarını biçimlendiren izole olmuş bireylerin dünyası gibi görünmektedir.

Schutz, Weber’in doğrudan ve yorumlayıcı anlama kavramlarını da eleştirmiş, eylemin yapılırkenki anlamı ile yapıldıktan, tamamlandıktan sonraki anlamının birbirinden farklı olabileceğini
vurgulamıştır.

Özetle Schutz, Weber’in öznel anlama ve yorumlama kavramlarının çok yüzeysel olduğunu, bu kavramların daha çok bireysel yorumlama ve anlamaya işaret ettiğini, bu bakış açısıyla toplumsal
dünyanın kişisel ve öznel bir dünyaymış gibi göründüğünü belirtir. Schutz’a göre toplumsal dünya dil ve toplumsallaşma aracılığıyla paylaşılan, ortak, özneler arası bir dünyadır, ancak Weber’in anlama yolları ve kullandığı kavramlar, toplumsal dünyanın bu özelliklerini ortaya koymada yeterince başarılı değildir.

Schutz’a göre sosyal bilimcilerin ele aldıkları gerçeklikler aslında önceden “yorumlanmış olan” gerçeklikler olduğu için, varsayımları incelemeden kabul etmek, sağduyuya dayalı düşüncelerin eleştirilmeksizin sosyolojik kavramlar hâline gelmesi tehlikesini yaratır.

Sosyal bilimler, verili olarak kabul edilen gündelik yaşamın ve doğal tutumun içeriklerini tanımlar. Bu düşünceyle Schutz, anlamın ve eylemin felsefi analizini empirik sosyal bilim görevinden açık bir şekilde ayırmış olur

Schutz’a göre toplumsal düzen ortak varsayımlara ve yorumlamalara dayanan, üzerinde uzlaşılmış bir gerçekliktir. Fenomenolojik sosyolojiye göre dünyayı görme, algılama, anlamlandırma ve yorumlama biçimimiz büyük ölçüde toplumsal çevremizin etkisine dayanır.


Özneler Arasılık
Schutz’a göre toplumsal dünya özneler arası bir dünyadırDaha açık bir ifadeyle, Schutz insanların dış dünyayı sınıflandırma ve anlamlandırma süreçlerinin tamamen öznel olmadığını, toplumsal dünyanın da özneler arası, sağduyu bilgisi aracılığıyla paylaşılan, ortak bir dünya olduğunu savunur


Toplumsal dünyada insanların algıladığı düzenin, yani özneler arasılığın temelleri, sağduyu bilgisi, tipleştirme ve bakış açılarının karşılıklılığıdır.

Schutz’a göre özneler arasılığı oluşturan üç öge vardır. Bu ögeler; sağduyu bilgisi, tipleştirme ve bakış açılarının karşılıklılığıdır ve bunlar aynı zamanda gündelik yaşama ilişkin bir düzen görüntüsü de yaratırlar

Sağduyu Bilgisi: Schutz’un ‘sağduyu bilgisi’ adını verdiği bilgi, toplumun üyelerinin ortak olarak sahip olduğu ve gündelik yaşamın sürmesi için gerekli olan bilgi birikimidir.

Toplumsal dünya, Schutz’a göre, sağduyunun dünyasıdır, sağduyu dünyasında bireyler/ aktörler gerçekliği olduğu gibi kabul etmekte, sorgulamamaktadırlar.

Tipleştirme: Sağduyu bilgisi, tipleştirme süreciyle oluşur ve birikir. Yaşarken sayısız miktarda nesneyi, olayı ve eylemi deneyimleriz, ancak bütün bu deneyim lediğimiz şeyleri algılarken bir şekilde
sınıflandırırız. İşte bu sınıflandırma süreci, diğer bir deyişle dünyada deneyimlediğimiz bütün
nesneler, olaylar ve eylemler içinde tipik olanları seçerek aynı tipteki şeyleri bir araya getirmemiz süreci, tipleş tirme olarak adlandırılır.

Tipleştirme, insanların dün yayı anlamlı dizilişler şeklinde yapılandırmalarını sağlayan, ortak olarak paylaşı lan sağduyu bilgisini oluşturur.

Bakış Açılarının Karşılıklılığı: Tipleştirmeler sayesinde bireyler, içinde yaşa dıkları toplumsal dünyayı tipleştirirken bir kurgu sistemi yaratmış olurlar, bu sis tem sağduyu bilgisidir. Bakış açılarının
karşılıklılığı da tipleştirmeler ve sağduyu bilgisi sayesinde, diğer insanların da dünyayı bizim gördüğümüz gibi görüp algı ladıkları şeklindeki ortak, paylaşılan temel bir varsayımdır.

Bakış açılarının karşılıklılığı, aksine inanmak için bir neden yoksa, bireylerin toplumsal dünyadaki olay ve eylemleri kendileri nasıl anlıyorsa diğer bireylerin de aynı şeklde anlayacakları varsayımıdır. Diğer bir deyişle yaşadığımız toplumsal dünyada ilişkiler sistemimizi paylaşan herkesin belirli olgu ve
kavramları ortak olarak doğal, iyi ve doğru olarak kabul etmesidir


Bu yerlere pijamayla gitmemizi yasaklayan bir yasa olmasa da dışarıya pijamalarla çıkmamamız gerektiği, sağduyu bilgisi sayesinde öğrendiğimiz bir şeydir. Eğer kent merkezine gezmeye
gittiğimizde sokakta pijamalarıyla dolaşan birini görürsek bu duruma şaşırır ve bu kişide bir anormallik olduğunu düşünürüz, çünkü diğer insanların da aynı bizim gibi ‘dışarıya pijamayla çıkılmaması

gerektiği’ne inandığını, yani bakış açılarının karşılıklı olduğunu varsayarız. Bu nedenle de bu kişinin pijamayla gezmesinin herkese aynı şekilde tuhaf geleceğine inanırız. Herkesin bu durumu aynı şekilde tuhaf bulacağını düşünmek, toplumsal dünyada bir düzen olduğunu düşünmemizi, yani toplumsal dünyanın düzenli olduğunu düşünmemizi sağlar.

Özellikle tipleştirmeler sayesinde oluşturulan ve bakış açılarının karşılıklılığını üreten sağduyu bilgisi, gündelik yaşamın görünüşteki düzenini yaratır, diğer bir deyişle gündelik yaşamın ve toplumsal dünyanın bir düzene sahip olduğunu düşünmemizi sağlar. Schutz için, “toplumsal dünya nesnel bir sistem ya da yapı değildir; toplumsal dünyanın kaynağı, farklı toplumsal gruplar ve topluluklar hakkındaki ortak varsayımlar ile hep birlikte paylaşılan bilgi birikimidir”

Schutz’a göre sağduyu bilgisi sayesinde, “gerçekte toplum belirli bir biçimi olmayan, bireysel
deneyimlerden oluşan bir karmaşa olsa da insanlar kendi aralarında toplumda istikrar ve düzen olduğuna dair bir illüzyon yaratırlar”

Örneğin, sosyoloji tarihi dersine çalışan bir öğrenci hem öğrenmek hem de bu dersi geçmek için
çalışır, ama bu dersi geçmek, uzun vadede okuduğu bölümden mezun olabilmek amacına ulaşmak için bir araç haline dönüşecektir. Eylemlerin anlamı bu şekilde referans çerçevesi içinde değişirken yeni deneyimleri çerçevesinde, insanların benlikleri ve bilinçleri de değişir. Öznel deneyimlerin bu
şekilde sürekli akışı, insanların bilinç akışını oluşturur. Diğer bir deyişle bilinç akışı, bilinçli yaşamımız başladığı anda başlamış olan bir sürekliliktir.

Schutz’a göre her bireyin kendine özgü bir geçmişi, arka planı ve bilinç akışı olduğu için insanlar dünyayı birbirlerinden oldukça farklı şekillerde deneyimlemektedirler, ama yine de ortak, paylaşılan sağduyu bilgisi sayesinde birbirlerini ve birbirlerinin eylemlerini bir dereceye kadar anlayabilirler.

“Amacıyla” Güdüsü ve “Çünkü” Güdüsü
Her ikisi de eylemi açıklamaya çalışan bu güdülerden ilki, yani amacıyla güdüsü, gelecek yönelimli bir güdüdür ve eylemi amaç ya da proje açısından açıklar. İkincisi, çünkü güdüsü ise geçmişe yöneliktir, eylemin ortaya çıkmasına katkıda bulunan geçmiş deneyimleri tanımlamaya çalışır.

Örneğin bir hırsızlığı amacıyla güdüsü ile açıklayacak olursak, “amaç parayı çalmak ve çocuğunun ihtiyacı olan ilacı almaktı” şeklinde açıklayabiliriz. Diğer taraftan aynı eylemi çünkü güdüsü ile açıklayacak olursak, “çünkü işsiz kalmıştı ve gereken ilacı alacak parası yoktu.” açıklamasını yapabiliriz.

İlişkilerde Karşılıklı Anlama
Schutz’un fenomenolojik sosyolojisine göre insanlar, gündelik yaşam dünyasında diğer insanları
anlayarak ve onlar tarafından anlaşılarak, yani diğer insanlara bağlı bir şekilde yaşarlar, bu nedenle de bu dünya özneler arası bir dünyadır. Schutz, insanların etrafındaki bu birbiriyle ilişkili anlam
çerçevesinin, yani bireylerin içinde yaşadıkları bu toplumsal dünyanın “biz” ilişkilerinden “onlar” ilişkilerine doğru genişleyen bir ilişkiler ağından oluştuğunu belirtmektedir.

“Biz” ilişkisi gündelik yaşamın temel yapısını oluşturan, kişisel, tekil, insanların birbirlerinin
varlıklarının farkında olduğunu bilmelerini gerektiren ve karşılıklı olarak birbirlerine yöneldikleri bir ilişkidir (Schutz ve Parsons, 1978:135) ve bütün diğer ilişkiler biz ilişkisine bağlıdır. Bununla birlikte, bireylerin karşılıklı olarak birbirlerini en yüksek düzeyde anladıkları yönelim, “sen” yönelimidir.


Bununla birlikte, daha önce de değindiğimiz gibi, en yakın “biz” ilişkisinde ya da insanların
karşılarındakilerin duygu veya düşüncelerini bazen konuşmadan, birbirlerinin yüz ifadelerinden bile anlayabildikleri ‘sen’ yöneliminde bile insanların bilinç akışları birbirinden farklı olduğu için öznel anlamın tamamen anlaşılması mümkün değildir. Örneğin en yakın arkadaşımıza o gün başımıza
gelenleri anlatırken, bizim anlatırken yaşadığımız deneyimle arkadaşımızın dinlerken yaşadığı
deneyim birbirinden farklıdır, bununla birlikte bu sınırlılığa rağmen karşılıklı anlamanın en yüksek düzeyde gerçekleştiği ilişki ‘biz’ ilişkisi, özellikle de “sen” yönelimidir.

“Onlar” ilişkisi ise daha az kişisel, anonim sayılabilecek, bireylerin birbirlerine karşı yönelimlerinin daha sınırlı olduğu ikincil ilişkilerdir. Onlar ilişkisinde de insanlar bir arada olabilirler, ancak
birbirleriyle özgün insanlar olarak ilişki kurmaz, toplumsal rollerinin gerektirdiği şekilde daha kısıtlı bir ilişki kurarlar. Bir bankaya gittiğimizde bankoda oturan ve işlemimizi yapmak için bize yardımcı olacak olan bankacıyla kurduğumuz ilişki, onlar ilişkisine verilebilecek bir örnektir.

Biz ve onlar ilişkileri, sabit ilişki tipleri ya da sabit yapılar değildir bir “onlar” ilişkisi “biz” ilişkisine ya da “biz” ilişkisi “onlar” ilişkisine dönüşebilir. Örneğin evli bir çift, biz ilişkisine sahiptir, ancak
boşandıklarında onlar ilişkisine sahip olacaklardır.

“Onlar” ilişkisi, bilgi edinme açısından önemlidir. Biz ilişkisinde bireyler birbirlerini onlar ilişkisine
oranla daha fazla anlasalar da bu anlama, özgün kişilikler üzerinden girilen etkileşimlerle gerçekleştiği için toplumsal dünyaya genellenebilir nitelikte değildir


Fenomenolojiye Göre Sosyolojik Bilgi ve Sosyolojinin Görevi
Schutz’a göre sosyolojinin görevi bireylerin öznel bilinçlerini kavramak değil, anlamanın ideal tiplerini oluşturmak ve genel toplumsal tiplerle ilişkilendirilebilecek eylem ve ilişki kalıplarını tanımlamaya
çalışmaktır.

Sosyoloji, belirli bireylerin davranış ve ilişkilerini kendi özgün toplumsal dünyalarının bağlamı içinde tanımlamaya değil, genel toplumsal tiplerle ilişkilendirilebilecek eylem ve ilişki kalıplarını
tanımlamaya çalışmalıdır.

Diğer bir deyişle sosyolojinin amacı, ideal tipler yaratarak bu ideal tipler aracılığıyla bireylerin sağduyu tipleştirmelerinin, ilgilerinin, güdülerinin, kurgularının incelenmesidir

Sosyoloji gündelik yaşamda birinci dereceden inşa edilen düşünceleri ve eylemleri soyutlayarak ikinci dereceden inşa etmelidir.

Schutz’un fenomenolojik sosyolojisinin temel amacı, gündelik yaşamı, yaşam dünyasını ve bu dünyanın bilinçle ilişkili olan durumlarını betimlemek ve analiz etmektir Schutz’a göre sosyolojinin görevi anlamanın ideal tiplerini oluşturmak ve genel toplumsal tiplerle ilişkilendirilebilecek eylem ve ilişki kalıplarını tanımlamaya çalışmaktır.

Fenomenolojik çalışmalara bir örnek olarak J. M. Atkinson’un intiharlarla ilgili çalışması gösterilebilir.

FENOMENOLOJİYE GETİRİLEN BAŞLICA ELEŞTİRİLER

Schutz, düşüncelerinin toplumsal dünyanın empirik çalışılmasına nasıl uygulanabileceğine dair fazla bir şey söylememekle ve toplumsal dünyanın fenomenolojisini işlemselleştirmemekle eleştirilmiştir.

Fenomenolojik analiz başlangıçta heyecan verici olsa da ileriki aşamalarında teknik ve sıkıcı bir hal almakla eleştirilmiş, ayrıca öncelikli olarak küçük grupların etkinlikleri ve etkileşimleriyle ilgilendiği için fenomenolojinin toplumun bütününü inceleyen büyük teorilere oranla zayıf kaldığı ve bilimsel olmadığı ileri sürülmüştür.

fenomenolojik bakış açısına göre kimse varsayımlardan bağımsız, nesnel ve üstün bir analiz yapamayacağına göre bilimsel analize dayalı her tür açıklamanın öznel bir yorumdan ibaret olarak kalacağı ileri sürülmüş ve fenomenoloji bu açıdan çelişkili olmakla eleştirilmiştir.

