MİMARLIK TARİHİ
Ünite 1
Türk Mimarlık Tarihine Giriş
Büyük Selçuklu döneminde Orta Asya iklimi, yerel malzemeleri ve işçiliği ile uyumlu inşa edilen
yapılarda avlu, eyvan, tek kubbeli cami ve taç kapı gibi yapı öğeleri mimari karakteri belirlemiştir. Türk
toplumu tarihsel koşullar nedeniyle 11. Yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yerleşmiş ve devletler kurmuştur.
Yeni iklim koşulları, farklı yerel malzeme ve işçilik, inşa edilen yapılarda avlu ve eyvanın giderek
terkedilmesine kubbe ve taç kapıların ise yeni binalara uyarlanmasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti döneminde ise giderek kubbe hem yapıların plan şemasını hem de kütlesel özelliklerini belirleyen esas öğe halini almıştır.Merkezi mekan Orta Asyadan beri aynı kalmıştır. Isfahan, Mescid-i Cuma’sında simetrik geometrisi ile avlutarafından sağlanan merkezi mekân, Mimar Sinan’ın yaptığı Selimiye Camiinde kubbe ile sağlanmıştır.
MİMARLIK TARİHİ BAĞLAMI
İnsana ait sosyokültürel yapı olarak yerleşik yaşam buluntuları M. Ö. 10.000’li yıllara aittir.
Paleolitik Çağ’da (Eski Taş Çağı) avcılık ve toplayıcılıkla geçinen göçebe kavimlerin barınakları olan mağaralar ve geçici kulübeler kalıcı ve sürekli bir toplumsal yaşamın gelişmesine olanak sağlamamıştır.
Tarım Devrimi ile birlikte başlayan tarihsel süreçte Neolitik Çağ (Yeni Taş Çağı) insanı, avcılığın yanında yabani bitki ve hayvanları evcilleştirerek, yiyeceğini üretmeyi, yaptığı seramik kaplarla depolama ve saklamayı öğrenir. Ortaya çıkan bu ilksel teknoloji, zanaat ve toplumsal örgütlenme biçimleri uygarlığın başlangıcına işaret eder.
Bu dönemin özellikleri hakkında bilgi veren en
önemli arkeolojik yerleşim alanı Konya ovasında yer alan ve geçmişi M.Ö. 9000’li yıllara kadar uzanan
Çatalhöyük’tür. 1960-1965 yılları arasında James Mellaart’ın yaptığı ilk arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bu yerleşmede güneşte kurutulmuş kerpiçler ve kireç sıvalarla inşa edilen, planları kabaca dikdörtgen, bir kat yüksekliğinde, penceresiz ve birbirine bitişik evler görülmektedir
Daha sonra Ortadoğu’da gelişen ilk uygarlıklar (Mezopotamya ve Eski Mısır) bir yandan bilim, sanat
ve teknolojinin temellerini oluştururken diğer yandan da sosyal, ekonomik ve yönetsel yetkinliklerini
geliştirdiler. M.Ö. 4500’lerde Aşağı Mezopotamya vadisinde ilk Sümer kültürü görülür (Trachtenberg &
Hyman, 1986). Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan verimli tarımsal topraklarda gelişen Mezopotamya Uygarlıkları ilkyazının, hukuk kurallarının mucidi olmanın yanı sıra ilk anıtsal yapıların ve gelişmiş kentlerin de kurucusu oldular. İlk yüksek ve yazılı uygarlıklardan biri olan Eski Mısır tıp, matematik ve astroloji dışında mimarlık alanında megalitik anıtlarıyla dikkat çekmektedir. Nil nehri vadisinde M.Ö. 3500’lerde kurulan bu uygarlık, inanç sistemini mimarlık aracılığı ile nesnelleştirmiştir. Piramitler, anıtsal kaya mezarları, tapınaklar, dikilitaşlar bu tarihsel dönemin önemli kanıtları olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Pakistan’da bulunan İndus Nehri ve Çin’de bulunan Sarı Irmak vadileri boyunca M.Ö. 3000’li yıllardan itibaren kentler kurulmuş, uygarlıklar gelişmiştir.
Daha sonra Ege Denizi bölgesinde gelişen Antik Yunan Uygarlığı M.Ö. 8. - 2. Yüzyıllar arasında
gelişmiştir. İnsanı yaşamın merkezinde tutan anlayışı ile çok tanrılı inanç sistemine rağmen toplumsal
yaşam, felsefe, bilim, sanat, mimarlık ve kent planlama alanlarında önemli gelişmeler sağlanmıştır.
Anıtsal yapılar sadece Atina’da M.Ö. 5. Yüzyılda yapılmış olan Parthenon gibi tapınaklarla sınırlı
kalmamıştır. Demokratik toplumsal yaşam sivil yaşamı desteklemiş ve buna uygun işlevler için meclis,
tiyatro, gymnasium gibi binalar yapılmıştır. Mimari tasarım yetkinleştirilmiş ve Dor, İyon, Korint
adlarıyla anılan üsluplar geliştirilmiştir. Antik Yunan Uygarlığı ortak din ve dil birliğine bağlı kentlerden
kurulu bir sistem geliştirmiştir. Anadolu’nun batısında Efes ve Milet gibi önemli kentler kurulmuştur.
M.Ö. 8. Yüzyıl’da Roma kentinde başlayan daha sonra bütün Akdeniz bölgesini kapsayan büyük bir
imparatorluk, mimarlık alanında çok önemli gelişmeler gerçekleştirmiştir. Mimarlık, üslup ve estetik
kaygıların ötesinde strüktür ve program parametrelerinin tasarım ve inşa sürecine katılımı ile daha
karmaşık bir uygulama ve bilgi alanı olmaya başlamıştır. Toplumsal yaşamın gerektirdiği programlar
yapıların iç mekânının da önemine dikkat çekmiş bu da mimarların mühendislik bilgileri ve
yeteneklerinin gelişmesini sağlamıştır. M.Ö. 125’de Roma’da yapılan Pantheon gibi anıtsal tapınakların yanı sıra, halkın kullanımı için yapılan anıtsal hamamlar, arenalar, meydanlar, köprüler ve su kemerleri çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Roma mimarlığının örneklerindendir. Çok tanrılı dinsel sistemden M.S. 313’de Hristiyanlığın kabulü ile tek tanrılı dinsel sisteme geçiş önemli bir toplumsal ve kültürel değişimin başlangıcıdır. 395 yılında ikiye bölünen Roma İmparatorluğu 476’da Batı Roma, 1453’de Doğu Roma’nın yıkılması ile sona ermiştir.
4. Yüzyıl ile 6. Yüzyıl arasında Orta Asya’dan kitleler halinde Batı’ya göçler olmuş bu da Avrupa
coğrafyasının demografik yapısında köklü değişikliklere yol açmıştır. Kavimler göçü sonucunda yeni
devletler kurulmuş, toplumsal ve kültürel yapı değişmiştir. Ortaçağ olarak adlandırılan bu dönemde Batı Avrupa’da, Antik Roma mimarlığının yerini önce Romanesk, 12. Yüzyıldan itibaren de Gotik mimari üslup almıştır. Sosyal, kültürel yaşamı etkileyen Hristiyanlık Ortaçağ boyunca mimarlık ve sanat alanında da etkili olmuştur. Daha sonra Bizans İmparatorluğu adı verilecek olan Doğu Roma İmparatorluğu 1453 yılına kadar Balkanlar ve Anadolu’da mimarlık ve sanat alanında ürünler vermiştir. Başkenti İstanbul olan Bizans İmparatorluğu’nun en önemli anıtlarından birisi bugün müze olarak kullanılan Aya Sofya Kilisesidir.
10. Yüzyılda Orta Asya’dan Batı’ya doğru göç etmeye başlayan Türk boyları, 1071 yılında Büyük
Selçuklu Devleti’nin Malazgirt’te Bizans Devletine karşı kazandığı savaşın ardından Anadolu’ya kitleler
halinde göç etmeye ve yerleşmeye başlamıştır. Türklerin egemenliğine geçmesiyle birlikte Anadolu’da
yeni bir sosyal ve kültürel dönem görülmüştür. 1453 yılında İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethi ile hem Anadolu hem de Dünya tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Balkanlara yerleşen Osmanlı Devleti bütün Akdeniz havzasına hükmeden yeni bir İmparatorluk olarak mimarlık ve sanat alanında ürünler vermiştir.
Avrupa mimarlık tarihi ise 15. Yüzyıldan itibaren yeni bir döneme girmiştir. Klasik Dönem olarak
adlandırılan Antik Yunan ve Roma Dönemi bilim, felsefe, sanat ve mimarlığı ile bağın tekrar kurulduğu
ve Ortaçağ döneminin eleştirildiği Rönesans döneminde (Yeniden Doğuş) insan aklının ve yeteneklerinin ön plana çıkmasını sağlamıştır. Ortaçağ boyunca insan yaşamını biçimlendiren bilginin kaynağı din ile ilişkiliyken Rönesans dönemi ile birlikte gözlem ve deneye dayanan bilim, bilginin kaynağı haline gelmiştir. İlk olarak İtalya’da ortaya çıkan bu tarihsel dönem coğrafi keşifler, bilimsel buluşların yanı sıra sanat ve mimarlık alanında da köklü değişimlerin öncüsü olmuştur. Bu süreci izleyen yıllarda ekonomik ve siyasi olarak da güç kazanan Avrupa kültürü 18. Yüzyılda, insan aklını bilginin ve yaşamın temeli sayan Aydınlanma süreci ile birlikte yeni bir evreye girmiştir. Modern kültürün temellerini oluşturan rasyonel, laik ve deneysel bilginin insanın toplumsal ve bireysel yaşamını düzenleyici gücü sanat ve mimarlık alanında da etkili olmuştur.
TÜRK MİMARLIK TARİHİNE GİRİŞ
Türklerin tarih içindeki varlığına ait ilk yazılı kaynaklar M.S. 8. Yüzyılda yazıldıkları düşünülen Orhun Yazıtları’dır ve bilinen ilk Türk devleti olan Göktürkler hakkında bilgi verir. Uygurlar İslam öncesi Türk kültürünü sürdürmüşlerdir. 9. Yüzyılın ilk yarısında Karluk Türkleri İslamiyet’i kabul ederek Karahanlılar adıyla bölgede yeni bir gelişmeye yol açmışlardır
Türklerin anavatanı olan Orta Asya, kuzeyinde Sibirya’nın tundra ormanları, güneyinde ise Çin’in
batısındaki Nan Dağlarından başlayarak Kafkasya’ya varan sıradağların sınırladığı geniş bozkırlar olarak tanımlanabilir. Kuzeyde görülen göçebe yaşam biçimi ile güneyde yer alan Çin, İran ve Hindistan gibi uygarlıklarla komşuluk ilişkileri hem göçebe hem de yerleşik kültürel yaşam biçimlerine Orta Asya’da görülen anıtsal
mezar yapılarının en erken tipolojilerinden olan kurgan’lar “…yer altında ahşap kütüklerle inşa edilmiş
bir mezar odasının üstüne taş ya da toprak yığılmasıyla oluşturulmuş, alçak ve yayvan tepelerdir”lanak verir,
Göçebe kültürünün diğer önemli yapısı olan Çadır beraberinde dokuma, halı, kilim ve
küçük sanatsal üretimleri de geliştirmiştir. Yurt adı da verilen yuvarlak planlı ve üstünde deliği olan
çadırların daha sonraki yapı formları üzerinde etkili olduğu konusunda görüşler vardır
Türklerin Anadolu’ya yerleşme süreçlerinde asıl rol oynayan Oğuzların büyük ölçüde göçebe olmalarınarağmen şehir hayatına da önemsedikleri bilinmektedir
Büyük Selçuklu Dönemi Mimarisi
Karahanlılar, Gazneliler ve Büyük Selçuklu devletleri mezar anıtları, kervansaraylar, cami, medrese ve saray yapıları inşa etmişlerdir Genellikle mihrap duvarına paralel sahınlardan oluşan çok ayaklı, avlulu bu tipolojinin günümüze kalan en erken örneği 8. Yüzyılda yapılmış olan Suriye’deki Şam Emeviye Camiidir.
Bir Gazneli yapısı olan Leşkeri Bazar Ulu Camisi çok ayaklı ve belirgin mihrap önü kubbesi ile daha
sonraki kubbeli yapıların öncüsü olarak görülmektedir
1040 yılında, Horasan’da kurulan ve sınırlarını Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Anadolu’nun bir kısmına kadar genişleten Büyük Selçuklu Devleti, Sultan Sencer’in 1157’de ölümüne kadar süren egemenlik döneminde önemli mimari eserler gerçekleştirmiştir.
1072-1092 arasında Sultan Melikşah tarafından yaptırılan İsfahan
Cuma Mescidi iki katlı revaklı avlusunu saran dört eyvanı ve 15 metre çapındaki mihrap önü kubbesiyle farklılık gösterir
1135’te yapılan Zevvare Mescid-i Cuması’nda bu dört eyvanlı, mihrap önü kubbeli mekân düzenlemesi ilk kez tek yapıda birlikte kullanılarak Anadolu’da gelişecek olan cami tipolojisini etkilemiştir
Bu dönemde gelişen cami tipolojisinin diğer önemli ögesi zengin tuğla işçiliği ile dikkat çeken silindirik, anıtsal minarelerdir. Buhara kentinde bulunan Kalyan Minare ve Tirmiz’de bulunan Çar Kurgan Minare bu dönemin özelliklerini taşır.
İlk medrese yapısı Tuğrul Bey döneminde (1038-63) Nişabur’da yapılmış daha sonra vezir
Nizamülmülk (1018-1092) tarafından Bağdat, İsfahan, Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde Nizamiye Medreseleri kurulmuştur.
Genellikle cami yanına ya da yakınına yerleştirilen medreselerin plan şeması da dört eyvanlı ve avluludur
Aynı plan şeması bu dönemin bir diğer önemli yapı türü olan ve önemli ticaret yolları üzerinde bir sığınma ve dinlenme yapısı olan kervansaraylar da kullanılmıştır.
Kare ya da çokgen gövdeli mezar yapısının, konik bir külah ile örtülen türüne kümbet, kubbe ile örtülen türüne de türbe adı verilmektedir
1006 tarihinde Gurgan’da yapılan, 51 metre yüksekliğindeki Günbed-i Kabus ile 1157 tarihinde Merv’de yaptırılan Sultan Sancar Türbesi bu türün en önemli örneklerindendir
Tirmiz ve Leşker-i Bazaar Saraylarının planlarında da avlu etrafında yer alan dört eyvanlı standart plan şemasının kullanıldığı görülmektedir.
Bu ortak plan şemasının temel mimari elemanları revaklı avlu, eyvan ve taç kapı’dır.
Avlu, yapının işlevsel ve mekânsal kurgusunun merkezini oluşturur. Eyvan, revak, havuz gibi öğelerin aksiyel ve simetrik bir kurguyla düzenlenmesi bu geniş, üstü açık mekânın karakterini belirler.
Eyvan İçe dönük mekânsal düzenlemenin ana öğesidir ve bir yüzü avluya açık odadır.
Sıcak ve kurak iklim koşullarında mekânsal konforu zenginleştiren su öğesi olarak kullanılan havuz, ortasında yer aldığı avlunun bütün plan şemasının merkezi olma durumunu da güçlendirir.
İçe dönük mekânsal düzenlemenin kentle ilişki kurma düzlemi olan taç kapılar giriş kapılarının geniş kemerinin yer aldığı bir niş ve dikdörtgen çerçevesinden oluşur.
Büyük Selçuklu mimarisinde esas yapı malzemesi olarak tuğla, bezeme malzemesi olarak da tuğla ve alçı kullanılmaktadır.
Kubbe ve tonoz en çok kullanılan örtü sistemidir. Ve tromp, geometrik planlı ana gövde ile dairesel planlı çatı örtüsünün geçiş elemanı olarak kullanılmıştır.
Tuğla ile geometrik, alçı ile daha çok bitkisel motifler ve desenler, 12. Yüzyıldan itibaren de renkli çini kaplama bu dönemin bezeme özelliklerindendir
Erken Dönem Anadolu-Türk Mimarisi
Anadolu’nun tarihsel, kültürel, demografik ve mimari çehresi Türklerin 10. Yüzyıldan itibaren bu topraklara yerleşmeye başlamasıyla değişmiştir.
Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın Anadolu’nun hâkim gücü Bizans Devleti karşısında 1071 yılında
Malazgirt’te kazandığı savaşın ardından Türkler göçer, yarı göçer ve kentli gruplar olarak kitleler halinde Anadolu’da yerleşmeye başladılar. Anadolu’nun batısında İznik’i de içine alan bölgede, Kutalmışoğlu Süleyman Şah önderliğindeki gruplar Anadolu Selçuklu Devletinin temellerini attılar.
Diyarbakır, Mardin, Hasankeyf ve Harput civarında kurulan Artuklu Beyliği, Anadolu’da başlayan
Türk çağının ilk ve yetkin örneklerini verdiler. Bu dönemde yapılan 1091 tarihli Diyarbakır Ulu Camisinin planında Şam Emevi Camii planı etkisi vardır.
Sivas, Tokat, Niksar, Amasya, Kayseri ve Malatya bölgesinde yerleşen Danişmenliler tarafından yapılan 1205 tarihli Kayseri Ulu Camii ve Kayseri Kölük Camii’nde mihraba dik sahınların oluşturduğu çok ayaklı plan şemasında mihrap önü kubbesi belirgindir.
1158 tarihli Tokat, Niksar Yağbasan Medresesi’nin eyvan ve hücrelerin sardığı avlu, büyük bir kubbe ile örtülüdür. Niksar Kırkkızlar Kümbeti orta asya kümbet kültürünün devam ettiğini gösterir.
1071 Malazgirt Savaşından sonra Anadolu’da kurulan ilk beylik olan Saltuklular, Erzurum ve civarında eserler vermiştir.
Divriğ ve çevresine yerleşen Mengücekliler’den günümüze kalan en önemli eser, Dünya Kültür Mirası
ilan edilen, 1229 tarihli, anıtsal Mimarı Ahlatlı Hürrem Şah’ olan Divriğ Ulu Camisi ve Şifahanesidir.
ANADOLU SELÇUKLU MİMARİSİ
11. yüzyıldan 14. Yüzyılın başına kadar olan sürede Anadolu’nun Türkler tarafından İslamlaştırılmasıyla birlikte etnik, kültürel ve dinsel açıdan yeni bir tarihsel sürece girilmiştir. 13. Yüzyıldan itibaren Konya başkent olmak üzere güçlü bir siyasi örgütlenme sağlanmış, bölgedeki hâkimiyetin kazanılması ile mimari ürünler verilmeye başlanmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yerleşim alanları, İslami kurallara göre biçimlenen sosyal yaşamın gerektirdiği yapılarla imar edilmiştir.
I. Alaeddin Keykubat (1219-1237) dönemi Anadolu Selçuklu Devletinin en güçlü olduğu ve çok
sayıda yapının inşa edildiği süreci kapsar Yapımına 12. Yüzyılda başlanan ve 1220’de I. Alaeddin Keykubat tarafından tamamlanan Konya Alaeddin Camisi, Anadolu Selçukluları’nın yaptırdığı ilk cami olup Konya kent merkezindeki bir höyük üzerinde yer alır.
Bütünüyle kesme taştan yapılan 1223 tarihli Niğde Alaeddin Camisi planı mihrap duvarına dik üç
sahından oluşur.
1.Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan 1224 tarihli Malatya Ulu Camisi orta avlusu, eyvanı ve mihrap önü kubbesiyle Büyük Selçuklular tarafından Orta Asya ve İran’da geliştirilen plana benzer.
Cami, medrese, hamam ve kümbetten oluşan 1238 tarihli Kayseri Huand Hatun Külliyesi ilk Anadolu Selçuklu külliyelerindendir.
1275 tarihli Sivrihisar Ulu Camisi ve 1277 tarihli Afyon Ulu Camisi günümüze ulaşan önemli
yapılardır.
Anadolu Selçuklu mimarisinde Avlunun üzeri açık ya da örtülü olmak üzere iki medrese tipolojisi gelişmiştir.
12. Yüzyılda yapılan Niksar Yağbasan medresesinde olduğu gibi yapının orta
avlusu büyük bir kubbeyle örtülmüştür.
1251 tarihli Konya Karatay Medresesi ve 1264 tarihli Konya İnce Minareli Medrese bu türün günümüze ulaşan az sayıdaki özgün örneklerindendir.
Kayseri Çifte Medrese (1205), Sivas Gök Medrese (1271), Sivas Buruciye Medresesi (1271), Erzurum Çifte Minare (1291) açık avlulu tipolojinin özgün örneklerindendir.
13. yüzyılda Anadolu’nun önemli bir ticaret yolu olduğu yapılan çok sayıdaki kervansaraydan
anlaşılabilir. Ticaret yolları üstünde, kervanların konaklamaları ve ihtiyaçları için kesme taştan, kale gibi yapılan kervansaraylar, han ya da ribat adlarıyla da anılırlar.
Aksaray-Kayseri yolu üzerinde bulunanAlay Han (1192), Konya Aksaray yolu üzerinde bulunan Sultan Han (1229) açık avlulu bu yapıların en gelişmiş örneklerindendir
Selçuklu döneminde anıtsal mezarlar kümbet ve türbe olarak inşa edilmiştir. Bunlar; Konya Alaeddin Camisi içindeki II. Kılıçaslan Kümbeti, Kayseri Çifte Medrese ’de yer alan Gevher Nesibe Kümbeti, Kayseri’de bulunan Döner Kümbet, Eskişehir Seyitgazi’de yer alan Ümmühan Hatun Türbesi
Bu dönemde yapılmış olan sivil mimarlık örnekleri günümüze kadar ulaşmamış ancak yapılan kazı ve araştırmalar sonucunda Beyşehir Gölü kıyısında, 1236’da I. Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan Kubad Abad Sarayı gibi bazı köşk ve saraylar hakkında veri elde edilmiştir
Anadolu’da Beylikler Dönemi Mimarisi
Anadolu’da, Selçuklu Devletinin 14. Yüzyılda yıkılması ile birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk, batıya
göçmüş ve Bizans Devleti sınırlarına yerleşmiş olan Türkmen Beyliklerinin bağımsızlıklarını ilan
etmelerine olanak sağlamıştır.
Konya, Karaman, Aksaray ve Niğde bölgesinde kurulan Karamanoğulları Beyliği, Selçuklu mimarisi
geleneklerine bağlı kalmıştır. Aksaray Ulu Camisi, Ermenak’ta Tol Medrese ve Niğde’de Ak Medrese
önemli yapılardan bazılarıdır
Doğu Anadolu’da Van ve civarında kurulan Karakoyunlular Beyliğinin yerini alan Akkoyunlular, 14. yüzyılda Diyarbakır ve Mardin bölgesinde önemli kubbe denemeleri gerçekleştirmiştir
Antalya, Korkuteli civarında hüküm süren Hamidoğulları Beyliği de Selçuklu geleneğini sürdürmüştür.
Birgi, Tire ve Selçuk bölgesinde kurulan Aydınoğulları Beyliğinin yapılarından biri olan Birgi Ulu Camisi (1312) çok ayaklı, ahşap çatılı, mihrap önü kubbeli Selçuklu geleneğine uygun olarak yapılmıştır.
Ancak kitabesinde Şamlı olduğu belirtilen mimar Ali ibn el Dimişki’nin yaptığı Selçuk İsa Bey Camisi (1374) Şam Emeviye Camisi planı ile benzerliğine rağmen daha önce görülmemiş yenilikleri de içermektedir
Saruhanoğuları tarafından
yapılan Manisa Ulu Camisidir (1376). Büyük Selçuklulardan beri ısrarla tekrarlanan mihrap önü kubbesi artık duvara bitişik iki sütun ve altı payenin oluşturduğu sekizgen üzerinde 10.80 m çapında, pandantifli kubbe olarak bütün ibadet mekânını örten temel mimari elemandır (Altun, 1988). Bu caminin merkezi mekân yaratılmasında Osmanlı mimarisini etkilediği düşünülebilir.
Menteşeliler tarafından yaptırılan Balat (eski Miletus) Camisi
(1404) tek kubbeli mekânı ve giriş cephesini oluşturan geniş kemeriyle bu özelliğin örneğidir.
Kastamonu’da Candaroğlu Beyliği tarafından yaptırılan Ibni Neccar Camisi’nin (1373) tek kubbeli ve üç
bölümlü son cemaat yeri bulunan planı ile erken dönem Osmanlı camileri benzerlik göstermektedir.
Menteşe Beyliği tarafından yaptırılan Milas Firuz Bey Camisi (1394) daha önce görülmemiş bir şema
olup Zaviyeli Cami, ters (T) Planlı Cami olarak tanımlanacak erken dönem Osmanlı cami tipolojisinin de öncüsü olacaktır.
Anadolu Selçuklu Devleti, Orta Asya’dan Moğol baskısından kaçan Türkmenleri Bizans Devleti ile sınır oldukları bölgelere yerleştirdi. Anadolu’nun batısına yerleşen ve ‘uç’ beylikleri adıyla anılan bu beyliklerden Osmanlı Beyliği Söğüt ve civarında, Germiyanoğulları beyliği Kütahya ve civarında, Karesioğulları Balıkesir civarında, Menteşeoğulları Denizli ve civarında, Aydınoğulları Selçuk ve civarında, Saruhanoğulları Manisa ve civarında yerleştiler.
ERKEN DÖNEM OSMANLI MİMARLIĞI
Tabhane önceki yüzyıllarda iller arasında seyahat edenlerin birkaç gece dinlenip, imaret
mutfağından yiyip içip yollarına devam etmelerini sağlayan misafirhanelerdir.
Batı’da en uca dayanan ve diğer beylikler gibi Oğuz boylarından biri olan Osmanlı Türkmenleri, Ertuğrul Bey idaresinde Söğüt ve civarına yerleşmiştir. Daha sonra Osman Bey, babasının yerine geçmiş ve 1299’da Osmanlı Devletinin kuruluşunu ilan etmiştir. Batı’da komşusu olan Bizans Devleti ile savaşan Osmanlılar, önce 1326’da Bursa, sonra 1331’de İznik ve 1362’de Edirne’yi alarak sınırlarını Anadolu dışına taşımıştır. İstanbul’un fethine kadar olan süreçte gelişen erken Osmanlı mimarisi özgün ve yaratıcı özellikleriyle Türk-İslam mimarisinin Selçuklu etkisinden uzaklaşarak yeni bir yaratma sürecine girdiğini işaret etmektedir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında Orta Asyalı göçebe Türkmenlerin yanı sıra Türk ve İslam dünyasının her sınıf ve mesleğinden olmak üzere çeşitli yerlerinden gelmiş bir nüfus vardır. Bu nüfusun yeni fethedilen topraklarda yerleştirilmesi bir devlet meselesi olarak ele alınmıştır (Barkan, 1942). Tarikat mensubu kolonizatör dervişler sınır kentlerinde yeni fethedilen topraklarda zaviyeler (Türk manastırları) kurmuşlar ve bu toprakların Türk-İslam kimliğini meşrulaştırmışlardır Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’in kayınpederi olan ve bu kuruluş aşamasında önemli bir role sahip olan Şeyh Edebali nüfuzlu bir Ahi Şeyhidir. Türklerin Anadolu’ya yerleşme süreci sırasında Bizans kentlerinin bakımsız ve fakir oldukları görüşü hâkimdir Fetihleri takiben bir kısım halk eski kentlere,
bir kısım da surla çevrili kentsel alan dışında inşa edilerek kurulan yeni mahallere yerleştirilmişlerdir.
Kent içinde yeni siyasi duruma uygun olarak kiliseler camiye çevrilmiş, iç kalede ise yeni Türk Valisi,
Bizans Valisinin yerini almıştır (Kuban, 2010). Tüccar ya da zanaatkâr olan göçerler eski kentsel alana, tarımla uğraşan göçerler kent dışında yeni kurulan mahallelere yerleştirilmişlerdir. Ahi zaviyeleri bu yerleşmenin çekirdeği olurken Anadolu’nun Türkleşme sürecinde en önemli etken olmuştur. Çok işlevli zaviye yapıları Erken Dönem Osmanlı mimarlığının başlıca yapı türlerinden biridir.