ÜNİTE 06 : ETNOMETODOLOJİ

Harold Garfinkel “Etnometodolojide çalışmalar” kitabı.

Etnometodoloji, Garfinkel tarafından geliştirilen ve fenomenolojik düşüncelerin empirik araştırmalara uygulanmasını içeren bir yaklaşımdır.

Etnometodoloji, en basit şekilde “İnsanların toplumsal düzenleri üretmek için kullandıkları yöntemlerin incelenmesi” (Rawls, 2003: 123) olarak tanımlanabilir.

“İnsanların gerçeklik duygusunu nasıl yarattıklarını, sürdürdüklerini ve değiştirdiklerini açıklamaya yardımcı olabilecek kavramlar ve ilkeler geliştirmektir”


Etnometodoloji mikro yapılarla da makro yapılarla da ilgilenmez, insan davranışını açıklamaya
çalışmaz, bunun yerine diğer sosyolojik yaklaşımlardan oldukça farklı bir şekilde insanların hem mikro hem de makro yapılara anlam vermek için kullandıkları yöntemleri betimlemeye çalışır

Etnometodoloji, kökleri fenomenolojide olan, insanların sıradan gündelik yaşamda toplumsal düzeni üretirken kullandıkları yöntemleri inceleyerek hem gündelik yaşamın ilk anda görünmeyen kurallarını hem de insanların toplumsal düzeni nasıl üretip anlamlandırdıklarını ortaya çıkarmaya çalışan bir yaklaşımdır.

Etnometodoloji, pozitivist gelenekte ileri sürülen toplumsal gerçeklik anlayışına karşı çıkar. Etnometodolojiye göre dışarıda keşfedilmeyi bekleyen, kendi gerçekliğine sahip ayrı bir toplumsal gerçeklik yoktur.

Etnometodolojiye göre gerçekte bir toplumsal düzen de yoktur, toplumun üyeleri bir düzen algıladıkları için toplumsal düzen varmış gibi görünür.

Garfinkel’e ve çoğu diğer etnometodologa göre insanların içinde yaşadıkları dünyayı anlamlandırmak, hatta yaratmak için kullandıkları temel araç dil ve konuşma etkinliğidir

HAROLD GARFİNKEL VE ETNOMETODOLOJİ

Etnometodolojinin kurucusu kabul edilen Harold Garfinkel, Schutz’un düşüncele rini analiz etmiş ve geliştirmeye çalışmıştır.

Garfinkel’e göre “sosyolojik açıdan kabul edilebilecek tek dü zen, eyleme katılanların tanıdığı ve eylem sürecinde yaratılan düzendir


Garfinkel, Schutz’un kullandığı “aktör” kavramı yerine “üye” kavramını kullanır. Çünkü Garfinkel’e göre “üye” terimi dünya hakkında sahip olunan ortak bir bilgi stokuna sahip bir kolektiviteye olan üyeliğe gönderme yapmaktadır.

Garfinkel’e göre gündelik yaşam sürekli olarak gelişen, sürekli yeni şeylerin ortaya çıktığı, katılım gerektiren, deneyimlendiği gibi bir dünyadır, teorisyenlerin olması gerektiğini söyledikleri gibi bir dünya değildir, bu açıdan gündelik yaşam koşullara bağlıdır

Garfinkel’e göre üyeler toplumsal dünyayı kurgularken üyelerin yöntemleri adı verilen birtakım yöntemleri kullanırlar. Bu yöntemler verili kabul edilen, sorgulanmayan, analiz edilmeyen, örtük yöntemlerdir ve etnometodolojinin görevi de bu yöntemleri betimlemektir.

Üyelerin Yöntemleri: “Belgeleme Yöntemi”

Belgeleme yönteminde herhangi bir durum ya da bağlam içindeki çok sayıda özelliğin belirli yönleri seçilir, bunlar belirli bir şekilde tanımlanır ve temeldeki kalıbın kanıtı olarak görülür, daha sonra bu süreç tersine çevrilir ve temelde bulunan kalıbın belirli özellikleri, kalıbın varlığının kanıtı olarak
kullanılır

Bu yöntem, “mevcut bir görünümü, altta yatan kalıbın ‘belgesi’ ya da ‘işareti’ olarak görmeyi” içerir

ÖRNEK: Bir komşunun iyi bir komşu olup olmadığı hakkında nasıl yorum yaparız?
İyi bir komşu deyince nasıl bir komşudan bahsettiğimizi düşünürüz? İyi bir komşunun özellikleri ile ilgili sağduyu bilgisine dayalı bir teorimiz olabilir. Örneğin komşumuz gürültü yapmayan, kendi komşularına yardımcı olan biri ise, bu özellikleri nedeniyle bu kişinin iyi bir komşu olduğunu düşünebiliriz. Böylece bazı özelliklere dayanarak bir kalıp yaratmış oluruz. Daha sonra yeni bir komşumuz olduğunda, yeni komşumuzu bu kalıba göre değerlendirir ve iyi bir komşu olup olmadığı hakkında bir yorum yaparız. Böylece kalıbı yaratmak için kullandığımız özellikler ve kalıbın kendisi karşılıklı olarak birbirilerini güçlendirmiş olur.


Refleksivite (Reflexivity) (“düşünümsellik”): en genel anlamıyla bir şeyin kendi kendine geri dön mesini ifade eden bir kavramdır. Örneğin çemberler refleksif hareketlerle yaratılırlar, başlangıç ve bitiş noktaları aynıdır ve bu noktaları birleştiren çizgi, çember içinde kalan her şeyi oluşturur

Daha genel anlamıyla ifade etmek gerekirse refleksivite, neden sonuç ilişkisi açısından kendisine geri dönen olguların niteliği ya da neden ve sonuç arasındaki döngüsel bir hareket olarak tanımlanabilir.

Örneğin bir gözlemcinin incelediği durum, kendi gözleminden etkilenerek değişiyorsa ve gözlem de buna rağmen sürüyor ve bu değişim gözlemi de etkiliyorsa, bu durumun refleksif olduğunu
söyleyebiliriz.

Garfinkel’e göre belgeleme yöntemi refleksiftir. Garfinkel aynı zamanda toplumsal yaşamın da “özünde refleksif” olduğunu savunur, çünkü toplumun üyeleri sürekli olarak belirli etkinliklere ve durumlara, bunların altında yatan kalıplar açısından bakarlar ve daha sonra da bu kalıpların bu
etkinliklerde ve durumlarda görülen belirli ifadelerine dayanarak bu kalıpların varlığını onaylarlar

Garfinkel’e göre göre bir durumun tanımları, tanımlanan durumun parçasıdır, bu nedenle refleksivite, “toplumsal durumların tanımları ile tanımlandığı gibi olan toplumsal durumlar arasında karşılıklı bağımlılık, hatta denklik” durumu olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır

Garfinkel’e göre toplum üyeleri toplumsal dünyayı dil aracılığıyla yanlızca anlamlandırıp açıklamış olmazlar, aynı zamanda onu inşa etmiş, yaratmış da olurlar.

Dizinsellik (Indexicality) veya Anlamın Bağlama Gönderimliliği

Garfinkel’e göre bütün eylemler bağlamları çerçevesinde anlamlandırılır. Eylemlerin üyeler için ifade ettiği anlam, üyelerin bu eylemin bağlamını nasıl yorumladıklarına bağlıdır; üyelerin anlamaları ve açıklamaları bağlamagönderimlidir, yani sadece belirli ortamlar açısından anlamlıdır

Dizinsellik veya anlamın bağlamagönderimliliği, herhangi bir nesnenin ya da etkinliğin anlamının, kendi bağlamından türetildiği, yani belirli bir bağlama endekslendiği (dizinlendiği) anlamına gelir.

Garfinkel’e göre başkalarıyla gündelik iletişimimizde kullandığımız kelimelerin, dilsel ifadelerin ve de eylemlerimizin konuşmalarımızın geçtiği bağlamın dışında bir anlamı yoktur.

“Bir ifadenin bağlama gönderimli olduğunu söylemek onun anlamının özel bir bağlamla ilişkili olduğunu vurgulamaktır”

Örneğin bir insan diğer bir insanla konuşurken “sen”, “bugün”, “vesaire” gibi sözcükleri kullandığında, bu kelimelerin ne anlama geldiği ancak o konuşma sırasında, içinde bulunulan durum ya da koşullar
içerisinde nettir ve ancak bu bağlam içinde anlaşılabilir

Kısacası Garfinkel’e göre toplumsal gerçekler ve durumlar, refleksif ve bağlamagönderimli ifadelerle (yani sadece içinde bulunduğu o anki bağlam içinde anlamlı olan ifadelerle) örgütlenmektedirler.

ÖRNEK: Garfinkel’in Psikiyatri Deneyi

Garfinkel, belgeme yöntemini ve bu yöntemin refleksif doğasını göstermek için bir üniversitenin psikiyatri bölümünde bir deney yapmıştır. Bu deney çerçevesinde öğrencilere yeni bir psikoterapi
tarzının denendiği söylenmiş, deneye katılan öğrencilerden psikiyatri danışmanından hakkında tavsiye almak istedikleri kişisel bir problemlerini özetlemeleri ve bitişik odadaki danışmana telefonla bu
problemleri hakkında çeşitli sorular sormaları istenmiştir. Ancak gerçekte bitişik odada bulunan ve
telefonda öğrencilerle konuşan kişi, öğrencilerin zannettiğinin aksine öğrencilerin sorularını dinleyip yanıt veren bir danışman değildir, deney gereği öğrenciler sorularını sorduktan sonra onlara tesadüfi olarak “evet” ya da “hayır” yanıtını veren bir kişidir

Öğrenciler verilen yanıtları kendi sorularına verilen yanıtlar olarak algılamışlardır; yanıtların hiçbir anlamı olmadığı halde öğrenciler yanıtlara anlam yüklemişlerdir; yanıtlarda herhangi bir düzen
olmadığı halde öğrenciler bir düzen algılamış ve yanıtlarda bir düzenin var olduğunu iddia etmişlerdir

Bu deneyde öğrenciler, belgeleme yöntemini kullanarak bir düzen görüntüsü oluşturmuşlardır. Kendi ürettikleri bu seans içinde danışmanın verdiği ilk yanıtı bir kalıp oluşturmak için kullanmış, sonraki yanıtları da bu kalıba göre yorumlamışlardır, bu açıdan öğrenciler yanıtları refleksif bir şekilde
yorumlamışlardır.

Öğrencilerin, danışmanın verdiği ve kendilerine arkadaşları verseydi belki de anlamsız ya da saçma bulacakları bazı yanıtları anlamlandırmaya çalışmalarının nedeni, içinde bulundukları bu bağlamdır. Böylece deney aynı zamanda anlamın bağlamagönderimliliğinin de bir örneğini sunmaktadır.
Garfinkel bu danışmanlık deneyinin, üyelerinin gündelik yaşamlarında toplumsal dünyayı oluşturmak için sürekli olarak kullandıkları prosedürleri gösterdiğini belirtmektedir

Etnometodologlara göre dizinsellik sadece toplumsal kavramların değil, bilimsel kavramlar da dahil olmak üzere bütün kavramların özelliğidir. Bilimsel kavramlar dizinsel olduğu için etnometodologlara göre geleneksel sosyolojinin ulaşmaya çalıştığı genelleşmiş sosyolojik açıklamalar yapılamaz ve fenomenlerin bağlama bağlı doğasına odaklanmayan, fenomenlere doğrudan gönderme yapan bir
bilim anlayışı kabul edilemez.

Toplumsal Düzenin Kırılganlığı
Sosyolojik çalışmalarda gündelik yaşamın sağduyu dünyasının ihmal edildiğini ileri süren ve sağduyu etkinliklerinin kendi başına bir çalışma konusu olduğunu göstermeye çalışan Garfinkel’e göre bu
deneylerin bir amacı da gündelik yaşamın geri planında görülen ama fark edilmeyen özelliklerin ve beklentilerin nasıl ortaya konacağını göstermektir

Örnek 2 (Garfinkel, 1967:44)
Arkadaşımla zorba tavırlı bir adamdan bahsediyorduk. Kendi duygularını açıkladı:
  • Bu adam beni hasta ediyor.
  • Adamın sende tam olarak hangi hastalığa yol açtığını açıklar mısın?
  • Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ne kastettiğimi biliyorsun.
  • Lütfen hastalığını açıkla.
  • (B’ye hayret içinde bakmaktadır) Ne oldu da böyle tadın kaçtı senin? Benimle hiç bu şekilde konuşmazdın.

Öznel ve Nesnel İfadeler
Schutz, nasıl gündelik yaşamdaki gerçekliği bilimsel dünyadaki gerçeklikten ayırıyorsa, Garfinkel de bu iki gerçekliğe karşılık gelen iki farklı ifadeden, öznel ve nesnel ifadelerden bahseder.

örneğin bir arkadaşımıza en son ne zaman konsere gittiğini soracak olursak bize, “Birkaç hafta
oluyor.” veya “On gün kadar oluyor.” gibi öznel, kesinlikten uzak bir ifadeyle yanıt verir. Garfinkel
bireylerin gündelik yaşam dünyasındaki düzeni ifade etmek için öznel ifadeleri kullandıklarını belirtir

Nesnel ifadeler ise daha kesin ifadelerdir ve genellikle teknik durumlarda, mesela adli veya tıbbi
kayıtlarda kullanılırlar, örneğin hastanın hastaneye ne zaman yattığını soran doktora görevli “3 Mayıs günü saat 17:45’te” gibi nesnel ifadelerle yanıt verecektir. Bu iki ifadeyi birbirinden ayıran Garfinkel, nesnel ifadelerin bilimsel kullanıma uygun olduğunu ama gündelik yaşam etkinliklerine uygun
olmadığını, bunun da sosyoloji açısından bir sorun yarattığını belirtir çünkü sosyoloji bir bilim olarak nesnel ifadeler kullanmaya çalışmaktadır ama bu ifadeleri, incelediği gündelik yaşamda kullanılan öznel ifadelere eklemek zorundadır
(Poloma, 1993:246). Diğer bir deyişle gündelik yaşam dünyası öznel ifadelerle kurulduğu halde bu dünyayı nesnel ifadelerle tanımlamaya çalışan sosyologlar, bilimsel rasyonelliğe ulaşmaya çalışırken gündelik yaşamın rasyonelliğinden uzaklaşabilmektedirler


Garfinkel’in Schutz’un düşünceleri temelinde şekillenen kavramları ve bu kavramların empirik araştırmalardaki uygulamaları, toplumun sıradan üyelerinin gerçekliği hem yorumlama hem de yaratma kapasitesine nasıl sahip olduğunu açıklamaktadır.


Garfinkel böylece pozitivist sosyolojideki birey anlayışına karşı çıkmakta, bireylerin toplumun yönlendirmesi doğrultusunda eylemde bulunan kuklalar olmadığını, yorumları, eylemleri ve düşünceleriyle toplumu ve toplumsal dünyayı kendilerinin yarattığını savunmaktadır (Slattery,
1991:113). Bu nedenle sosyologların toplumu anlamlandırmak için kullandıkları yöntemler, toplumun sıradan üyelerinin kullandığı yöntemlerden daha üstün değildir


ETNOMETODOLOJİK ÇALIŞMALARA ÖRNEKLER

Aaron Cicourel :
“Sosyolojide Yöntem ve Ölçüm” adlı kitabı

Cicourel, sosyologların toplumsal problemlere ya da konulara odaklanmamaları; sosyologlar, yani kendileri de dahil olmak üzere bütün üyelerin kendi toplumsal dünyalarında paylaşılan anlamları,
kolektif davranışları ve toplumsal düzeni inşa ederken kullandıkları verili kabul edilen, sorgulanmayan yöntemleri incelemeleri gerektiğini belirtmektedir

Cicourel, sosyologların uzun zaman tahrif edilmiş bürokratik kayıtlardan şikayet ettiklerini, ancak bu tahrifatı, yani kötü verileri yaratan prosedürleri dikkate alıp incelemediklerini belirtir, ona göre resmi belgelere ve sayımlara veri kaynağı olarak güvenmek yerine bunların da toplumsal olarak üretilen
ürünler olarak incelenmesi gerekmektedir

Örneğin Sudnow 1965 yılında “normal suç”ların üretilmesi üzerine bir çalışma yapmış, belirli suçların ya da davranışların, savcıyla yapılan ceza veya tanıklık anlaşması gibi örgütlü etkinlikler aracılığıyla nasıl kategorize edildiğini göstermiş, böylece suç oranlarının, suç istatistiklerinin ve suç
kategorilerinin yorum ve konuşma sayesinde üretildiğini göstermeye çalışmıştır

Aaron Cicourel yaptığı çalışmada suç hakkındaki resmi istatistiklerin suç davranışının kesin bir yansıması olmaktan çok suçla ilgili verileri toplayan ve yorumlayan görevlilerin yorumlarının ve etkinliklerinin bir yansıması olduğunu göstermiş, böylece suçluluğun, üyeler tarafından suçu
tanımlarken kullanılan yöntemlerden ayrı olarak ele alınabilecek bir sosyolojik fenomen olmadığını göstermeye çalışmıştır

Don H. Zimmerman
Zimmerman’ın çalışması bürokratik kurumlardaki kurallarla ilgilidir. Bürokratik kurumlarda çalışan
insanların resmî kurallara kesin bir şekilde uydukları ve genel bir kurallar sistemine göre davrandıkları, yani bu kurumlarda çalışan insanların davranışlarını kuralların yönlendirdiği düşünülür. Zimmerman
ise alternatif bir bakış açısı geliştirmiş, insanların davranışlarını kuralların yönetip yönlendirmediğini, üyelerin kendi etkinliklerini tanımlamak ve açıklamak için bu kuralları kullandıklarını savunmuştur

Zimmerman’a göre üyeler kuralları kendi etkinliklerini tanımlamak ve anlamlandırmak için kullanırlar, bu etkinliklerin bir kısmı kuralların ihlalini içerebilirse de bu ihlaller de kurala gönderme yapılarak haklı kılınır.

Harvey Sacks
Harvey Sacks, konuşma üzerine analizler yapmış, konuşmanın toplumsal örgütlenişi üzerinde durmuştur.

Harvey Sacks ve Emmanuel Schegloff iletişimsel eylemler üzerinde çalışmış, konuşma üzerine çeşitli analizler yapmış ve daha sonra konuşma analizi olarak bilinen alanın gelişmesinde etkili olmuşlardır

Sacks, üyelik sınıflandırma aygıtları kavramıyla üyelerin verili kabul ettikleri ve sağduyu bilgisine dayalı kaynaklar olan “üyelik kategorilerinin” örgütlenişini betimlemeye çalışmaktadır

Üyelik kategorisi, üyeleri doğru bir şekilde betimleyen çok sayıdaki kategorilerdir, örneğin bir üye “sarışın”, “kadın”, “yaşlı”, “doktor” gibi çok çeşitli kategorilerle betimlenebilir, bu kategorilerden birini seçtiğimiz zaman Sacks’a göre refleksif bir biçimde toplumsal olayın doğasını oluşturmuş, bağlamı da bir dereceye kadar belirlemiş oluruz

Örneğin “genç” ve “yaşlı” kategorilerinin üyelik sınıflandırma aygıtı, “yaş”tır, üyelere göre eğer bir kişi “genç” ise bu kişinin aynı zamanda “yaşlı” olmaması doğaldır

Örneğin “çocuk acıktı” ve “anne, çocuğu doyurdu” cümlelerini duyduğumuzda cümledeki çocuğun,
cümledeki annenin çocuğu olduğunu varsayarız, halbuki bu cümledeki anne başka bir çocuğun annesi olabilir. Sacks’a göre üyeler bu gibi muğlak durumlarda “duyma kuralı”nı uygularlar, bu kural şu
şekilde ifade edilebilir: “eğer konuşmacı bir nüfusun en az iki üyesini betimlemek için iki ya da daha fazla kategori kullanıyorsa ve bu kategorileri aynı koleksiyona (üyelik sınıflandırma aygıtına) ait olarak duymak mümkünse, bu şekilde duyarız (ve bu şekilde duymalıyız)”

Sacks’ın bu çalışmasıyla gösterdiği “kültürel makineler”, üyelerin anlam verme prosedürlerini göstermekte, böylece üyelerin toplumsal dünyayı nasıl düzenli ve sıradan olarak anladıklarını betimlemeyi mümkün kılmaktadır

Emmanuel Schegloff “Konuşma Açılışlarında Sıralama” adlı kitabı
Emanuel Schegloff, Harvey Sacks ve Gail Jefferson ile birlikte “konuşma analizi” olarak bilinen alanın kurucularındandır.

Schegloff ABD’deki bir polis karakoluna gelen ve bu karakoldan yapılan 500 telefon konuşmasının ilk beş saniyesini incelemiş ve konuşma sırasında sıranın kimde olduğunu betimleyebilecek bir kural
olduğu sonucuna varmıştır. Schegloff’a göre bu kural, “Önce cevaplayıcı (aranan) konuşur.” kuralıdır, bunun bir alt kuralı ise “İlk konuyu arayan sunar.” kuralıdır.

Schegloff “Telefon Konuşması Açılışlarında Tanıma ve Kimlik Saptama” çalışmasıyla telefon
konuşmalarında kullanılan farklı tanıma ve kimlik saptama biçimlerini betimlemeye ve bu biçimlerden hangilerinin kullanılacağını belirleyen etkileşimsel ilkelerin neler olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır

Konuşma analizi bizim dili kullanma biçimimizin önceden görmezden geldiğimiz yönlerinin farkına varmamızı sağlar, dilsel davranışımızı fark edebilmemizi sağlayacak şekilde gözlerimizi açar,
konuşmalarımızın tesadüf olmadığını gösterir.

Kısacası Schegloff’un çalışmaları, dilsel davranışın toplumsal eylem ve etkileşim içindeki hâlinin sosyolojik bir bakış açısı ile incelenmesi olarak özetlenebilir


Michael Lynch
Michael Lynch, bilginin toplumsal olarak inşa edilen doğasına dikkat çekmiş ve bu inşanın empirik çalışmalarla detaylı bir şekilde açıklanması ve bilimin inşa edici yorumlamalarını ortaya koyacak
çalışmalar yapılması gerektiğini savunmuştur

Michael Lynch bir araştırma laboratuvarını incelediği çalışmasında, araştırmacıların etkinliklerinin nasıl bilimsel etkinlikler olarak gerçekleştiğini, bilimin “gerçek”lerinin araştırmacıların gündelik yaşam etkinlikleri aracılığıyla nasıl toplumsal olarak oluşturulduğunu ortaya koymaya çalışmıştır. Bu
çalışmayla Lynch, “bilimsel bilgi”nin laboratuvardaki araştırmacıların gündelik deney etkinliklerinin bir parçası olan yargılamalarının rutin bir sonucu olarak üretildiğini göstermektedir


ETNOMETODOLOJİYE GETİRİLEN BAŞLICA ELEŞTİRİLER

Etnometodoloji betimleme yapmaktan öteye gidememekle ve büyük teoriler geliştirememekle (Slattery, 1991:113), dar bir çevreye hitap etmekle ve sosyoloji tarafından kabul görmeye
çalışmamakla eleştirilmiştir

Etnometodoloji çok küçük toplumsal süreçlerle ilgilenmekle, “önemsiz” görünen konulara odaklanmakla eleştirilmiş,

  • Etnometodoloji, yaşamı sadece bireysel gündelik yaşam etkinliklerinden oluşan bir şekilde ele almakla, savaş ya da işsizlik gibi dış etkenleri, diğer bir deyişle toplumda gücün dağılımıyla ilişkili olan olguları dikkate almamakla (Slattery, 1991:114) ve eğer bireyler bazı olay ve olguların farkında değillerse bunlardan etkilenmeyeceklerini varsaymakla (Haralambos ve Holborn, 1995: 903) eleştirilmiştir.

Etnometodologlar, bir yandan kendi iddialarına göre üyelerin yöntemlerini incelerken, diğer yandan aynı yöntemleri kullanmakla eleştirilmiş; bu eleştirile re yanıt olarak ise belirli bir empirik ortama
genelleştirilmiş yöntemsel yönergeler uygulamanın tehlikeli olacağını belirtmişlerdir

  • Etnometodoloji, insanların neden belirli şekilde davrandıklarına ilişkin açıklamalar yapmamakla ve insanları sanki hiçbir güdüleri ya da amaçları olmayan varlıklar gibi göstermekle eleştirilmiştir.

Etnometodoloji kendi yaklaşımı açısından da eleştirilmiş, eğer etnometodolojide ileri sürüldüğü gibi sosyal bilimcilerin yaşam hakkındaki betimlemeleri sıradan insanların betimlemelerinden daha iyi değilse etnometodolojik bir çalışma yapmanın da anlamsız olduğu ileri sürülmüştür



TOPLUMSAL İNŞACILIK : Peter Berger ve Thomas Luckmann

Toplumsal İnşacılık, temel olarak etnometodolojiye dayanan, toplumsal dünyanın önce tipleştirme süreciyle kurgulanıp inşa edildiğini, daha sonra bu tipleştirmelerin kendilerini üreten bireylerin
ötesinde nesnel bir nitelik kazandığını ileri sürerek toplumsal eylem yaklaşımı ile yapısalcı yaklaşımları bir araya getirmeye çalışan bir teoridir.

Diğer bir deyişle Berger ve Luckmann insanların gündelik yaşamı anlamlandırarak ve yorumlayarak kurguladıklarını, daha sonra ise bu dünyanın nesnel bir dünya haline dönüştüğünü ileri
sürmektedirler. Berger ve Luckmann sembolik etkileşimciler gibi mikro düzeydeki etkileşim sürecine öncelik vermemiş olmakla birlikte sembolik etkileşimciliğin bazı temel görüşlerinden
faydalanmışlardır.

Toplumsal inşacılık yaklaşımı, gerçekliğin nesnel ve öznel yönlerinin birbirine zıt olmadığını, bu
nedenle pozitivist ve yorumlayıcı sosyolojinin temel varsayımlarının birbirilerini tamamen dışlaması gerekmediğini ileri sürer.

Berger ve Luckmann’a göre gerçeklik kendi irademizden bağımsızmış gibi kabul ettiğimiz, bizden bağımsız, dışarıda, bizim ötemizde ve herkese açık bir gerçekliktir. Bu görüşe göre biz gerçekliği “seçmeyiz”, gerçeklik bizim irademizden bağımsız olarak (ama bizim irademize ‘rağmen’ değil) bize dayatılmaktadır; yani biz herhangi bir niyetsel eylemde bulunmadığımız halde kültür bir gerçeklik hâline gelmektedir

Nesnel toplumsal gerçeklik toplumsal eylem tarafından yaratılır, ama yaratıldıktan sonra bireylere sanki onların dışında var olan, kendilerinden ayrı ve bağımsız bir gerçeklikmiş gibi görünür.

Gerçekliğin inşası, dışsallaştırma, nesnelleştirme ve içselleştirme şeklinde üç evrenin diyalektik ilişkisi ile mümkün olur.

İnsanlar toplumsal dünyayı kültürün sağladığı araçlar ve semboller aracılığıyla yaratırlar. Gerçekliğin inşası, dışsallaştırma ile başlar. Dışsallaştırma sürecinde insanlar bir yandan teknoloji ve teknik
araçlar üreterek nesnel kültürü, bir yandan da dil, imaj ve değerler üreterek belirleyici kültürü (anlam ifade eden kültürü) yaratırlar

Fiziksel dünyaya bağlı olan dağ, nehir, deniz, kaya gibi gerçeklikler kaba gerçeklikler olarak
adlandırılır. Toplumsal gerçekler Fiziksel dünyaya daha az bağlı gerçeklerdir, örneğin sandalye, masa gibi gerçekler toplumsal gerçeklerdir. Kurumsal gerçekler tamamen soyut olabilen gerçeklerdir,
örneğin para, evlilik, özel mülkiyet gibi gerçekler kurumsal gerçeklerdir. Sembolik gerçekler ise özgürlük ya da aşk gibi, hiçbir Fiziksel varlığı olmayan ve varlığı tamamen insanlara bağlı olan gerçeklerdir.

Anlamı insanlar yarattığı için, bir kez dışsallaştırdıktan sonra kültürün nesnelleştirilmesi gerekir, aksi halde kültür insanlığın her istediğinde keyfi bir şekilde değişir. Böyle bir değişim insanların tahammül edemeyeceği derecede belirsizlik ve güvensizlik hislerine neden olacağı için anlam nesnelleştirilir, bir kez nesneleştirildikten sonra gerçekliğin özelliklerini taşır, yani nesnelleştirilmiş olan anlamlar
gerçekler hâline gelirler

Bir başka deyişle insanların dışsallaştırma sürecinde ürettikleri ürünlerin nesnel bir özellik kazandığı süreç nesnelleştirme olarak adlandırılır

Kurumsallaştırma: Kurumsallaştırma, insanların karşılıklı olarak etkinliklerini, davranışlarını daha geniş eylemlerin örnekleri olarak tipleştirmeleri, böylece davranışların alışıldık hale gelmesidir.
Örneğin üniversiteye yeni başlayan bir öğrenci ilk günlerde edindiği arkadaşlarla yakınlaşamayabilir, çünkü onlardan ne beklemesi gerektiğini ve kendisinden ne beklendiğini bilmemektedir; ancak
karşılıklı olarak birbirlerinden belirli davranışlar beklemeye başladıklarında birbirlerinin davranışlarını tipleştirmeye, diğer bir deyişle davranışlarını kurumsallaştırmaya başlarlar.