Zaviyeler, giriş aksı üzerinde, kapalı avlu durumundaki merkezi mekânın, biri mihrap önü kubbesi
olmak üzere üç eyvanla çevrelenmesinden oluşan ters T plan şemasına sahiptir. Bu plan Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan dört eyvanlı plan şemasından türemiştir. Ters (T), Çok işlevli, Tabhaneli, Sofalı, İmaret veya Fütüvvet Camisi adlarıyla da bilinirler. Doğu ve batı yönlerinde yer alan kubbeli birimler tabhane, zemini orta mekândan yükseltilmiş mihrap önü kubbesi ise asıl ibadet mekânı olarak
kullanılmıştır. Bu türün Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü İznik ve Bursa bölgesinde yapılmış çok
sayıdaki örneği günümüze kadar ulaşmıştır. 14. Yüzyıl ve 15. Yüzyılın başında yapılan İznik Nilüfer
Hatun İmareti, Bursa Orhan Bey İmareti, Murat Hüdavendigar İmareti, Yeşil İmareti ve Yıldırım İmareti
bunlardan bazılarıdır. Murat Hüdavendigar İmareti (1385) cami, tabhane ve medrese işlevlerinin aynı yapı içinde yer aldığı benzersiz bir örnektir.
Yıldırım Beyazıt’ın dönemiyle birlikte (1389-1402) yeni bir siyasi ve ekonomik sürece giren Osmanlı
Devleti’nde Türklerin kitlesel yerleştiriliş süreci hızlanır ve bütünleşmiş bir Osmanlı sistemi ve kentler
ağı yaratılır
Bursa’da Osmanlı Sultanları tarafından yaptırılan son külliye olan ve II. Murad tarafından 1447’de
yaptırılan Muradiye Külliyesi, zaviyeli camisi, hamam, medrese, imaret ve en büyüğü Sultan Murat’a ait bir türbe ve daha sonra yapılanlarla birlikte toplam 12 türbeden oluşmaktadır
Merkezinde zaviyenin yer aldığı Yeşil İmareti, Yıldırım İmareti, Muradiye Külliyesi gibi erken dönem Osmanlı külliyeleri henüz bir vaziyet planı bütünlüğü oluşturmasa da göçerlerin yerleşik yaşama geçişini organize eden, kentsel ölçekte yapılmış sosyal donatı yapıları olarak dikkat çekmektedirler.
1400 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Bursa Ulu Camisi, 20 kubbesi ile çok ayaklı ulu camiler tipolojisinin .en önemli anıtlarındandır.
Osmanlı mimarlığında bilinen ilk cami İznik’te 1333’de tamamlanan Hacı Özbek Mescidi’dir Cami, tek kubbe ile örtülü kare bir plan ve tonozla örtülü, üç bölümlü son cemaat yeri olan bu mescit türünün karakteristik bir örneğidir.
Tek kubbeli tipolojinin gelişmiş örneği olan İznik Yeşil Cami, Çandarlı Halil Paşa tarafından 1378-1392’de mimar Hacı bin Musa’ya yaptırılmıştır
İznik’te Orhan Bey zamanında yapılmış ve günümüze ulaşmış olan Süleyman Paşa Medresesi en eski Osmanlı medresesi olarak bilinmektedir
Anadolu Selçuklu mimarisinde gördüğümüz ve kent dışında, ticaret yolu üzerinde konumlanmış olan kervansaraylar yerine kent içi ticaretine hizmet eden han ve bedestenler yapılmıştır. Bu yüzyılda zengin bir kent olduğu seyyahlarca belirtilen Bursa’da Orhan Bey zamanında yapılan ve bir dizi revakla sarılan geniş bir açık avlu etrafında sıralanan iki katlı odalardan oluşan Emir Han daha sonra yapılacak hanlar için model olmuştur.
Yıldırım Beyazıt zamanında yapılan, iki sıra üzerinde toplam 14 kubbe ile örtülü iç mekân ve bunu saran dükkânlardan oluşan bedesten daha sonra yapılacak bedestenlerin şemasını belirlemiştir
Savaş ve fetihlerin olduğu bu yüzyılda çok sayıda yapılan kalelerden birisi Yıldırım Beyazıt tarafından İstanbul kuşatması sırasında 1391’de yaptırılan Anadolu Hisarı’dır.
Edirne Üç Şerefeli Camii mihrap önü 24 metre çaplı kubbesi iç mekâna hâkim olan bir orta kubbe niteliği kazanmış, yan hacimlerle bütünleşerek oluşturduğu merkezi mekânla Osmanlı Klasik Dönem camilerinin öncüsü olmuştur.
İSTANBUL’UN FETHİ VE KLASİK OSMANLI MİMARİSİ
1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi hem dünya hem de Osmanlı tarihinde bir
dönüm noktası olmuştur. Anadolu ve Balkanlar’da egemen Osmanlı Devleti’nin Akdeniz bölgesine
hâkim bir dünya imparatorluğu haline gelmesi mimarlık ve sanat alanında önemli gelişmeleri beraberinde getirmiştir.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da yaptığı ilk eser bir askeri yapı olan Rumelihisarı’dır. Ayasofya Kilisesinin Cammiye çevrilmesinden sonra İstanbul’un fethi ile gerçekleşen politik ve dini değişimin sembolü olarak, kentin Arap kuşatması sırasında şehit olan Hz. Muhammedin sahabesi Ebu Eyyüb El-Ensari’nin mezarı olduğu rivayet edilen yerde, kara surları dışında, 1458’de Hz. Eyüp türbesi ile birlikte şehrin ilk büyük camisi ve külliyesi yapılmıştır
Fatih, kenti idari olarak Sur içi, Galata, Üsküdar ve Eyüp kadılıkları adlarıyla dört bölgeye ayırdı
1472’de Topkapı Sarayında dört eyvanlı plana sahip Çinili Köşk ve hazinenin yerleştirildiği Fatih Köşkü tamamlandı ve zaman içinde eklenen yapılarla 19. Yüzyıla kadar kullanılacak olan bu Saray kompleksine taşınıldı. Osmanlı kent sulieti oluşmasında en etkili yapılardan biri Fatih’in kendi adına yaptırdığı anıtsal cami ve külliyesidir. Kentin dördüncü tepesinde, İmparator Konstantin’in yaptırdığı kilisenin yerinde yaptırılan bu külliye ile Osmanlı mimarisinde klasik dönemin başladığı söylenebilir.
İmparatorluğun başkentine yaraşan bir sosyal kompleks olarak 1459-1470’de inşa edilen külliyenin
mimarı Atik Sinan olarak bilinen Sinaneddin Yusuf bin Abdullah’tır Cami, medrese, tabhane, darüşşifa (hastane), imarethane (aşevi), kütüphane ve hamamdan oluşmuştur. Caminin orijinal şemasında görülen tam kubbenin bir yarım kubbe ile desteklendiği çözüm Osmanlı mimarisinde yeni bir dönem açmıştır. Cami ile bütünleşen revaklı avlunun oranları ve düzeni olgunlaşmıştır.
Sultan II. Beyazıt tarafından Roma döneminde Forum Tauri olarak bilinen alanda mimar Yakub
Şah’a yaptırılan II. Beyazıt Cami ve Külliyesi kentin karakterini etkileyen ve klasik dönemi hazırlayan
önemli yapılardan birisidir
II. Beyazıt’tan sonra iktidar olan Yavuz Sultan Selim’in İstanbul’da yapımına başladığı ancak ölümü
üzerine oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1522’de tamamlanan Sultan Selim Camisi sur içi
bölgesinde 5. Tepe üzerinde konumlanan selatin camilerden birisidir. Caminin tek kubbesinin çapı 24.50 metre, yüksekliği ise 32.50 metredir (Goodwin, 1987). Cami, konumu ve mimarisi ile İstanbul’un Osmanlı kenti kimliğinin Haliç’te oluşan siluetinin anıtsal yapılarından birisidir.
KLASİK OSMANLI MİMARLIĞI VE MİMAR SİNAN
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Batı’ya ilerlemesini sürdüren ve 16. Yüzyıl boyunca
kazanılan topraklarla genişleyerek bölgede egemen güç olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü mimari
yapılar aracılığı ile temsil ediliyordu. Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıt ile başlayan yoğun imar
faaliyetleri, 16. Yüzyıl boyunca Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1595) dönemlerinde devam etmiştir. Osmanlı
İmparatorluğunun askeri ve ekonomik olarak en güçlü, topraklarının en geniş olduğu bu yüzyılda imar
faaliyetlerinin arkasındaki güçlü irade çok önemli bir etkendir.
Osmanlı mimarlığının en önemli anıtsal yapılarının inşa edildiği, mimari arayışların üsluba dönüştüğü bu süreçte elli yıl süreyle imparatorluktaki tüm yapı faaliyetlerinden sorumlu olan Hassa Mimarlar Ocağı’nın mimarbaşı Sinan bin Abdülmennan kuşkusuz en önemli etkenlerden birisidir.
Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu 16. Yüzyıl mimarlık ve sanat alanlarında da büyük bir
gelişmenin gerçekleştiği dönemdir. Bu gelişmede önemli olan etkenlerden biri vakıf sistemi ise diğeri de üslup bütünlüğü ve sürekliliğini sağlayan sanat ve mimarlık kurumlarıdır.
İmparatorluk sınırları içindeki bütün araziler Sultan’a ait olduğundan özel mülk söz konusu değildi.
Ancak hayır için dini, eğitim, kültür ve sağlık gibi hizmetlere yönelik kamu yapılarının özel kişiler
tarafından yapılması, bakımlarının ve sürekliliğinin sağlanması vakıf kurumu aracılığı ile mümkün
olabiliyordu. Bu kurum sayesinde yapı faaliyetlerine özel kişilerin katılımı ve katkısı sağlanırken vakıf
sahibine ve mirasçılarına da özel ve sürekli bir gelir sağlıyordu. Hayır için yaptırılan bir cami ya da
medresenin bakımının yapılması, çalışanlarının maaşlarının ödenmesi gibi giderleri karşılamak üzere bazı tarımsal arazilerin ya da dükkânların gelirlerinin bir kısmı vakfediliyordu.
Osmanlı sanat üsluplarının belirlenmesinde etkili olan Osmanlı sanat kurumları arasında
Osmanlı sarayının merkez teşkilatı içinde Şehreminliği’ne bağlı olan Hassa Mimarlar Ocağı imparatorluk alanı içindeki tüm yapı faaliyetlerinden sorumluydu Bu kurumun birinci görevi Sultan,
ailesi ve diğer devlet adamları tarafından yaptırılan cami, saray, hamam, konut, köprü, türbe, kale gibi
yapıların tasarımlarını yapmak, maliyetlerini hesaplamak, inşa ve onarım işlerini gerçekleştirmekti. Aynı kurum yollar, köprüler, suyolları gibi altyapı hizmetlerinin planlanması ve inşa edilmesinden sorumluydu.
Mimar Sinan’ın Eserleri
Yavuz Sultan Selim döneminde yeniçeri ocağına Kayseri’nin Ağırnas köyünden devşirme olarak alındığı bilinen Sinan bin Abdülmennan’ın etnik orijini ve doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
Mimar Sinan, 1588 yılında ölümüne kadar, üç Osmanlı Sultanı döneminde geçen 50 yıl içinde baş mimar olarak Osmanlı Klasik mimarlığının karakterini belirlemiştir.
Mimar Sinan’ın mimarbaşılık kariyerindeki ilk binası Hürrem Sultan adına 1538’de yapılan Haseki Külliyesidir.
Mimar Sinan, mimarbaşı olduktan kısa bir süre sonra Kanuni Sultan Süleyman erken yaşta ölen oğlu
Şehzade Mehmet adına bir cami yapmasını istemiştir. 1544-48’de yapılan Şehzade Mehmet Cami ve
Külliyesi İstanbul’da merkezi plan şemasına sahip ilk dini yapıdır Cami, medrese, tabhane, imaret, sübyan mektebi, kervansaray ve Şehzade Mehmet ile Rüstem Paşa’nın türbelerinden oluşan külliyedeir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın şahsında Osmanlı İmparatorluğunun gücünü tüm dünyaya gösteren
Süleymaniye Camii ve Külliyesi hiç kuşkusuz İmparatorluğun başkentinin Sünni Müslüman niteliğini
oluşturan en önemli anıtlardan birisidir.
Haziresinde Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın görkemli türbelerinin yer aldığı caminin etrafında külliyenin diğer yapıları olan medreseler (Rabi, Salis, Sani, Evvel ve Tıp), darüşşifa, tabhane, imaret, sübyan mektebi, darülkurra, darülhadis, hamam yer almaktadır.
Sinanın diğer esreleri;
-Edirnekapı’da bulunan 1565 tarihli, Mihrimah Sultan Cami ve Külliyesi
-1571’de Kadırga’da Sokullu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan cami, eğimli topoğrafyanın ustaca kullanıldığı ve caminin alt kottan avluya giriş sırasında yaratılan algı ile
anıtsallaştırıldığı görülmektedir.
-1555 tarihli Beşiktaş Sinan Paşa Camii,
-1561 tarihinde tamamlanan İstanbul, Fındıklı Camii,
-1560 yılında tamamlanan Babaeski Camii
-Kasımpaşa’da bulunan 1573 tarihli Piyale Paşa camiinde ulu cami
-1561 Rüstem Paşa Camii
-Haliç kıyısında 1577‘de tamamlanan Azapkapı Sokullu Camisi, çamurlu zemin
nedeniyle kazık temeller üzerinde oluşturulan tonozlu bir kat üzerinde yükselmektedir-
-Lüleburgaz Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi,
-Babaeski Semiz Ali Paşa Camisi,
-Şam Süleymaniye Külliyesi
-Edirne Selimiye Camisi ve Külliyesi Edirne’de çarşıya yakın, eğimli bir arazide yapılan külliyede camiden başka medrese, sübyan mektebi, hamam, imaret ve daha sonra III. Murad döneminde camiye gelir getirmesi için yapılan arasta (çarşı) bulunmaktadır. Selimiye Camisi kubbeli Osmanlı yapı geleneğinin Sinan Çağı yorumunun en yüksek aşaması olarak değerlendirilmelidir Caminin banisi olan Sultan II. Selim adına 1569-1575’de inşa edilen bu yapının neden başkentte değil de Edirne’de yapıldığına dair çeşitli görüşler olup II. Selim’in yaşamının büyük bir kısmını geçirdiği Edirne sevgisi ya da İstanbul’da siluet içinde yer alabilecek sultan camisi yapılacak yer kalmamış olması neden olarak ileri sürülmektedir Selimiye Camisi, Sinan’ın mühendislik açısından da önemli başarılarından bir olarak
değerlendirilmelidir. Tezkiret ül Bünyan’da Mimar Sinan, İslam dünyasına yaraşan, Ayasofya’nın
kubbesini geçen bir kubbe yapmayı hedeflediğini ve ustalık eserim dediği Selimiye Camisinde bunu
başardığını ifade etmektedir
İmparatorluk içindeki bütün yapı etkinliklerinin tasarlanması ve uygulamasından sorumlu olan
mimarbaşı dini ve sosyal yapılardan başka altyapı etkinliklerini de gerçekleştirmekle yükümlüydü.
Nüfusu giderek artan İstanbul’un içme suyu sorununun çözümü için kentin Roma ve Bizans geçmişinden beri var olan en önemli altyapı sistemi, Belgrad Ormanlarındaki su kaynaklarını kent içine öncelikle de saray, dini ve sosyal yapılara ve çeşmelere taşımak için kurulmuştu.
Çeşitli su kemerleri ile açık ve kapalı
su sarnıçları bu sistemin önemli parçaları olarak kent içinde görülebilmektedir. Fatih’te bulunan
Bozdoğan (Valens) su kemeri, Yerebatan ve Binbirdirek sarnıçları, bugün Fatih’te stadyum olarak
kullanılan açık sarnıç ve Kemerburgaz’da bazı su kemerleri bunlardan bazılarıdır.
16. Yüzyılda nüfusu giderek artan kentin artan su ihtiyacını karşılamak üzere Mimar Sinan var olan su sistemini yenileyerek ve geliştirerek Kırkçeşme Su Yolları adıyla bilinen yeni bir altyapı sistemine dönüştürdü Kırkçeşme tesislerinde başlangıcından 55.374 metre uzağa, Eğrikapı maksemine getirilen su bir hattı Topkapı Sarayı’na diğer hattı Yedikule’ye gidecek şekilde ayrılıyordu. Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmet Kütüphanesinde bulunan ve Sinan tarafında hazırlandığı düşünülen krokide proje hakkında bilgiler vardır
İçinde 711 metre uzunluğunda iki katlı Uzun Kemer’inde bulunduğu 33 su kemeri, isale hatları ve bentlerden oluşan bu sistemin anıtsal mühendislik ve mimarlık yapılarından biri hiç kuşkusuz Belgrad Ormanında bulunan 1563 tarihli Mağlova Kemeridir.
Mimar Sinan’ın önemli yapılarından bir diğeri Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferine çıkarken yapılan
ve 1564’de tamamlanan Büyükçekmece Köprüsüdür
Mimar başı Sinan’ın liderliğinde, anıtsal ve büyük ölçekli yapılardan başka saraylar, köşkler, küçük
camiler, medreseler ve türbeler de inşa edilmiştir. Ayasofya’nın yanında inşa edilen II. Selim, III. Murad, III. Mehmet türbeleri ile Şehzade Mehmet, Hürrem Sultan ve Kanuni Sultan Süleyman türbeleri anıtsal boyut ve üslupları ile belirirken, 1588 yılında vefat eden Sinan’ın Süleymaniye Külliyesi’nin yanında kendisi için yaptığı türbe ve sebilin mütevazı ölçüsü ve sadeliği dikkat çekmektedir.
Ünite 2
Osmanlı Mimarlığında Batılılaşma Süreci
16. Yüzyıl boyunca süren fetihlerle topraklarını genişleten ve III. Murat döneminde en geniş sınırlarına ulaşan Osmanlı İmparatorluğu 17. Yüzyıldan itibaren yeni bir tarihsel sürece girdi. Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren II. Selim ve III. Murad dönemlerinde sadrazamlık yapan Sokullu Mehmet Paşa’nın 1579 yılında ölümünden sonra iç ve dış nedenlerle başlayan güç kaybı nedeniyle Duraklama Dönemi olarak adlandırılan bu süreçte Osmanlı mimarisinin son anıtsal sultan camilerinin yapıldığı görülmektedir.
İkinci Viyana kuşatmasındaki yenilginin ardından 1699 tarihinde imzalanan ve büyük toprak kayıplarına neden olan Karlofça Anıtlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu Gerileme Devri olarak
adlandırılan yeni bir sürece girdi
17. YÜZYIL’DA OSMANLI MİMARLIĞI
1588 yılında ölümüne kadar mimarlık faaliyetlerini sürdüren Mimar Sinan’ın son eserlerinden biri 1580 yılında tamamlanan cami, türbe, medrese ve hamamdan oluşan Tophane, Kılıç Ali Paşa Külliyesidir. Cami’nin plan şeması Ayasofya’nın küçük boyutta bir tekrarı olarak dikkat çekicidir.
Sinan’ın son eseri olarak tanımlanan Üsküdar, Atik Valide Sultan Külliyesi, 1579-83 yılları arasında, II. Selim’in eşi, III. Murad’ın annesi olan Nur-Banu Sultan adına yapılmıştır Sinan’ın Süleymaniye’den sonra yaptığı bu ikinci büyük külliye, cami, medrese, hamam, imaret, türbe, tekke, sübyan mektebi, darül-kurra, darül-hadis, darüşşifa, tabhane ve kervansaraydan oluşmaktadır.
Mimar Sinan’ın kalfalarından olup suyolu nazırı olarak görev yaptığı bilinen Davud Ağa, Sinan’ın ölümü üzerine 1588 yılında baş mimarlığa getirilmiştir Davud Ağa’nın ilk eserleri Sultan için yaptığı köşklerdir. Bunlardan biri Sirkeci’de bulunan Sepetçiler Kasrı olup günümüze kadar ulaşmış nadir örneklerden biridir.
1584-88’de yaptığı Fatih, Nişancı Mehmet Paşa Camisi ilk dini eseridir Davud Ağa tarafından 1594 yılında inşa edilen Cerrahpaşa Külliyesi cami, medrese, hamam ve türbeden oluşmaktadır.
Fatih’te 1596 yılında yaptığı Gazanfer Ağa Medresesi türbe ve sebili ile birlikte cami içermeden oluşturulan külliyelerin ilk örneklerindendir.
1595 yılında Ayasofya haziresinde yaptığı III. Murat Türbesi, Eyüp’te Siyavuş Paşa Türbesi ve Edirne Selimiye Camisi Arastası gibi yapıların da mimarı olan Davud Ağa, 1597 yılında Safiye Sultan tarafından yapılması istenen Eminönü, Yeni Cami ve Külliyesinin ilk mimarıdır
Davud Ağa, İstanbul’da, deniz kenarında bulunan en büyük cami olan Yeni Cami’nin temellerini atmış dolayısıyla plan şemasını belirlemiştir. Sinan’ın Şehzade Camii plan şemasını tekrarlayan bu yapıda mihrap aksında bulunan giriş kapısı önünde bir sıra revak dikkat çekmektedir. Şadırvanın tam ortada yer aldığı kare avlunun cami ile birleştiği köşelere minareler yerleştirilmiştir. Davud Ağa’nın ölümü üzerine mimarbaşı olan Dalgıç Ahmet Ağa tarafından yapımına devam edilen Yeni Cami’nin inşaatı bir süre durmuştur. Sultan IV. Mehmet’in annesi Turhan Sultan tarafından inşaatın tamamlatılması istenmiş ve o dönem mimarbaşı olan Mustafa Ağa tarafından 1663 yılında tamamlanabilmiştir Osmanlı mimarlığında yapımı en uzun sürede tamamlanan bu külliye, cami, hünkâr kasrı, türbe, darülkurra, sübyan mektebi, sebil, çeşme ve günümüzde Mısır Çarşısı olarak bilinen arastadan oluşmaktadır
17. yüzyılın hemen başında, 1609-1617’de Sultan I. Ahmet tarafından Mimarbaşı Sedefkâr Mehmet
Ağa’ya yaptırılan Sultanahmet Camii bu yüzyılın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son anıtsal sultan camisi olmuştur Külliye cami, hünkâr kasrı, medrese, arasta, hamam, darüşşifa, sübyan mektebi, imaret, türbe ve sebil den oluşmaktadır. Osmanlı mimarlığındaki tek altı minareli yapıdır. Bir rampa ile çıkılan hünkâr kasrı camiye bitişik büyükçe bir köşk olarak yapılmıştır. İç mekânda yoğun olarak kullanılmış olan çini bezeme nedeniyle ‘Mavi Cami’ adıyla da anılmaktadır.
Bu yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan önemli özelliklerden biri de sultanların dışında, sultan
eşleri, anneleri, kız kardeşleri ve bunların eşleri olan sadrazam, vezir ve askeri paşaların yapıların patronları olarak ortaya çıkmalarıdır Yeni Cami ya da Kösem Sultan tarafından çarşı bölgesinde yaptırılan Büyük Valide Han bunlardan bazılarıdır.
17. Yüzyılın ikinci yarısında özellikle Köprülü Mehmet Paşa ve ailesi yapı faaliyetine önem vermiş, İstanbul, Divan Yolu’nda medrese, mescit, türbe, sebil, dükkânlar ile kentteki ilk bağımsız kitaplık binasını yaptırmışlardır
Çarşı-ı Kebir yani Büyük Çarşı olarak bilinen Kapalıçarşı esnafının yangınlar sonucu büyük zarar
görmesi üzerine dükkânların ve çatı örtüsünün kargır malzemeden yapılmasına karar verilmiş ve 1701
yılından itibaren çarşının sokakları tonozlarla örtülerek kapalı çarşı halini almıştır
Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesinde belirtildiği üzere 849 adedi bedestenlerde olmak üzere toplam 1114 dükkân yaptırılmış ve daha sonraki yıllarda eklenen yeni yapılarla birlikte 19. Yüzyılın sonunda
Kapalıçarşı 2 bedesten, 24 han, 4399 dükkân, 2195 hücre, 1 hamam, 1 cami, 10 mescit, 16 çeşme, 1 sebil, 8 kuyu, iki şadırvan, 1 türbe ve 1 okulun oluşturduğu 61 cadde ile 18 kapıdan oluşan büyük bir ticaret ve üretim kompleksi haline gelmiştir
Osmanlı İmparatorluğunun yönetim merkezi ile sultanların ve ailesinin ikametgâhı olan Topkapı
Sarayı kompleksinin yapımına Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı yapılarla başlanmış ve daha sonra diğer sultanların yaptırdığı yapıların eklemlenmesiyle büyümüştür. 15. Yüzyıldan 19. Yüzyılda Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına kadar olan süreçte resmi konut olarak görev yapmıştır.
1472 tarihinde Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Çinili Köşk ve Hazine Dairesi sarayın ilk
yapıları olur Mimar Sinan tarafından yapılan III. Murat Köşkü ve mutfaklar ile IV. Murat’ın 1636 yılında yaptırdığı Revan Köşkü ve 1638 yılında yaptırdığı Bağdat Köşkü 17. Yüzyıl sonunda saraydaki önemli klasik dönem yapıları olarak dikkat çekmektedir.
18. YÜZYIL’DA OSMANLI MİMARLIĞI VE BATILILAŞMA
Osmanlının yabancı ülkelerde daimi bir elçi bulundurma geleneği ancak 18. Yüzyıldan sonra başlamıştır. Oysa Venedik Cumhuriyeti, Fatih döneminden itibaren İstanbul’da daimi bir elçilik kurmuş ve ardından 1475’de Lehistan, 1497’de Rusya, 1525’de Fransa bunu izlemiştir (Düzbakar, 2009: 183). Osmanlı ise ilk olarak 1720 yılında Fransa’da daimi bir elçi görevlendirmiş ardından da diğer Avrupa şehirlerinde elçilikler kurmuştur
Osmanlı tarihinde 1718-1730 yılları arasında ‘Lale Devri’ olarak adlandırılan süreç Batılılaşma
döneminin ilk evresidir. 1718 yılında imzalanan Pasarofça antlaşmasının ardından Sultan III. Ahmet ve
Nevşehirli İbrahim Paşa’nın önderliğinde başlatılan ıslahat hareketlerinin bir parçası olarak 1720-21
yılında ilk olarak Paris’e, ardından Viyana’ya, Petersburg’a, Berlin’e elçiler gönderildi. Bu elçiler
gözlemledikleri Avrupa yaşam tarzını, kentleri, tiyatro ve opera binalarını, konutları, sarayları ve
bahçeleri anlatan sefaretnameler yazdılar
Paris’e gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin seyahati sırasındaki gözlemleri ve yanında getirdiği çizimler değişimin biçimini belirledi. Bu seyahatin ardından 1727 yılında İbrahim Müteferrika tarafından Müslüman toplumun ilk matbaası kuruldu
Lale Devri olarak adlandırılan ve 22 yıl süren bu dönemde Batı etkisiyle mimari ve kentsel
yeniliklerin ortaya çıktığı görülür. Kağıthane deresi etrafında bir peyzaj düzenlemesi içinde oluşturulan
rekreasyon alanları ile köşkler ve saraylar yeni tarz mimarinin hem kentsel hem de yapı ölçeğinde öncüsü olarak değerlendirilebilir. Kayserili Mehmet Ağa tarafından 1722 yılında inşasına başlanan Sadabad Sarayı ve çevresindeki düzenlemenin en dikkat çekici unsurlarından biri tasarlanmış peyzaj öğeleridir
Bu dönemin önemli yeniliklerinden biri de meydan çeşmeleridir. III. Ahmet’in Topkapı Sarayı, Bab-ı
Hümayun kapısı önünde yaptırdığı dört yüzlü çeşme, bir yandan içinde konumlandığı boşluğu
tanımlarken bir yandan da kenti güzelleştiren bir anıt olarak dikkat çekmektedir.
Çemberlitaş’ta, Kapalıçarşı’nın kapısının karşısında yer alan Nuru-u Osmaniye Camii ve Külliyesi bu değişimin önemli örneklerinden biridir. Bu cami, I. Mahmut’un batılı tarzda bir yapı istemesi üzerine
1749-1755 tarihleri arasında Simyon Kalfa tarafından inşa edilmiş ve III. Osman döneminde tamamlandığından Nur-u Osmaniye adını almıştır Caminin yanı sıra, medrese, imaret, kütüphane, türbe, çeşme, sebil ve dükkânlardan oluşan külliye, Osmanlı mimarlığında Fransız Barok ve Neo-klasik tarzların bir dini yapıda uygulandığı ilk önemli örneği ve yenileşmenin temsilcisidir
Sultan III. Mustafa döneminde 1758-61’de yapılan Üsküdar, Ayazma Camii Simyon Kalfa’nın öncülüğünü yaptığı Batılı tarzların Osmanlı yapı programlarına uygulamasının kabul gördüğünün önemli örneklerinden birisi olarak dikkat çekmektedir.