Tarihsellik: Kurumsallaştırma sürecinde çeşitli ilişkiler ve davranışlar tipleştirilir, ama bazı ilişki ve davranışlar henüz birey doğmadan önce yapılmıştır. Bu gibi durumlarda bireyler kendilerinden önceki nesillerin kurumsallaştırdığı bu davranış veya ilişkileri nesnel olarak algılarlar.

Meşrulaştırma: meşrulaştırma, toplumsal düzeni açıklayan, meşru kılan ve “neden” sorusuna yanıt
veren ikinci derecede bilgidir. Meşrulaştırma, farklı düzeylerde gerçekleşir; bunlar açık meşrulaştırma, teorik meşrulaştırma ve sembolik evrenlerin meşrulaştırılmasıdır.

Berger ve Luckmann, meşrulaştırmaları açıklamak için ensest ilişki örneğini verirler, kardeşlerimizle evlenmememiz gerektiğini bilir, bunu neden yapmamamız gerektiğine dair fazladan bir açıklamaya
ihtiyaç duymayız, bu açık meşrulaştırmadır. Diğer taraftan örneğin kardeşlerin evlenmesi sonucunda sağlıksız çocukların doğacak olması ve toplumun devamlılığının tehlikeye gireceği açıklaması, teorik meşrulaştırmadır, mantıklı bir iddiaya sahip olan bir meşrulaştırmadır. Sembolik evrenlerin
meşrulaştırılması ise diğerlerinden daha güçlü olan ve tek bir anlamlı bütün içinde insanları etkileyen bütün nesneler ve deneyimler için açıklamalar içeren bir meşrulaştırma tipidir, örneğin din sembolik evrenlerin meşrulaştırılmasının örneklerindendir. Aynı davranış, yani kardeşlerin evliliğinin yasaklanması, bu çerçevede dine aykırı olduğu için de meşrulaştırılabilir

İçselleştirme süreci, nesnelleştirilmiş toplumsal dünyanın toplumsallaşma yoluyla öznel bilince aktarılmasıdır

Toplumsal inşacılığa göre insan gerçekliği içselleştirilmiş bir gerçekliktir. İnsanlar kültürü inşa edip, dışsallaştırdıktan sonra nesnelleştirir, daha sonra da toplumsallaşma aracılığıyla içselleştirirler ve bu sayede kültür doğal, gerçek ve içinde doğduğumuz verili bir şey gibi görünür.

Berger ve Luckmann bir yandan Durkheim’ın kabul ettiği anlamda bireysel bilincin ötesinde bir
toplumsal gerçeklik düşüncesini kabul ederler, diğer yandan da Weber gibi bu gerçekliğin bireylere özgü olan öznel yönünü vurgularlar.

GÜNDELİK YAŞAM SOSYOLOJİSİ

Gündelik yaşam sosyolojisi, çok sayıda alt alana sahip olan ve bu kitapta ele alınan sembolik
etkileşimcilik, fenomenoloji, etnometodoloji dışında varoluşçu sosyoloji, dramaturji, konuşma analizi, duygu sosyolojisi, etiketleme teorisi, postmodern sosyoloji gibi birbirinden ayrı ama ilişkili bir dizi
teorik yaklaşımdan oluşan bir alanı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu nedenle Gündelik Yaşam Sosyolojileri olarak da adlandırılan bu alanı oluşturan sosyolojik yaklaşımlar niteliksel yöntemi benimsedikleri için metodolojik olarak ortak bir paydaya sahiptirler, ayrıca hepsi küçük grupların
etkileşimlerine odaklanır ve topluma, toplumun üyelerinin gözünden bakmaya ve mümkün olduğunca bu üyelerin bakış açısını olduğu gibi yansıtmaya çalışırlar

Gündelik yaşam sosyolojisi/sosyolojileri alanında yer alan teorilerin çoğu kendilerini bu şekilde sınıflandırmamış, bu terim ilk olarak Jack Douglas ve öğrencileri tarafından kullanılmıştır.

Varoluşçu sosyolojiye göre toplumdaki çeşitli grupların diğerlerinden saklamak istediği şeyler vardır, bu nedenle insan etkinlikleri dışarı sunulan ve içeride var olan iki farklı gerçekliğe sahiptir. Bu yaklaşıma göre sosyolojinin görevi ön planda görünen, dışarıya sunulan imajların ardına geçmek ve grubun kendisine sakladığı, içeride var olan gerçekliği ortaya koymaktır.

Duygu sosyolojisi, duyguların toplumsal etkileşim sürecinde ve bu etkileşimle ilişkili olarak meydana geldiğini savunan ve temel olarak gündelik yaşam deneyimleri ile duygular arasındaki ilişkiyi inceleyen bir alandır.

Her ne kadar gündelik yaşam sosyolojisi alanını oluşturan çeşitli teoriler arasında farklılıklar olsa da bu alan genel olarak makrososyolojiyi tek nedenli bir nedensellik anlayışına sahip olmakla, gündelik yaşamın karmaşıklığını anlayamamakla ve pasif ve baskı altında bir aktör anlayışına sahip olmakla
eleştirir

Gündelik yaşam sosyolojisi genel olarak yapıdan kopuk olmakla; politik faktörleri görmezden gelmekle; odağı ve bulguları açısından önemsiz olmakla, büyük ölçüde çağdaş olana odaklanarak tarihi dışlamakla eleştirilmiştir

ÜNİTE 07 : Frankfurt Okulu

Üç Şubat 1923’te Almanya’da Frankfurt Üniversitesine bağlı olarak kurulan Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü 1960’larda kısaca “Frankfurt Okulu” olarak anılmaya başlanmıştır. Bu okulun üyeleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde faşizm, otorite/lik, bürokrasi, sanat ve popüler kültür gibi konularda önemli çalışmalar yapmışlardır. Bu okulun önde gelen üç ismi Theodor W. Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse’dür. Frankfurt Okulu, literatürde yaygın olarak Eleştirel kuram ya da Eleştirel teori olarak da adlandırılır.

Farklı ilgi ve çalışma alanları olsa da Frankfurt okulu temsilcilerini birbirlerine bağlayan nokta, insan özgürlüğüyle ve özgürlüğün modern dünyada farklı tahakküm ve toplumsal baskı biçimleriyle nasıl sınırlandırıldığıyla ilgilenmeleridir. Frankfurt Okulu kuramcıları, modern toplumun rahatsızlıklarını belirleyerek, âdil ve demokratik bir toplum yaratmak için gerekli toplumsal değişmelerin doğasını anlamayı amaçlamışlardır


Friedrich Pollock, Leo Löventhal, Thedor W. Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse, Franz Neumann, Eric Fromm ve Jurgen Habermas Enstitünün önemli üyeleri arasındadır. Ancak daha dar anlamıyla Frankfurt Okulu denildiğinde, “Frankfurt Okulu kuramcılarına göre” şeklinde genelleme yapıldığında büyük ölçüde Adorno, Horkheimer ve Marcuse akla gelmelidir.

Frankfurt Okulu, Batı Marksizm’i olarak bilinen ve (klasik) Marksizm’e eleştirel bir şekilde farklı bir yorum getirmeye çalışan akımlarından birisini oluşturur.

Kapitalizmi eleştirdikleri gibi Sovyet Sosyalizmini de faşizmi eleştirdikleri gibi Stalinizm’i de eleştirmişlerdir.

Frankfurt Okulu veya bir diğer adıyla eleştirel teorinin, önemli ölçüde Lukacs ve Gramsci gibi Hegelyan Marksistlerin çalışmalarından doğduğu kabul edilir


FRANKFURT OKULUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ

“Frankfurt Okulu” (1989) adlı kitabı kaleme almış olan Bottomore, okul tarihinin dört ayrı dönem halinde ele alınabileceğini ifade eder.
  • İlk dönem 1923 ve 1933 yılları arasını kapsar.

  • İkinci dönem, Nazi Almanya’sından kaçan Enstitü üyelerinin Kuzey Amerika’daki 19331950 arasındaki sürgün dönemidir. Frankfurt Okulunun Horkheimer yönetimdeki ikinci döneminde Enstitü üyeleri kuramsal görüşlerini çok sistematik bir şekilde geliştirmiş ve böylelikle bu dönem ile birlikte Enstitü giderek bir düşünce okulu haline gelmeye başlamıştır.

  • Enstitünün üçüncü dönemi 19501970 yıllarını kapsar. Enstitü üyelerinin, yani Enstitünün 1950’de tekrar Frankfurt’a dönmesiyle, okul üyelerinin esas fikirlerini içeren birçok temel metin yayınlandı. Böylece, Frankfurt Okulu Almanya’da önemli bir etki yarattı. Özellikle 1956 sonrasında, “Yeni Sol”un ortaya çıkışıyla hem Amerika’da hem de Avrupanın büyük kısmında Frankfurt Okulunun etkisi yayılmaya başladı.

  • 1970’lerden sonra Enstitünün etkisinin azalmaya başladığı dördüncü ve son döneminden söz edilebilir. Enstitü, Adorno’nun 1969’da, Horkheimer’ın ise 1973’teki ölümleriyle birlikte artık bir okul olmaktan uzaklaşmıştır. Bu süreçte Enstitü köken olarak kuruluşunda etkili olan Marksizm’den de büyük ölçüde kopmuştur.

Yukarıda belirtildiği gibi eleştirel teorinin nihai amacı, eleştirel bir yaklaşımla modern toplumun
rahatsızlıklarını belirlemek ve böylece daha âdil ve demokratik bir toplum için gerekli olan toplumsal değişmelerin niteliğini anlamaktır.

POZİTİVİZM ELEŞTİRİSİ
  • İlkin toplumsal dünyayı doğal dünyanın devamı niteliğinde gören pozitivizm, toplumsal gerçekliği de “doğal” bir gerçeklik olarak görür. Bu nedenle de toplumsal gerçekliğin oluşumunda aktörlerin görüşlerini göz ardı ederek onları “doğal güçler” tarafından belirlenen kişilere indirger. Bu açıdan pozitivizm toplumsal hayatın doğru bir şekilde anlaşılmasını engelleyen yanlış yönlendirici bir yaklaşım olarak eleştirilir.

  • İkincisi, pozitivizm gerçekliğin başka türlü olabileceği ihtimalini göz ardı ederek gerçekliği görünenden ibaret olarak kabul eder. Dolayısıyla gerçekliğin yalnızca görünen yüzünü mutlaklaştırarak onunla ilgilenir, görünmeyen yönünü ise yok sayar ve açığa çıkarmaya çalışmaz. Bu bakımdan da gerçekliğin görünen yüzü olarak yalnızca mevcut olan ekonomik ve siyasal düzene katılır ve onu mutlaklaştırır, statükoyu korur ve böylece yapısal değişimi engeller.

  • Üçüncü ve son olarak, pozitivizm yeni bir egemenlik biçimini, yani “teknokratik egemenliği” desteklemektedir (Bottomore, 1989, s. 28). Daha açık bir ifadeyle, bütün bilim dallarında tek bir bilimsel yöntemin geçerli olduğunu savunarak bilgi “tek”elciliği yapan pozitivizm bu bilimsel gücü yeni bir “teknokratik egemenlik” biçiminin desteklenmesi yönünde kullanmış, olumlu- olumsuz her türlü ekonomik ve siyasal uygulamanın meşrulaştırılmasında bilimin gücünün kullanılmasına yol açmıştır.

Horkheimer’ın Enstitünün başına geçmesiyle Okulun ilgi alanı büyük ölçüde felsefeye kaymıştı. Horkheimer’in felsefesi ise modern pozitivizmin ve ampirizmin eleştirine dayanmaktaydı. Onun pozitivizm eleştirisi şu üç noktada yoğunlaşır:

  • Pozitivizm, insan varlığına mekanik bir belirlenimcilik/determinizm şeması içerisinde yaklaşır.
  • Pozitivizm, dünyayı yalnızca deneyde dolaysız olarak verilen biçimiyle algılar. Öz ve görünüş arasında bir ayrım yapmaz.
  • Olgu ve değer arasında mutlak bir ayrım koyarak bilgiyi insan isteminden ayırır.

Negatif Diyalektik: Adorno, Hegel’in “Diyalektik” yaklaşımındaki olumsuzlama düşüncesinin
nihayetinde bir olumlamaya dayandığını belirtir. Bundan dolayı, Adorno negatif diyalektik kavramını öne sürer. Negatif diyalektik, diyalektik’ten farklı olarak, sürekli bir olumsuzlamaya dayanır.

AYDINLANMANIN DİYALEKTİĞİ

Jay’in sözleriyle, Frankfurt Okulu kuramcıları, “İnsanın beceri ve çabalarının ürünü olan kültürü bir üst düzeyde, maddi varoluşu ise, insanın içinde bulunduğu durumun bir alt düzeyinde sayan ve bu ikisinin birbirine zıt konumda olduğunu savunan anlayışa karşı çıkmaktan hiç bir zaman yılmamış,
usanmamışlardır.”

Frankfurt okulu tarafından geliştirilen eleştirel teori Marksist teorinin yanı sıra Weberyan teorinin de özellikle rasyonalite konusunda, etkilerini taşır.

Eleştirel kuramcılar, başta kapitalist toplumlar olmak üzere bütün modern toplumlarda Weber’in işaret ettiği formel veya araçsal akılcı düzenlenmeleri en temel sorun olarak görmektedirler.

Eleştirel kuramcılar formel rasyonaliteyi insanları egemenlikten kurtarmak yerine egemen güçlere hizmet eden ve bu açıdan adalet, barış gibi nihai insani değerleri içeren tözsel rasyonalite ile çelişen bir “teknokratik düşünce” biçimi olarak görürler

Frankfurt Okuluna göre Aydınlanma ile birlikte ön plana çıkan “akıl” süreç içerisinde kendine eleştirel olmaktan çıkıp eleştirdiği diğer mitler gibi kendisi de bir mite dönüşerek bireyleri her yönüyle
düzenlenmiş bir sistemin köleleri haline getirmiştir.

Frankfurt Okulu kuramcıları otoriteciliğin yayıldığı, bireysel düşünme ve özgürlüğün kısıtlandığı ve doğuda Stalin batıda da Hitler gibi diktatörler tarafından büyük kıyımların gerçekleştirildiği totaliter yönetimlerin yükselişte olduğu bir dönemde yaşamışlardır

Kuramcılar, “kültür endüstrisinin kapitalizmin tahakkümünü yaygınlaştırmak ve insanları ve onların kültürel anlatımlarını metaya dönüştürmek için teknolojiyi nasıl kullandığını ve aklı nasıl
araçsallaştırdığını göstermeye çalışmışlardır”

Okul üyelerine göre, özel mülkiyet, rekabet ve kâra dayalı kapitalist sistem insanları, imgelemsel ve entelektüel potansiyellerini gerçekleştirmekten alıkoymak için akılcılık aracılığıyla gelişmiştir.