Klasik üsluptan giderek uzaklaşacak olan bu yeni üslubun bir diğer örneği olan Laleli Camii ve
Külliyesi’nin inşasına 1759’da başlanmış, Mimar Tahir Ağa tarafından 1763’de tamamlanmıştır
18. yüzyılın sonunda, Avrupa’da Fransız Devrimi gerçekleşirken iktidar olan Sultan III. Selim (1789-
1807) askeri reformları hızlandırır. Bunun için yeniçeri ocağını kaldırarak Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen)
adı verilen ilk düzenli orduyu kurar. Düzenli ordunun ihtiyaçlarını karşılayacak olan tıbbiye, denizcilik, mühendislik ve coğrafya konularında eğitim veren okullar ve kışlalar kurulmaya başlanır Avrupa’dan teknik ve askeri eğitim için uzmanlar getirtilir. 1773 yılında gemi inşaatı ve deniz haritacılığı konularında eğitim veren Mühendishane-i Bahr-i Hümayun Haliç, tersanesinde Baron de Tott tarafından kurulmuştur III. Selim döneminde askeri teknik okulların kurulmasına devam edilir. Topçu subayı yetiştirmek üzere açılan Mühendishane-i Berri Hümayun ile bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesinin temelleri atılmış olur
Bu dönemde getirtilen yabancı uzmanlar ve mimarlar kent dokusunda ve siluetinde önemli değişiklere neden olan yapılar yaptılar. Barok, Rokoko ve Ampir üsluplarının motiflerini taşıyan Selimiye Kışlası, camisi ve İstanbul’da ilk gridal planlı yerleşim yeri olan Selimiye ve İcadiye mahalleleri kentsel doku ve siluetteki etkileri ile önemlidirler
BATILILAŞMA SÜRECİNDE OSMANLI MİMARLIĞI
1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı genel olarak Batılılaşma sürecinde önemli bir ivmelenme noktası olarak görülmektedir. Bu ferman ile 18. Yüzyılda başlayan Batılılaşma idealinin meşrulaştırması ve topluma mal edilmesi sağlanmıştır.
Osmanlı Mimarlığında Avrupa Etkisi
Ekilektik ; Farklı tarihsel dönem ve üsluplara ait sanatsal ya da mimari dizgelerden seçilerek alınan öğelerin byeni bir tasarım ürünü oluşturmak için kullanılmasıdır. Eklektisizm, 19. Yüzyıl sanat ve
mimarlığında yaygın bir şekilde kullanılmıştır.
Sultan Abdülmecid tarafından Boğaz kıyısında, 1842-56 yıllarında Grabet Balyan’a yaptırılan Dolmabahçe saray ı eklektik bir Avrupa mimarisi tarzında yapılmıştır.
Hassa Mimarlar Ocağı’nın II. Mahmut döneminde, 1831 yılında kaldırılmasının da etkisiyle, Avrupa’da eğitim almış yabancı mimarlar 20. Yüzyılın başına kadar olan süreç içinde mimarlık uygulamalarına hâkim oldular. 1864’de yapılan Beylerbeyi Sarayı, 1871 tarihinde yapılan Çırağan Sarayı ve Yıldız Sarayı içinde yapılan Mabeyn Köşkü, Paris’te mimarlık eğitimi görmüş ve II. Abdülhamid döneminde mimarbaşı olarak görev yapmış olan Sarkis Balyan tarafından yapılmış sivil mimari örnekleridirler
Sarkis Balyan, kardeşleriyle birlikte Kandilli Adile Sultan Sarayı, Mecidiye Kasrı, Malta
Köşkü ve Akararetler Sıraevlerini tasarlamıştır. Beşiktaş’ta Boğaz sırtlarında büyük bir Has bahçe içinde yapılmış köşk ve saraylardan oluşan Yıldız Sarayı’nın yapımına Sultan Abdülaziz tarafından başlanmış daha sonra Saray kompleksi, Sultan II. Abdülhamid tarafından etrafı duvarla çevrilerek imparatorluğun yeni yönetim merkezine dönüştürülmüştür.
III. Selim tarafından kurulan düzenli ordunun ihtiyaçları için yapılan ilk endüstri tesislerinden sonra
İstanbul’da dokuma ve kâğıt fabrikaları kurulmuş, bunu II. Mahmut döneminde Eyüp’te askeri
üniformaları dikmek için kurulan Feshane-i Amire ve Beykoz’da kurulan ayakkabı fabrikası izlemiştir
1882 yılında II. Abdülhamid’in isteğiyle Osman Hamdi Bey tarafından Paris’teki Beaux Arts mimarlık okulu model alınarak kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim kadrosu yabancı ve ağırlıklı olarak Fransız eğitimcilerden oluşmuştur Paris’te eğitim gören Osman Hamdi Bey aynı zamanda Arkeoloji Müzesinin de kurucusu ve müdürüdür. 1884 yılında kurulan Hendese-i Mülkiye Mektebinde ise çoğu Almanya ve Avusturya’dan gelen eğitmenler nedeniyle eğitimde Alman etkisi görülmektedir
Bu eğitmenlerden biri olan August Jachmund 1890 yılında tamamlanan ve oryantalist eklektik bir
mimari üsluba sahip olan Sirkeci Garı projesini gerçekleştirmiştir. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitimci olan Fransız mimar Alexandre Vallaury’de eklektik tarzda yapılar tasarlamıştır. Tarihi Yarımada’da yer alan Düyun-ı Umumiye binası (bugün İstanbul Erkek Lisesi) Türk-İslam motiflerinden esinlenen eklektik bir tarzda yapılmıştır.
Haydarpaşa’da yapılan ilk modern tıp okulu, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (bugün Marmara Üniversitesi) minare benzeri saat kuleleri ve geniş dalgalı saçakları ile oryantalist üslubun örneklerindendir
Birinci Ulusal Mimari Dönemi
Montani Efendi ve Boghos Efendi, 1873 yılında Osmanlı mimarisinin özelliklerini inceleyen Usul-u
Mimar-i Osmani isimli çalışmayı hazırladılar Yüzyıl mimarisinde görülen yabancı etkileri Nuru-u Osmaniye ve Laleli Camileri örnekleri üzerinden eleştirerek Osmanlı mimarisinin Avrupa stillerini taklit etmeye devam etmesi halinde ortadan kalkacağına dikkat çektiler. Bu uyarı Türk sanat tarihçisi Celal Esat Arseven tarafından desteklendi
20. Yüzyılın başında yükselen kimlik ve milliyetçilik tartışmalarından etkilenen genç mimarlar
Avrupa tarzları ve Avrupalı mimarların egemenliğine karşı tepki olarak yeni bir mimarlık söylemi
oluşturmaya başladılar. Ulusal bir kimlik tanımına dayanan yeni ideolojik görüşün etkisiyle bir milli
mimari hareket söylemi gelişti. Öncülüğünü Mimar Kemalettin Bey ve Vedat Bey’in yaptığı bu hareket
Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan süreçte hâkim olan ve Birinci Ulusal (ya da Milli) Mimari adı
verilen mimari üslubu geliştirdi
Vedat Tek Mimar, Avrupa kökenli eğitimine karşılık bir Türk tarzı oluşturmayı amaçlamıştır. Vedat Tek’in ilk büyük tasarımı olan ve 1909’da tamamlanan Sirkeci’deki Büyük Postane binasıdır. Vedat Tek tarafından Ulusal Mimari tarzda yapılmış olan diğer önemli yapı Sultanahmet’te bulunan Defter-i Hakani binasıdır Haydarpaşa Vapur İskelesi ve Ankara Palas mimarın diğer önemli binaları arasında bulunmaktadır.
Ulusal Mimari tarzın diğer savunucusu olan Kemalettin Bey, 1891 yılında Hendes-i Mülkiye’deki
eğitimini tamamlamış ve Jachmund’un asistanı olarak çalışmaya başlamıştır Kemalettin Bey’in Sirkeci’de yaptığı Dördüncü Vakıf Han 1912-26 yılları arasında inşa edilmiş yedi katlı, büyük bir iş hanıdır
Kemalettin Bey’in bir yangın sonrası evlerini ve mallarını kaybeden düşük gelirli aileler için Laleli’de 1919-22 yıllarında tasarladığı Harikzedegan Apartmanları, ülkedeki ilk betonarme binalardan olup altışar katlı dört bloktan oluşmaktadır Tarihi yarımadada inşa edilen ilk çok katlı toplu konut örneğidir.
Kurtuluş Savaşı sırasında varlığını sürdüren Ulusal Mimari hareketi 1923 yılında kurulan Cumhuriyet
döneminin erken yıllarında kabul görmüştür. Yeni Başkent Ankara’nın imarı için yapılan ilk binalarda
hâkim olan üsluptur. Cumhuriyet’in binaları Vedat ve Kemalettin Beylerin yanı sıra Arif Hikmet
(Koyunluoğlu), ve İtalyan asıllı Giulio Mongeri gibi mimarlar tarafından Ulusal Mimari’ye göre
Yapılmıştır
Ankara’da inşa edilen Etnografya Müzesi, Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü ve Osmanlı Bankası gibi binalarla temsil edilen Ulusal Mimari, tarz Cumhuriyet yöneticileri tarafından yeni ülkenin kimliğini temsil etmede yeterli görülmedi. Osmanlı görünümü yerine, 1930’larda en güçlü dönemini yaşayan modern mimarlığın evrensel dili yeni Cumhuriyetin kimliğini oluşturmada tercih edildi.
Almanya’daki rejimin baskısından kaçan sanatçı ve mimarlar arasından bazıları Türkiye’ye geldi. Mimarlık eğitimi ve uygulamasında etkili olan Theodor Jost, Ernest Egli, Clemens Holzmeister ve Hermann Jansen modern Türkiye’yi temsil eden bir mimarlık dili geliştirdiler. Jost tarafından yapılan Sağlık Bakanlığı Binası, Egli tarafından yapılan İsmet Paşa Enstitüsü, Holzmeister tarafından tasarlanan Genel Kurmay Başkanlığı binaları bu dönemin önemli örneklerindendir
Modern mimari tarz Seyfi Arkan, Arif Hikmet Holtay ve Rüknettin Güney gibi Türk mimarlar tarafından da uygulandı (Aslanoğlu, 2010). Florya Deniz Köşkü, Ayaspaşa Üçler Apartmanı, Kadıköy Halkevi ve İstanbul Üniversitesi Gözlemevi bu tarzın önemli örnekleri arasında sayılmaktadır.
Modern mimari tarz Seyfi Arkan, Arif Hikmet Holtay ve Rüknettin Güney gibi Türk mimarlar tarafından da uygulandı (Aslanoğlu, 2010). Florya Deniz Köşkü, Ayaspaşa Üçler Apartmanı, Kadıköy Halkevi ve İstanbul Üniversitesi Gözlemevi bu tarzın önemli örnekleri arasında sayılmaktadır.
Batılılaşma Sürecinde Yeni Yapı Programları
Ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için III. Selim, Nizam-ı Cedid ordusunun ihtiyaçları için 1793-4 yılında silah fabrikası ve ardından üniformalar için bir tekstil fabrikası ile Boğaz’da Hünkâr İskelesi yakınında kâğıt fabrikası kurdu Sultan II. Mahmut, sanayi yapıları inşa etmeye devam ederek Eyüp’te
Haliç kıyısında bir iplik fabrikası ile 1835’de Feshane’yi, Beykoz’da askeri bot yapılması için ayakkabı
fabrikasını kurdu
Topkapı Sarayı’nın karşısında, Harem sırtlarında siluete hâkim olan Selimiye Kışlası bunun en açık örneklerinden biridir. Bugünkü Taksim Gezi Parkı’nın yerinde bulunan Taksim Topçu Kışlası, Davut Paşa Kışlası ve Rami Kışlası hem büyüklükleri hem de Avrupa mimari tarzlarından esinlenerek yapılmış binaları ile kentin işlevsel ve fizyolojik yapısını etkilemiştir.
Askeri ihtiyaçlar nedeniyle kurulan eğitim kurumları arasında 1773’te açılan Mühendishane-i Bahri
Hümayun, 1793’te açılan Mühendeshane-i Berri-i Hümayun, 1884 ‘te açılan Hendese-i MülkiyeMektebi
ve 1882’de kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi gibi teknik okulların yanı sıra Tıp okulları ve hastaneler de
kurulmuştur Bunlardan birisi de bugün İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi
olarak kullanılan ve İngiliz mimar W. J. Smith tarafından Neo-Klasik üslupta, 1846-52 yıllarında inşa
edilen Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane (Askeri Tıbbiye) binasıdır. Bunun dışında kimsesizler için II.
Abdülhamid tarafından 1895 yılında yaptırılan Darülaceze binası, 1898’de yaptırılan Şişli Etfal ve
Haydarpaşa Numune Hastaneleri ülke çapında yaptırılan çok sayıda hastane binalarındandır
1868’de açılan Galatasaray ve 1874’de açılan Darüşşafaka Mektepleri klasik cephe düzenleriyle batıdaki örneklerine benzemektedir.
Modern çağın önemli yapı türlerinden biri olan müzenin Osmanlı Devleti içinde ilk özgün yapısı
1891-1908 yılları arasında müze müdürü Osman Hamdi Bey tarafından Mimar Alexandre Vallaury’ ye
Yaptırılmıştır
15. Yüzyıldan beri Avrupa ülkelerine ait elçilik binalarının yer aldığı Galata bölgesinde birçoğu 19.
Yüzyılda yeniden yapılmıştır. 1847’de tamamlanan Fransız Elçilik binası, 1859’da tamamlanan İngiliz
Elçilik binası, 1882’de tamamlanan Amerikan Elçilik binası, İsviçreli mimar Gaspare Fossati tarafından
1838-47 yılları arasında yapılan Rus Elçilik binası ve 1858’de yine Fossati tarafından yapılan Hollanda
Elçilik binası bunlardan bazılarıdır
Modern yaşam tarzının talep ettiği yeni bina türleri arasında tiyatrolar önemli bir yere sahiptir. II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı içinde yaptırdığı tiyatro hanedana hizmet ederken 1840
yılında kurulmuş olan Naum Tiyatrosu 30 yıl boyunca önemli bir kültür merkezi olmuştur
19 yüzyılda gelişen ulaşım araçları ve uluslararası ticarete bağlı olarak artan geçici konaklama ihtiyacı geleneksel kervansaraylar yerine çeşitli balo ve eğlencelerin de düzenlendiği otellerin inşasını sağladı. 1862 yılında açılan Hotel de Paris, 1892 yılında açılan Pera Palas ve 1897 yılında açılan Tokatlıyan Oteli burada yapılan çok sayıda otelden sadece birkaçıdır
BATILILAŞMA SÜRECİNDE KENT YÖNETİMİ VE PLANLAMA
19. Yüzyıla gelene kadar İstanbul yönetim bölgesi olarak Sur içi, Eyüp, Üsküdar ve Galata olmak üzere 4 kadılıktan oluşan ve Şehremini ve Hassa Mimarlar Ocağı tarafından yönetilen bir geleneksel kenttir.
Kent Yönetimi
Tanzimat öncesi dönemde Sultan II. Mahmut, 1831 yılında Şehreminliği ve Hassa Mimarlar Ocağını birleştirerek Ebniye-i Hassa Müdürlüğü’nü kurdu Osmanlı Devleti’nde modern belediye örgütünün ilk adımı olarak 1855 yılında Fransız kent yönetimi sistemini esas alan İstanbul Şehir Emaneti kuruldu Kısıtlı bütçe ve yetki nedeniyle başarısız olan Şehir Emaneti yerine şehir Komisyonu kuruldu. Komisyon, kentin Paris’te olduğu gibi yönetim bölgelerine ayrılması ve bunlardan birinin diğerlerine
örnek olacak biçimde öncelikle kurulmasını önerdi (Rosenthal, 1980). Ön dört yönetim bölgesine ayrılan kentte Altıncı Daire Belediyesi Galata ve Beyoğlu bölgesindeki çalışmaları yürütmek üzere 1857 yılında kuruldu Belediye Meclisi üyeleri bölgede uzun süredir oturan varlıklı, yabancı dil bilen
gayri Müslümlerden seçildi. Belediyenin ilk faaliyetlerinden biri yolların genişletilmesi ve düzenlenmesi
ile yeni akslar açılması oldu. Modern bir kentte gereği kalmadığı gerekçesiyle tarihi Galata Surları
yıkılarak yerine geniş yollar açıldı. Sokakların, kaldırımların döşemesi, temizliği ve aydınlatılması
belediyenin önemli bir faaliyet alanı oldu. Ortaçağ dokusu ve binaları yeni yol ve yapılar için yıkıldı.
1870’de Galata’nın geniş bir bölgesini tahrip eden yangın bu düzenlemelerin hızla gerçekleştirilmesine
olanak verdi.
1851 yılında kurulan Şirket-i Hayriye vapurları Eminönü, Üsküdar ve Boğaz köyleri arasında ulaşımı kolaylaştırdı Karaköy ve Galata arasındaki eğimli arazide ulaşımı kolaylaştıracak bir çözüm olarak İstanbul’daki ilk metro uygulaması olan Tünel, 1871-75 yılları arasında Fransız mühendis E. H. Gavand tarafından inşa edildi
Sofya ve İstanbul’u birbirine bağlayan ilk demiryolu 1874’de açılmıştır. 1860’da kurulan ve 1870’den itibaren kent içi ulaşımında etkin bir rol oynayan atlı tramvaylar Sur içi, Galata ve Boğaz kıyıları boyunca ulaşımı sağladı
1911 yılında İstanbul’da ilk elektrik santralinin kurulmasını takiben 1914 yılından itibaren elektrikle çalışan tramvaylar ulaşım sistemine katıldı. Sokaklar elektrik lambaları ile aydınlatıldı.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1930 yılında Şehir Emaneti yeniden düzenlendi ve Belediye kuruldu
Ünite 3
1923-50 Döneminde Türkiye’de Mimarlık
Cumhuriyet döneminin mimarlık tarihi, 1923-1950 arası dönem, 1950-1980 arası dönem ve 1980 sonrası dönemler olmak üzere üç ana başlık altında toplanmaktadır.
Cumhuriyet döneminin mimarlık tarihi, aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki Batılılaşma hareketleri ile başlayan kimlik arayışının da tarihidir;
Cumhuriyet dönemi mimarlık tarihi, aşağıdaki dönemlere ayrılmaktadır;
• 1927’ye kadar Birinci Ulusal Mimarlık dönemi
• 1927-1939 arası Modern Mimarlık dönemi
• 1939-1950 arası İkinci Ulusal Mimarlık dönemi
• 1950-1960 arası Modern Mimarlık dönemi (Uluslarası Üslup)
• 1960-1980 arası çoğulculuk dönemi
• 1980 sonrası Post-modern dönem
1923-1950 arası dönem içinde, iki önemli dönüm noktası yer almaktadır.
Birinci Ulusal Mimarlık akımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, 1908’de II.
Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte, Batılılaşmaya karşı oluşan ulusalcı söyleme paralel olarak ortaya
çıkmıştır. Bu anlayış, temelde tarihsel mimari elemanların seçilip yapılarda kullanılması anlayışına
dayanan Batı kaynaklı seçmeci ve yeniden canlandırmacı üslupların yerli versiyonudur. Seçilen Selçuklu, Osmanlı ve İslami anıtsal mimarisine ait biçimler olmuştur.
Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda da mimarlıkta Birinci Ulusal Mimarlık üslubu hâkim olmuştur.
Cumhuriyet kurulduğunda yeni başkent Ankara’nın ilk yapıları bu üslupta inşa edilmiştir.
Bu dönemde Birinci Ulusal Mimarlık üslubu ile yapılan başlıca örnekler arasında;
- II.TBMM Binası (Vedat Tek,1924),
- Ankara Palas (Vedat Tek, Mimar Kemalettin 1924-1927),
- Etnoğrafya Müzesi (Arif Hikmet Koyunoğlu, 1925-1928),
- Türk Ocağı Binası (Arif Hikmet Koyunoğlu, 1927-1930),
- Ziraat Bankası (Giulio Mongeri, 1926-1929)
MODERNİTE VE MODERN MİMARLIK
Modernite süreci, Batı toplumlarında Rönesans ve Hümanizm anlayışı ile başlamıştır. “Modernite”, çağdaşlık anlamına gelmektedir. Gelenekten ve geleneksel olandan kopuşu ve toplumun birçok alanındaki dönüşüm ya da değişimi ifade eden bir dünya görüşüdür.
Modernitenin üçayağı bulunmaktadır.
Modernite projesinin dört boyutu bulunmaktadır:
• Sanayi üretimine dayanmaktadır.
• Bilgiye, ahlaka ve estetiğe yaklaşımı, akılcı ve evrenselci bir aydınlanma geleneği içindedir.
• Gelenekselliğin sınırlamalarından kurtulmuş, kendi aklıyla karar alabilen bireylerin varlığıdır.
• Ulus devlet olarak örgütlenmiş toplumun demokrasi içinde temsil edilmesidir
Modernist dönüşümü yeni yaşamaya başlayan bir toplumda, “Batılılaşma” kavramı ön plana
çıkmaktadır. Modernite kavramı olarak Osmanlı’da “Batılılaşma”, Cumhuriyet döneminde “modernleşme” terimleri olarak kullanılmaktadır
Modernizm” terimi ise, bir kültürel ve sanatsal akımı ifade etmektedir. Sanatın diğer dallarında
modernizm 19. yüzyıl içinde oluşmuş olmasına karşın, mimarlık alanında ortaya çıkması 20. yüzyıl
başlarını bulmuştur. 20. Yüzyıl başlarında tarihsel biçimlerin kopyalanmasından vazgeçilmesi, mimarlığın endüstriyel üretime entegre edilmesi, buna uygun yeni biçimler ve yeni mekânsal oluşumlar üzerine odaklanmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan mühendislik yapıları, Arts and Crafts, Art Nouveau ve Chicago Ekolü, modern mimarlığa ulaşma sürecinde önemli basamakları oluşturan akımlardır. Bu akımların her biri tarihsel biçimleri kopya etmeyip özgün tasarım arayışlarına yönelirken, mühendislik yapıları ve Chicago Ekolü, yeni malzeme ve üretim tekniklerini de dikkate almıştır. Modern mimarlığın tüm ilkelerini bünyesinde toplayan ilk modern mimarlık yapısı ise, 1914 yılında Walter Gropius tarafından tasarlanan Fagus Ayakkabı Fabrikası olarak kabul edilmektedir.
Modern mimarlığın başlıca ilkeleri,
Modern mimarlığın öncü mimarları;
1927-1939 ARASI TÜRKİYE’DE MODERN MİMARLIĞIN İLK DÖNEMİ
Osmanlı Revivalizmi (yeniden canlandırmacılık)’ne dayanan ulusal mimarinin terk edilerek
Cumhuriyet için mimari yaratma fikri oluşmuştur. Bu mimarlık anlayışının, Cumhuriyet ile ulaşılmak
istenen çağdaş uygarlık düzeyini temsil etmesi gerektiği düşünülmüştür. Modern mimarlık, İslam ve
Doğu kökenli kültürden, çağdaş Batı kültür sistemine geçmenin tamamlayıcı öğelerinden biri olarak
Algılanmıştır
1927’de çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu, bu niyeti destekleyici bir girişim olmuştur. Buna göre, kadro yetiştirmek amacıyla yurtdışı eğitime insan gönderilmiş, Avrupa’nınilerici kadroları da eğitim amaçlı olarak ülkeye getirtilmiştir. Bu uygulama mimarlar için de geçerli olmuştur. Avrupa’daki Modern mimarlık hareketiyle aynı döneme denk gelmesine paralel olarak, Avrupa’nın modernist mimarları Türkiye’ye gelmiş, Türkiye’den de mimarlık eğitimi almak üzere Avrupa’ya eleman gönderilmiştir.
Modern mimarlık, 1927 sonrasında öncelikle kurum yapılarında Birinci Ulusal Mimarlık üslubunun
yerini almaya başlamıştır. İlk önemli modern yapı, Theodor Jost tarafından tasarlanan Sağlık Bakanlığı
binasıdır (1926-1927)
Jansen’in 1928’de Ankara Nazım Planı Yarışması’nı kazanması da Modern eğilimin tamamıyla geçerlilik kazanmasında önemli bir faktör olmuştur
Cumhuriyetin ilk yıllarında Bazı kamu yapılarının mimari yarışmalarla belirlenmesi, ilk kez 1930’larda başlayan bir uygulama olmuştur. Demiryolu yapımının Cumhuriyet’in politik simgesi olmasından dolayı, yapılan binalar, simgesel anlam da taşımaktadırlar. Özellikle Anadolu kentlerine yapılan tren istasyonları, pek çok merkezde ilk modern yapılar olarak öne çıkmıştır.
Türkiye'de Modern mimarlığının 1927’den İkinci Dünya Savaşı’na uzanan erken dönemi, farklı
karaktere sahip üç aşama halinde incelenebilir.
• İlk Evre (1927-1933), modern mimarlıkla ilk kez karşılaşılan, yabancı mimarların hâkim olduğu,
yerli mimarların geri planda olduğu hazırlık ve deneme evresidir.
• İkinci Evre (1933-1937/38), yerli mimarların kendilerini kanıtlayarak hâkim duruma geçtikleri
dönemdir.
• Üçüncü Evre (1937-1939), önceki evrelerde uygulanan modern mimarlık özelliklerinin
çözülmeye başladığı dönemdir
Modern Mimarlığın İlk Evresi (1927-1933) – Yabancı Mimarlar Dönemi
1927'den sonra Türkiye mimarlığı, ülkemize gelen yabancı mimarların etkisiyle, yeni bir görünüş
kazanmıştır. Genellikle Alman ve Avusturyalı olan bu yabancı mimarlar,
hem eğitim kurumlarımızın ana eğitim yöntemlerini saptamışlar, hem de uygulamalarıyla Türk
mimarisindeki tarihselci davranışları yıkarak daha çağdaş mimari atılımların ülkemizde gelişmesini
sağlamaya çalışmışlardır Burada eğitimci olarak görev aldıkları Güzel
Sanatlar Akademisi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde modern mimarlık eğitimini başlatırlarken,
ülkenin ilk modern mimarlık ürünlerini de vermişlerdir.
1927’de çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu kapsamında, 1927 ile 1940 yılları arasında on dört mimarın
ve plancının Türkiye’ye resmen davet edildiği bilinmektedir Bunlar; Prof. Holzmeister,
Prof. Egli, Mimar Jost, Baurat Robert Oerley, Prof. Hermann Jansen, Berlin’den Stadtbaurat Wagner,
Prof. Elsaesser, Prof. Bruno Taut sayılabilir Yabancı mimarlar içinde en etkili olan isimlerin başında, Clemens Holzmeister, Ernst Egli ve Bruno Taut gelmektedir.
Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister, (1886-1983) Jansen Planı’nda yer verilen Yönetim
Mahallesi’ni planlamak ve buradaki bazı binaları tasarlamak ile görevlendirilmiştir.
Clemens Holzmeister’ın tasarımlarının en karakteristik özellikleri şunlardır:
• Avlulu dikdörtgen biçimindeki planlar ya da U şeklindeki şemalar
• Devlet otoritesini yansıtmak için anıtsal ölçekli, simetrik, aksiyal, uzun, durağan kütleler
• Mafsalsız blok birleşmeleri
• Düz çatı görünümü altında saklanan kiremitli çatılar
• Eş büyüklükte pencere sıralarının oluşturduğu tekdüzelik
• Bölgesel mimarlığa yaklaşmak için yüzey çıkmaları
• Ters T biçimli çıkmalar
• Alman Nasyonal Sosyalizmi’nin mimari esprisine yakın 2-3 kat yüksekliğindeki kolonlar
Başlıca yapıları arasında,
Genel Kurmay Başkanlığı (1929-1930),
Milli Savunma Bakanlığı (1927- 1931),
Ankara Orduevi (1929-1933),
Cumhurbaşkanlığı Köşkü (1930-1932),
Merkez Bankası (1931- 1933) (Resim 3.3),
Emlak ve Eytam Bankası (1933-1934),
İçişleri Bakanlığı binaları (1932-1934)
bugünkü TBMM Binası (1938-1960) yer almaktadır.
Ülke mimarlığında etkisi büyük olan diğer isim, Avusturyalı Ernst Egli olmuştur. 1927 ile 1940
yılları arasında Türkiye’de eğitimci, danışman ve mimar olarak görev yapmıştır. Ernst Egli, fonksiyonu temel alan rasyonel uluslararası mimarlığın Türkiye’deki en başarılı yabancı temsilcisidir
Milli Eğitim Bakanlığı’nda danışman mimar olduğu dönemde yaptığı okullar, gerek pahalı olmayan yapı
malzemesi kullanımı, gerekse savurganlıktan kaçınan plan şemalarıyla ekonomik tasarımlardır. Egli aynı zamanda, Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nün müfredatını modern Avrupa modellerine göre düzenlemiştir.
Egli’nin mimarlık anlayışı şöyle özetlenebilir:
• Abartılı değil, mütevazı yapılardır
• Dogmatik bir modernist olmayıp, mimari tavırlarını belli kalıplar içine hapsetmemiştir
• İşlevselci ve üslup karşıtıdır, doğrudan alıntı yapmaz
• Yerel koşulları ve Türk mimarlık geleneğini göz önüne almıştır (Batur, 2007: 85)
• Modern mimarlığın uluslararası ilim ve tekniğe dayandığını, yapıyı çevresi ile birlikte düşünmek
gerektiğini ilk öğütleyen mimarlardandır
Başlıca yapıları;
İsmet Paşa Kız Enstitüsü (Ankara, 1930),
Sayıştay (Ankara, 1928-1930),
Ticaret Lisesi (Ankara, 1928-1930),
Ragıp Devres Villası (1932-1933)
Alman mimar ve kent plancı Bruno Taut, evrensel mimarlık ölçütleriyle döneminin önde gelen
kişiliklerindendir. Mimarlığı toplumsal gereksinimleri karşılama aracı olarak görmüş, gerek uygulamaları, gerekse yazılarıyla modern mimarlık ilkelerini savunmuştur.
Başlıca yapıları;
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (1936-1938),
Ankara Atatürk Lisesi (1937-1938),
İstanbul Ortaköy'da Taut Evi (1937-1938),
İzmir Cumhuriyet Kız Enstitüsü (1938)
Atatürk’ün naaşı için dizayn edieln katafalt (19389
Modern Mimarlığın İkinci Evresi (1933-1937 / 38) - Yerli Mimarlar Dönemi
Bir Türk mimarın elinden çıktığı bilinen ilk modern bina, İstanbul’da Sırrı Arif Bey tarafından 1929’da tasarlanan Bekir Bey Evi’dir
Yerli mimarlar arasında Modern tutumun yayılma nedenleri şöyle sıralanabilir:
• Geçmişin mimarlığının geçersizliğinin anlaşılması ile güncel olma isteği
• Dışa açılma
• Bilinçlenme
• Yabancı mimarlar yanında mimarların varlıklarını kanıtlamaları
1933 yılı, Seyfi Arkan’ın Cumhurbaşkanlığı Köşkleri (Hariciye Köşkü) ve Şevki Balmumcu’nun
Ankara Sergi Evi İçin açılan uluslararası proje yarışmalarını kazandıkları yıl olması açısından anlamlıdır. Böylece, Türk mimarlarının düzeylerini kanıtlama dönemi başlamıştır.şı
Türk mimalar yabancı mimarlara karşı 1927 yılında Ankara’da Türk Mimarlar Cemiyeti, İstanbul’da Güzel Sanatlar Birliği’ni kurmuşlardır. 1931 yılında yayınlanmaya başlayan “Mimar”, Türkiye’nin ilk mimarlık dergisi olarak Türk mimarlarının tasarımlarının tanıtılmasına katkı sağlamıştır.
Bu dönemde gerçekleştirilen en önemli yapılar arasında,
Seyfi Arkan’ın Florya Köşkü (1934), Florya Plaj Tesisleri (1936-37), Çemberlitaş Palas (1937-38), Üçler Apartmanı ve Belediyeler (İller) Bankası Binası,
Arif Hikmet’in İstanbul Üniversitesi Observatoryumu (1934-36),
Şekip Akalın’ın Ankara Gar Binası (1935- 1937)
Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan İstanbul Teşvikiye’de Bayan Firdevs Evi ve Fındıklı’da bugün yıkılmış olan Satie depo binası, dönemin en tipik Pürist yapıları olarak kabul edilmektedirler
Bu dönem Türk mimarlarının genel tasarım anlayışları şöyle özetlenebilir:
özetlenebilir:
• Fonksiyonalist (işlevsel) planlama
• Köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen plan (genellikle giriş, balkon ve teraslarda)
• Katları ayıran yatay bant pencereler, köşe penceresi
• Pencereler arasında yatay bant doluluklar
• Sürekli, kesintisiz denizlik çizgileri
• Köşeleri dönen pencere grupları
• Teras çatı ya da gizli çatı uygulamaları
• Kütlelerde saf geometrik biçimlerle birlikte, yarım silindirin de kullanılması
• 1930'ların başından itibaren özelleşmiş konut mekânları
• Betonarmenin yaygınlaşması
• Kaplama yerine edelputz sıva (bir çeşit serpme sıva) kullanılması
Dönemin önde gelen Türk mimarları arasında Seyfi Arkan, Şevki Balmumcu, Sedad Hakkı Eldem,
Zeki Sayar, Bekir İhsan, Rebii Gorbon, Rüknettin Güney, Tahir Tuğ, Asım Kömürcüoğlu sayılabilir
Bu dönemde ilk kadın mimarlarımız, Münevver Belen ve Leman Tomsu dur.
Seyfi Arkan, yerli mimarlar arasında en çok dikkati çeken isimlerin başında gelmektedir. Güzel
Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra burslu olarak Almanya'ya gitmiş;
dönemin önde gelen modernist mimarlarından Poelzig ile çalışmıştır. 1933 yılında ödül kazandığı
Hariciye Köşkü tasarımı ile Atatürk'ün övgüsünü kazanmış ve Cumhurbaşkanı'nın Florya'daki yazlık
konutu ile birçok devlet yapısını tasarlamıştır
Modern Mimarlığın Üçüncü Evresi (1937-1939)
Bu dönem, başlangıçtaki dinamizmin ortadan kalktığı, dönemin modern mimarlık anlayışına ait belirgin
özelliklerin terk edilmeye başlandığı dönemdir.
Genel özellikler:
• Önceki evrelerin biçimsel repertuarında erime
• Ölçek ve oranlarda değişme
• Simetrik düzenlemelere yönelme
• Cephede yataylık yerine düşey etki veren düzenlemeler, iki, üç kat yüksekliğinde kolonlardan
oluşan revaklı alanların tasarımı
• Saçağın yeniden kullanılmaya başlanması
• Edelputz sıvanın yerini taş kaplamanın alması
Sözü edilen bu mimari özellikler, modern mimarlıktan yeni bir ulusal mimarlık dönemine geçişin de
habercileridir.
Modern mimarlığın ülkede kısa sürede benimsenmesinin nedenleri çeşitlidir.
Bu nedenler kısaca şöyle özetlenebilir:
• Yabancı mimarların gelişi ülkede modern mimarlığın başlamasında önemli bir etken olmuştur.
• Ülkede konutlardan kamu yapılarına, fabrikalardan hastanelere kadar uzanan yapı talebi ve
gereksinimi bulunmaktadır Bu yapı talebi, işlev ve konforu sağlayan, üslupları
dışlamış ve tipleştirilmiş sıradan yapıların kullanımını getirdiği için modern mimarlık anlayışıyla
örtüşmüştür.
• Cumhuriyetçi kadroların, yeni yöneticilerin, yüksek bürokrat ve teknisyenlerin ve gelişmesi
teşvik edilen ulusal burjuvazinin bir kesiminin de Modern mimarlığın ülkede kısa sürede
benimsenmesinde önemli rolü olmuştur.
1939-1950 ARASI İKİNCİ ULUSAL MİMARLIK DÖNEMİ
1938 yılında Atatürk’ün ölümüyle Türkiye tarihinde bir dönem kapanmış, yeni dönem, 1939’da İkinci
Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kendine özgü siyasi, ekonomik ve ideolojik boyutlar edinmiştir. Türkiye, savaşa katılmamış olmasına karşın, etkilerini güçlü bir şekilde hissetmiştir.
Türkiye’de bu yıllarda henüz yapı endüstrisinin gelişmemiş olması ve artan inşaat malzemesi fiyatları nedeniyle, yapı sektöründe 1950’lere kadar sürecek olan bir durgunluk dönemi yaşanmıştır. Bazı önemli devlet projeleri dışında hemen tüm yapı üretimi durmuştur.
Bu koşullar altında, savaş yıllarının kendine özgü bir mimarlık anlayışı oluşmuştur Yeni mimari anlayış, aynı zamanda 1930’larda başlayan bir sürecin ürünüdür. İkinci Ulusal Mimarlık akımı olarak aslandırılan bu anlayışın oluşmasında;
• Modern mimarlığa karşıt görüşlerin ortaya çıkmaya başlaması
• Yabancı mimarların Türkiye’de iş yapmalarına karşı çıkma eylemleri
• 1934'te yapılan Milli Mimari Semineri
• Avrupa'daki totaliter rejimlerin modern mimariye karşı tutumları sonucu ortaya çıkan neo-klasik
mimarlık anlayışı
• Savaş durumlarında savunma güdüsüyle ortaya çıkan içe kapanma ortamı ve artan ulusalcılık
etkili olmuştur
Bu ortamı oluşturan etkenler tek tek ele alındığında, modern mimarlığa karşıt görüşlerin ortaya çıkma
nedenleri şöyle özetlenebilir:
• Modern mimarinin geleneksel tarihi çevreyle uyumsuzluk yaratması
• Büyük ölçüde ithal malı malzeme ve teknolojiye dayanması
• Teras çatılı saçaksız binaların akan tavanları ve zaman içinde iyi eskimeyişleri
İkinci Ulusal Mimarlık anlayışının ilk önemli ürünü, 1939 New York Uluslararası Sergisi’nde Sedad Eldem’in ödül kazanan tasarımı olmuştur. Bu örnekten itibaren İkinci Ulusal Mimarlık akımı yaygınlaşmaya başlamıştır
1937 yılında kurulup 1940’ta ilk mezunlarını veren ve 1946’da İstanbul Teknik Üniversitesi adını alan
İstanbul Mühendislik Okulu Mimarlık Bölümü, bu dönemde, bu yeni anlayış doğrultusunda eğitim
vermiştir. Burada ders veren yabancı mimarlardan Clemens Holzmeister, Paul Bonatz, Gustav Oelsner ile Akademi’de ders veren Bruno Taut, bu anlayışa önemli katkılarda bulunmuşlardır
II. Ulusal mimarlık Dönemi boyunca başlıca üç yaklaşım öne çıkmaktadır:
A_Nostaljik yaklaşım: Birinci yaklaşım, Milli Mimari Semineri’nde başlatılıp sürdürülen İstanbul
konutlarının etüdüne dayanan ve kente özgü özelliklerle belirginleşen, nostaljik bir tasarım anlayışıdır.
Eldem’in başlıca temsilcisi olduğu bu anlayış, tarihi biçimlerin doğrudan seçilip kullanılması yerine plan
şemalarının ölçü, oran ve biçimlerin analizi yoluyla tasarım ilkelerinin ve ölçütlerin elde edilmesini
öngörmektedir. Bu anlayış, geçmişi yüceltmeye yönelik olmakla birlikte,
ihtişam ya da görkem arayışında değildir.
İlhamını İstanbul'un üst sınıf çevresinden almıştır. İstanbul evlerinin aslında modern olduğu, ahşap yerine betonun kullanılmasıyla Kübist mimariden daha iyi sonuçlar vereceği savunulmaktadır
Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan Ağaoğlu
Evi (1938), Taşlık Şark Kahvesi (1948), Kemali Söylemezoğlu’nun tasarımı olan Çapa Yalısı (1949-51)
bu yaklaşımın örneklerindendir. Bu örneklerde orta sofa, önemli bir mekân elemanı olarak tasarıma
katılmış, geleneksel İstanbul konutlarının karakteristik elemanları olan çıkmalar, geniş saçaklar, pencere oranları gibi biçimsel özellikler kullanılmıştır.
B_Anıtsal yaklaşım: İkinci yaklaşım, Modern Mimari’nin rasyonel-fonksiyonalist ilkelerini klasik ve
anıtsal biçimlendirmeler için kullanan yaklaşımdır. Kamu yapılarının çoğunda bu yaklaşım yeğlenmiştir. Bu anlayış, Avrupa etkilerine ve biçimlerine en yakın; bu anlamda yine uluslararası nitelikte, ulusallığı pencere, kolon başlığı vb. mimari öğelerin biçimlenişinde veya bir saçak eklenişinde vurgulayan, genellikle cepheleri taş kaplanmış ama taşıyıcı strüktüründe gelenek dışı modern malzeme ve yapım tekniklerini kullanan bir mimaridir. Yapıdaki ihtişam ve anıtsallık ön plandadır. Bu aynı zamanda geçmişe bakış açısını da yansıtmaktadır
Emin Onat ve S. H. Eldem’in İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat
Fakültesi Binaları (1944) ile Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Binası (1943), İ.Utkular ve D. Erginbaş’ın İstanbul Radyoevi Binası (1945), Emin Onat, Orhan Arda’nın tasarladığı Anıtkabir (1942), Feridun Kip, İsmail Utkular ve Doğan Erginbaş tarafından tasarlanan Çanakkale Zaferi ve Meçhul Asker Anıtı (1944), İsmail Utkular ve Doğan Erginbaş’ın İstanbul Radyoevi Binası (1945) (Resim 3.6), Bedri Uçar’ın TCDD Genel Müdürlüğü Binası (1938-41) bu yaklaşımın örnekleri arasındadır. Bu yaklaşımın en dramatik uygulamalarından biri ise, 1933 yılında yarışma ile seçilen modern anlayıştaki Şevki Balmumcu’nun Ankara Sergi Evi binasının, Paul Bonatz tarafından Opera binasına dönüştürülmesinin, İkinci Ulusal Mimarlık anlayışta gerçekleştirilmesi olmuştur (1948).
C_Popülist yaklaşım: Üçüncü yaklaşım ise, ulusallığı bölgesel-folklorik öğelerle rasyonalist ilkelerin ve
biçimlerin bileşiminde arayan eğilimdir. Dönemin halkçı eğilimleriyle ilişkisi kurulabilecek bu yaklaşım,
İstanbul’un konak veya köşkleri yerine, ilhamını Anadolu kentlerinin mimarlık birikiminden almıştır.
Bölgesel şemalara, anonim ve kırsal biçimlere eğilimli bu yaklaşım ile özellikle tek konut tasarımında
nitelikli örnekler verilmiştir Emin Onat’ın en iyi uygulamalarını gerçekleştirdiği bu
yaklaşımın örnekleri arasında Moda’da kendi evi (1944) ile Kavaklıdere’deki Cenap And Evi belirtilebilir Paul Bonatz’ın tasarladığı Ankara’daki Saraçoğlu Mahallesi de popülist yaklaşımın
önemli örnekleri arasındadır.
İkinci Ulusal Mimarlık akımı, Modern akıma bir tepki olarak ortaya çıkmasına karşın, Modernizmi
hiçbir şekilde reddetmemiştir.
Birinci ve İkinci Ulusal Mimarlık akımlarının birbiriyle benzeyen ve farklılaşan yönleri
bulunmaktadır. Ortak yönleri, her ikisinin de kriz dönemlerinin ürünü olması, ortasında birer dünya savaşı bulunması ve her iki akımın da mimarlıkta tarihsel biçimleri kullanmasıdır. Ancak bunların dışında bir benzerlik söz konusu değildir Her iki akım da seçmeci bir anlayışa dayanmasına
karşın, seçmecilik, Birinci Ulusal Mimarlıkta dinsel ve anıtsal yapılardan alınan öğelerle, İkinci Ulusal
Mimarlık akımında ise, geçmişteki sivil yapılardan alınan ögelerden yararlanılarak daha sade şekilde
uygulanmıştır.
Ünite 4
1950 Sonrası Türkiye’de Mimarlık
Siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel dönüşümler bağlamında, “1923-1950 arası dönem”, “1950-1980
arası dönem” ve “1980 sonrası dönem” olarak başlıca üç ana dönemden oluşur.
Savaş döneminde Avrupa’daki totaliter rejimlerin modern mimarlığa karşı tavır içine girmesi, Walter Gropius ve Mies van der Rohe gibi modern mimarlığın öncülerinin ABD’ye göçmesine ve mimarlık anlayışlarının gerek eğitimci, gerekse uygulamacı olarak bu ülkede yayılmasına neden olmuştur. Avrupa modern mimarlık anlayışının ABD koşullarında yeniden yorumu olan “Uluslararası Üslup” ortaya çıkmış ve buradan tüm dünyaya yayılmıştır. Batı mimarlığını oluşturan katı rasyonel anlayıştaki Uluslararası Üslup, Türkiye’de de geçerli olan mimari yaklaşım olmuştur.
Savaş sonrası toparlanma sürecinin tamamlanmasının ardından mimari arayışların ve tasarım
çeşitliliğinin yoğun olduğu dönem, 1960 sonrasıdır. 1960 sonrası, Batı’nın savaş yaralarını sardıktan
sonra ekonomik açıdan refaha kavuştuğu, toplumsal tabulara başkaldırı, çeşitli grupların hak ve özgürlük arayışları gibi farklı taleplerin ortaya çıktığı, farklı arayışlara yöneldiği, bunlara paralel olarak teknolojik gelişmelerin hız kazandığı, çoğulcu bir dönemdir.
SAVAŞ SONRASI YENİ DÖNEM VE 1950’LER MODERNİZMİ
1950 sonrası tek parti yönetiminde çok parti yönetimine geçişle birlikte ekonomik ve siyasi gelişmelere ilişkin olarak mimaride de bazı gelişmeler olmuştur.
Mimarideki değişiklikler şöyle sıralanabilir:
• Osmanlı’dan beri yapı talebinin kaynağı, kamu yapıları aracılığıyla daima devlet iken,1950’lerden sonra mimarlığı yönlendirmede artık gelişmeye başlayan iş çevrelerinin istekleri, beğenileri ve değer yargıları da egemen olmaya başlamıştır Ancak, özel sektörün güçlenmeye başlamasına ve verdikleri işler aracılığıyla yapılardaki beğeniyi saptamaya çalışmalarına karşın, bu dönemde önceki dönemlerden daha fazla kamu yapısı inşa edilmiştir. Dolayısıyla, Türk mimarlığındaki biçim tercihleri, kamu kurumları için yapılan binalar ile belirlenmiştir
• Türkiye mimarlığının tipolojik programına, yeni ekonominin ve genişleyen iş hacminin gereksinimleri doğrultusunda ofis-büro, market vb. gibi yeni yapı tipleri katılmıştır.
• Marshall Yardımı’nın tarımda makineleşmeye yöneltmesiyle, işgücünü kırsal alandan kentlere
göçe zorlayan süreç başlamıştır. Böylelikle, Türkiye’nin toplumsal coğrafyasıyla birlikte kentlerin fizik yapısı da değişime uğramaya başlamış ve mimarlığın geleceği dramatik biçimde etkilenmiştir.
• Dış yardımın yerli yapı endüstrisini yalnızca kaba inşaat malzemesi (çimento, tuğla, kiremit,
cam) ile sınırlandırmış olması ve serbest ticaret rejimi, inşaat malzemesi dışalımını kolaylaştırmıştır. Böylece, 50’li yıllar Türkiye’sinde yapı sektörü hızla canlanmış, büyük ölçüde ve lüks yapı malzemesi dışalımı gerçekleşmiş, ithal edilen malzemeler bağlı oldukları kullanım, biçim ve bunların gerisindeki düşünce kalıplarını da beraberinde getirmişlerdir
Bu dönemde mimarlar açısından ortaya çıkan bir diğer önemli gelişme, 1954’te Mimarlar Odası’nın
kurulmasıdır. 1927’de Ankara’da kurulan Türk Mimarlar Cemiyeti’nin 1934’te Türk Yüksek Mimarlar
Birliği adını alarak çok şubeli hale getirilmesinin ardından 1954’te, 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanunu’nun yasalaşmasıyla Türk Yüksek Mimarlar Birliği yetki ve olanaklarının büyük bir kısmını Mimarlar Odası’na devretmiştir. Mimarlık eğitimi konusundaki tek gelişme ise, 1956 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kurulması olmuştur
İkinci Dünya Savaşı öncesinde modernlik Avrupa ile özdeş tutulurken, savaş sonrasında Batı”nın lideri olarak ortaya çıkan ABD, Türkiye açısından yeni bir model olmuştur
Savaş yıllarının içe kapanık ortamından sonra uluslararası sisteme açılış ve iletişim ortamı, Batı
mimarlığına olan ilgiyi artırmıştır. 1930’larda Almanya ve Avusturya ile sınırlı kalan modern mimarlık
anlayışı, özellikle ABD ile ortaya çıkan yeni ilişkiler sonucunda, bu ülkedeki modern mimarlık
uygulamalarından güçlü bir biçimde etkilenmiştir. 1950’li yıllarda, “Uluslararası Üslup”, “Rasyonalizm”
ya da “Fonksiyonalizm” diye adlandırılan eğilim, biçimlendirici bakımdan hâkim rol oynamıştır. Bunda,
özellikle yabancı yayınların büyük rolü olmuştur
Uluslararası Üslup”, Savaş öncesi Modernist eğilimlerinin ABD’de yeniden yorumlanmış şeklidir. Avrupa Modernizmi’nin toplumsal-politik içeriğinden soyutlanmış ve ABD gökdelen mimarlığının teknik ve ticari deneyimi ile birleşip yenilenmiş bir versiyonudur Mimarlıkta “Rasyonalizm” kavramı,
yapıların biçimlerinin geometrik formlardan oluşması anlayışına dayanır. “Katı Rasyonalizm” terimi ise, dik açılardan oluşan prizma mimarisini ifede etmek için kullanılmaktadır. “Fonksiyonalizm” kavramı, modern mimarlığın temelini oluşturan, yapıların işlevden yola çıkarak tasarlanması anlayışına dayanmaktadır.
Uluslararası Üslup, Türkiye’de genel olarak Ulusal Mimarlık Akımı ideolojisi ile yetiştirilmiş mimarlar tarafından uygulanmıştır Büyük çoğunluğu yabancı dil bilmeyen, yabancı
ülkeleri tanımayan mimarlar, gelişmiş ülkelerdeki mimarlık hareketlerini, sadece yabancı dergilerdeki
fotoğraflardan izleyerek tanımışlardır. Bu nedenle Türkiye’de 1950’li yıllardaki bu durum, “dergi
mimarlığı dönemi” olarak da nitelendirilmektedir. Bu üslubun kullandığı malzemelerden çelik,
Türkiye’de pahalı ve uygulama tekniği bilinmeyen bir malzeme olduğu için, bilinen bir malzeme olan
betonarmeye yönelinmiştir. Bu nedenle bizdeki Uluslararası Üslup uygulamaları ülkenin sınırlı imkânları içinde, yerel düzeyde kalmıştır
Modern Amerikan mimarlığının etkisi altında Türkiye’de 1950’lerde ortaya çıkan modernizmin ikinci
evresinde başlıca mimari özellikler şöyle sıralanabilir:
• Kare veya dikdörtgen gibi asal geometrik biçimler kullanılmıştır.
• Genellikle yatay konumda bir dikdörtgenler prizmasından oluşan kütle üzerinde yükselen tek bir
prizmatik kütle en belirgin özelliktir.
• Saçak yerine teras çatı kullanılmıştır.
• Prizmatik kütleden oluşan yapıların teras çatılarında, Le Corbusier tasarımlarına benzer eğrisel
biçimlerden oluşan plastik öğeler, parabolik veya tonozlu eğrisel örtülü hacimler düzenlemek
oldukça yaygındır.
• Cephelerde betonarme karkas strüktür sistemini ve pencere bölmelerini ızgara sistemde dik açılı
kafes örgü biçiminde dışlaştıran cephe dokusu, tasarımın en önemli özellikleri arasındadır.
• Dönemin en gözde cephe kaplama malzemesi, markasının adı (BeTeBe) ile anılan cam
mozaiktir.
• Sağladığı saydamlık, hafiflik gibi özellikler nedeniyle geniş cam yüzeylere önem verilmiştir
1950’ler modernizminin Türkiye’deki ilk örnekleri de İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Emin Onat ve Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı İstanbul Adliye Sarayı (1948-1978), İkinci Ulusal Mimarlık üslubu ile Uluslararası üslup özelliklerini birlikte bünyesinde barındıran bir geçiş yapısıdır. Turgut Cansever ve Abdurrahman Hancı’nın Büyükada Anadolu Kulübü (1951-1957), ABD’li SOM’in Sedad Hakkı Eldem’in de katkısıyla tasarladıkları İstanbul Hilton Oteli (1953) ile Nevzat Erol’un tasarımı olan İstanbul Belediye Sarayı (1953) ise, bu yaklaşımın Türkiye’deki ilk uygulamalarıdır.
Kızılay Emek İşhanı (Enver Tokay, İlhan Tayman, 1959), Türkiye’nin ticari ofis mekânı olarak tasarlanan ilk gökdelenidir ve ilk giydirme cepheli yapıdır. Yapıda kullanılan betonarme teknolojisi, sonraki dönemde yapılacak olan yüksek yapılar için örnek oluşturmuştur
Ankara’da Ulus İşhanı ve Çarşısı (Orhan Bolak, Orhan Bozkurt,
Gazanfer Beken, 1955) (Resim 4.1), Elektrik İdaresi Etüd Dairesi (Vedat Dalokay, 1955), Etibank Genel Müdürlük Binası (Vedat Özsan, Tuğrul Devres, Yılmaz Tuncer, 1956), DSİ Genel Müdürlüğü (Enver Tokay, Behruz Çinici, Teoman Doruk, 1959), Sakarya Hükümet Konağı (N. Yaubyan, E. Kortan, H. Vapurciyan, A. Andoniadis, 1956), Eskişehir Porsuk Oteli (Orduevi) (Vedat Dalokay, 1956), İstanbul’da Çınar Oteli (Rana Zipci, Ahmet Akın, Emin Ertan, 1959) (Resim 4.2), İzmir Büyük Efes Oteli (Paul Bonatz, Fatin Uran, 1959) 1950’ler modernizminin en karakteristik örnekleri arasındadır
Katı rasyonel anlayıştaki Uluslararası Üslup’a Batı dünyasından yöneltilen eleştiriler, Türkiye’de de
yansımasını bulmuştur. Dönem sonuna doğru, farklı biçim arayışlarının gündeme geldiği görülmektedir. Bu bağlamda, İstanbul Sheraton Oteli (K. A. Aru, T. Aydın, H. Suher, Y. Emiroğlu, M. A. Handan, A. Erol, 1959), Türkiye’de bu anlayışı sonlandıran ve yeni dönemin habercisi olan önemli bir dönüm doktası oluşturmaktadır.
1960-1980 ARASI ÇOĞULCULUK DÖNEMİNDE TÜRKİYE’DE MİMARLIK
Çoğulculuk”, çeşitli eğilimlerin, düşüncelerin, yönetimde etkisini kabul eden siyasi yöntem, plüralizm anlamına gelmektedir.
1960’lı yıllar, Türkiye’de planlı ekonomik politikaların uygulamaya konduğu ve hızlı sanayileşmeye geçildiği yıllardır. Yapı malzemesi endüstrisinin kurulup gelişmesi gerçekleştirilmiştir. Malzemenin iç pazardan sağlanabilir olması, yapım faaliyetlerinin istikrar kazanmasını ve yapıların teknik düzeyinin yükselmesini sağlamıştır. Ancak, gelişen bu sektör, kentli, orta ve orta-üst sınıfların konutları ile büyük yapımların gereksinimlerini karşılamış, alt gelir grupları ile toplumun geniş kesiminin gereksinimlerini karşılayacak üretime yönelmemiştir.
Prefabrikasyon ise yapı sektörünün gündemine 1970’li yıllarda girebilmiştir. Sanayileşme, Türkiye’nin
yapı programına sanayi yapıları ve sanayi için hizmet yapılarını katmıştır.
Bu dönemde, niteliği açısından mimarları iki farklı grupta değerlendirmek doğrudur. Birinci grup,
Türkiye’de mimarlığın üst düzeyini temsil eden aydın kesimidir. Bu mimarlar, uluslararası akımları
kuramsal bir bilgi ve deney birikimiyle izleyen, etik ve estetik düzeyde tartışan mimarlardır. Diğer grup
ise, büyük bölümü yapsatçılık sistemi içinde yer alan, uluslararası piyasada yarışabilecek düzeyde
olmayıp iç piyasa koşullarının ölçütleriyle çalışmak durumunda olan mimarlardan oluşmuştur.