Bu görüşler Marcuse’ün önemli eseri Tek Boyutlu İnsan (1964)’da benzer bir şekilde yankılanır. Ona göre de doğanın bilim ve teknoloji yoluyla egemenlik altına alınmasının zorunlu olarak insanların
egemenlik altına alınmasının yeni biçimine yol açmıştır.
Sonuç olarak, teknolojik rasyonalite egemenliğin meşruiyetini kaldırmaktan çok korumaktadır

Farklı bir ifadeyle, araçsal bir akılcılık/rasyonellik yeni ve teknolojik açıdan da ha karmaşık bir tahakküm aracı olarak hizmet görmekte ve toplumun artan rasyo nelleşmesinin daha fazla
tahakküme, hatta köleliğe yol açma tehlikesi söz konusu dur (Kellner, 2006, s.156). Çünkü
Aydınlanma projesinin “akılcılık” ilkesi sonunda her sorunun “araçsal akılcılık” mantığına göre
çözülmesine çalışıldığı bir ortama zemin hazırlamıştır. Aydınlanmanın temel değeri olan “akıl” süreç içinde bir mit ha line gelerek bireyi her yönüyle düzenlenmiş bir sistemin kölesi hâline getirmiştir.

Eleştirel kuramcılara göre hem kapitalist toplumlar hem de sosyalist toplumlar kitle toplumu
özelliğine sahiptirler. Sovyet sosyalizmi kitleleri, Marksist ideoloji ve ayrıca Fiziksel güç aracılığı ile kontrol ederken, Batı kapitalizmi tüketicilik ve bireycilik gibi daha gizli ideolojiler kullanmıştır

Kısaca, modern toplum, kitlelerin örgütlü değil atomize bir yapı arz ettiği ve faşizm gibi irrasyonel ideolojiler tarafından kolaylıkla nüfuz altına alındığı bir kitle toplumudur.

Adorno ve Horkheimer’in analizinde iki temanın merkezî bir önemi vardır. “Yoğun ekonomik ve
teknolojik gelişme karşısında geleneksel toplumsallaşma kurumlarının zayıflaması ve insanın emek ve etkinliği sonucu ortaya çıkan nesnelerin insan kontrolünün dışında gözüken bağımsız, özerk güçlere dönüştüğü kültürün artan somutlaşması.”


KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ VE KİTLE KÜLTÜRÜ ELEŞTİRİSİ

Adorno ve Horkheimer 1947’den itibaren “kitle kültürü” terimi yerine “kültür endüstrisi”ni
kullanmayı tercih ederler. “Bu ifadeyi ‘kültür endüstrisi’ ile değiştirdik, amacımız onu savunanların kabul edebileceği bir yorumu baştan dışlamaktı: Yani onun bizzat kitlelerden kaynaklanan bir kültür olarak yorumlanmasını engellemekti.”

Kültür endüstrisi kavramı ne sadece bir “kültür kuramı” ne de sadece bir “endüstri kura mı”dır. Kavram, Marx’ın fabrika içinde, yani üretim sürecinde “somut emeğin” nasıl sömü rüldüğünü anlattığı gibi, üretim süreci dışındaki “soyut bilincin” nasıl sömürüldüğü nün/biçimlendirildiğinin analizidir.

Frankfurt Okulu üyelerine göre, modern dünyada sanat, piyasanın dikte ettiği “amaçlı bir amaçsızlığa” dönüştürülmüştür

Kültür endüstrisi başlıca iki sürece dayanır.
  • Birincisi, kültür ürünlerinin standartlaşması ve dağıtım tekniklerinin rasyonelleşmesi sürecidir.
  • İkincisi, doğrudan reklâmla ilgili olan süreçtir. Tüketimin değişim değerine göre düzenlenmesinde reklâm özel bir yere sahiptir.

Eleştirel kuramcılara göre kültür endüstrisi aracılığıyla kitle kültürüne indirgenen kültür ürünleri,
rasyonel tekniklerle standartlaştırılıp dağıtılmakta, reklâm endüstrisi aracılığıyla da bireylerin satın alma güdüleri harekete geçirilip sürekli olarak tüketime yönlendirilmektedirler

Adorno ve Horkheimer’a göre reklam, kültür endüstrisinin “yaşam iksiridir,” sistem her türlü ürünü reklama zorunlu kıldığı için, reklam kültür endüstrisinin ana dilidir, üslubudur.

Reklamın zaferi olarak işaret edilen hem farkında olup hem de aynı anda itaat etme hâli, Adorno’nun
Los Angeles Times’ın astroloji sütunlarını analiz ettiği çalışmasında da karşımıza çıkar. “Yeryüzüne inen yıldızlar” başlıklı çalışmasında Adorno, astrolojiyi de kültür endüstrisinin ürünü olarak görür.

Eleştirel kuramcılara göre kültür, bir zamanlar bireyi her türlü baskıya karşı direnmeye ve eleştirelliğe yönlendirirken kitle kültüründe eleştirellik ortadan kalkmış ve her türlü kültür biçimi eleştirel analizden uzak basit eğlence biçimlerine indirgenmiştir.


Adorno şöyle yazar:

Kültür endüstrisi, tüketicilerin kasten ve tepeden bütünleştirilmesidir. Binlerce yıl boyunca birbirinden ayrılmış yüksek kültür ve düşük kültür alanlarını da birleştirmeye zorlar her ikisinin de zararına olacak şekilde. Yüksek kültürün, etkileri üzerinde spekülasyon yapılarak, ciddiyeti ortan kaldırılır; düşük
kültürün, toplumsal denetim bütünsel olmadığı sürece barındırdığı haşarı isyankarlık ise uygarlıştırıcı dizginleme yoluyla yok edilir

Eleştirel teorinin öncülerinden Adorno ve Horkheimer için kültür endüstrisi aydınlanma maskesi altında bir kitle aldatmacısıdır.

Kültür endüstrisinin bütüncül etkisi, “Aydınlanma’nın, yani doğanın teknik olarak giderek daha çok
tahakküm altına alınmasının, kitlesel aldatma hâline geldiği ve bilinci ketleme aracına dönüştüğü bir aydınlanma karşıtlığıdır.”

Frankfurt Okulu kuramcılarına göre, modern toplumlarda kültür endüstrisi, geçmiş dönemlerdeki tahakküm yöntemlerinden farklı olarak çok daha etkili ve yeni bir tahakküm yöntemi olarak
işlemektedir.

Adorno, kitle kültürünün insanların zihinlerini sömürgeleştirdiğini belirtirken, Horkheimer ise “kitle kültürüne karşı savaşım, ancak, kitle kültürünün toplumsal adaletsizliğin sürüp gitmesi ile ne denli bağlantılı bir olgu olduğunu açıkça görmek ve göstermekle” mümkün olacağını vurgulamaktadır

Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri (1936) adlı önemli makalesinde Benjamin, mevcut
teknolojik yeniliklerin ve popüler sanatın potansiyeli konusunda iyimser bir bakış açısına sahiptir. Her ne kadar, kitlesel yeniden üretim sürecinde sanat eserinin “hale”sini yitirmekte ve kültürün estetik unsurunun altının oyulmakta olduğunu teslim etse de böylesi bir dönemin demokratik bir kültürün gelişimi için önemli bir potansiyel içerdiğini belirterek özgürleştirici bir boyutu olabileceğini savunmuştur. Benjamin’e göre önemli olan sanatın/kültürün toplumcu yönde siyasallaştırılmasıdır.

Eleştirel kuramcıların en büyük kaygıları kültür endüstrisinin pasifleşmiş ve yabancılaşmış bireylerden oluşan bir kitle toplumu yaratmasıydı.

MEŞRUİYET KRİZİ, İLETİŞİMSEL EYLEM, YAŞANTIDÜNYASI VE SİSTEM

Habermas’da postmodernistler gibi aydınlanmacı akıl projesi ile moderniteye ağır eleştiriler getirir.
Ancak onlardan farklı olarak eleştirilerini Aydınlanma projesini ve moderniteyi tamamen reddetmeden geliştirmeye çalışır.

Habermas’ın bütün çalışmaları insan etkinliğinin iki ayrı bileşeni arasında yaptığı analitik bir ayrıma dayanır;
  • İş veya emek (amaçsalakılcı eylem) ile
  • Sosyal veya sembolik etkileşim (iletişimsel eylem).

Habermas’a göre Marx çalışmalarında emeğe merkezî bir önem atfetmiş, etkileşimi/iletişimi ise göz ardı ederek onu emeğe indirgemiştir. Bu ise Habermas’a göre Marx’ın çalışmalarındaki en önemli sorunu oluşturmaktadır. Nitekim Habermas’a göre sosyokültürel hayatın temelini oluşturan amaçsal akılcı eylem (iş/emek) değil iletişimsel eylemdir.

Modern dünyanın en önemli sorunu olarak her türlü rasyonalleşme biçimini değil belirli bir rasyonelleşme biçimi olan araçsal rasyonalitenin kendisini görür. İletişimsel rasyonalleşmeyi ise iletişimin baskılardan kurtulması, özgür ve açık bir iletişimin oluşması ve nihai düzeyde toplumun özgürleşmesi bakımından oldukça önemli ve gerekli görür.

Habermas araçsal ve iletişimsel rasyonalite ayrımını iki farklı toplumsal gerçeklik alanında, sistem ve yaşantı dünyası düzeyinde temellendirir.

Sistem modern hayatın ağırlıklı olarak araçsal rasyonalite tarafından biçimlendirilen ve toplumun maddi yeniden üretiminden sorumlu olan ekonomik ve bürokratik alanına karşılık gelirken, yaşantı dünyası kültür, toplum ve kişilikten oluşan, aile, arkadaşlar ve gönüllü birlikler gibi, iletişimsel eyleme ve paylaşılan değerlerin geliştirilmesine yönelik etkileşim alanlarını içerir.

Habermas geçkapitalizm olarak tanımladığı dönemde ekonomik krizlerin yanı sıra meşruiyet krizlerinin de önemini savunur. Bu dönemde devlet, müdahalelerle ekonomik krizleri çözebilmekte; ancak bu müdahaleler esnasında tüm talepleri uzlaştırabilme imkânı olmadığından bu sefer de düşünsel bazda meşruiyetini yitirme krizine yol açabilmekte; farklı çıkarları uzlaştırmada başarılı
olduğu zaman da çalışma etiği ve rekabet dürtüsünün zayışadığı bir güdülenme krizine neden olabilmektedir.

ÜNİTE 08 : Yapısalcılık ve Postyapısalcılık

Ontoloji varlığın ne olduğunu araştıran bir felsefe koludur. Toplumsal gerçekliğin esas doğasının ne olduğu yönünde ontolojik bir tartışma sosyolojik teorinin de her zaman önemli bir boyutunu
oluşturmuştur. Örneğin; Durkheim’ın bireylerin üstünde ve üzerinde olarak tanımladığı toplumsal olgu kavramı, Weber’in insan aktörler üzerinde vurgu yapan toplumsal eylem kavramı, Marx’ın ise üretim ilişkileri üzerinde vurgu yapan materyalist yaklaşımı sosyolojik teoride toplumsal gerçekliğin doğasına yönelik ontolojik bir tartışmaya yol açmıştır

Bilgi felsefesi olarak da adlandırılan ve Yunancada bilgi anlamına gelen episteme kavramından gelen epistemoloji nasıl bilebildiğimizi araştıran, yani bilginin kaynağını araştıran bir felsefe koludur.
Epistemoloji ontoloji ile birlikte varoluş ve varlıkla ilgili tüm bilgilerin temeli olarak görülür

YAPISALCILIĞIN GENEL ÖZELLİKLERİ

  • Yapısalcılığın bütüncüllük anlayışına göre yapı, onu oluşturan ögelerin basit bir toplamı değildir.
  • Yapısal dönüşüm düşüncesine göre yapılar durgun değildir, dinamiktir. Yeni ögelerin yapıya girip değişmesi belli kurallar ve yasalar tarafından belirlenir.
  • Yapısalcılığın öz düzenleme kavramına göre yapının kendi içsel işleyiş yasa ve kuralları vardır.
Tüm bu yasa ve kurallar kendi içlerinde birbiriyle ilişkilidir

“Yapısalcılık, gerçekliği, şeyler ve toplumsal olgular temelinde değil, ögeler arasındaki ilişkilere dayanarak açıklar”

“Yapısalcılığın işlevselcilikten ve pozitivist Marksizm’den farklılaştığı nokta, nesnel toplumsal olgular ile toplumu nesnel, problematik olmayan bir dışsal veriler şeklinde gören anlayışını reddetmesidir”

Yapısalcılığa göre toplumsal gerçeklik ile onun anlamı dış dünyada nesnel olarak bulunmamakta, teorik bir söylemde oluşturulmaktadır. Özetle yapısalcılık herhangi bir şeyin, ancak bir yapı ya da düzen içinde diğer ögelerle ilişkileri bağlamında bir anlama, dolayısıyla da bir gerçekliğe sahip olabileceğini savunur.



ERKEN YAPISALCILIK/SIGMUND FREUD (18561939)

Freud’un çalışmaları insan ilişkilerinin belirlenmesinin kaynağı olarak bilinçdışı düşüncesine olan katkısı nedeniyle hem yapısalcı hem de postyapısalcı mirasçılarından takdir görmüştür

Yapısalcılık, bilincin içerisinde işleyen daha derin ve bilinçdışı yapılarla ilgilenir.

Zihnin işleyişi sırasında kontrol edebildiğimiz ve farkında olduğumuz olgular bilinci oluştururken, organik, biyolojik ve hayvan doğamızın doğrudan ifadesi olan ve doyurulmayı bekleyen, yemek ve seks gibi temel içgüdüsel itkiler ise bilinçdışını oluşturur”

Bilinçdışı ise “Toplum tarafından kabul edilmeyen arzuların bastırılması ve ve tamamen bilinç alanının dışında tutulması ile oluşur.” Bilinçdışı dürtünün amacı uyarımı tatmin etmektir.

Freud’un temel tezleri şöyledir: İnsanlar doğdukları günden itibaren toplumsal baskıyla karşı karşıya kalırlar. Bu da bazı arzuların bilinçdışına bastırılmasına neden olur. Bilinçdışı arzularda kendini
“lapsus”larda (dil sürçmesi), “hatalı hareketlerde” gösterir hatta rüyalarda ve nevrozlarda simgesel olarak şekil değiştirir ve tatmin yolları arar (Tura, 1996, s.40). İşte toplum tarafından kabul gören “yüceltmelerimizin” temelinde bilinçdışına bastırılmış arzularımızın hedef aldığı nesnelerin yerine
toplum tarafından kabul edilmiş nesneleri koymamız yatar


Freud bilinçdışını anlamlandırabilmek için hastanın hiçbir kaygı taşımadan ve sansürlemeden aklına gelen her türlü Fikir ve imgeyi söylemesinin beklendiği “serbest çağrışım” tekniğini geliştirir. Hasta bunları anlatırken bazı noktalarda direnç gösterir: İşte hastalığın dinamiğini kavramak için bu direnç noktaları önemlidir. Zira “direncin” arkasında “bastırma mekanizması” vardır (Tura, 1996, s.41).
Freud’un geliştirdiği bir diğer konu ise “aktarma” kavramıdır. Hasta psikanaliz sırasında eski duygulanım yapılarından kaynaklanan duygularını doktora yansıtır

Freud’un psişik görüngüleri üç boyutta ele aldığı çalışmaları, Haz İlkesinin Ötesinde, Kolektif Psikoloji, Ben’in Analizi, Ben ve İd’dir.