1960-1980 Döneminde Mimari Eğilimler
Parçalı prizmaların kompozisyonuna dayanan yaklaşım, ülkedeki mimarlar tarafından diğer tüm
yaklaşımlar içinde en yaygın biçimde kabul edilen ve kullanılan eğilim olmuştur. Prizmanın kendi
geometrisini korurken onu işlevsel biçimde parçalayan ve tekdüzelikten uzaklaştırarak sürprizli hacim ve mekân etkilerinin elde edilmesini amaçlayan bir tasarlama yöntemine dayanmaktadır.
Araziye yayılarak daha alçak yapılarla çözümlenen, koridorlar yerine iç ve dış avlular kullanan bir yapı programı söz konusudur. Böylece, hem Uluslararası Üslub’un rasyonalizmi, teknik ve ekonomik olanakları kullanılabilmiş hem de mimar tasarımda belirli bir özgürlük ve kişisellik alanı bulabilmiştir.
İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin
Hepgüler, 1959), ODTÜ Mimarlık Fakültesi (Altuğ ve Behruz Çinici, 1961), Hacettepe Üniversitesi (SİSAG Grubu, 1964), Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (Cengiz Bektaş, Vedat Özsan, Oral
Vural, 1968) bu yaklaşımın örneklerindendir.
Yeni Brütalizm, Türkiye’de parçalı prizmaların kompozisyonuna dayanan yaklaşımı tamamlayan ve
geliştiren bir eğilim olarak tutunmuş ve yaygınlaşmıştır Yeni Brütalizm, malzemenin doğal doku ve rengiyle bırakılması ve yapının içinde yer alan işlevlerin estetik amaçlı olarak dışa yansıtılması ilkelerine dayanmaktadır.
Yapının içinde olanın gizlenmeden dışa yansıtılması ve vurgulanması, “tasarımda dürüstlük” kavramıyla açıklanmaktadır.
Yeni Brütalizm’in Türkiye’deki başlıca uygulamaları arasında, İstanbul Hukukçular Sitesi (Haluk
Baysal, Melih Birsel, 1959-1966), Ankara Stad Oteli (Doğan Tekeli, Sami Sisa, Metin Hepgüler, 1962),
Ankara Anadolu Kulübü (Ertur Yener, 1963), Harbiye Orduevi (Metin Hepgüler, 1969), İstanbul Reklam
Sitesi (Günay Çilingiroğlu, Muhlis Tunca, 1969) ile Tercüman Gazetesi Binası
Le Corbusier’nin ortaya attığı “Brütalizm” akımı, beton malzemenin kapatılmadan kullanılması ilkesine dayanmaktadır.
Organımsı Mimarlık (Organhaft) ve Ekspresyonizm, Türkiye’de bağımsız biçim arayışları içinde
ortaya çıkan iki eğilim olmuştur. Bu iki eğilimin ortak özelliği, her ikisinin de dik açıyı yadsıyan serbest
bir anlayışla tasarım yapılmasını esas almasıdır.
İkisi arasındaki en belirgin fark ise,
-Organımsı mimarlıkta işlevden yola çıkan içten dışa, yani tümevarımcı bir tasarım anlayışının;
-Ekspresyonizm’de ise formdan yola çıkan dıştan içe, tümdengelimci bir tasarım anlayışının söz konusu olmasıdır.
İstanbul Sheraton Oteli (K. A. Aru, T. Aydın, H. Suher, Y. Emiroğlu, M. A. Handan, A. Erol)
Organımsı mimarlığın Türkiye’deki ilk örneği olmuştur. Biçimlendirmede “organik”
bir estetiğin kavramlarına dayanan bu eğilimin diğer önemli örnekleri arasında, Büyük Ankara Oteli
(Marc J. Saugey, Yüksel Okan, 1960) ve Tandoğan Öğrenci Yurdu (Şevki Vanlı, Ersen Gömleksizoğlu,
1965) bulunmaktadır.
Ekspresyonizm ise, Türkiye’de daha kısıtlı bir uygulama alanı bulmuştur, genellikle büyük prestij yapıları bu anlayışla tasarlanmıştır. İstiklal Caddesi’ndeki Odakule (Kaya Tecimen, Ali Kemal Taner, 1970-1975) ve Ankara İş Bankası Kulesi (Yılmaz Sargın, Ayhan Böke, 1976) (Resim 4.5) anıtsallığı
vurgulayan Ekspresyonist örneklerdendir.
Yeni Rejyonalizm (Yeni Bölgeselcilik), 1960’ların başından itibaren Türkiye’de görülen bir diğer
mimari eğilimdir. Bu eğilimde, geleneksel mimarlık değerlerinin yeniden yorumlanması söz konusudur
Bazı mimarlar “gelenek” konusuna odaklanırken, diğerleri “çevre” bileşenini öne çıkarmıştır. Ancak her iki durumda da mimarlıkta Rejyonalizm’in kilit terimleri, “kentsel doku ve biçimler”, “ölçek” ve “tarihselliğe ilişkin kavramlar”dır.
Sedad Hakkı Eldem, Zeyrek SSK Binası (1963) tasarımında tarihi dokuya, ölçeğe ve topoğrafyaya
duyarlı bir yaklaşım sergilemiştir. Taksim’deki Atatürk Kitaplığı (1973-75), geleneksel mimarinin
brütalist anlayışla ilişki kurduğu bir örnektir. Eldem, bu dönemde geleneksel İstanbul konutunu yeniden
yorumlayarak tasarımlarına yansıtmıştır.
Bölgeselcilik tartışmalarında bir diğer etkili isim, Turgut Cansever olmuştur. Büyükada Anadolu Kulübü (1959), geleneksel T plan şemasını kullanması ve yapının çevreye uyumu açısından önemli bir tasarımdır.
Türk Tarih Kurumu Binası (Turgut Cansever, Ertur Yener, 1967) ise geleneksel mimarinin içe dönük anlayışını yorumlayan bir diğer önemli örnektir. Türk Dil Kurumu Binası (Cengiz Bektaş, 1972-78) da, geleneksel U sofayı yorumlayan, Yeni Rejyonalist anlayışın bu dönemdeki önemli örnekleri arasındadır.
Uluslararası Üslup, Uluslararası Üslup’un genel anlayışını korurken onu yeni kavramlarla birlikte kullanan örnekler de vardır. İstanbul Hukukçular Sitesi (Haluk Baysal, Melih Birsel, 1959-1966), Uluslararası Üslup’u Le Corbusier’den esinlenen Brütalist anlayışla bütünleştiren bir örnektir
Düz çatılar aktığı için eğimli çatıya dönülmüş, enerji tasarrufu nedeniyle
pencereler küçülmüş, ekonomi ucuz malzeme seçimini gerektirmiş ve böylece bir “Bayındırlık mimarisi” ortaya çıkmıştır
1980 SONRASI DÖNEMDE TÜRKİYE’DE MİMARLIK
Dönemin mimarisi, üç başlık altında sınıflanabilir:
• Piyasa mimarisi
• Resmi mimari
• Seçkin (elitist) mimari
-Piyasa mimarisi, 1960’larda başlayan piyasa uygulamalarının devamı niteliğindedir. Büyük bölümü
yapsatçılık sistemi içinde yer alan, uluslararası piyasada yarışabilecek düzeyde olmayıp iç piyasa
koşullarının ölçütleriyle çalışmak durumunda olan mimarların oluşturduğu tasarımları içermektedir
-Resmi mimaride genellikle modernist tasarımlar ağırlığını
korumuştur. Belediyelere ve bağlı kuruluşlara ait yapı talepleri ise zaman zaman yöresellik ve yerellik
arayışlarının biçimlerine sahip olmuşlardır
-Mimari nitelik açısından üzerinde durulması gereken, “seçkin mimari”dir. Bu mimari içinde, birkaç temel eğilim sözkonusudur. Bunlar, “geç modernizm”, “post-modernizm” ve “tarihselci-ulusalcı-yerel mimari” arayışları olarak sınıflandırılabilir. Geç modernizm ile post-modern biçimcilik, evrensel geçerlikte akımlardır. Program, mekân ve estetik değerler açısından simge ve mesaj değeri taşımaktadırlar
1980 Sonrası Mimari Yaklaşımlar
Geç modern yaklaşımlar, Özellikle ileri teknoloji gerektiren modernist yapılar, birer prestij simgesi olarak tercih edilmiş ve giderek artış göstermiştir. Modern ilkelere sahip olmakla birlikte, parçalı, eğrisel, köşeleri kırık geometrilerden oluşan yapılar, Le Corbusier’nin beş ilkesini ve beyaz mimarisini yeniden yorumlayan modernist yaklaşım ile Brütalizm ve Ekspresyonizm, bu dönemde uygulanan geç modern yaklaşımlar olmuştur Bu anlayıştaki nitelikli yapılar, tek ve tanınabilir olma, kurum
kimliği oluşturma gibi mimari çıkış noktaları ön plana alınarak tasarlanmışlardır.
Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü (Mehmet Konuralp, 1980), Yeşilköy Havalimanı (İç Hatlar Terminali) (Hayati Tabanlıoğlu, 1983), Dışişleri Bakanlığı Binası (Tamer Başbuğ, Hasan Özbay, 1984-88), YKB (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1989), Sabancı Center (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1988-93), İkitelli’deki Sabah Gazetesi (Mehmet Konuralp, 1990), DMC (Hayati-Murat Tabanlıoğlu, 1992-93), Akmerkez (Fatin Uran, 1993), Maslak’taki (eski) Osmanlı Bankası (Ertem Ertunga - 1989, Reşit Soley - 1996), Dış Ticaret Kompleksi (Emre Arolat, 2000) Borusan BMW Sergi Salonu (Gökhan Avcıoğlu, Durmuş Dilekci, 2001), Kanyon Alışveriş Merkezi (Tabanlıoğlu Mimarlık, Jerde Partnership, 2001), Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Olive Grove Tower) (Gerner Kronick + Valcarcel, 2002) geç modern mimarlık örnekleri arasında sayılabilir.
Tarihselci-ulusalcı-yerel mimari, kültürel kimlik arayışları, ya tarihsel mirasın korunması, ya da söz
konusu mirasa ait biçimlerin mimari yorum çeşitlemeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Demir Evleri (Turgut Cansever, Bodrum, 1987), Altunizade Konakları (Mutlu Çilingiroğlu, Adnan Kazmaoğlu, 1993-95), Hasol Yalısı (Doğan Hayzuran Hasol, Ayse Hasol Erktin, 1994), B2 Evi (Han Tümertekin, Çanakkale, 2001) bu anlayışla tasarlanan örneklerdendir.
Post-Modern hareket, Modern Mimari’nin tekdüze, sıkıcı, soyut, sıradan insanla iletişim kurmayan
seçkinci tavrına karşılık bir tepki hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Post-Modern mimarlar, Modern Mimari’nin reddettiğ her şeyi kabul edip, kabul ettiklerini reddetmişler
Charles Jencks, Michael Graves, Robert Stern, Charles Moore ve Stanley Tigerman Post-modern mimarlığın önemli isimleridir.
Reklamevi (Haydar Karabey, 1988), Yüksek İhtisas Hastanesi (Semra-Özcan Uygur, 1988-90),
Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1989-1993), Klassis Resort Hotel
(Şefik Birkiye, 1989), Capitol Alışveriş Merkezi (Mutlu Çilingiroğlu, Adnan Kazmaoğlu, 1990-93),
Doğan Şirketler Grubu Holding Binası (Shell Genel Md.) (Nevzat Sayın, Gökhan Avcıoğlu, 1991-93),
Maslak’taki (eski) Bank Ekspres (Sandy & Babcock Int., 1999), Hyatt Regency Oteli (Weidelplan Gmbh, 1991-94) Post-modern mimarlığın Türkiye’deki nitelikli örneklerindendir. Konut tasarımlarında da postmodern örneklerle karşılaşılmaktadır. Mercan ve Platin Siteleri (Behruz-Altuğ Çinici, 1993-95) Eryaman’da Konut Grubu (Tuncay Çavdar), Günay Çıtal Evi (Han Tümertekin, Bodrum, 1991-
1993) bu örneklerden bazılarıdır.
Yapı Programları ve Örnekler
*Resmi Yapılar; Yeşilköy Havalimanı (İç Hatlar Terminali) (Hayati Tabanlıoğlu, 1983), Karayolları
17. Bölge Müdürlüğü (Mehmet Konuralp, 1980), Halkbank (Hazine Müsteşarlığı) (Doğan Tekeli, Sami
Sisa, 1983-91), Gaziantep Belediye Sarayı (Tamer Başbuğ, Hasan Özbay, Baran İdil, 1990), Şekerbank Genel Müdürlüğü (Oral Vural, 1985), Yüksek İhtisas Hastanesi (Semra-Özcan Uygur, 1988-90), Fatih Hükümet Konağı (Tamer Başbuğ, Hasan Özbay, 1991-99) sayılabilir.
*Hizmet Yapıları ; YKB (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1989), Sabancı Center (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1988-93), Maslak’taki Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1989-1993) (2009’da yıkıldı), Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Olive
Grove Tower) (Gerner Kronick + Valcarcel, 2002), Doğan Şirketler Grubu Holding Binası (Shell Genel
Md.) (Nevzat Sayın, Gökhan Avcıoğlu, 1991-93), İkitelli’deki Sabah Gazetesi (Mehmet Konuralp, 1990), DMC (Hayati-Murat Tabanlıoğlu, 1992-93), Hürriyet Güneşli Tesisleri (Aydın Boysan), Milli Reasurans Merkezi (Sevinç-Şandor Hadi, 1987), Demirbank (HSBC) (Haluk Tümay, 1998), Osmanlı Bankası (Ertem Ertunga - 1989, Reşit Soley - 1996), Bank Ekspres Binası (Sandy & Babcock Int., 1999), İş Bankası Genel Müdürlüğü (Doğan Tekeli, Sami Sisa - ön proje, Swanke Hayden Connell Int. Ltd. – uygulama, 1993-2000), Kocaeli’de Aksoy-Technal Yönetim Binası (Gökhan Avcıoğlu, 1996), Reklamevi (Haydar Karabey, 1988), Ser Plaza (Tatsuya Yamamoto, Gökhan Altuğ, 1995-98), EGS (Yalçın-Burak Sağlıkova, 1998-2000), ATO Yerleşkesi (Haluk Pamir, 1999), Dış Ticaret Kompleksi (Emre Arolat, 2000), Borusan BMW Sergi Salonu (Gökhan Avcıoğlu, Durmuş Dilekci, 2001) başlıca örneklerdendir.
*Sanayi Yapıları: Sanayi yapılarının tasarlanması, prestij amaçlı olarak, bu dönemda önceki yıllara
göre daha ilgi çekici biçim denemeleriyle dikkat çekmiştir (Batur, 1996: 901). Eczacıbaşı İlaç Fabrikası
(Doğan Tekeli, Sami Sisa, 1989), Kavaklıdere Şarap Fabrikası (Oral Vural, 1987), Bursa’da Akayteks
Fabrika Yenilemesi, Emre Arolat, 1997), Yalova Elyaf Fabrikası (Gökhan Avcıoğlu, Durmuş Dilekci,
Aslı Şener Dilekci, 1996) bu dönem sanayi yapılarının örnekleri arasındadır.
*İş ve Alışveriş Merkezleri: Serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürmesiyle birlikte tüketim kültürü
öne geçmiş, bu da alışveriş merkezlerine olan talebin artmasına neden olmuştur. Önceleri yalnızca büyük kent merkezlerinde yer alan bu yapılar, sonraları tüm ülkeye yayılmıştır. Alışveriş merkezlerinin
mekânsal düzenleri kimi zaman tek yapı ölçeğinde, bazen otel, ofis, konut bloklarının eşlik ettiği
kompleks yapılar içinde, bezen de kentsel yaşam için öneriler getirecek şekilde düzenlenmiştir (Batur,
1996: 901). Başlıca örnekler arasında, Atakule (Ragıp Buluç, 1986-89), Ataköy Galleria (Hayati
Tabanlıoğlu, 1988), Akmerkez (Fatin Uran, 1993), Capitol Alışveriş Merkezi (Mutlu Çilingiroğlu, Adnan
Kazmaoğlu, 1990-93), Sheraton-Karum (GMP, 1991), Metrocity İş ve Alışveriş Merkezi (Doğan Tekeli-
Sami Sisa, 2003), Kanyon Alışveriş Merkezi (Tabanlıoğlu Mimarlık, Jerde Partnership, 2001) sayılabilir.
*Turizm Yapıları: 1983 yılında çıkarılan Turizm Teşvik Yasası bağlamında, bu tarihten itibaren
turizm yatırımlarında büyük ve hızlı bir gelişme gerçekleşmiştir (Batur, 1996, s.902). Geç-modernist
tasarımların yanında, post-modern biçim arayışları da yaygın olarak yer almıştır. Bu post-modern
uygulamalar, kimi zaman yerel ve geleneksel motiflerin dikkatsiz ve yüzeysel şekilde tüketime
sunulmasıyla “kitsch” düzeyine de ulaşabilmiştir. Bu dönemde özellikle tatil köyü tasarımları içinde
doğal çevre ile uyumlu tasarlanan olumlu örneklerler yer alırken, biçimsellikten kurtulamamış örneklere
de rastlanmaktadır (Batur, 1996: 903). Bursa Kervansaray Oteli (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1983-88), Vakıf Sapanca Oteli (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1989), Swissotel (Birleşmiş Mimarlar, 1989),
Sheraton İstanbul Maslak (eski Mövenpick Oteli) (Ertem Ertunga, 1989-92), Hyatt Regency (WeidelplannPeritower Oteli (Merih-Nuran Karaaslan, 1996), UlusoyTatil Köyü (Birleşmiş Mimarlar, 1991) bu dönemdeki başlıca turizm yapıları örneklerindendir.
*Eğitim ve Kültür Yapıları: 1980 sonrasında, nitelikli eğitim ve kültür yapıları da inşa edilmiştir.
Kültür yapılarının yanında, özellikle özel eğitim kurumlarının sayısının artmasıyla, bu alanda da prestij
gerektiren tasarımlara talep artmıştır. Bu örnekler arasında, Ankara AKM (Filiz-Coşkun Erkal – müze,
1989, Özgür-Azize Ecevit – diğer, 1995), Bilkent Üniversitesi Oditoryum ve Kütüphanesi (Erkut
Şahinbaş, Alpay Güleyen, 1999), Irmak Lisesi (Nevzat Sayın, 1999), ENKA Özel Okulları (Haydar-Banu Karabey, Erdal Özyurt, 1994), Sabancı Üniversitesi (CANNON, 1999), Akdeniz Üniversitesi Olbia Sosyal Tesisleri (Cengiz Bektaş, 1999) yer almaktadır.
*Dinsel Yapılar: Cami yapımı, 1980’den sonra hızla artan bir yapı etkinliği olmuştur. Ancak, ideolojik
zemindeki katılığa paralel olarak, cami tasarımları nitelik açısından düşük bir profil sergilemiştir
Vedat Dalokay’ın yarışma ile seçilen Ankara Kocatepe Camisi (1958) tasarımı gelmektedir. Modern bir tasarım anlayışına sahip olan bu proje uygulanmamıştır. Ancak, yine Vedat Dalokay’ın 1969’da tasarladığı Pakistan’daki İslamabad Faysal Camii, modern İslam mimarisinin dünyadaki en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde modern cami uygulamarı daha çok küçük ölçekte gerçekleştirilmiştir.
Ünite 1
Türk Mimarlık Tarihine Giriş
Büyük Selçuklu döneminde Orta Asya iklimi, yerel malzemeleri ve işçiliği ile uyumlu inşa edilen
yapılarda avlu, eyvan, tek kubbeli cami ve taç kapı gibi yapı öğeleri mimari karakteri belirlemiştir. Türk
toplumu tarihsel koşullar nedeniyle 11. Yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yerleşmiş ve devletler kurmuştur.
Yeni iklim koşulları, farklı yerel malzeme ve işçilik, inşa edilen yapılarda avlu ve eyvanın giderek
terkedilmesine kubbe ve taç kapıların ise yeni binalara uyarlanmasına neden olmuştur. Osmanlı Devleti döneminde ise giderek kubbe hem yapıların plan şemasını hem de kütlesel özelliklerini belirleyen esas öğe halini almıştır.Merkezi mekan Orta Asyadan beri aynı kalmıştır. Isfahan, Mescid-i Cuma’sında simetrik geometrisi ile avlutarafından sağlanan merkezi mekân, Mimar Sinan’ın yaptığı Selimiye Camiinde kubbe ile sağlanmıştır.
MİMARLIK TARİHİ BAĞLAMI
İnsana ait sosyokültürel yapı olarak yerleşik yaşam buluntuları M. Ö. 10.000’li yıllara aittir.
Paleolitik Çağ’da (Eski Taş Çağı) avcılık ve toplayıcılıkla geçinen göçebe kavimlerin barınakları olan mağaralar ve geçici kulübeler kalıcı ve sürekli bir toplumsal yaşamın gelişmesine olanak sağlamamıştır.
Tarım Devrimi ile birlikte başlayan tarihsel süreçte Neolitik Çağ (Yeni Taş Çağı) insanı, avcılığın yanında yabani bitki ve hayvanları evcilleştirerek, yiyeceğini üretmeyi, yaptığı seramik kaplarla depolama ve saklamayı öğrenir. Ortaya çıkan bu ilksel teknoloji, zanaat ve toplumsal örgütlenme biçimleri uygarlığın başlangıcına işaret eder.
Bu dönemin özellikleri hakkında bilgi veren en
önemli arkeolojik yerleşim alanı Konya ovasında yer alan ve geçmişi M.Ö. 9000’li yıllara kadar uzanan
Çatalhöyük’tür. 1960-1965 yılları arasında James Mellaart’ın yaptığı ilk arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bu yerleşmede güneşte kurutulmuş kerpiçler ve kireç sıvalarla inşa edilen, planları kabaca dikdörtgen, bir kat yüksekliğinde, penceresiz ve birbirine bitişik evler görülmektedir
Daha sonra Ortadoğu’da gelişen ilk uygarlıklar (Mezopotamya ve Eski Mısır) bir yandan bilim, sanat
ve teknolojinin temellerini oluştururken diğer yandan da sosyal, ekonomik ve yönetsel yetkinliklerini
geliştirdiler. M.Ö. 4500’lerde Aşağı Mezopotamya vadisinde ilk Sümer kültürü görülür (Trachtenberg &
Hyman, 1986). Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan verimli tarımsal topraklarda gelişen Mezopotamya Uygarlıkları ilkyazının, hukuk kurallarının mucidi olmanın yanı sıra ilk anıtsal yapıların ve gelişmiş kentlerin de kurucusu oldular. İlk yüksek ve yazılı uygarlıklardan biri olan Eski Mısır tıp, matematik ve astroloji dışında mimarlık alanında megalitik anıtlarıyla dikkat çekmektedir. Nil nehri vadisinde M.Ö. 3500’lerde kurulan bu uygarlık, inanç sistemini mimarlık aracılığı ile nesnelleştirmiştir. Piramitler, anıtsal kaya mezarları, tapınaklar, dikilitaşlar bu tarihsel dönemin önemli kanıtları olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Pakistan’da bulunan İndus Nehri ve Çin’de bulunan Sarı Irmak vadileri boyunca M.Ö. 3000’li yıllardan itibaren kentler kurulmuş, uygarlıklar gelişmiştir.
Daha sonra Ege Denizi bölgesinde gelişen Antik Yunan Uygarlığı M.Ö. 8. - 2. Yüzyıllar arasında
gelişmiştir. İnsanı yaşamın merkezinde tutan anlayışı ile çok tanrılı inanç sistemine rağmen toplumsal
yaşam, felsefe, bilim, sanat, mimarlık ve kent planlama alanlarında önemli gelişmeler sağlanmıştır.
Anıtsal yapılar sadece Atina’da M.Ö. 5. Yüzyılda yapılmış olan Parthenon gibi tapınaklarla sınırlı
kalmamıştır. Demokratik toplumsal yaşam sivil yaşamı desteklemiş ve buna uygun işlevler için meclis,
tiyatro, gymnasium gibi binalar yapılmıştır. Mimari tasarım yetkinleştirilmiş ve Dor, İyon, Korint
adlarıyla anılan üsluplar geliştirilmiştir. Antik Yunan Uygarlığı ortak din ve dil birliğine bağlı kentlerden
kurulu bir sistem geliştirmiştir. Anadolu’nun batısında Efes ve Milet gibi önemli kentler kurulmuştur.
M.Ö. 8. Yüzyıl’da Roma kentinde başlayan daha sonra bütün Akdeniz bölgesini kapsayan büyük bir
imparatorluk, mimarlık alanında çok önemli gelişmeler gerçekleştirmiştir. Mimarlık, üslup ve estetik
kaygıların ötesinde strüktür ve program parametrelerinin tasarım ve inşa sürecine katılımı ile daha
karmaşık bir uygulama ve bilgi alanı olmaya başlamıştır. Toplumsal yaşamın gerektirdiği programlar
yapıların iç mekânının da önemine dikkat çekmiş bu da mimarların mühendislik bilgileri ve
yeteneklerinin gelişmesini sağlamıştır. M.Ö. 125’de Roma’da yapılan Pantheon gibi anıtsal tapınakların yanı sıra, halkın kullanımı için yapılan anıtsal hamamlar, arenalar, meydanlar, köprüler ve su kemerleri çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Roma mimarlığının örneklerindendir. Çok tanrılı dinsel sistemden M.S. 313’de Hristiyanlığın kabulü ile tek tanrılı dinsel sisteme geçiş önemli bir toplumsal ve kültürel değişimin başlangıcıdır. 395 yılında ikiye bölünen Roma İmparatorluğu 476’da Batı Roma, 1453’de Doğu Roma’nın yıkılması ile sona ermiştir.
4. Yüzyıl ile 6. Yüzyıl arasında Orta Asya’dan kitleler halinde Batı’ya göçler olmuş bu da Avrupa
coğrafyasının demografik yapısında köklü değişikliklere yol açmıştır. Kavimler göçü sonucunda yeni
devletler kurulmuş, toplumsal ve kültürel yapı değişmiştir. Ortaçağ olarak adlandırılan bu dönemde Batı Avrupa’da, Antik Roma mimarlığının yerini önce Romanesk, 12. Yüzyıldan itibaren de Gotik mimari üslup almıştır. Sosyal, kültürel yaşamı etkileyen Hristiyanlık Ortaçağ boyunca mimarlık ve sanat alanında da etkili olmuştur. Daha sonra Bizans İmparatorluğu adı verilecek olan Doğu Roma İmparatorluğu 1453 yılına kadar Balkanlar ve Anadolu’da mimarlık ve sanat alanında ürünler vermiştir. Başkenti İstanbul olan Bizans İmparatorluğu’nun en önemli anıtlarından birisi bugün müze olarak kullanılan Aya Sofya Kilisesidir.
10. Yüzyılda Orta Asya’dan Batı’ya doğru göç etmeye başlayan Türk boyları, 1071 yılında Büyük
Selçuklu Devleti’nin Malazgirt’te Bizans Devletine karşı kazandığı savaşın ardından Anadolu’ya kitleler
halinde göç etmeye ve yerleşmeye başlamıştır. Türklerin egemenliğine geçmesiyle birlikte Anadolu’da
yeni bir sosyal ve kültürel dönem görülmüştür. 1453 yılında İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethi ile hem Anadolu hem de Dünya tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Balkanlara yerleşen Osmanlı Devleti bütün Akdeniz havzasına hükmeden yeni bir İmparatorluk olarak mimarlık ve sanat alanında ürünler vermiştir.
Avrupa mimarlık tarihi ise 15. Yüzyıldan itibaren yeni bir döneme girmiştir. Klasik Dönem olarak
adlandırılan Antik Yunan ve Roma Dönemi bilim, felsefe, sanat ve mimarlığı ile bağın tekrar kurulduğu
ve Ortaçağ döneminin eleştirildiği Rönesans döneminde (Yeniden Doğuş) insan aklının ve yeteneklerinin ön plana çıkmasını sağlamıştır. Ortaçağ boyunca insan yaşamını biçimlendiren bilginin kaynağı din ile ilişkiliyken Rönesans dönemi ile birlikte gözlem ve deneye dayanan bilim, bilginin kaynağı haline gelmiştir. İlk olarak İtalya’da ortaya çıkan bu tarihsel dönem coğrafi keşifler, bilimsel buluşların yanı sıra sanat ve mimarlık alanında da köklü değişimlerin öncüsü olmuştur. Bu süreci izleyen yıllarda ekonomik ve siyasi olarak da güç kazanan Avrupa kültürü 18. Yüzyılda, insan aklını bilginin ve yaşamın temeli sayan Aydınlanma süreci ile birlikte yeni bir evreye girmiştir. Modern kültürün temellerini oluşturan rasyonel, laik ve deneysel bilginin insanın toplumsal ve bireysel yaşamını düzenleyici gücü sanat ve mimarlık alanında da etkili olmuştur.