Oidipus karmaşasında erkek çocuk annesine karşı hissettiği libidinal duygular nedeniyle babasına karşı saldırgan duygular geliştirir ve babası tarafından penisi (kastrasyon ya da hadım) kesilmek suretiyle
cezalandırılacağı kaygısına kapılır. Kastrasyon karmaşasının çözümü ile birlikte erkek çocuk anneden vazgeçer (ensest yasağını tanır), babayla özdeşleşir ve kültürün düzenine girmiş olur.

Gelişimsel görüş, temel göstergenin libidonun geçirdiği değişik evreler olan psişik güçlerin gelişimidir. Burada amaç libidonun “sosyokültürel” çevreye ayak uydurmasıdır. Libidonun geçirdiği bu evreler, “oral dönem”, “anal dönem”, “fallik dönem” ve son olarak da “latans dönemi”dir

  • Oral dönem: Cinsel bakımdan duyarlı bölge ağızdır ve libido ağız yoluyla tatmin edilir.
  • Anal Dönem: Libido dışkılama işlevine yönelir ve bu yolla tatmin arar. Bu dönemde nesne libidosu da gelişir.
  • Fallik Dönem: Bu dönemde nesne libidosu önem kazanır. Erojen bölge genital organlardır. Libidinal dürtüler karşı cinsten ebeveyne yönelir ve Oidipus karmaşasının temelleri bu dönemde atılır. Çocukta kastrasyon (hadım) karmaşası gelişir. Karmaşanın çözümü için erkek çocuk annesinden vazgeçer (ensest yasağını tanıması) ve babasıyla özdeşleşir.

Latans Dönemi: Bu dönemde bastırma mekanizmaları tüm gücüyle çalışır ve toplumsal yüceltmeler yerleşir. Libido kültürün kurallarına uygun nesnelere yönelir

Kastrasyon karmaşası: “Oidipus döneminde yaşanan penisini kaybetme (erkek çocukları) ya da penisten yoksun olma (kız çocuklar) kaygısı”.

Freud, gelişimsel görüş içerisinde “saplantı” ve “gerileme” kavramlarını da geliştirir. Bireyin, psikoseksüel gelişim aşamalarından birinde şiddetli bir düş kırıklığına uğraması onun libidinal tatmini daha doyumlu döneme gerilemesine neden olur ve saplantılar ortaya çıkar. Nevrozun ve psikozun
temelinde “gerileme” ve “saplantıların” önemi büyüktür. Nevrotik kişi kendi “duygusal gelişimini
tamamlayamadan erişkin yaşamın toplumsal sorumluluklarını, güçlüklerini üstlenmek zorunda kalan kişidir”


Freud’un görüşünün ikinci boyutu olan “ekonomik” görüşe göre psişik güçler nicel büyüklükler olarak ele alınır. Semptomlarda belli bilinçdışı arzular değil de diğerleri kendini gösterir. Bunun nedeni ise bilinçdışı dürtülerin enerjilerinin farklı “nicelik”leri olmasıdır. Bu dürtülerin gücü zaman içerisinde çoğaldığı için birikme özellikleri de vardır.

Üçüncü boyut olan yapısal görüşü çerçevesinde Freud’a göre psişik aygıt, “İd”, “Ben” (Ego) ve “Üst Ben” (Super ego)’den oluşur. “İd” haz ilkesine göre çalışan, sürekli dolayımsız tatmin arayan psişizma

bölümüdür. Psişizma insanın beş duyu organına ek olarak ruhsal ve içsel dünyasında gerçekleşen olayların bütünü olarak ele alınabilir.

“İd”de zaman, mekân ve mantıklı yargı tanımayan “birincil süreç” düşüncesi vardır. “Ben” ise “id”den farklılaşarak oluşur. “İd”in “gerçeklik ilkesi” çerçevesinde dönüşümüne dayanır. “Ben”, gücünü bastırmalar sayesinde seksüel ve saldıran eğilimlerinden sıyrılmış bir libido’dan alan psişizma
bölümüdür. “Üst ben” ise önemli ölçüde bilinçdışı olan bir psişizma bölümüdür.

Freud’a göre rüya onu görenin cinselliği ile bağlantılı olarak gizli bir mesaj içermektedir. Zira cinsellik göstergelerle ilişkilidir ve semboliktir. Rüyaların Yorumu kitabında Freud yer değiştirmenin rüyanın bilinçdışı mesajını gizlemenin yollarından birisi olduğunu söyler. Yoğunlaşma ile birlikte yer
değiştirme birincil süreci oluşturur. Yer değiştirme rüyada açıkça görülen unsurların önemsiz olabileceğini, yoğunlaşma ise rüyanın açık olan içeriğinin ondan çıkarsanan rüya düşünceleri ile karşılaştırıldığında yetersiz olduğunu gösterir

Freud’a göre bilinçdışı “kavrama ve düşünme işlevlerine katılır” ve Freud da bu sayede “bilinçdışı düşünce” kavramını kullanmaya başlar (Coward ve Ellis, 1985, s.168). Bizlere “bilinçdışı terimiyle
anlatılan nitelenebilir, nesnelleştirilebilir ve kabul edilebilir birçok şeyin olduğunu” garanti eden ise dil bilimdir.


YAPISALCILIĞIN GELİŞMESİ: DİLBİLİM VE FERDİNAND DE SAUSSURE (18571913)

Dilbilim üzerine olan çalışmalarında Saussure öncelikle,
  • dil (langue), yani dilin soyut kuralları ile
  • söz (parole), yani dilin konuşma şeklindeki somut hâli arasında bir ayrım yapar. Saussure böylelikle karmaşık konuşma edimleri yığınından oluşan dile bir düzen getirir. Saussure için bu ayrım aynı zamanda dilin kolektif karakteri ile sözün bireysel karakteri arasında da bir ayrımdır. Başka bir ifadeyle dil, kolektif uzlaşıya dayalı olan ve konuşmayı yönlendiren dilbilimsel kuralların soyut bir sistemidir. Söz ise bu sistemin bireysel gerçekleştirme eylemleridir. Konuşma eylemi ancak ona geçerlilik sağlayan bütüncül sistem üzerinden bir anlam kazanabilir veya anlaşılabilir.

Dolayısıyla dil kolektif bir sistem olarak çok sayıdaki bireysel konuşma edimlerinden oluşur. Nasıl ki Durkheim, toplumsal olguların bireysel veya benzeri herhangi bir başka şeye indirgenerek açıklanmalarına karşı çıkmıştır, Saussure de dilin konuşmacıların psikolojisine veya benzeri herhangi bir başka şeye indirgenerek açıklanmasına karşı çıkmıştır. Ona göre toplumsal bir olgu olarak dil,
bireyler üzerinde sınırlayıcı bir etkiye sahiptir ve de bireylerin konuşmalarından bağımsız olarak belirli bir sistem ya da yapı olarak vardır

Saussure’un yaptığı bir diğer önemli ayrım da

  • senkronik/eşzamanlı dil çalışması (yani dili geçmişe gönderme yapmadan yalnızca belli bir anda mevcut bir ilişkiler yapısı veya sistemi olarak çalışma) ile

  • diyakronik/artzamanlı dil çalışması (yani dilde zaman sürecinde meydana gelen değişmeleri
çalışma) arasındaki ayrımıdır. Bu ayrım toplumsal analizde de bir toplumsal sistemin mevcut yapısal özellikleri ile değişme hâlindeki özelliklerinin çalışılmasına koşutluk gösterir. Saussure bu alandaki görüşlerini açıklamak için satranç imgesini kullanmıştır. Oyunun devamını olanaklı kılan, parçalar arasında farklılaşan ilişkidir. Dili bir satranç oyunu gibi görmek, taşların belli bir andaki konumlarını göz önünde bulundurmak onu “eşzamanlı” (senkronik) bir bakış açısından değerlendirmektir. Dili anlamaya çalışırken tarihsel bakış açısına öncelik vermek ise “art zamanlı” (diyakronik) bir
değerlendirme olarak ortaya çıkar.

Saussure’un Genel Dil bilim Dersleri adlı çalışmasında “eşzamanlı” bakış açısını tercih etmesinin
nedeni, “eşzamanlı” bakış açısının dilin herhangi bir durumunda var olan tüm etkenleri açıkça ortaya koymasıdır.

Özetle Saussure dili, eşzamanlı bir perspektiften olguları sistematik karakterde olan toplumsal ve uzlaşımsal bir kurum olarak tanımlar. Söz ise sistematik karakterden yoksun olan art zamanlı bir
boyuttur ve bireyin (öznenin) dili kullanması ile ortaya çıkan gerçek/somut bir nesnedir. Dil, söze yani bireysel kullanıma olanak tanır ve bu özelliğiyle uzlaşımsal bir kurumdur.


Yani dil “Bireysel kullanıma (söze) olanak sağlayan biçimsel kurallar sistemidir”. Dildeki biçimsel kurallar dilbilimsel ögelerin eşzamanlı ilişkilerinden ibarettir, söz gibi “artzamanlı” değildir (Tura, 1996, s.98). Dolayısıyla Saussure için “Dil, birey tarafından yaratılmamış, onun tarafından
değiştirilemeyen, bireyin dışında, kendi içinde kurallara sahip yapısal bir bütünlük olarak bilim nesnesi hâline dönüşür.”

Saussure dilbilim içerisinde söz alanını ihmal ettiği için bazı görüşler tarafından eleştirilir.

Gösteren (Signifier) ve Gösterilen (Signified)

Saussure’e göre dil bütün işaret sistemlerinin genel bir çalışması olan semiyoloji gibi bir işaret veya gösterge sistemidir. Bu bağlamda dil yapısının unsurları göstergeler yani işaretlerdir. Yapısalcılığın kurucu elemanları da bu işaretlerdir.

Her işaret veya gösterge (a) gösteren (Signifier) ile (b) gösterilen (Signified) olmak üzere iki bölümden oluşur. Bu ayrımda gösteren bir sözcüğün akustik/ses biçimidir. Gösterilen ise sözcüğün işaret ettiği anlam/düşüncedir.

İşaret, gösteren ile gösterilen arasıdaki eşdeğerlik ilişkisinin toplumsal olarak yerleşmesi ve kural haline gelmesi sonucunda oluşur. Dilde gösteren ile gösterilen simetrik gibi görünse de kavram ve ses imgesi aynı harekette meydana gelirler. Dilsel bir gösterenin tek başına gösterilen ile hiçbir bağı yoktur.

Sonuç olarak Saussure’e göre: “Dil, gramer kuralları ve sözcüklerin ‘gerisinde bulunan’, ancak
içlerinde belirtilmeyen anlamı içerir” (Giddens, 2000, s.595). Daha açık bir ifadeyle Saussure göre dildeki sözcüklerin anlamı sözcüğün belirttiği nesneden değil, dil yapılarından ortaya çıkar.

Saussure göre, dil özünde farklılıklar üzerine kurulu bir anlamlı yapı veya anlamlı sistemdir.

Daha açık bir ifadeyle sosyal bilimlerde yapısalcılık dil çözümlemesinde kullanılan yöntemin aynısının toplum çözümlemesinde de kullanılabileceğini varsayar. Buna göre toplumsal yaşamdaki kavramsal ögeler arasında direkt gözlenemeyen ancak saptanabilir nitelikte yapısal ilişkiler bulunmaktadır.

Semiyoloji (Göstergebilim) ve Roland Barthes (19151980)

Semiyoloji, basitçe dil, edebiyat, sanat ve diğer tüm alanlarda beliren işaretlerin ya da işaret sisteminin genel bir çalışmasıdır. Ancak yapısalcılığın önemli bir boyutunu oluşturan semiyoloji de Saussure’un dil bilim çalışmalarından geliştirilmiştir. Nitekim Saussure’e göre anlamı oluşturan şey yalnızca ses (konuşma) ve işaretler (yazı) değil, aynı zamanda sistematik olarak ayırt edilebilen her
türlü nesne de (örneğin, trafik ışıkları) anlam vermede (anlamlandırmada) kullanılabilir. Saussure’un trafik ışıkları gibi dilsel olmayan bu anlamları imbilim olarak adlandırıldığı bilinmektedir

Öte yandan her ne kadar ilk olarak Saussure’un çalışmalarında ortaya çıkmış olsa da semiyoloji ancak 1960’larda kitle iletişim ile kültürel çalışmalarda gelişme imkânı bulabilmiştir. En önemli ve öncü
takipçisi de Roland Barthes olmuştur.

Semiyoloji kültürel çalışmalar alanında özellikle yeme alışkanlıkları gibi diğer disiplinler tarafından ihmal edilen kültürel kodların çalışılması ile ilgilenmiştir. Semiyoloji, özellikle Fransa’da 1950 ve 1960’larda hızla gelişmiş ve toplumdaki işaretlerin bilimi olarak ortaya çıkmıştır

Semiyolojinin konusunu oluşturan anlamlama dizgeleri el, kol, baş hareketleri, ezgili sesler, nesneler, törenler, protokoller ve gösterilerdir.

Barthes göstergebilimsel çözümlemelerinde anlamlama edimini ele alır ve “toplumsal bağlamı içinde anlamlandırma değerini kuran gösterge kavramına geçiş yapar”

Barthes bir kitle kültürü incelemesi olan Mitolojiler (1957) adlı çalışmasında margarin, deterjan, oyuncak gibi gösterme sistemlerini tartışır ve kitle kültürünün bu ürünlerinin işlevini “modern
kapitalist toplumun gerçek doğasını “mistifiye etmek” olarak görür

Mitolojiler kitabında Barthes, “yeme, giyinme, tatile gitme, güreş etme gibi ayinlerin işaret
sistemlerinin ‘mit’ olarak adlandırdığı başka bir anlamlandırma sistemi (yani başka bir dil) tarafından yönlendirildiğini bulur”

Barthes’ın bu çözümlemesinde mit bir kavram, düşünce ya da nesne değil, bir mesajdır. Mit özgül olarak “mesajını söyleme biçimidir”

Barthes’a göre basit bir gösterge veya temsil biçimi çok defa birden çok sayıda anlam içerir. Göstergeler açık anlamların yanı sıra Barthes’in mit olarak tanımladığı gizil anlamlar da taşır. Bu yüzden iki anlam sistemi ortaya çıkar: (a) Düzanlam ve (b) Yananlam.