TÜRK MİMARLIK TARİHİNE GİRİŞ
Türklerin tarih içindeki varlığına ait ilk yazılı kaynaklar M.S. 8. Yüzyılda yazıldıkları düşünülen Orhun Yazıtları’dır ve bilinen ilk Türk devleti olan Göktürkler hakkında bilgi verir. Uygurlar İslam öncesi Türk kültürünü sürdürmüşlerdir. 9. Yüzyılın ilk yarısında Karluk Türkleri İslamiyet’i kabul ederek Karahanlılar adıyla bölgede yeni bir gelişmeye yol açmışlardır
Türklerin anavatanı olan Orta Asya, kuzeyinde Sibirya’nın tundra ormanları, güneyinde ise Çin’in
batısındaki Nan Dağlarından başlayarak Kafkasya’ya varan sıradağların sınırladığı geniş bozkırlar olarak tanımlanabilir. Kuzeyde görülen göçebe yaşam biçimi ile güneyde yer alan Çin, İran ve Hindistan gibi uygarlıklarla komşuluk ilişkileri hem göçebe hem de yerleşik kültürel yaşam biçimlerine Orta Asya’da görülen anıtsal
mezar yapılarının en erken tipolojilerinden olan kurgan’lar “…yer altında ahşap kütüklerle inşa edilmiş
bir mezar odasının üstüne taş ya da toprak yığılmasıyla oluşturulmuş, alçak ve yayvan tepelerdir”lanak verir,
Göçebe kültürünün diğer önemli yapısı olan Çadır beraberinde dokuma, halı, kilim ve
küçük sanatsal üretimleri de geliştirmiştir. Yurt adı da verilen yuvarlak planlı ve üstünde deliği olan
çadırların daha sonraki yapı formları üzerinde etkili olduğu konusunda görüşler vardır
Türklerin Anadolu’ya yerleşme süreçlerinde asıl rol oynayan Oğuzların büyük ölçüde göçebe olmalarınarağmen şehir hayatına da önemsedikleri bilinmektedir
Büyük Selçuklu Dönemi Mimarisi
Karahanlılar, Gazneliler ve Büyük Selçuklu devletleri mezar anıtları, kervansaraylar, cami, medrese ve saray yapıları inşa etmişlerdir Genellikle mihrap duvarına paralel sahınlardan oluşan çok ayaklı, avlulu bu tipolojinin günümüze kalan en erken örneği 8. Yüzyılda yapılmış olan Suriye’deki Şam Emeviye Camiidir.
Bir Gazneli yapısı olan Leşkeri Bazar Ulu Camisi çok ayaklı ve belirgin mihrap önü kubbesi ile daha
sonraki kubbeli yapıların öncüsü olarak görülmektedir
1040 yılında, Horasan’da kurulan ve sınırlarını Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Anadolu’nun bir kısmına kadar genişleten Büyük Selçuklu Devleti, Sultan Sencer’in 1157’de ölümüne kadar süren egemenlik döneminde önemli mimari eserler gerçekleştirmiştir.
1072-1092 arasında Sultan Melikşah tarafından yaptırılan İsfahan
Cuma Mescidi iki katlı revaklı avlusunu saran dört eyvanı ve 15 metre çapındaki mihrap önü kubbesiyle farklılık gösterir
1135’te yapılan Zevvare Mescid-i Cuması’nda bu dört eyvanlı, mihrap önü kubbeli mekân düzenlemesi ilk kez tek yapıda birlikte kullanılarak Anadolu’da gelişecek olan cami tipolojisini etkilemiştir
Bu dönemde gelişen cami tipolojisinin diğer önemli ögesi zengin tuğla işçiliği ile dikkat çeken silindirik, anıtsal minarelerdir. Buhara kentinde bulunan Kalyan Minare ve Tirmiz’de bulunan Çar Kurgan Minare bu dönemin özelliklerini taşır.
İlk medrese yapısı Tuğrul Bey döneminde (1038-63) Nişabur’da yapılmış daha sonra vezir
Nizamülmülk (1018-1092) tarafından Bağdat, İsfahan, Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde Nizamiye Medreseleri kurulmuştur.
Genellikle cami yanına ya da yakınına yerleştirilen medreselerin plan şeması da dört eyvanlı ve avluludur
Aynı plan şeması bu dönemin bir diğer önemli yapı türü olan ve önemli ticaret yolları üzerinde bir sığınma ve dinlenme yapısı olan kervansaraylar da kullanılmıştır.
Kare ya da çokgen gövdeli mezar yapısının, konik bir külah ile örtülen türüne kümbet, kubbe ile örtülen türüne de türbe adı verilmektedir
1006 tarihinde Gurgan’da yapılan, 51 metre yüksekliğindeki Günbed-i Kabus ile 1157 tarihinde Merv’de yaptırılan Sultan Sancar Türbesi bu türün en önemli örneklerindendir
Tirmiz ve Leşker-i Bazaar Saraylarının planlarında da avlu etrafında yer alan dört eyvanlı standart plan şemasının kullanıldığı görülmektedir.
Bu ortak plan şemasının temel mimari elemanları revaklı avlu, eyvan ve taç kapı’dır.
Avlu, yapının işlevsel ve mekânsal kurgusunun merkezini oluşturur. Eyvan, revak, havuz gibi öğelerin aksiyel ve simetrik bir kurguyla düzenlenmesi bu geniş, üstü açık mekânın karakterini belirler.
Eyvan İçe dönük mekânsal düzenlemenin ana öğesidir ve bir yüzü avluya açık odadır.
Sıcak ve kurak iklim koşullarında mekânsal konforu zenginleştiren su öğesi olarak kullanılan havuz, ortasında yer aldığı avlunun bütün plan şemasının merkezi olma durumunu da güçlendirir.
İçe dönük mekânsal düzenlemenin kentle ilişki kurma düzlemi olan taç kapılar giriş kapılarının geniş kemerinin yer aldığı bir niş ve dikdörtgen çerçevesinden oluşur.
Büyük Selçuklu mimarisinde esas yapı malzemesi olarak tuğla, bezeme malzemesi olarak da tuğla ve alçı kullanılmaktadır.
Kubbe ve tonoz en çok kullanılan örtü sistemidir. Ve tromp, geometrik planlı ana gövde ile dairesel planlı çatı örtüsünün geçiş elemanı olarak kullanılmıştır.
Tuğla ile geometrik, alçı ile daha çok bitkisel motifler ve desenler, 12. Yüzyıldan itibaren de renkli çini kaplama bu dönemin bezeme özelliklerindendir
Erken Dönem Anadolu-Türk Mimarisi
Anadolu’nun tarihsel, kültürel, demografik ve mimari çehresi Türklerin 10. Yüzyıldan itibaren bu topraklara yerleşmeye başlamasıyla değişmiştir.
Büyük Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın Anadolu’nun hâkim gücü Bizans Devleti karşısında 1071 yılında
Malazgirt’te kazandığı savaşın ardından Türkler göçer, yarı göçer ve kentli gruplar olarak kitleler halinde Anadolu’da yerleşmeye başladılar. Anadolu’nun batısında İznik’i de içine alan bölgede, Kutalmışoğlu Süleyman Şah önderliğindeki gruplar Anadolu Selçuklu Devletinin temellerini attılar.
Diyarbakır, Mardin, Hasankeyf ve Harput civarında kurulan Artuklu Beyliği, Anadolu’da başlayan
Türk çağının ilk ve yetkin örneklerini verdiler. Bu dönemde yapılan 1091 tarihli Diyarbakır Ulu Camisinin planında Şam Emevi Camii planı etkisi vardır.
Sivas, Tokat, Niksar, Amasya, Kayseri ve Malatya bölgesinde yerleşen Danişmenliler tarafından yapılan 1205 tarihli Kayseri Ulu Camii ve Kayseri Kölük Camii’nde mihraba dik sahınların oluşturduğu çok ayaklı plan şemasında mihrap önü kubbesi belirgindir.
1158 tarihli Tokat, Niksar Yağbasan Medresesi’nin eyvan ve hücrelerin sardığı avlu, büyük bir kubbe ile örtülüdür. Niksar Kırkkızlar Kümbeti orta asya kümbet kültürünün devam ettiğini gösterir.
1071 Malazgirt Savaşından sonra Anadolu’da kurulan ilk beylik olan Saltuklular, Erzurum ve civarında eserler vermiştir.
Divriğ ve çevresine yerleşen Mengücekliler’den günümüze kalan en önemli eser, Dünya Kültür Mirası
ilan edilen, 1229 tarihli, anıtsal Mimarı Ahlatlı Hürrem Şah’ olan Divriğ Ulu Camisi ve Şifahanesidir.
ANADOLU SELÇUKLU MİMARİSİ
11. yüzyıldan 14. Yüzyılın başına kadar olan sürede Anadolu’nun Türkler tarafından İslamlaştırılmasıyla birlikte etnik, kültürel ve dinsel açıdan yeni bir tarihsel sürece girilmiştir. 13. Yüzyıldan itibaren Konya başkent olmak üzere güçlü bir siyasi örgütlenme sağlanmış, bölgedeki hâkimiyetin kazanılması ile mimari ürünler verilmeye başlanmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yerleşim alanları, İslami kurallara göre biçimlenen sosyal yaşamın gerektirdiği yapılarla imar edilmiştir.
I. Alaeddin Keykubat (1219-1237) dönemi Anadolu Selçuklu Devletinin en güçlü olduğu ve çok
sayıda yapının inşa edildiği süreci kapsar Yapımına 12. Yüzyılda başlanan ve 1220’de I. Alaeddin Keykubat tarafından tamamlanan Konya Alaeddin Camisi, Anadolu Selçukluları’nın yaptırdığı ilk cami olup Konya kent merkezindeki bir höyük üzerinde yer alır.
Bütünüyle kesme taştan yapılan 1223 tarihli Niğde Alaeddin Camisi planı mihrap duvarına dik üç
sahından oluşur.
1.Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan 1224 tarihli Malatya Ulu Camisi orta avlusu, eyvanı ve mihrap önü kubbesiyle Büyük Selçuklular tarafından Orta Asya ve İran’da geliştirilen plana benzer.
Cami, medrese, hamam ve kümbetten oluşan 1238 tarihli Kayseri Huand Hatun Külliyesi ilk Anadolu Selçuklu külliyelerindendir.
1275 tarihli Sivrihisar Ulu Camisi ve 1277 tarihli Afyon Ulu Camisi günümüze ulaşan önemli
yapılardır.
Anadolu Selçuklu mimarisinde Avlunun üzeri açık ya da örtülü olmak üzere iki medrese tipolojisi gelişmiştir.
12. Yüzyılda yapılan Niksar Yağbasan medresesinde olduğu gibi yapının orta
avlusu büyük bir kubbeyle örtülmüştür.
1251 tarihli Konya Karatay Medresesi ve 1264 tarihli Konya İnce Minareli Medrese bu türün günümüze ulaşan az sayıdaki özgün örneklerindendir.
Kayseri Çifte Medrese (1205), Sivas Gök Medrese (1271), Sivas Buruciye Medresesi (1271), Erzurum Çifte Minare (1291) açık avlulu tipolojinin özgün örneklerindendir.
13. yüzyılda Anadolu’nun önemli bir ticaret yolu olduğu yapılan çok sayıdaki kervansaraydan
anlaşılabilir. Ticaret yolları üstünde, kervanların konaklamaları ve ihtiyaçları için kesme taştan, kale gibi yapılan kervansaraylar, han ya da ribat adlarıyla da anılırlar.
Aksaray-Kayseri yolu üzerinde bulunanAlay Han (1192), Konya Aksaray yolu üzerinde bulunan Sultan Han (1229) açık avlulu bu yapıların en gelişmiş örneklerindendir
Selçuklu döneminde anıtsal mezarlar kümbet ve türbe olarak inşa edilmiştir. Bunlar; Konya Alaeddin Camisi içindeki II. Kılıçaslan Kümbeti, Kayseri Çifte Medrese ’de yer alan Gevher Nesibe Kümbeti, Kayseri’de bulunan Döner Kümbet, Eskişehir Seyitgazi’de yer alan Ümmühan Hatun Türbesi
Bu dönemde yapılmış olan sivil mimarlık örnekleri günümüze kadar ulaşmamış ancak yapılan kazı ve araştırmalar sonucunda Beyşehir Gölü kıyısında, 1236’da I. Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan Kubad Abad Sarayı gibi bazı köşk ve saraylar hakkında veri elde edilmiştir
Anadolu’da Beylikler Dönemi Mimarisi
Anadolu’da, Selçuklu Devletinin 14. Yüzyılda yıkılması ile birlikte ortaya çıkan siyasi boşluk, batıya
göçmüş ve Bizans Devleti sınırlarına yerleşmiş olan Türkmen Beyliklerinin bağımsızlıklarını ilan
etmelerine olanak sağlamıştır.
Konya, Karaman, Aksaray ve Niğde bölgesinde kurulan Karamanoğulları Beyliği, Selçuklu mimarisi
geleneklerine bağlı kalmıştır. Aksaray Ulu Camisi, Ermenak’ta Tol Medrese ve Niğde’de Ak Medrese
önemli yapılardan bazılarıdır
Doğu Anadolu’da Van ve civarında kurulan Karakoyunlular Beyliğinin yerini alan Akkoyunlular, 14. yüzyılda Diyarbakır ve Mardin bölgesinde önemli kubbe denemeleri gerçekleştirmiştir
Antalya, Korkuteli civarında hüküm süren Hamidoğulları Beyliği de Selçuklu geleneğini sürdürmüştür.
Birgi, Tire ve Selçuk bölgesinde kurulan Aydınoğulları Beyliğinin yapılarından biri olan Birgi Ulu Camisi (1312) çok ayaklı, ahşap çatılı, mihrap önü kubbeli Selçuklu geleneğine uygun olarak yapılmıştır.
Ancak kitabesinde Şamlı olduğu belirtilen mimar Ali ibn el Dimişki’nin yaptığı Selçuk İsa Bey Camisi (1374) Şam Emeviye Camisi planı ile benzerliğine rağmen daha önce görülmemiş yenilikleri de içermektedir
Saruhanoğuları tarafından
yapılan Manisa Ulu Camisidir (1376). Büyük Selçuklulardan beri ısrarla tekrarlanan mihrap önü kubbesi artık duvara bitişik iki sütun ve altı payenin oluşturduğu sekizgen üzerinde 10.80 m çapında, pandantifli kubbe olarak bütün ibadet mekânını örten temel mimari elemandır (Altun, 1988). Bu caminin merkezi mekân yaratılmasında Osmanlı mimarisini etkilediği düşünülebilir.
Menteşeliler tarafından yaptırılan Balat (eski Miletus) Camisi
(1404) tek kubbeli mekânı ve giriş cephesini oluşturan geniş kemeriyle bu özelliğin örneğidir.
Kastamonu’da Candaroğlu Beyliği tarafından yaptırılan Ibni Neccar Camisi’nin (1373) tek kubbeli ve üç
bölümlü son cemaat yeri bulunan planı ile erken dönem Osmanlı camileri benzerlik göstermektedir.
Menteşe Beyliği tarafından yaptırılan Milas Firuz Bey Camisi (1394) daha önce görülmemiş bir şema
olup Zaviyeli Cami, ters (T) Planlı Cami olarak tanımlanacak erken dönem Osmanlı cami tipolojisinin de öncüsü olacaktır.
Anadolu Selçuklu Devleti, Orta Asya’dan Moğol baskısından kaçan Türkmenleri Bizans Devleti ile sınır oldukları bölgelere yerleştirdi. Anadolu’nun batısına yerleşen ve ‘uç’ beylikleri adıyla anılan bu beyliklerden Osmanlı Beyliği Söğüt ve civarında, Germiyanoğulları beyliği Kütahya ve civarında, Karesioğulları Balıkesir civarında, Menteşeoğulları Denizli ve civarında, Aydınoğulları Selçuk ve civarında, Saruhanoğulları Manisa ve civarında yerleştiler.
ERKEN DÖNEM OSMANLI MİMARLIĞI
Tabhane önceki yüzyıllarda iller arasında seyahat edenlerin birkaç gece dinlenip, imaret
mutfağından yiyip içip yollarına devam etmelerini sağlayan misafirhanelerdir.
Batı’da en uca dayanan ve diğer beylikler gibi Oğuz boylarından biri olan Osmanlı Türkmenleri, Ertuğrul Bey idaresinde Söğüt ve civarına yerleşmiştir. Daha sonra Osman Bey, babasının yerine geçmiş ve 1299’da Osmanlı Devletinin kuruluşunu ilan etmiştir. Batı’da komşusu olan Bizans Devleti ile savaşan Osmanlılar, önce 1326’da Bursa, sonra 1331’de İznik ve 1362’de Edirne’yi alarak sınırlarını Anadolu dışına taşımıştır. İstanbul’un fethine kadar olan süreçte gelişen erken Osmanlı mimarisi özgün ve yaratıcı özellikleriyle Türk-İslam mimarisinin Selçuklu etkisinden uzaklaşarak yeni bir yaratma sürecine girdiğini işaret etmektedir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında Orta Asyalı göçebe Türkmenlerin yanı sıra Türk ve İslam dünyasının her sınıf ve mesleğinden olmak üzere çeşitli yerlerinden gelmiş bir nüfus vardır. Bu nüfusun yeni fethedilen topraklarda yerleştirilmesi bir devlet meselesi olarak ele alınmıştır (Barkan, 1942). Tarikat mensubu kolonizatör dervişler sınır kentlerinde yeni fethedilen topraklarda zaviyeler (Türk manastırları) kurmuşlar ve bu toprakların Türk-İslam kimliğini meşrulaştırmışlardır Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’in kayınpederi olan ve bu kuruluş aşamasında önemli bir role sahip olan Şeyh Edebali nüfuzlu bir Ahi Şeyhidir. Türklerin Anadolu’ya yerleşme süreci sırasında Bizans kentlerinin bakımsız ve fakir oldukları görüşü hâkimdir Fetihleri takiben bir kısım halk eski kentlere,
bir kısım da surla çevrili kentsel alan dışında inşa edilerek kurulan yeni mahallere yerleştirilmişlerdir.
Kent içinde yeni siyasi duruma uygun olarak kiliseler camiye çevrilmiş, iç kalede ise yeni Türk Valisi,
Bizans Valisinin yerini almıştır (Kuban, 2010). Tüccar ya da zanaatkâr olan göçerler eski kentsel alana, tarımla uğraşan göçerler kent dışında yeni kurulan mahallelere yerleştirilmişlerdir. Ahi zaviyeleri bu yerleşmenin çekirdeği olurken Anadolu’nun Türkleşme sürecinde en önemli etken olmuştur. Çok işlevli zaviye yapıları Erken Dönem Osmanlı mimarlığının başlıca yapı türlerinden biridir.
Zaviyeler, giriş aksı üzerinde, kapalı avlu durumundaki merkezi mekânın, biri mihrap önü kubbesi
olmak üzere üç eyvanla çevrelenmesinden oluşan ters T plan şemasına sahiptir. Bu plan Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan dört eyvanlı plan şemasından türemiştir. Ters (T), Çok işlevli, Tabhaneli, Sofalı, İmaret veya Fütüvvet Camisi adlarıyla da bilinirler. Doğu ve batı yönlerinde yer alan kubbeli birimler tabhane, zemini orta mekândan yükseltilmiş mihrap önü kubbesi ise asıl ibadet mekânı olarak
kullanılmıştır. Bu türün Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü İznik ve Bursa bölgesinde yapılmış çok
sayıdaki örneği günümüze kadar ulaşmıştır. 14. Yüzyıl ve 15. Yüzyılın başında yapılan İznik Nilüfer
Hatun İmareti, Bursa Orhan Bey İmareti, Murat Hüdavendigar İmareti, Yeşil İmareti ve Yıldırım İmareti
bunlardan bazılarıdır. Murat Hüdavendigar İmareti (1385) cami, tabhane ve medrese işlevlerinin aynı yapı içinde yer aldığı benzersiz bir örnektir.
Yıldırım Beyazıt’ın dönemiyle birlikte (1389-1402) yeni bir siyasi ve ekonomik sürece giren Osmanlı
Devleti’nde Türklerin kitlesel yerleştiriliş süreci hızlanır ve bütünleşmiş bir Osmanlı sistemi ve kentler
ağı yaratılır
Bursa’da Osmanlı Sultanları tarafından yaptırılan son külliye olan ve II. Murad tarafından 1447’de
yaptırılan Muradiye Külliyesi, zaviyeli camisi, hamam, medrese, imaret ve en büyüğü Sultan Murat’a ait bir türbe ve daha sonra yapılanlarla birlikte toplam 12 türbeden oluşmaktadır
Merkezinde zaviyenin yer aldığı Yeşil İmareti, Yıldırım İmareti, Muradiye Külliyesi gibi erken dönem Osmanlı külliyeleri henüz bir vaziyet planı bütünlüğü oluşturmasa da göçerlerin yerleşik yaşama geçişini organize eden, kentsel ölçekte yapılmış sosyal donatı yapıları olarak dikkat çekmektedirler.
1400 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından yaptırılan Bursa Ulu Camisi, 20 kubbesi ile çok ayaklı ulu camiler tipolojisinin .en önemli anıtlarındandır.
Osmanlı mimarlığında bilinen ilk cami İznik’te 1333’de tamamlanan Hacı Özbek Mescidi’dir Cami, tek kubbe ile örtülü kare bir plan ve tonozla örtülü, üç bölümlü son cemaat yeri olan bu mescit türünün karakteristik bir örneğidir.
Tek kubbeli tipolojinin gelişmiş örneği olan İznik Yeşil Cami, Çandarlı Halil Paşa tarafından 1378-1392’de mimar Hacı bin Musa’ya yaptırılmıştır
İznik’te Orhan Bey zamanında yapılmış ve günümüze ulaşmış olan Süleyman Paşa Medresesi en eski Osmanlı medresesi olarak bilinmektedir
Anadolu Selçuklu mimarisinde gördüğümüz ve kent dışında, ticaret yolu üzerinde konumlanmış olan kervansaraylar yerine kent içi ticaretine hizmet eden han ve bedestenler yapılmıştır. Bu yüzyılda zengin bir kent olduğu seyyahlarca belirtilen Bursa’da Orhan Bey zamanında yapılan ve bir dizi revakla sarılan geniş bir açık avlu etrafında sıralanan iki katlı odalardan oluşan Emir Han daha sonra yapılacak hanlar için model olmuştur.
Yıldırım Beyazıt zamanında yapılan, iki sıra üzerinde toplam 14 kubbe ile örtülü iç mekân ve bunu saran dükkânlardan oluşan bedesten daha sonra yapılacak bedestenlerin şemasını belirlemiştir
Savaş ve fetihlerin olduğu bu yüzyılda çok sayıda yapılan kalelerden birisi Yıldırım Beyazıt tarafından İstanbul kuşatması sırasında 1391’de yaptırılan Anadolu Hisarı’dır.
Edirne Üç Şerefeli Camii mihrap önü 24 metre çaplı kubbesi iç mekâna hâkim olan bir orta kubbe niteliği kazanmış, yan hacimlerle bütünleşerek oluşturduğu merkezi mekânla Osmanlı Klasik Dönem camilerinin öncüsü olmuştur.
İSTANBUL’UN FETHİ VE KLASİK OSMANLI MİMARİSİ
1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi hem dünya hem de Osmanlı tarihinde bir
dönüm noktası olmuştur. Anadolu ve Balkanlar’da egemen Osmanlı Devleti’nin Akdeniz bölgesine
hâkim bir dünya imparatorluğu haline gelmesi mimarlık ve sanat alanında önemli gelişmeleri beraberinde getirmiştir.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da yaptığı ilk eser bir askeri yapı olan Rumelihisarı’dır. Ayasofya Kilisesinin Cammiye çevrilmesinden sonra İstanbul’un fethi ile gerçekleşen politik ve dini değişimin sembolü olarak, kentin Arap kuşatması sırasında şehit olan Hz. Muhammedin sahabesi Ebu Eyyüb El-Ensari’nin mezarı olduğu rivayet edilen yerde, kara surları dışında, 1458’de Hz. Eyüp türbesi ile birlikte şehrin ilk büyük camisi ve külliyesi yapılmıştır
Fatih, kenti idari olarak Sur içi, Galata, Üsküdar ve Eyüp kadılıkları adlarıyla dört bölgeye ayırdı
1472’de Topkapı Sarayında dört eyvanlı plana sahip Çinili Köşk ve hazinenin yerleştirildiği Fatih Köşkü tamamlandı ve zaman içinde eklenen yapılarla 19. Yüzyıla kadar kullanılacak olan bu Saray kompleksine taşınıldı. Osmanlı kent sulieti oluşmasında en etkili yapılardan biri Fatih’in kendi adına yaptırdığı anıtsal cami ve külliyesidir. Kentin dördüncü tepesinde, İmparator Konstantin’in yaptırdığı kilisenin yerinde yaptırılan bu külliye ile Osmanlı mimarisinde klasik dönemin başladığı söylenebilir.
İmparatorluğun başkentine yaraşan bir sosyal kompleks olarak 1459-1470’de inşa edilen külliyenin
mimarı Atik Sinan olarak bilinen Sinaneddin Yusuf bin Abdullah’tır Cami, medrese, tabhane, darüşşifa (hastane), imarethane (aşevi), kütüphane ve hamamdan oluşmuştur. Caminin orijinal şemasında görülen tam kubbenin bir yarım kubbe ile desteklendiği çözüm Osmanlı mimarisinde yeni bir dönem açmıştır. Cami ile bütünleşen revaklı avlunun oranları ve düzeni olgunlaşmıştır.
Sultan II. Beyazıt tarafından Roma döneminde Forum Tauri olarak bilinen alanda mimar Yakub
Şah’a yaptırılan II. Beyazıt Cami ve Külliyesi kentin karakterini etkileyen ve klasik dönemi hazırlayan
önemli yapılardan birisidir
II. Beyazıt’tan sonra iktidar olan Yavuz Sultan Selim’in İstanbul’da yapımına başladığı ancak ölümü
üzerine oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1522’de tamamlanan Sultan Selim Camisi sur içi
bölgesinde 5. Tepe üzerinde konumlanan selatin camilerden birisidir. Caminin tek kubbesinin çapı 24.50 metre, yüksekliği ise 32.50 metredir (Goodwin, 1987). Cami, konumu ve mimarisi ile İstanbul’un Osmanlı kenti kimliğinin Haliç’te oluşan siluetinin anıtsal yapılarından birisidir.
KLASİK OSMANLI MİMARLIĞI VE MİMAR SİNAN
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Batı’ya ilerlemesini sürdüren ve 16. Yüzyıl boyunca
kazanılan topraklarla genişleyerek bölgede egemen güç olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü mimari
yapılar aracılığı ile temsil ediliyordu. Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıt ile başlayan yoğun imar
faaliyetleri, 16. Yüzyıl boyunca Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), II. Selim (1566-1574) ve III. Murad (1574-1595) dönemlerinde devam etmiştir. Osmanlı
İmparatorluğunun askeri ve ekonomik olarak en güçlü, topraklarının en geniş olduğu bu yüzyılda imar
faaliyetlerinin arkasındaki güçlü irade çok önemli bir etkendir.
Osmanlı mimarlığının en önemli anıtsal yapılarının inşa edildiği, mimari arayışların üsluba dönüştüğü bu süreçte elli yıl süreyle imparatorluktaki tüm yapı faaliyetlerinden sorumlu olan Hassa Mimarlar Ocağı’nın mimarbaşı Sinan bin Abdülmennan kuşkusuz en önemli etkenlerden birisidir.
Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu 16. Yüzyıl mimarlık ve sanat alanlarında da büyük bir
gelişmenin gerçekleştiği dönemdir. Bu gelişmede önemli olan etkenlerden biri vakıf sistemi ise diğeri de üslup bütünlüğü ve sürekliliğini sağlayan sanat ve mimarlık kurumlarıdır.
İmparatorluk sınırları içindeki bütün araziler Sultan’a ait olduğundan özel mülk söz konusu değildi.