Düz anlam nesnedilidir. Yani anlamlandırdıkları ölçüde Film, yemek, oyuncak araba bu dilin örneği olabilir. Daha açık bir ifadeyle düz anlamda Film yine Film, yemek yine yemek ve oyuncak araba yine oyuncak arabadır. Yananlam ise kendini ona iliştiren ve dilin düzanlamlı biçimini, kendini üstü kapalı olarak ortaya çıkarmak için kullanan mittir Yani deminki örneğe dönecek olursak Film, yemek ve oyuncak araba, göstergeler olarak yan anlamlar da, yani mitler de taşırlar.

Barthes’ın ‘düzanlam’a ve ‘yananlam”a verdiği en popüler örneği ParisMatch dergisinde Fransız bayrağını selamlayan siyah renkli Fransız askerin fotoğrafının kapak olarak kullanılmasıdır. Fotoğrafın düzanlamı “Fransız bayrağını selamlayan zenci asker” iken yananlamı ise “sömürgeci milliyetçilikler ve militarizmin karışımıdır”. Yananlam burada “anlamın ardında gizlenen asıl amaçlanandır”

Barthes’ a göre bir iletişim aracı olarak mit, kendi anlamlarını üreten bir dildir.

YAPISALCI ANTROPOLOJİ/CLAUDE LÈVI STRAUSS (19082009)

Totemizm (1969) ve Yaban Düşünce (1972) adlı çalışmaları

LéviStrauss’un, Durkheim ve Saussure’un yanı sıra Freud ve Marx’ın bakış açılarından da oldukça etkilendiği bilinmektedir.

LéviStrauss ana terim olarak işareti ele alır ve yapısalcı kavramları antropolojik verilere dönüştürür. Kullandığı yapısal modeller üretim ve değişim süreci içerisinde eşzamanlı (senkronik) anı vurgular.

LéviStrauss çalışmalarında özellikle aşiret topluluklarındaki akrabalık ve mitolojilerin çalışılması ile ilgilenmiştir.

LéviStrauss tüm kültürlerdeki gündelik faaliyetlerin ve geleneklerin temelinde belirli evrensel kurallar yattığını düşünür ve çalışmalarında bu evrensel kuralları keşfetmeye çalışır.

Modernist düşünürlerin çoğu gibi LéviStraussda bilincin ikili karşıtlıklarla işlediğini düşünür. Ona göre zihnin evrensel işleyiş süreçleri vardır. İkili karşıtlık lar birinin diğerini kesin ve doğrudan dışladığı ikili terimlerdir: “aşağı-yukarı”, “açık-kapalı”, “sol-sağ” ve “kadın-erkek” karşıtlıkları bunlardan bazılarıdır

İşte zihin evrensel olarak ikili karşıtlıkları sınıflandıran bir sistem olarak işler. Daha açık bir ifadeyle LéviStrauss’a göre bütün kültürlerdeki yapısal dönüşümler, insan zihninin ikili karşıtlıkları
sınıflandırma şeklindeki işleyişini yansıtmaktadır.

LéviStrauss ise totemizmin yalnızca kabile topluluklarına özgü ve tek bir şey olduğu görüşüne karşı çıkar. Totemizm’in“ilkel” insanlarda ve kabile toplumlarında olması ve gelişmiş toplumlarda olma ması, bilinçlerin doğasında gerçek bir bölünmeyi ifade etmez. Bu yapay bir farklılıktır. Nitekim insan bilinci hep aynı yolla işler. Farklılık ise bilincin işlemek zorunda olduğu koşullarda ortaya çıkar.

LeviStrauss, “Batı burjuva tarzlarının amansız yayılışına rağmen varlığını sürdüren çeşitli toplumsal örgütlenme biçimlerini” inceleyerek bu toplumları kendi ilişkileri açısından ele alır. Bu ilişkileri daha
sonra “bizim ilişkilerimiz açısından inceleyip bu toplumların insanlarının birbirleriyle ve dünyayla olan ilişkilerini kavrama ve örgütlenme mantıklarını” açıklamaya çalışır

C. LéviStrauss ve Mitler
Onun yapısal çalışmasında “mitler” daha çok “ilkel” toplumlardan özellikle de Güney Amerika toplumlarından alınmıştır. Bütün bunları dört ciltlik Mitolojiler (1964/1968) kitabında toplar.

Bu kitabın birinci cildinde mitlere göre etin pişirilmeye başlandığı dönemde ortaya çıkan kültürün çözümlemesi yapılır.
İkinci cildin konusu aşırı pişirme biçimleridir. Bal yemenin ve tütün tüketmenin aşırılıkları ile insandoğa karşıtlığı arasında bir denge vardır.

Mitolojilerin üçüncü cildi ise erkeklerin kadınlara kabul ettirdiği kurallar hakkındadır.

LéviStrauss, Yunan miti Oedipus’u öge yığınlarına ayrıştırarak çözümler. Bu ögeler kan bağı ilişkileri, insanın dünyadan doğabilmesi için canavarların insanlar tarafından katledilmesi ve mitteki
karakterlerin isimlerinden oluşur. LéviStrauss’a göre anahtar öge “dünyadan doğmaktır”. Çünkü dünyadan doğmanın karşıtlığı kadından ve erkekten doğmamızdır.

Sonuç olarak LéviStrauss’a göre “mitler” katmanlı ve karmaşık bir biçimde yapılanmışlardır. Yapı, hikâyedeki olayların zıtlıklar arasında yeniden dağılımı ile keşfedilir.

LéviStrauss’a göre Oedipus mitinin amacı “birden mi (dünyadan mı) yoksa ikiden mi (kadın ve erkekten) doğduk?” sorusuna mantıksal bir araç sağlamaktır.

LéviStrauss’un bütün çalışmalarında ikili karşıtlıklar biçimini alan entelektüel işlemler temeldir.

Mit ve Anlam’ın üçüncü bölümünde tavşan dudaklılar, ayak gelişli doğumlular ve ikizlere ilişkin değişik mitleri kodlara ayırır.

LéviStrauss Yapısal Antropoloji çalışmasında etoburlarla otoburlar arasındaki dolayımın ise leş yiyiciler olduğunu gösterir

Cufff, Sharroc ve Francis’e göre LéviStrauss’un yapısalcı görüşünde güçlü bir antihumanist bakış açısı vardır.

Cufff, Sharroc ve Francis’e göre LéviStrauss’un yapısalcı görüşünde güçlü bir antihumanist bakış açısı vardır.

C. LéviStrauss ve Akrabalık İlişkileri

LéviStrauss’a göre akrabalık ilişkilerini de temellendiren derin katmanlı yapılar vardır. LéviStrauss akrabalık ilişkilerinin analizinde, “kurulu bir aile biriminden değil, “evrensel” aile içi cinsellik
tabusundan ve bunun sonucunda kadınların mübadelesinden işe başlar. Ona göre şimdiye kadar görülmüş bütün toplumsal örgütlenme biçimlerinin ön koşulu aile içi cinsel ilişki tabusudur” (ensest yasağı)

Sonuç olarak LéviStrauss, “erkek kardeş/kızkardeş, karı/koca, baba/oğul, annenin kardeşi/kızkardeşin oğlu gibi dört ilişkiden meydana gelen temel bir birim belirler. LéviStrauss’un ortaya koyduğu bu
“insanlar arası gerçekliği yapılandıran kavrama ise simgesel düzen” denir.

Özetle “LéviStrauss’un yapısalcılığı bize, insan öznesinin homojen ve kendi ken dini denetleyebilir olmadığını gösterir; özne, varlığının farkında bile olmadığı bir ya pı tarafından inşa edilir. İnsan öznesinin kendisiyle açıklanırlığı artık savunulamaz; özne yapının ve yapının dönüşümlerinin
nesnesidir”

Sonuç olarak insanlar, mit, ayin ve akrabalık gibi mantıksal sistemleri ile tanım lanırlar. Bu da “yapının özneyi kendi dönüşümler işlemi” içerisinde tanımladığının bir kanıtıdır.


YAPISALCI MARKSİZM/LOUIS ALTHUSSER(19181990)

Toplumu yapı ve dile dayanarak anlamaya çalışan gösterge bilimin (semiyoloji) ve yapısalcılığın düşüncesi tamamlanmış değildir. Çünkü “her an çatışan kuvvetler tarafından meydana getirilen ve gergin olan yapıların sürekli değişiminin nedenini açıklamadan toplumsal yapıyı düşünmek mümkün değildir”

Ellis’e göre, “Yapılar çatışan bu güçler tarafından oluşturulur. Çatışan güçler tarafından meydana getirilen katılaşmış ve biçimlenmiş toplumsal yapıların bu “çifte gerçekliği”ni keşfeden de Marksist düşüncedir. Buradaki en önemli sorun özne sorunudur”

Marksizmin hümanistik yorumlanışını reddeder ve bunun yerine “öznesiz bir tarih” anlayışına dayanır

Althusser (1987, 74), özne sorunu ile ilgili şöyle söyler: “Somut insanlar (çoğul olarak), tarih içinde, zorunlu olarak öznedirler (çoğul), çünkü tarih içinde özneler olarak (çoğul) hareket ederler. Ama
tarihin öznesi (tekil) yoktur. Daha da ileri gideceğim: “insanlar tarihin özneleri” değildirler.”

Althusser’e göre “İdeoloji yoluyla kendilerini özne olarak gören insanlar, aslında gerçeklikle kendi aralarındaki ilişkiyi ideoloji içerisinde tasarlamaktadırlar”

Althusser’in çalışması, Marx’taki altyapı ve üstyapı arasındaki ilişki sorununa odaklanır.

Althusser’in anahtar kavramları, (a) ekonominin son kertede belirleyiciliği, (b) egemen bir yapı olarak toplumsal formasyon ve (c) toplumun parçaları arasında göreceli özerk bir ilişki olması olarak ortaya çıkar


Althusser, Marx İçin adlı kitabında Engels’e ait olan ekonominin “son kertede” belirleyici olma kavramını eleştirir ve “üstbelirlenmiş çelişkiler” kavramını ortaya koyar. Zira Althusser’e göre
üstyapıların işleri bitmediği için o “son kerte” anı gelmez. Althusser buradan hareketle “egemen yapılar” ve “göreli özerklik” kavramlarını geliştirir

İdeoloji, herhangi bir toplumsal bütünlükte kendi rolünü yaşama biçimi ve bir temsil pratiğidir. Bir yandan “özgül eklemleme üreten bir pratik”, diğer yandan da “taşıyıcı olarak da bazı özneleri gerektiren bir pratiktir”

“İdeolojik düzeyin sahip olduğu mekanizmalar kapitalist bir toplumsal formasyonda sadece üretim araçlarının değil, aynı zamanda üretim güçlerinin de yani emek gücünün de yeniden üretimini, başka bir deyişle üretici bireylerinde sisteme uyumlu hâle getirilmesini olanaklı kılmaktadır. İdeoloji bu
işlevini ideolojik aygıtlar içerisinde bir üstyapı pratiği olarak gerçekleştirir.”

Althusser’e göre egemen sınıf iktidarını devletin baskı aygıtları ve ideolojik aygıtları aracılığı ile kurar.

“İdeoloji bireyi yapının merkezine koyarak ve özneyi de ideolojik anlamların gerçekleştiği yer hâline getirerek işler”

Althusser’de toplumsal bütünlük kompleks bir yapıdır. Althusser’e göre toplumsal formasyon, (i) ekonomik (ii) politik ve (iii) ideolojik olmak üzere üç ana düzeyden oluşur.

Althusser geleneksel Marksizm’in altyapı-üstyapı modelini, özcü bir nitelik taşıması ve emek-sermaye gibi tek bir egemen ögeyi öngören bir toplumsal totallik kavrayışına sahip olması nedeniyle reddeder. Bunun yerine ekonomik, politik ve ideolojik yapıların çokluğu, görece özerklikleri ve üst belirlenmesinin vurgulandığı bir totallik kavramı geliştirir

Althusser üstbelirlenim kavramıyla toplumda emek-sermaye gibi en temel çelişkinin bile basit ve saf olmadığını devlet, ideoloji ve din gibi üstyapı formları tarafından çok nedenli ve karmaşık bir şekilde belirlendiğini vurgulamaya çalışır

Althusser devletin ideolojik aygıtlarının kapitalist üretim ilişkilerini yeniden ürettiği düşüncesinden hareketle, kapitalist devletin “ideolojik bir aygıtı olarak” okulun işleyişini kavramsallaştırır.

Özetle ekonomik, politik ve ideolojik düzeylerden oluşan toplumsal formasyon içerisinde bireyler bu düzeylerin getirdiği pratikler içerisinde hareket ederler. Bu düzeyler birbirlerine göre göreceli özerk durumdadırlar ama ekonomi “son kertede” belirleyicidir.

Althusser’in yapısalcı Marksist yaklaşımında insan aktörlerin sınırlı bir rolü vardır. Althusser bu
konudaki görüşlerini, özellikle Lacan’dan ödünç aldığı bilinçdışı kavramını kullanarak netleştirmeye
çalışır. Bu görüşe göre, “gerçek bir dünyada yaşamıyoruz, aksine her toplumsal formasyonun ideolojik aygıtları tarafından yaratılan ideolojik bir dünyada yaşıyoruz” (Slattery, 1991, s.5). Hayatımızın
kontrolüne sahibiz gibi görünsek bile aslında bu bir illüzyondan ibarettir. Sonuç olarak Althusser yapısalcı Marksist yaklaşımında öznenin ölümünü ilan eder


YAPISALCILIĞA GETİRİLEN ELEŞTİRİLER
Giddens’a göre yapısalcılık toplumsal yaşamın ekonomi veya politik faaliyet gibi daha pratik konularında daha az uygulanabilirliğe sahiptir”

yapısalcılık, toplumsal bütünlükleri ve bunların işleyişlerini açıklayan mekanizmaları göstermekle birlikte, özneyi güçsüzleştiren ve merkezsizleştiren bir yaklaşımdır.

yapısalcı analizde toplum ve tarihin de “anlaşılması zor ve bulanık” kavramlara dönüştüğü vurgulanmaktadır

Özetle yapısalcılık, genel olarak bireyleri/insan özneleri anlamların ve sosyal dünyanın oluşturulması sürecinde etkisiz gören, bu nedenle de onları toplumsal analizin merkezinden uzaklaştıran bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

YAPISALCILIK, POSTYAPISALCILIK VE PSİKANALİZ/ JACQUES LACAN

“Postyapısalcılığın başarısı, daha özele inildiğinde, Saussure’ün ‘Dil kendine yeterli bir toplumsal varlık değilse bile, kendi ayağı üstünde durabilen bir toplumsal varlıktır’ şeklindeki ısrarında içerili olanakları yeniden keşfetmesi olmuştur”


Postyapısalcı düşünürlerden Jacques Lacan, Freud’un Oidipus karmaşasında kız çocuğu erkek çocuğun sahip olduğu penisten yoksun olarak kavramsallaştırması karşısında “fallus” kavramını öne sürerek, yoksunluğu her iki cinsin bireylerini de içeren sembolik bir yoksunluk olarak kavramsallaştırır. Michael Foucault, modernist düşüncenin ikili karşıtlıkları içerisinde tarihsel olarak görmezden geli nen görüngüleri (delilik, hastalık v.b.) bilginin arkeolojisi ve soykütüksel çözüm leme yöntemleriyle görünür kılmaya çalışır. Jacques Derrida, Batı felsefesinin iki li karşıtlıklarını yapısöküm (dekonstrüksiyon) kavramıyla tersine çevirerek, “öteki” kavramını öne sürer. İyikötü ikili karşıtlığında öteki olan ne iyidir ne kötüdür ama aynı zamanda hem iyidir hem kötüdür.