Ancak hayır için dini, eğitim, kültür ve sağlık gibi hizmetlere yönelik kamu yapılarının özel kişiler
tarafından yapılması, bakımlarının ve sürekliliğinin sağlanması vakıf kurumu aracılığı ile mümkün
olabiliyordu. Bu kurum sayesinde yapı faaliyetlerine özel kişilerin katılımı ve katkısı sağlanırken vakıf
sahibine ve mirasçılarına da özel ve sürekli bir gelir sağlıyordu. Hayır için yaptırılan bir cami ya da
medresenin bakımının yapılması, çalışanlarının maaşlarının ödenmesi gibi giderleri karşılamak üzere bazı tarımsal arazilerin ya da dükkânların gelirlerinin bir kısmı vakfediliyordu.
Osmanlı sanat üsluplarının belirlenmesinde etkili olan Osmanlı sanat kurumları arasında
Osmanlı sarayının merkez teşkilatı içinde Şehreminliği’ne bağlı olan Hassa Mimarlar Ocağı imparatorluk alanı içindeki tüm yapı faaliyetlerinden sorumluydu Bu kurumun birinci görevi Sultan,
ailesi ve diğer devlet adamları tarafından yaptırılan cami, saray, hamam, konut, köprü, türbe, kale gibi
yapıların tasarımlarını yapmak, maliyetlerini hesaplamak, inşa ve onarım işlerini gerçekleştirmekti. Aynı kurum yollar, köprüler, suyolları gibi altyapı hizmetlerinin planlanması ve inşa edilmesinden sorumluydu.
Mimar Sinan’ın Eserleri
Yavuz Sultan Selim döneminde yeniçeri ocağına Kayseri’nin Ağırnas köyünden devşirme olarak alındığı bilinen Sinan bin Abdülmennan’ın etnik orijini ve doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
Mimar Sinan, 1588 yılında ölümüne kadar, üç Osmanlı Sultanı döneminde geçen 50 yıl içinde baş mimar olarak Osmanlı Klasik mimarlığının karakterini belirlemiştir.
Mimar Sinan’ın mimarbaşılık kariyerindeki ilk binası Hürrem Sultan adına 1538’de yapılan Haseki Külliyesidir.
Mimar Sinan, mimarbaşı olduktan kısa bir süre sonra Kanuni Sultan Süleyman erken yaşta ölen oğlu
Şehzade Mehmet adına bir cami yapmasını istemiştir. 1544-48’de yapılan Şehzade Mehmet Cami ve
Külliyesi İstanbul’da merkezi plan şemasına sahip ilk dini yapıdır Cami, medrese, tabhane, imaret, sübyan mektebi, kervansaray ve Şehzade Mehmet ile Rüstem Paşa’nın türbelerinden oluşan külliyedeir.
Kanuni Sultan Süleyman’ın şahsında Osmanlı İmparatorluğunun gücünü tüm dünyaya gösteren
Süleymaniye Camii ve Külliyesi hiç kuşkusuz İmparatorluğun başkentinin Sünni Müslüman niteliğini
oluşturan en önemli anıtlardan birisidir.
Haziresinde Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın görkemli türbelerinin yer aldığı caminin etrafında külliyenin diğer yapıları olan medreseler (Rabi, Salis, Sani, Evvel ve Tıp), darüşşifa, tabhane, imaret, sübyan mektebi, darülkurra, darülhadis, hamam yer almaktadır.
Sinanın diğer esreleri;
-Edirnekapı’da bulunan 1565 tarihli, Mihrimah Sultan Cami ve Külliyesi
-1571’de Kadırga’da Sokullu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan cami, eğimli topoğrafyanın ustaca kullanıldığı ve caminin alt kottan avluya giriş sırasında yaratılan algı ile
anıtsallaştırıldığı görülmektedir.
-1555 tarihli Beşiktaş Sinan Paşa Camii,
-1561 tarihinde tamamlanan İstanbul, Fındıklı Camii,
-1560 yılında tamamlanan Babaeski Camii
-Kasımpaşa’da bulunan 1573 tarihli Piyale Paşa camiinde ulu cami
-1561 Rüstem Paşa Camii
-Haliç kıyısında 1577‘de tamamlanan Azapkapı Sokullu Camisi, çamurlu zemin
nedeniyle kazık temeller üzerinde oluşturulan tonozlu bir kat üzerinde yükselmektedir-
-Lüleburgaz Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi,
-Babaeski Semiz Ali Paşa Camisi,
-Şam Süleymaniye Külliyesi
-Edirne Selimiye Camisi ve Külliyesi Edirne’de çarşıya yakın, eğimli bir arazide yapılan külliyede camiden başka medrese, sübyan mektebi, hamam, imaret ve daha sonra III. Murad döneminde camiye gelir getirmesi için yapılan arasta (çarşı) bulunmaktadır. Selimiye Camisi kubbeli Osmanlı yapı geleneğinin Sinan Çağı yorumunun en yüksek aşaması olarak değerlendirilmelidir Caminin banisi olan Sultan II. Selim adına 1569-1575’de inşa edilen bu yapının neden başkentte değil de Edirne’de yapıldığına dair çeşitli görüşler olup II. Selim’in yaşamının büyük bir kısmını geçirdiği Edirne sevgisi ya da İstanbul’da siluet içinde yer alabilecek sultan camisi yapılacak yer kalmamış olması neden olarak ileri sürülmektedir Selimiye Camisi, Sinan’ın mühendislik açısından da önemli başarılarından bir olarak
değerlendirilmelidir. Tezkiret ül Bünyan’da Mimar Sinan, İslam dünyasına yaraşan, Ayasofya’nın
kubbesini geçen bir kubbe yapmayı hedeflediğini ve ustalık eserim dediği Selimiye Camisinde bunu
başardığını ifade etmektedir
İmparatorluk içindeki bütün yapı etkinliklerinin tasarlanması ve uygulamasından sorumlu olan
mimarbaşı dini ve sosyal yapılardan başka altyapı etkinliklerini de gerçekleştirmekle yükümlüydü.
Nüfusu giderek artan İstanbul’un içme suyu sorununun çözümü için kentin Roma ve Bizans geçmişinden beri var olan en önemli altyapı sistemi, Belgrad Ormanlarındaki su kaynaklarını kent içine öncelikle de saray, dini ve sosyal yapılara ve çeşmelere taşımak için kurulmuştu.
Çeşitli su kemerleri ile açık ve kapalı
su sarnıçları bu sistemin önemli parçaları olarak kent içinde görülebilmektedir. Fatih’te bulunan
Bozdoğan (Valens) su kemeri, Yerebatan ve Binbirdirek sarnıçları, bugün Fatih’te stadyum olarak
kullanılan açık sarnıç ve Kemerburgaz’da bazı su kemerleri bunlardan bazılarıdır.
16. Yüzyılda nüfusu giderek artan kentin artan su ihtiyacını karşılamak üzere Mimar Sinan var olan su sistemini yenileyerek ve geliştirerek Kırkçeşme Su Yolları adıyla bilinen yeni bir altyapı sistemine dönüştürdü Kırkçeşme tesislerinde başlangıcından 55.374 metre uzağa, Eğrikapı maksemine getirilen su bir hattı Topkapı Sarayı’na diğer hattı Yedikule’ye gidecek şekilde ayrılıyordu. Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmet Kütüphanesinde bulunan ve Sinan tarafında hazırlandığı düşünülen krokide proje hakkında bilgiler vardır
İçinde 711 metre uzunluğunda iki katlı Uzun Kemer’inde bulunduğu 33 su kemeri, isale hatları ve bentlerden oluşan bu sistemin anıtsal mühendislik ve mimarlık yapılarından biri hiç kuşkusuz Belgrad Ormanında bulunan 1563 tarihli Mağlova Kemeridir.
Mimar Sinan’ın önemli yapılarından bir diğeri Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferine çıkarken yapılan
ve 1564’de tamamlanan Büyükçekmece Köprüsüdür
Mimar başı Sinan’ın liderliğinde, anıtsal ve büyük ölçekli yapılardan başka saraylar, köşkler, küçük
camiler, medreseler ve türbeler de inşa edilmiştir. Ayasofya’nın yanında inşa edilen II. Selim, III. Murad, III. Mehmet türbeleri ile Şehzade Mehmet, Hürrem Sultan ve Kanuni Sultan Süleyman türbeleri anıtsal boyut ve üslupları ile belirirken, 1588 yılında vefat eden Sinan’ın Süleymaniye Külliyesi’nin yanında kendisi için yaptığı türbe ve sebilin mütevazı ölçüsü ve sadeliği dikkat çekmektedir.
Ünite 2
Osmanlı Mimarlığında Batılılaşma Süreci
16. Yüzyıl boyunca süren fetihlerle topraklarını genişleten ve III. Murat döneminde en geniş sınırlarına ulaşan Osmanlı İmparatorluğu 17. Yüzyıldan itibaren yeni bir tarihsel sürece girdi. Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren II. Selim ve III. Murad dönemlerinde sadrazamlık yapan Sokullu Mehmet Paşa’nın 1579 yılında ölümünden sonra iç ve dış nedenlerle başlayan güç kaybı nedeniyle Duraklama Dönemi olarak adlandırılan bu süreçte Osmanlı mimarisinin son anıtsal sultan camilerinin yapıldığı görülmektedir.
İkinci Viyana kuşatmasındaki yenilginin ardından 1699 tarihinde imzalanan ve büyük toprak kayıplarına neden olan Karlofça Anıtlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu Gerileme Devri olarak
adlandırılan yeni bir sürece girdi
17. YÜZYIL’DA OSMANLI MİMARLIĞI
1588 yılında ölümüne kadar mimarlık faaliyetlerini sürdüren Mimar Sinan’ın son eserlerinden biri 1580 yılında tamamlanan cami, türbe, medrese ve hamamdan oluşan Tophane, Kılıç Ali Paşa Külliyesidir. Cami’nin plan şeması Ayasofya’nın küçük boyutta bir tekrarı olarak dikkat çekicidir.
Sinan’ın son eseri olarak tanımlanan Üsküdar, Atik Valide Sultan Külliyesi, 1579-83 yılları arasında, II. Selim’in eşi, III. Murad’ın annesi olan Nur-Banu Sultan adına yapılmıştır Sinan’ın Süleymaniye’den sonra yaptığı bu ikinci büyük külliye, cami, medrese, hamam, imaret, türbe, tekke, sübyan mektebi, darül-kurra, darül-hadis, darüşşifa, tabhane ve kervansaraydan oluşmaktadır.
Mimar Sinan’ın kalfalarından olup suyolu nazırı olarak görev yaptığı bilinen Davud Ağa, Sinan’ın ölümü üzerine 1588 yılında baş mimarlığa getirilmiştir Davud Ağa’nın ilk eserleri Sultan için yaptığı köşklerdir. Bunlardan biri Sirkeci’de bulunan Sepetçiler Kasrı olup günümüze kadar ulaşmış nadir örneklerden biridir.
1584-88’de yaptığı Fatih, Nişancı Mehmet Paşa Camisi ilk dini eseridir Davud Ağa tarafından 1594 yılında inşa edilen Cerrahpaşa Külliyesi cami, medrese, hamam ve türbeden oluşmaktadır.
Fatih’te 1596 yılında yaptığı Gazanfer Ağa Medresesi türbe ve sebili ile birlikte cami içermeden oluşturulan külliyelerin ilk örneklerindendir.
1595 yılında Ayasofya haziresinde yaptığı III. Murat Türbesi, Eyüp’te Siyavuş Paşa Türbesi ve Edirne Selimiye Camisi Arastası gibi yapıların da mimarı olan Davud Ağa, 1597 yılında Safiye Sultan tarafından yapılması istenen Eminönü, Yeni Cami ve Külliyesinin ilk mimarıdır
Davud Ağa, İstanbul’da, deniz kenarında bulunan en büyük cami olan Yeni Cami’nin temellerini atmış dolayısıyla plan şemasını belirlemiştir. Sinan’ın Şehzade Camii plan şemasını tekrarlayan bu yapıda mihrap aksında bulunan giriş kapısı önünde bir sıra revak dikkat çekmektedir. Şadırvanın tam ortada yer aldığı kare avlunun cami ile birleştiği köşelere minareler yerleştirilmiştir. Davud Ağa’nın ölümü üzerine mimarbaşı olan Dalgıç Ahmet Ağa tarafından yapımına devam edilen Yeni Cami’nin inşaatı bir süre durmuştur. Sultan IV. Mehmet’in annesi Turhan Sultan tarafından inşaatın tamamlatılması istenmiş ve o dönem mimarbaşı olan Mustafa Ağa tarafından 1663 yılında tamamlanabilmiştir Osmanlı mimarlığında yapımı en uzun sürede tamamlanan bu külliye, cami, hünkâr kasrı, türbe, darülkurra, sübyan mektebi, sebil, çeşme ve günümüzde Mısır Çarşısı olarak bilinen arastadan oluşmaktadır
17. yüzyılın hemen başında, 1609-1617’de Sultan I. Ahmet tarafından Mimarbaşı Sedefkâr Mehmet
Ağa’ya yaptırılan Sultanahmet Camii bu yüzyılın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son anıtsal sultan camisi olmuştur Külliye cami, hünkâr kasrı, medrese, arasta, hamam, darüşşifa, sübyan mektebi, imaret, türbe ve sebil den oluşmaktadır. Osmanlı mimarlığındaki tek altı minareli yapıdır. Bir rampa ile çıkılan hünkâr kasrı camiye bitişik büyükçe bir köşk olarak yapılmıştır. İç mekânda yoğun olarak kullanılmış olan çini bezeme nedeniyle ‘Mavi Cami’ adıyla da anılmaktadır.
Bu yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan önemli özelliklerden biri de sultanların dışında, sultan
eşleri, anneleri, kız kardeşleri ve bunların eşleri olan sadrazam, vezir ve askeri paşaların yapıların patronları olarak ortaya çıkmalarıdır Yeni Cami ya da Kösem Sultan tarafından çarşı bölgesinde yaptırılan Büyük Valide Han bunlardan bazılarıdır.
17. Yüzyılın ikinci yarısında özellikle Köprülü Mehmet Paşa ve ailesi yapı faaliyetine önem vermiş, İstanbul, Divan Yolu’nda medrese, mescit, türbe, sebil, dükkânlar ile kentteki ilk bağımsız kitaplık binasını yaptırmışlardır
Çarşı-ı Kebir yani Büyük Çarşı olarak bilinen Kapalıçarşı esnafının yangınlar sonucu büyük zarar
görmesi üzerine dükkânların ve çatı örtüsünün kargır malzemeden yapılmasına karar verilmiş ve 1701
yılından itibaren çarşının sokakları tonozlarla örtülerek kapalı çarşı halini almıştır
Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesinde belirtildiği üzere 849 adedi bedestenlerde olmak üzere toplam 1114 dükkân yaptırılmış ve daha sonraki yıllarda eklenen yeni yapılarla birlikte 19. Yüzyılın sonunda
Kapalıçarşı 2 bedesten, 24 han, 4399 dükkân, 2195 hücre, 1 hamam, 1 cami, 10 mescit, 16 çeşme, 1 sebil, 8 kuyu, iki şadırvan, 1 türbe ve 1 okulun oluşturduğu 61 cadde ile 18 kapıdan oluşan büyük bir ticaret ve üretim kompleksi haline gelmiştir
Osmanlı İmparatorluğunun yönetim merkezi ile sultanların ve ailesinin ikametgâhı olan Topkapı
Sarayı kompleksinin yapımına Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı yapılarla başlanmış ve daha sonra diğer sultanların yaptırdığı yapıların eklemlenmesiyle büyümüştür. 15. Yüzyıldan 19. Yüzyılda Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına kadar olan süreçte resmi konut olarak görev yapmıştır.
1472 tarihinde Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Çinili Köşk ve Hazine Dairesi sarayın ilk
yapıları olur Mimar Sinan tarafından yapılan III. Murat Köşkü ve mutfaklar ile IV. Murat’ın 1636 yılında yaptırdığı Revan Köşkü ve 1638 yılında yaptırdığı Bağdat Köşkü 17. Yüzyıl sonunda saraydaki önemli klasik dönem yapıları olarak dikkat çekmektedir.
18. YÜZYIL’DA OSMANLI MİMARLIĞI VE BATILILAŞMA
Osmanlının yabancı ülkelerde daimi bir elçi bulundurma geleneği ancak 18. Yüzyıldan sonra başlamıştır. Oysa Venedik Cumhuriyeti, Fatih döneminden itibaren İstanbul’da daimi bir elçilik kurmuş ve ardından 1475’de Lehistan, 1497’de Rusya, 1525’de Fransa bunu izlemiştir (Düzbakar, 2009: 183). Osmanlı ise ilk olarak 1720 yılında Fransa’da daimi bir elçi görevlendirmiş ardından da diğer Avrupa şehirlerinde elçilikler kurmuştur
Osmanlı tarihinde 1718-1730 yılları arasında ‘Lale Devri’ olarak adlandırılan süreç Batılılaşma
döneminin ilk evresidir. 1718 yılında imzalanan Pasarofça antlaşmasının ardından Sultan III. Ahmet ve
Nevşehirli İbrahim Paşa’nın önderliğinde başlatılan ıslahat hareketlerinin bir parçası olarak 1720-21
yılında ilk olarak Paris’e, ardından Viyana’ya, Petersburg’a, Berlin’e elçiler gönderildi. Bu elçiler
gözlemledikleri Avrupa yaşam tarzını, kentleri, tiyatro ve opera binalarını, konutları, sarayları ve
bahçeleri anlatan sefaretnameler yazdılar
Paris’e gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin seyahati sırasındaki gözlemleri ve yanında getirdiği çizimler değişimin biçimini belirledi. Bu seyahatin ardından 1727 yılında İbrahim Müteferrika tarafından Müslüman toplumun ilk matbaası kuruldu
Lale Devri olarak adlandırılan ve 22 yıl süren bu dönemde Batı etkisiyle mimari ve kentsel
yeniliklerin ortaya çıktığı görülür. Kağıthane deresi etrafında bir peyzaj düzenlemesi içinde oluşturulan
rekreasyon alanları ile köşkler ve saraylar yeni tarz mimarinin hem kentsel hem de yapı ölçeğinde öncüsü olarak değerlendirilebilir. Kayserili Mehmet Ağa tarafından 1722 yılında inşasına başlanan Sadabad Sarayı ve çevresindeki düzenlemenin en dikkat çekici unsurlarından biri tasarlanmış peyzaj öğeleridir
Bu dönemin önemli yeniliklerinden biri de meydan çeşmeleridir. III. Ahmet’in Topkapı Sarayı, Bab-ı
Hümayun kapısı önünde yaptırdığı dört yüzlü çeşme, bir yandan içinde konumlandığı boşluğu
tanımlarken bir yandan da kenti güzelleştiren bir anıt olarak dikkat çekmektedir.
Çemberlitaş’ta, Kapalıçarşı’nın kapısının karşısında yer alan Nuru-u Osmaniye Camii ve Külliyesi bu değişimin önemli örneklerinden biridir. Bu cami, I. Mahmut’un batılı tarzda bir yapı istemesi üzerine
1749-1755 tarihleri arasında Simyon Kalfa tarafından inşa edilmiş ve III. Osman döneminde tamamlandığından Nur-u Osmaniye adını almıştır Caminin yanı sıra, medrese, imaret, kütüphane, türbe, çeşme, sebil ve dükkânlardan oluşan külliye, Osmanlı mimarlığında Fransız Barok ve Neo-klasik tarzların bir dini yapıda uygulandığı ilk önemli örneği ve yenileşmenin temsilcisidir
Sultan III. Mustafa döneminde 1758-61’de yapılan Üsküdar, Ayazma Camii Simyon Kalfa’nın öncülüğünü yaptığı Batılı tarzların Osmanlı yapı programlarına uygulamasının kabul gördüğünün önemli örneklerinden birisi olarak dikkat çekmektedir.
Klasik üsluptan giderek uzaklaşacak olan bu yeni üslubun bir diğer örneği olan Laleli Camii ve
Külliyesi’nin inşasına 1759’da başlanmış, Mimar Tahir Ağa tarafından 1763’de tamamlanmıştır
18. yüzyılın sonunda, Avrupa’da Fransız Devrimi gerçekleşirken iktidar olan Sultan III. Selim (1789-
1807) askeri reformları hızlandırır. Bunun için yeniçeri ocağını kaldırarak Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen)
adı verilen ilk düzenli orduyu kurar. Düzenli ordunun ihtiyaçlarını karşılayacak olan tıbbiye, denizcilik, mühendislik ve coğrafya konularında eğitim veren okullar ve kışlalar kurulmaya başlanır Avrupa’dan teknik ve askeri eğitim için uzmanlar getirtilir. 1773 yılında gemi inşaatı ve deniz haritacılığı konularında eğitim veren Mühendishane-i Bahr-i Hümayun Haliç, tersanesinde Baron de Tott tarafından kurulmuştur III. Selim döneminde askeri teknik okulların kurulmasına devam edilir. Topçu subayı yetiştirmek üzere açılan Mühendishane-i Berri Hümayun ile bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesinin temelleri atılmış olur
Bu dönemde getirtilen yabancı uzmanlar ve mimarlar kent dokusunda ve siluetinde önemli değişiklere neden olan yapılar yaptılar. Barok, Rokoko ve Ampir üsluplarının motiflerini taşıyan Selimiye Kışlası, camisi ve İstanbul’da ilk gridal planlı yerleşim yeri olan Selimiye ve İcadiye mahalleleri kentsel doku ve siluetteki etkileri ile önemlidirler
BATILILAŞMA SÜRECİNDE OSMANLI MİMARLIĞI
1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı genel olarak Batılılaşma sürecinde önemli bir ivmelenme noktası olarak görülmektedir. Bu ferman ile 18. Yüzyılda başlayan Batılılaşma idealinin meşrulaştırması ve topluma mal edilmesi sağlanmıştır.
Osmanlı Mimarlığında Avrupa Etkisi
Ekilektik ; Farklı tarihsel dönem ve üsluplara ait sanatsal ya da mimari dizgelerden seçilerek alınan öğelerin byeni bir tasarım ürünü oluşturmak için kullanılmasıdır. Eklektisizm, 19. Yüzyıl sanat ve
mimarlığında yaygın bir şekilde kullanılmıştır.
Sultan Abdülmecid tarafından Boğaz kıyısında, 1842-56 yıllarında Grabet Balyan’a yaptırılan Dolmabahçe saray ı eklektik bir Avrupa mimarisi tarzında yapılmıştır.
Hassa Mimarlar Ocağı’nın II. Mahmut döneminde, 1831 yılında kaldırılmasının da etkisiyle, Avrupa’da eğitim almış yabancı mimarlar 20. Yüzyılın başına kadar olan süreç içinde mimarlık uygulamalarına hâkim oldular. 1864’de yapılan Beylerbeyi Sarayı, 1871 tarihinde yapılan Çırağan Sarayı ve Yıldız Sarayı içinde yapılan Mabeyn Köşkü, Paris’te mimarlık eğitimi görmüş ve II. Abdülhamid döneminde mimarbaşı olarak görev yapmış olan Sarkis Balyan tarafından yapılmış sivil mimari örnekleridirler
Sarkis Balyan, kardeşleriyle birlikte Kandilli Adile Sultan Sarayı, Mecidiye Kasrı, Malta
Köşkü ve Akararetler Sıraevlerini tasarlamıştır. Beşiktaş’ta Boğaz sırtlarında büyük bir Has bahçe içinde yapılmış köşk ve saraylardan oluşan Yıldız Sarayı’nın yapımına Sultan Abdülaziz tarafından başlanmış daha sonra Saray kompleksi, Sultan II. Abdülhamid tarafından etrafı duvarla çevrilerek imparatorluğun yeni yönetim merkezine dönüştürülmüştür.
III. Selim tarafından kurulan düzenli ordunun ihtiyaçları için yapılan ilk endüstri tesislerinden sonra
İstanbul’da dokuma ve kâğıt fabrikaları kurulmuş, bunu II. Mahmut döneminde Eyüp’te askeri
üniformaları dikmek için kurulan Feshane-i Amire ve Beykoz’da kurulan ayakkabı fabrikası izlemiştir
1882 yılında II. Abdülhamid’in isteğiyle Osman Hamdi Bey tarafından Paris’teki Beaux Arts mimarlık okulu model alınarak kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim kadrosu yabancı ve ağırlıklı olarak Fransız eğitimcilerden oluşmuştur Paris’te eğitim gören Osman Hamdi Bey aynı zamanda Arkeoloji Müzesinin de kurucusu ve müdürüdür. 1884 yılında kurulan Hendese-i Mülkiye Mektebinde ise çoğu Almanya ve Avusturya’dan gelen eğitmenler nedeniyle eğitimde Alman etkisi görülmektedir
Bu eğitmenlerden biri olan August Jachmund 1890 yılında tamamlanan ve oryantalist eklektik bir
mimari üsluba sahip olan Sirkeci Garı projesini gerçekleştirmiştir. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitimci olan Fransız mimar Alexandre Vallaury’de eklektik tarzda yapılar tasarlamıştır. Tarihi Yarımada’da yer alan Düyun-ı Umumiye binası (bugün İstanbul Erkek Lisesi) Türk-İslam motiflerinden esinlenen eklektik bir tarzda yapılmıştır.
Haydarpaşa’da yapılan ilk modern tıp okulu, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (bugün Marmara Üniversitesi) minare benzeri saat kuleleri ve geniş dalgalı saçakları ile oryantalist üslubun örneklerindendir
Birinci Ulusal Mimari Dönemi
Montani Efendi ve Boghos Efendi, 1873 yılında Osmanlı mimarisinin özelliklerini inceleyen Usul-u
Mimar-i Osmani isimli çalışmayı hazırladılar Yüzyıl mimarisinde görülen yabancı etkileri Nuru-u Osmaniye ve Laleli Camileri örnekleri üzerinden eleştirerek Osmanlı mimarisinin Avrupa stillerini taklit etmeye devam etmesi halinde ortadan kalkacağına dikkat çektiler. Bu uyarı Türk sanat tarihçisi Celal Esat Arseven tarafından desteklendi
20. Yüzyılın başında yükselen kimlik ve milliyetçilik tartışmalarından etkilenen genç mimarlar
Avrupa tarzları ve Avrupalı mimarların egemenliğine karşı tepki olarak yeni bir mimarlık söylemi
oluşturmaya başladılar. Ulusal bir kimlik tanımına dayanan yeni ideolojik görüşün etkisiyle bir milli
mimari hareket söylemi gelişti. Öncülüğünü Mimar Kemalettin Bey ve Vedat Bey’in yaptığı bu hareket
Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar olan süreçte hâkim olan ve Birinci Ulusal (ya da Milli) Mimari adı
verilen mimari üslubu geliştirdi
Vedat Tek Mimar, Avrupa kökenli eğitimine karşılık bir Türk tarzı oluşturmayı amaçlamıştır. Vedat Tek’in ilk büyük tasarımı olan ve 1909’da tamamlanan Sirkeci’deki Büyük Postane binasıdır. Vedat Tek tarafından Ulusal Mimari tarzda yapılmış olan diğer önemli yapı Sultanahmet’te bulunan Defter-i Hakani binasıdır Haydarpaşa Vapur İskelesi ve Ankara Palas mimarın diğer önemli binaları arasında bulunmaktadır.
Ulusal Mimari tarzın diğer savunucusu olan Kemalettin Bey, 1891 yılında Hendes-i Mülkiye’deki
eğitimini tamamlamış ve Jachmund’un asistanı olarak çalışmaya başlamıştır Kemalettin Bey’in Sirkeci’de yaptığı Dördüncü Vakıf Han 1912-26 yılları arasında inşa edilmiş yedi katlı, büyük bir iş hanıdır
Kemalettin Bey’in bir yangın sonrası evlerini ve mallarını kaybeden düşük gelirli aileler için Laleli’de 1919-22 yıllarında tasarladığı Harikzedegan Apartmanları, ülkedeki ilk betonarme binalardan olup altışar katlı dört bloktan oluşmaktadır Tarihi yarımadada inşa edilen ilk çok katlı toplu konut örneğidir.
Kurtuluş Savaşı sırasında varlığını sürdüren Ulusal Mimari hareketi 1923 yılında kurulan Cumhuriyet
döneminin erken yıllarında kabul görmüştür. Yeni Başkent Ankara’nın imarı için yapılan ilk binalarda
hâkim olan üsluptur. Cumhuriyet’in binaları Vedat ve Kemalettin Beylerin yanı sıra Arif Hikmet
(Koyunluoğlu), ve İtalyan asıllı Giulio Mongeri gibi mimarlar tarafından Ulusal Mimari’ye göre
Yapılmıştır
Ankara’da inşa edilen Etnografya Müzesi, Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü ve Osmanlı Bankası gibi binalarla temsil edilen Ulusal Mimari, tarz Cumhuriyet yöneticileri tarafından yeni ülkenin kimliğini temsil etmede yeterli görülmedi. Osmanlı görünümü yerine, 1930’larda en güçlü dönemini yaşayan modern mimarlığın evrensel dili yeni Cumhuriyetin kimliğini oluşturmada tercih edildi.