Yine feminist kuramın içerisinde Judith Butler ve Julie Kristeva postyapısalcı düşünürler içerisinde yer alırlar. Özellikle Judith Butler, kadınerkek ikili karşıtlı ğının altüst edilmesi yoluyla hem kadının
ikincilleştirilmesinin hem de kadınlığın ve erkekliğin cinsiyet aracılığı ile belirlenmesine karşı çıkar.

Lacan’ın Yapısalcılığının Kökenleri

Lacan, bir farklılıklar sistemi olarak dile yapı salcı bir vurgu yaparak Freud’un çalışmasında dilin önemini vurgular. Lacan’a gö re özne dilde inşa edilir.

Lacan’ın öznesi ise “süreç içindeki özne”dir. Süreç içindeki öznenin kavranabil mesi için Lacan, bireyin özne olarak inşasında gösterenin yani dilin belirleyiciliği ni vurgular. Burada asıl mesele “toplumsal
ilişkilere ilişkin olarak üretilen özne kavramıdır”.

“Toplumsal ilişkiler, dış dünyayı yüklemleyebilen bir öznenin üretildiği süreçte saptanır”. Lacan’a göre anlamlandırma süreci öznenin sürecidir.

Lacan’a göre, gösteren/gösterilen formülü dilbilimin temelidir.

Lacan dilin kendini “anlam etkilerine” teslim etme olgusunu kapitone noktaları ile açıklar.

Kapitone noktaları, anlamlandırma zincirinin yönünün saptandığı ayrıcalıklı noktalar olarak ortaya çıkar. Yapısalcı dil kuramında gösterenler sistemi, gösterilenler grubuna hiçbir zaman birebir karşılık
gelmez. “Gösteren ve gösterilen “gösterme” edimine direnen bir çizgiyle ayrılmış iki farklı düzendir”.

Ayna Evresi: Ayna Evresi daha konuşamayan, motor vasışarı gelişmemiş 6 ve 18 aylık çocuklarda
kendi imgesini aynada tanıma kapasitesi olarak ortaya çıkar. Çocuğun dile girişi aynada kendi imgesini tanımasıyla olur (Lechte, 1994, s.67–68). Ayna evresi Lacan’da imgeselin oluşum anı olarak ele alınır. Bu aşamada çocuk kendi biçimini diğerlerinin biçiminden ayırt edecek egoya sahip değildir. Örneğin başka bir çocuğun düştüğünü gördüğünde ağlamaya başlar, çünkü kendisinin düştüğünü zanneder.
Ayna evresinin “anne ile bütünleşme arzusu” ve “beden imgesinin diğer insanların bedensel bütünlüğü ile özdeşleşme yoluyla kazanılması” olmak üzere iki temel özelliği vardır.

İmgesel düzen Oidipus öncesidir ve benlik, başkası olarak algıladığı kimse ile kaynaşıp bütünleşme arzusu içinde olur. Çocuk aynadaki kendi yansımasına başkalarını karıştırır.

Çocuğun, annesi için fallus olma arzusu hiçbir zaman bilinçte yer almaz ve doğrudan bilinçdışına
kodlanır. Oidipus’un ikinci aşamasına geçerek Babanın Yasası fallus olarak çocuğu anneden kastre ederek anne ile dolayımsız ilişkiye son verir. Dahası çocuk Oidipus özdeşleşme aracılığıyla kültürün dünyasına girer. Lacan’a göre bu “insanlaştırıcı kastrasyon”dur


Simgesel düzene geçiş Oidipus kompleksini temsil ederken, dilin yasaları ve toplum çocuğa babanın adını ve onun “hayır” yanıtlarını kabullendirir. Zira Lacan Oidipus sürecini dil doğrultusunda anlar ve özne dil ile belirlenir

İmgesel ve simgesel düzenden sonraki düzen ise gerçektir. “gerçeklik kendisini asla bilemeyeceğimiz bir gerçektirdilin ötesine uzanır…onu asla bilemesek de varolduğunu kabul etmek zorundayız”.

Dilbilimin kurucusu sayılan F. de Saussure’e göre “dil düşüncenin basit bir aracı sayılamaz”. Lacan’a göre ise bilinçdışının dile benzeyen bir yapısı vardır (Tura, 1996, s.97; Sarup, 1996, s.18). Zira “dünyanın ve başkalarının bilgisi dil tarafından belirlenir”

Freud’un kavramsallaştırmasında Oidipus Kompleks’i daha önce bahsettiğimiz “fallik dönemde ortaya çıkar”. Burada libidinal dürtüler karşı cinsten ebeveyne yöneliktir.

Lacan’da ise Oidipus Kompleksi simgesel bir karmaşadır. Gerçek bir babanın olma koşulu yoktur. “Babanın Adı” ya da “Baba Yasası” yeterlidir. Burada hem kız çocuk hem de erkek çocuk libidinal duygularını annelerine yönlendirirler.

Saussure’den sonra Lacan’ı etkileyen başka bir dilbilimci ise Norman Jakobson’dur. Jakobsonda
teorisinde “dil ve söz arasındaki ilişkiye önem verir”. Konuşurken ‘ayıklama’ ve ‘birleştirme’ olmak üzere iki edimde bulunuruz.

“Örneğin ‘kahverengi masa yuvarlaktır’ derken ‘kahverengi’ ile eşzamanlı ilişkiye giren ve kahverengi kavramının değerini veren yeşil, sarı arasında bir ‘ayıklama’ yaparız. Kavramlar arasındaki bu ilişki
birbirlerini dışta bırakmaları yoluyla kurulur. Aralarındaki ilişki eşzamanlıdır, bir öncelik sonralık ilişkisi yoktur. Ayıklama süreci ‘masa’, ‘sandalye’, ‘koltuk’, yuvarlak, dikdörtgen, kare v.s. arasında geçerlidir

Lacan’ın dilbilim ile ilgili olarak ilişkisi olduğu başka bir düşünür Noam Chomsky’dir. Chomsky’nin hem dilbilime hem de modern düşünceye üç yönde katkısı olmuştur. İlk olarak dilbilimi tanımlayıcı ve
tümdengelim düzeyinden dilde yaratıcı bir bakış yaratan ideal bir yeterlik düzeyine ve “derin yapıya” taşır. İkincil olarak dil yeterliliği insanlar tarafından sahip olunan içsel bilişsel bir kategoridir. Yani
dilsel özgürlük ve yaratıcılık sonradan edinilen bir şey değildir. Üçüncü olarak “yeterlilik” ve
“performans” arasındaki ayrımdır. “Chomsky’nin teorisinde üç kavram vardır: yüzeysel ve karmaşık yapılar, derin ve daha basit yapılar ve dönüşüm kuralları.

“Semantik teori, kelimelerin anlamlarını veren bir sözlüğe dayanır. Sentaks ise yapılar (yüzeysel ve
karmaşık yapılar, derin ve daha basit yapılar ve dönüşüm kuralları) ile ilgilidir. Yani sentaks, semantik (anlambilim) ile fonetik (sesbilim) arasındaki ilişkiyi sağlar

Dil teorisinin “semantik”, “sentaks” ve “fonetik” olmak üzere üç ögeden oluştuğunu düşünürsek düşünce ile sentaks yapıların ilişkilendiği düzey bu derin yapılar düzeyidir.


Bir tedavi yöntemi olarak psikanaliz, Lacan’a göre “dil içinde ve dilin araç olarak kullanıldığı bir süreç içinde geçer. Ona göre psikanalizin nesnesi olan bilinçdışı, dilin mantıki bir sonucudur”

Lacan, “LéviStrauss’un bütün toplumların temelini oluşturduğunu söylediği ensest tabusunun yapısalcı çözümlemesine derinden bağlıdır. Bu nedenle tartışma ‘Baba’nın Yasası’ çerçevesinde döner”

Baba Yasası
Lacan “LéviStrauss’a benzer bir biçimde Oidipus Kompleksi’ni insanlaşmanın ana ekseni, yaşamın doğal akışından topluluğun kültürel yaşamına, dolayısıyla da yasalara, dile ve her türden toplumsal örgütlenmeye bir geçiş olarak görür”

Oidipus’un ilk evresinde çocuk, yalnızca annesinin göstereceği ilgiyi değil onda eksik olanı yani fallusu (Phallus) tamamlamayı arzulayarak kendini bir “hiç”, bir “eksiklik” olarak görür. İkinci evrede işin içine baba dahil olur ve çocuğu “arzunun nesnesinden” yani annesinden mahrum eder. Çocuğun “Baba Yasası” ile karşılaştığı evre işte bu ikinci evredir. Çocuk üçüncü evrede annesinde eksik olanı
tamamlayamayacağını anlar ve “simgesel olarak babası tarafından kastre edilir”. Bu çocuğun kendi olabilmek için ödediği bedeldir. Bundan sonra “çocuk kültür, dil ve uygarlık dünyasına girer”


POSTYAPISALCI DÜŞÜNCE/MICHEL FOUCAULT VE JACQUES DERRIDA

M. Foucault (19261984)

Foucault’nun önemli çalışmalarının özgünlüğü birbiriyle bağlantılı 5 terimi açıklığa kavuşturmak olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar,
(a) şimdi, (b) soykütük, (c) epistemoloji, (d) süreksizlik ve (e) teknolojidir.

Yapısalcılığın 1960’lardaki yükselişi ve cezaevi sorunları Foucault’nun, Şeylerin Düzeni (1966), Disiplin
ve Ceza: Hapishanenin Doğuşu (1975) adlı çalışmalarını ortaya çıkarır

Şimdi kavramıyla daha sıkı bir ilişki içerisindeki başka bir kavram soykütük kavramıdır. Soykütük şimdinin konularına odaklanarak yazılan tarihtir. Dahası şimdiki ana müdahale eder

Geleneksel tarihsel çözümleme yöntemi olayları büyük açıklama dizgeleri ve çizgisel süreçler içerisine dâhil eder, önemli tarihsel kişilere ve olaylara yönelir. Oysa soykütüksel çözümleme “tarihin göz ardı etmiş olduğu bir dizi görüngü eşliğinde, görülmeye değer olaylardan ayıklanarak dışlanan tek tek
olaylara döner, onları canlandırmaya ve korumaya çalışır

Foucault yaşamı boyunca aklın dışladıkları ile ilgilenir. Bunlar “delilik, rastlantı, kopukluk” olarak ele alınabilir. Suç ve günah yazını ile ilgilenir. Nitekim Delilik ve Uygarlık kitabında, “17. yüzyılda devletin sorumluk alanına giren deliliğin yoksulluk, işsizlik ve çalışmayacak durumda olma düşünceleriyle

birlikte algılanmasının ardında yatan nedenleri” çözümlemeye çalışır



Şeylerin Düzeni ve Bilginin Kazıbilimi adlı çalışmalarında bilimsel söylemlerin yapısını çalışma konusu olarak ele alır





Yine Pierre Riviére 19. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti adlı kitabın ana konusu cinayet suçu ile us dışının suçsuzluğu arasında bulunan sınır sorunsalıdır. Pierrre Riviére olayı, birçok söylem, kurum ve iktidar biçiminin karşı karşıya geldiği bir sınır boyuna işaret etmesi bakımından oldukça önemlidir.

Kitap 1835 yılı Fransa’sında yirmi yaşında annesini, kız kardeşini ve erkek kardeşini öldüren Pierre Riviére hakkındadır. Riviére’nin işlediği suçu ayrıntılarıyla yazdığı hatırat pek çok soruna işaret

ettiğinden olacak, gerek dönemin tarihçileri arasında gerekse diğer alanlardan birçok kimse arasında derin bir ilgi uyandırır



Disiplin ve Ceza adlı çalışmasında, “insanları gözetim altında tutmaktansa onlara ibret teşkil edecek birtakım cezalar vermenin etkili ve yararlı olduğunun düşünüldüğü döneme odaklanır”.



Cinselliğin Tarihi kitabında, “cinselliğin doğal bir gerçeklik olmadığı, bireyin gözlem ve denetim altında tutulmasına önemli katkılarda bulunan bir söylemler ve uygulamalar dizgesinin ürünü olduğu” savını getirir. Zira “özgürleşmenin bir kölelik (baş eğme) biçimi olduğunu çünkü hâlihazırdaki ‘doğal’

cinselliğimizin gerçekte iktidarın bir ürünü olduğunu” ileri sürer





Jacques Derrida (19302004) - Yapısökümcülük



Yapısöküm herhangi bir metnin içindeki ikili karşıtlıkların (açıkkapalı, iyikötü, devamlıdevamsız v.b.) metnin bütünlüğü açısından tutarsız kullanımlarını ele alarak yazarın kurduğu kavramsal ayrımların başarısızlığını açıklamak için geliştirilmiş bir metin okuma yöntemidir



Derrida’nın yapısökümle karşı çıktığı “bulunuş metafiziği”dir.



Yapısöküm ikili karşıtlıkların basit bir tersine çevrilmesi değildir. Karşıtlıklar içerisinde birinin diğerine olan egemenliğinin görmezden gelinmesidir.



Yapısöküm üç aşama içerir: (a) tersine çevirme, (b) yer değiştirme ve son olarak da (c) yeni bir kavramın yaratılmasıdır. Derrida bunu dayanak sözcük olarak adlandırır. Örneğin, “iz” kavramı böyle bir kavramdır. “Bulunuş/bulunmayış” ikili karşılığının yapısökümünden ortaya çıkar. Zira “iz” aynı zamanda hem “bulunuş”tur hem de ‘bulunmayıştır’.



Derrida yazının göz ardı edilmesiyle ilgilenir. Ona göre, “Batı Felsefesi konuşma üzerine yoğunlaşmış, sesin üstünlüğü konusunda ısrarcı olmuştur. Bu da metafizik diye adlandırdığı Batı Felsefesinin

“gösteren/gösterilen, duyulur/düşünülür, konuşma/yazı, söz/dil, artzamanlı/eşzamanlı, uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik gibi ikili karşıtlıkları üzerine kurulur. Yapısalcıları ise bu ikili kar şıklıkları yeterince sorgulamadan kabul ettikleri için eleştirir” Örneğin LéviStrauss ve J. J. Rousseau doğa/kültür

karşıtlığını kullanır.



Derrida, “bu karşıtlıkları, ancak karşıt terimlerden birinin yalnızca diğeri içinde varolabileceğini göstermek yoluyla altüst edebileceğimiz yapı söküm yöntemini” ortaya koyar.