Almanya’daki rejimin baskısından kaçan sanatçı ve mimarlar arasından bazıları Türkiye’ye geldi. Mimarlık eğitimi ve uygulamasında etkili olan Theodor Jost, Ernest Egli, Clemens Holzmeister ve Hermann Jansen modern Türkiye’yi temsil eden bir mimarlık dili geliştirdiler. Jost tarafından yapılan Sağlık Bakanlığı Binası, Egli tarafından yapılan İsmet Paşa Enstitüsü, Holzmeister tarafından tasarlanan Genel Kurmay Başkanlığı binaları bu dönemin önemli örneklerindendir
Modern mimari tarz Seyfi Arkan, Arif Hikmet Holtay ve Rüknettin Güney gibi Türk mimarlar tarafından da uygulandı (Aslanoğlu, 2010). Florya Deniz Köşkü, Ayaspaşa Üçler Apartmanı, Kadıköy Halkevi ve İstanbul Üniversitesi Gözlemevi bu tarzın önemli örnekleri arasında sayılmaktadır.
Modern mimari tarz Seyfi Arkan, Arif Hikmet Holtay ve Rüknettin Güney gibi Türk mimarlar tarafından da uygulandı (Aslanoğlu, 2010). Florya Deniz Köşkü, Ayaspaşa Üçler Apartmanı, Kadıköy Halkevi ve İstanbul Üniversitesi Gözlemevi bu tarzın önemli örnekleri arasında sayılmaktadır.
Batılılaşma Sürecinde Yeni Yapı Programları
Ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için III. Selim, Nizam-ı Cedid ordusunun ihtiyaçları için 1793-4 yılında silah fabrikası ve ardından üniformalar için bir tekstil fabrikası ile Boğaz’da Hünkâr İskelesi yakınında kâğıt fabrikası kurdu Sultan II. Mahmut, sanayi yapıları inşa etmeye devam ederek Eyüp’te
Haliç kıyısında bir iplik fabrikası ile 1835’de Feshane’yi, Beykoz’da askeri bot yapılması için ayakkabı
fabrikasını kurdu
Topkapı Sarayı’nın karşısında, Harem sırtlarında siluete hâkim olan Selimiye Kışlası bunun en açık örneklerinden biridir. Bugünkü Taksim Gezi Parkı’nın yerinde bulunan Taksim Topçu Kışlası, Davut Paşa Kışlası ve Rami Kışlası hem büyüklükleri hem de Avrupa mimari tarzlarından esinlenerek yapılmış binaları ile kentin işlevsel ve fizyolojik yapısını etkilemiştir.
Askeri ihtiyaçlar nedeniyle kurulan eğitim kurumları arasında 1773’te açılan Mühendishane-i Bahri
Hümayun, 1793’te açılan Mühendeshane-i Berri-i Hümayun, 1884 ‘te açılan Hendese-i MülkiyeMektebi
ve 1882’de kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi gibi teknik okulların yanı sıra Tıp okulları ve hastaneler de
kurulmuştur Bunlardan birisi de bugün İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi
olarak kullanılan ve İngiliz mimar W. J. Smith tarafından Neo-Klasik üslupta, 1846-52 yıllarında inşa
edilen Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane (Askeri Tıbbiye) binasıdır. Bunun dışında kimsesizler için II.
Abdülhamid tarafından 1895 yılında yaptırılan Darülaceze binası, 1898’de yaptırılan Şişli Etfal ve
Haydarpaşa Numune Hastaneleri ülke çapında yaptırılan çok sayıda hastane binalarındandır
1868’de açılan Galatasaray ve 1874’de açılan Darüşşafaka Mektepleri klasik cephe düzenleriyle batıdaki örneklerine benzemektedir.
Modern çağın önemli yapı türlerinden biri olan müzenin Osmanlı Devleti içinde ilk özgün yapısı
1891-1908 yılları arasında müze müdürü Osman Hamdi Bey tarafından Mimar Alexandre Vallaury’ ye
Yaptırılmıştır
15. Yüzyıldan beri Avrupa ülkelerine ait elçilik binalarının yer aldığı Galata bölgesinde birçoğu 19.
Yüzyılda yeniden yapılmıştır. 1847’de tamamlanan Fransız Elçilik binası, 1859’da tamamlanan İngiliz
Elçilik binası, 1882’de tamamlanan Amerikan Elçilik binası, İsviçreli mimar Gaspare Fossati tarafından
1838-47 yılları arasında yapılan Rus Elçilik binası ve 1858’de yine Fossati tarafından yapılan Hollanda
Elçilik binası bunlardan bazılarıdır
Modern yaşam tarzının talep ettiği yeni bina türleri arasında tiyatrolar önemli bir yere sahiptir. II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı içinde yaptırdığı tiyatro hanedana hizmet ederken 1840
yılında kurulmuş olan Naum Tiyatrosu 30 yıl boyunca önemli bir kültür merkezi olmuştur
19 yüzyılda gelişen ulaşım araçları ve uluslararası ticarete bağlı olarak artan geçici konaklama ihtiyacı geleneksel kervansaraylar yerine çeşitli balo ve eğlencelerin de düzenlendiği otellerin inşasını sağladı. 1862 yılında açılan Hotel de Paris, 1892 yılında açılan Pera Palas ve 1897 yılında açılan Tokatlıyan Oteli burada yapılan çok sayıda otelden sadece birkaçıdır
BATILILAŞMA SÜRECİNDE KENT YÖNETİMİ VE PLANLAMA
19. Yüzyıla gelene kadar İstanbul yönetim bölgesi olarak Sur içi, Eyüp, Üsküdar ve Galata olmak üzere 4 kadılıktan oluşan ve Şehremini ve Hassa Mimarlar Ocağı tarafından yönetilen bir geleneksel kenttir.
Kent Yönetimi
Tanzimat öncesi dönemde Sultan II. Mahmut, 1831 yılında Şehreminliği ve Hassa Mimarlar Ocağını birleştirerek Ebniye-i Hassa Müdürlüğü’nü kurdu Osmanlı Devleti’nde modern belediye örgütünün ilk adımı olarak 1855 yılında Fransız kent yönetimi sistemini esas alan İstanbul Şehir Emaneti kuruldu Kısıtlı bütçe ve yetki nedeniyle başarısız olan Şehir Emaneti yerine şehir Komisyonu kuruldu. Komisyon, kentin Paris’te olduğu gibi yönetim bölgelerine ayrılması ve bunlardan birinin diğerlerine
örnek olacak biçimde öncelikle kurulmasını önerdi (Rosenthal, 1980). Ön dört yönetim bölgesine ayrılan kentte Altıncı Daire Belediyesi Galata ve Beyoğlu bölgesindeki çalışmaları yürütmek üzere 1857 yılında kuruldu Belediye Meclisi üyeleri bölgede uzun süredir oturan varlıklı, yabancı dil bilen
gayri Müslümlerden seçildi. Belediyenin ilk faaliyetlerinden biri yolların genişletilmesi ve düzenlenmesi
ile yeni akslar açılması oldu. Modern bir kentte gereği kalmadığı gerekçesiyle tarihi Galata Surları
yıkılarak yerine geniş yollar açıldı. Sokakların, kaldırımların döşemesi, temizliği ve aydınlatılması
belediyenin önemli bir faaliyet alanı oldu. Ortaçağ dokusu ve binaları yeni yol ve yapılar için yıkıldı.
1870’de Galata’nın geniş bir bölgesini tahrip eden yangın bu düzenlemelerin hızla gerçekleştirilmesine
olanak verdi.
1851 yılında kurulan Şirket-i Hayriye vapurları Eminönü, Üsküdar ve Boğaz köyleri arasında ulaşımı kolaylaştırdı Karaköy ve Galata arasındaki eğimli arazide ulaşımı kolaylaştıracak bir çözüm olarak İstanbul’daki ilk metro uygulaması olan Tünel, 1871-75 yılları arasında Fransız mühendis E. H. Gavand tarafından inşa edildi
Sofya ve İstanbul’u birbirine bağlayan ilk demiryolu 1874’de açılmıştır. 1860’da kurulan ve 1870’den itibaren kent içi ulaşımında etkin bir rol oynayan atlı tramvaylar Sur içi, Galata ve Boğaz kıyıları boyunca ulaşımı sağladı
1911 yılında İstanbul’da ilk elektrik santralinin kurulmasını takiben 1914 yılından itibaren elektrikle çalışan tramvaylar ulaşım sistemine katıldı. Sokaklar elektrik lambaları ile aydınlatıldı.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1930 yılında Şehir Emaneti yeniden düzenlendi ve Belediye kuruldu
Ünite 3
1923-50 Döneminde Türkiye’de Mimarlık
Cumhuriyet döneminin mimarlık tarihi, 1923-1950 arası dönem, 1950-1980 arası dönem ve 1980 sonrası dönemler olmak üzere üç ana başlık altında toplanmaktadır.
Cumhuriyet döneminin mimarlık tarihi, aynı zamanda, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki Batılılaşma hareketleri ile başlayan kimlik arayışının da tarihidir;
Cumhuriyet dönemi mimarlık tarihi, aşağıdaki dönemlere ayrılmaktadır;
• 1927’ye kadar Birinci Ulusal Mimarlık dönemi
• 1927-1939 arası Modern Mimarlık dönemi
• 1939-1950 arası İkinci Ulusal Mimarlık dönemi
• 1950-1960 arası Modern Mimarlık dönemi (Uluslarası Üslup)
• 1960-1980 arası çoğulculuk dönemi
• 1980 sonrası Post-modern dönem
1923-1950 arası dönem içinde, iki önemli dönüm noktası yer almaktadır.
- Osmanlı milliyetçiliğinin yerini modernist anlayışın alması;
- Atatürk’ün ölümü ile İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması
- Birinci Ulusal Mimarlık,
- Modern mimarlık dönemi,
- İkinci Ulusal Mimarlık dönemi.
Birinci Ulusal Mimarlık akımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, 1908’de II.
Meşrutiyet’in ilan edilmesiyle birlikte, Batılılaşmaya karşı oluşan ulusalcı söyleme paralel olarak ortaya
çıkmıştır. Bu anlayış, temelde tarihsel mimari elemanların seçilip yapılarda kullanılması anlayışına
dayanan Batı kaynaklı seçmeci ve yeniden canlandırmacı üslupların yerli versiyonudur. Seçilen Selçuklu, Osmanlı ve İslami anıtsal mimarisine ait biçimler olmuştur.
Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda da mimarlıkta Birinci Ulusal Mimarlık üslubu hâkim olmuştur.
Cumhuriyet kurulduğunda yeni başkent Ankara’nın ilk yapıları bu üslupta inşa edilmiştir.
Bu dönemde Birinci Ulusal Mimarlık üslubu ile yapılan başlıca örnekler arasında;
- II.TBMM Binası (Vedat Tek,1924),
- Ankara Palas (Vedat Tek, Mimar Kemalettin 1924-1927),
- Etnoğrafya Müzesi (Arif Hikmet Koyunoğlu, 1925-1928),
- Türk Ocağı Binası (Arif Hikmet Koyunoğlu, 1927-1930),
- Ziraat Bankası (Giulio Mongeri, 1926-1929)
MODERNİTE VE MODERN MİMARLIK
Modernite süreci, Batı toplumlarında Rönesans ve Hümanizm anlayışı ile başlamıştır. “Modernite”, çağdaşlık anlamına gelmektedir. Gelenekten ve geleneksel olandan kopuşu ve toplumun birçok alanındaki dönüşüm ya da değişimi ifade eden bir dünya görüşüdür.
Modernitenin üçayağı bulunmaktadır.
- 18. yüzyılda ortaya çıkan Aydınlanma dönemi düşünsel,
- Endüstri devrimi ekonomik
- Fransız devrimi politik
Modernite projesinin dört boyutu bulunmaktadır:
• Sanayi üretimine dayanmaktadır.
• Bilgiye, ahlaka ve estetiğe yaklaşımı, akılcı ve evrenselci bir aydınlanma geleneği içindedir.
• Gelenekselliğin sınırlamalarından kurtulmuş, kendi aklıyla karar alabilen bireylerin varlığıdır.
• Ulus devlet olarak örgütlenmiş toplumun demokrasi içinde temsil edilmesidir
Modernist dönüşümü yeni yaşamaya başlayan bir toplumda, “Batılılaşma” kavramı ön plana
çıkmaktadır. Modernite kavramı olarak Osmanlı’da “Batılılaşma”, Cumhuriyet döneminde “modernleşme” terimleri olarak kullanılmaktadır
Modernizm” terimi ise, bir kültürel ve sanatsal akımı ifade etmektedir. Sanatın diğer dallarında
modernizm 19. yüzyıl içinde oluşmuş olmasına karşın, mimarlık alanında ortaya çıkması 20. yüzyıl
başlarını bulmuştur. 20. Yüzyıl başlarında tarihsel biçimlerin kopyalanmasından vazgeçilmesi, mimarlığın endüstriyel üretime entegre edilmesi, buna uygun yeni biçimler ve yeni mekânsal oluşumlar üzerine odaklanmıştır. Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan mühendislik yapıları, Arts and Crafts, Art Nouveau ve Chicago Ekolü, modern mimarlığa ulaşma sürecinde önemli basamakları oluşturan akımlardır. Bu akımların her biri tarihsel biçimleri kopya etmeyip özgün tasarım arayışlarına yönelirken, mühendislik yapıları ve Chicago Ekolü, yeni malzeme ve üretim tekniklerini de dikkate almıştır. Modern mimarlığın tüm ilkelerini bünyesinde toplayan ilk modern mimarlık yapısı ise, 1914 yılında Walter Gropius tarafından tasarlanan Fagus Ayakkabı Fabrikası olarak kabul edilmektedir.
- Erken Modern mimarlık olarak adlandırılan dönem, I. Dünya Savaşı sonuna dek sürmüştür. Bu
- Modern mimarlığın yüksek dönemi, I. Dünya Savaşı’nın ardından, Almanya’da Bauhaus
- Modern mimarlık anlayışı, dışarıdan gelen tepki olarak ortaya çıkmıştır. Modern Mimarlığın
Modern mimarlığın başlıca ilkeleri,
- geçmişle bağları koparması,
- işlevsellik (fonksiyonalizm),
- akılcılık (rasyonalizm),
- objektiflik,
- evrensellik,
- hafiflik,
- şeffaflık
Modern mimarlığın öncü mimarları;
- Frank Lloyd Wright,
- Walter Gropius,
- Mies van der Rohe,
- Le Corbusier
1927-1939 ARASI TÜRKİYE’DE MODERN MİMARLIĞIN İLK DÖNEMİ
Osmanlı Revivalizmi (yeniden canlandırmacılık)’ne dayanan ulusal mimarinin terk edilerek
Cumhuriyet için mimari yaratma fikri oluşmuştur. Bu mimarlık anlayışının, Cumhuriyet ile ulaşılmak
istenen çağdaş uygarlık düzeyini temsil etmesi gerektiği düşünülmüştür. Modern mimarlık, İslam ve
Doğu kökenli kültürden, çağdaş Batı kültür sistemine geçmenin tamamlayıcı öğelerinden biri olarak
Algılanmıştır
1927’de çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu, bu niyeti destekleyici bir girişim olmuştur. Buna göre, kadro yetiştirmek amacıyla yurtdışı eğitime insan gönderilmiş, Avrupa’nınilerici kadroları da eğitim amaçlı olarak ülkeye getirtilmiştir. Bu uygulama mimarlar için de geçerli olmuştur. Avrupa’daki Modern mimarlık hareketiyle aynı döneme denk gelmesine paralel olarak, Avrupa’nın modernist mimarları Türkiye’ye gelmiş, Türkiye’den de mimarlık eğitimi almak üzere Avrupa’ya eleman gönderilmiştir.
Modern mimarlık, 1927 sonrasında öncelikle kurum yapılarında Birinci Ulusal Mimarlık üslubunun
yerini almaya başlamıştır. İlk önemli modern yapı, Theodor Jost tarafından tasarlanan Sağlık Bakanlığı
binasıdır (1926-1927)
Jansen’in 1928’de Ankara Nazım Planı Yarışması’nı kazanması da Modern eğilimin tamamıyla geçerlilik kazanmasında önemli bir faktör olmuştur
Cumhuriyetin ilk yıllarında Bazı kamu yapılarının mimari yarışmalarla belirlenmesi, ilk kez 1930’larda başlayan bir uygulama olmuştur. Demiryolu yapımının Cumhuriyet’in politik simgesi olmasından dolayı, yapılan binalar, simgesel anlam da taşımaktadırlar. Özellikle Anadolu kentlerine yapılan tren istasyonları, pek çok merkezde ilk modern yapılar olarak öne çıkmıştır.
Türkiye'de Modern mimarlığının 1927’den İkinci Dünya Savaşı’na uzanan erken dönemi, farklı
karaktere sahip üç aşama halinde incelenebilir.
• İlk Evre (1927-1933), modern mimarlıkla ilk kez karşılaşılan, yabancı mimarların hâkim olduğu,
yerli mimarların geri planda olduğu hazırlık ve deneme evresidir.
• İkinci Evre (1933-1937/38), yerli mimarların kendilerini kanıtlayarak hâkim duruma geçtikleri
dönemdir.
• Üçüncü Evre (1937-1939), önceki evrelerde uygulanan modern mimarlık özelliklerinin
çözülmeye başladığı dönemdir
Modern Mimarlığın İlk Evresi (1927-1933) – Yabancı Mimarlar Dönemi
1927'den sonra Türkiye mimarlığı, ülkemize gelen yabancı mimarların etkisiyle, yeni bir görünüş
kazanmıştır. Genellikle Alman ve Avusturyalı olan bu yabancı mimarlar,
hem eğitim kurumlarımızın ana eğitim yöntemlerini saptamışlar, hem de uygulamalarıyla Türk
mimarisindeki tarihselci davranışları yıkarak daha çağdaş mimari atılımların ülkemizde gelişmesini
sağlamaya çalışmışlardır Burada eğitimci olarak görev aldıkları Güzel
Sanatlar Akademisi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde modern mimarlık eğitimini başlatırlarken,
ülkenin ilk modern mimarlık ürünlerini de vermişlerdir.
1927’de çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanunu kapsamında, 1927 ile 1940 yılları arasında on dört mimarın
ve plancının Türkiye’ye resmen davet edildiği bilinmektedir Bunlar; Prof. Holzmeister,
Prof. Egli, Mimar Jost, Baurat Robert Oerley, Prof. Hermann Jansen, Berlin’den Stadtbaurat Wagner,
Prof. Elsaesser, Prof. Bruno Taut sayılabilir Yabancı mimarlar içinde en etkili olan isimlerin başında, Clemens Holzmeister, Ernst Egli ve Bruno Taut gelmektedir.
Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister, (1886-1983) Jansen Planı’nda yer verilen Yönetim
Mahallesi’ni planlamak ve buradaki bazı binaları tasarlamak ile görevlendirilmiştir.
Clemens Holzmeister’ın tasarımlarının en karakteristik özellikleri şunlardır:
• Avlulu dikdörtgen biçimindeki planlar ya da U şeklindeki şemalar
• Devlet otoritesini yansıtmak için anıtsal ölçekli, simetrik, aksiyal, uzun, durağan kütleler
• Mafsalsız blok birleşmeleri
• Düz çatı görünümü altında saklanan kiremitli çatılar
• Eş büyüklükte pencere sıralarının oluşturduğu tekdüzelik
• Bölgesel mimarlığa yaklaşmak için yüzey çıkmaları
• Ters T biçimli çıkmalar
• Alman Nasyonal Sosyalizmi’nin mimari esprisine yakın 2-3 kat yüksekliğindeki kolonlar
Başlıca yapıları arasında,
Genel Kurmay Başkanlığı (1929-1930),
Milli Savunma Bakanlığı (1927- 1931),
Ankara Orduevi (1929-1933),
Cumhurbaşkanlığı Köşkü (1930-1932),
Merkez Bankası (1931- 1933) (Resim 3.3),
Emlak ve Eytam Bankası (1933-1934),
İçişleri Bakanlığı binaları (1932-1934)
bugünkü TBMM Binası (1938-1960) yer almaktadır.
Ülke mimarlığında etkisi büyük olan diğer isim, Avusturyalı Ernst Egli olmuştur. 1927 ile 1940
yılları arasında Türkiye’de eğitimci, danışman ve mimar olarak görev yapmıştır. Ernst Egli, fonksiyonu temel alan rasyonel uluslararası mimarlığın Türkiye’deki en başarılı yabancı temsilcisidir
Milli Eğitim Bakanlığı’nda danışman mimar olduğu dönemde yaptığı okullar, gerek pahalı olmayan yapı
malzemesi kullanımı, gerekse savurganlıktan kaçınan plan şemalarıyla ekonomik tasarımlardır. Egli aynı zamanda, Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nün müfredatını modern Avrupa modellerine göre düzenlemiştir.
Egli’nin mimarlık anlayışı şöyle özetlenebilir:
• Abartılı değil, mütevazı yapılardır
• Dogmatik bir modernist olmayıp, mimari tavırlarını belli kalıplar içine hapsetmemiştir
• İşlevselci ve üslup karşıtıdır, doğrudan alıntı yapmaz
• Yerel koşulları ve Türk mimarlık geleneğini göz önüne almıştır (Batur, 2007: 85)
• Modern mimarlığın uluslararası ilim ve tekniğe dayandığını, yapıyı çevresi ile birlikte düşünmek
gerektiğini ilk öğütleyen mimarlardandır
Başlıca yapıları;
İsmet Paşa Kız Enstitüsü (Ankara, 1930),
Sayıştay (Ankara, 1928-1930),
Ticaret Lisesi (Ankara, 1928-1930),
Ragıp Devres Villası (1932-1933)
Alman mimar ve kent plancı Bruno Taut, evrensel mimarlık ölçütleriyle döneminin önde gelen
kişiliklerindendir. Mimarlığı toplumsal gereksinimleri karşılama aracı olarak görmüş, gerek uygulamaları, gerekse yazılarıyla modern mimarlık ilkelerini savunmuştur.
Başlıca yapıları;
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (1936-1938),
Ankara Atatürk Lisesi (1937-1938),
İstanbul Ortaköy'da Taut Evi (1937-1938),
İzmir Cumhuriyet Kız Enstitüsü (1938)
Atatürk’ün naaşı için dizayn edieln katafalt (19389
Modern Mimarlığın İkinci Evresi (1933-1937 / 38) - Yerli Mimarlar Dönemi
Bir Türk mimarın elinden çıktığı bilinen ilk modern bina, İstanbul’da Sırrı Arif Bey tarafından 1929’da tasarlanan Bekir Bey Evi’dir
Yerli mimarlar arasında Modern tutumun yayılma nedenleri şöyle sıralanabilir:
• Geçmişin mimarlığının geçersizliğinin anlaşılması ile güncel olma isteği
• Dışa açılma
• Bilinçlenme
• Yabancı mimarlar yanında mimarların varlıklarını kanıtlamaları
1933 yılı, Seyfi Arkan’ın Cumhurbaşkanlığı Köşkleri (Hariciye Köşkü) ve Şevki Balmumcu’nun
Ankara Sergi Evi İçin açılan uluslararası proje yarışmalarını kazandıkları yıl olması açısından anlamlıdır. Böylece, Türk mimarlarının düzeylerini kanıtlama dönemi başlamıştır.şı
Türk mimalar yabancı mimarlara karşı 1927 yılında Ankara’da Türk Mimarlar Cemiyeti, İstanbul’da Güzel Sanatlar Birliği’ni kurmuşlardır. 1931 yılında yayınlanmaya başlayan “Mimar”, Türkiye’nin ilk mimarlık dergisi olarak Türk mimarlarının tasarımlarının tanıtılmasına katkı sağlamıştır.
Bu dönemde gerçekleştirilen en önemli yapılar arasında,
Seyfi Arkan’ın Florya Köşkü (1934), Florya Plaj Tesisleri (1936-37), Çemberlitaş Palas (1937-38), Üçler Apartmanı ve Belediyeler (İller) Bankası Binası,
Arif Hikmet’in İstanbul Üniversitesi Observatoryumu (1934-36),
Şekip Akalın’ın Ankara Gar Binası (1935- 1937)
Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan İstanbul Teşvikiye’de Bayan Firdevs Evi ve Fındıklı’da bugün yıkılmış olan Satie depo binası, dönemin en tipik Pürist yapıları olarak kabul edilmektedirler
Bu dönem Türk mimarlarının genel tasarım anlayışları şöyle özetlenebilir:
özetlenebilir:
• Fonksiyonalist (işlevsel) planlama
• Köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen plan (genellikle giriş, balkon ve teraslarda)
• Katları ayıran yatay bant pencereler, köşe penceresi
• Pencereler arasında yatay bant doluluklar
• Sürekli, kesintisiz denizlik çizgileri
• Köşeleri dönen pencere grupları
• Teras çatı ya da gizli çatı uygulamaları
• Kütlelerde saf geometrik biçimlerle birlikte, yarım silindirin de kullanılması
• 1930'ların başından itibaren özelleşmiş konut mekânları
• Betonarmenin yaygınlaşması
• Kaplama yerine edelputz sıva (bir çeşit serpme sıva) kullanılması
Dönemin önde gelen Türk mimarları arasında Seyfi Arkan, Şevki Balmumcu, Sedad Hakkı Eldem,
Zeki Sayar, Bekir İhsan, Rebii Gorbon, Rüknettin Güney, Tahir Tuğ, Asım Kömürcüoğlu sayılabilir
Bu dönemde ilk kadın mimarlarımız, Münevver Belen ve Leman Tomsu dur.
Seyfi Arkan, yerli mimarlar arasında en çok dikkati çeken isimlerin başında gelmektedir. Güzel
Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra burslu olarak Almanya'ya gitmiş;
dönemin önde gelen modernist mimarlarından Poelzig ile çalışmıştır. 1933 yılında ödül kazandığı
Hariciye Köşkü tasarımı ile Atatürk'ün övgüsünü kazanmış ve Cumhurbaşkanı'nın Florya'daki yazlık
konutu ile birçok devlet yapısını tasarlamıştır
Modern Mimarlığın Üçüncü Evresi (1937-1939)
Bu dönem, başlangıçtaki dinamizmin ortadan kalktığı, dönemin modern mimarlık anlayışına ait belirgin
özelliklerin terk edilmeye başlandığı dönemdir.
Genel özellikler:
• Önceki evrelerin biçimsel repertuarında erime
• Ölçek ve oranlarda değişme
• Simetrik düzenlemelere yönelme
• Cephede yataylık yerine düşey etki veren düzenlemeler, iki, üç kat yüksekliğinde kolonlardan
oluşan revaklı alanların tasarımı
• Saçağın yeniden kullanılmaya başlanması
• Edelputz sıvanın yerini taş kaplamanın alması
Sözü edilen bu mimari özellikler, modern mimarlıktan yeni bir ulusal mimarlık dönemine geçişin de
habercileridir.
Modern mimarlığın ülkede kısa sürede benimsenmesinin nedenleri çeşitlidir.
Bu nedenler kısaca şöyle özetlenebilir:
• Yabancı mimarların gelişi ülkede modern mimarlığın başlamasında önemli bir etken olmuştur.
• Ülkede konutlardan kamu yapılarına, fabrikalardan hastanelere kadar uzanan yapı talebi ve
gereksinimi bulunmaktadır Bu yapı talebi, işlev ve konforu sağlayan, üslupları
dışlamış ve tipleştirilmiş sıradan yapıların kullanımını getirdiği için modern mimarlık anlayışıyla
örtüşmüştür.
• Cumhuriyetçi kadroların, yeni yöneticilerin, yüksek bürokrat ve teknisyenlerin ve gelişmesi
teşvik edilen ulusal burjuvazinin bir kesiminin de Modern mimarlığın ülkede kısa sürede
benimsenmesinde önemli rolü olmuştur.
1939-1950 ARASI İKİNCİ ULUSAL MİMARLIK DÖNEMİ
1938 yılında Atatürk’ün ölümüyle Türkiye tarihinde bir dönem kapanmış, yeni dönem, 1939’da İkinci
Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kendine özgü siyasi, ekonomik ve ideolojik boyutlar edinmiştir. Türkiye, savaşa katılmamış olmasına karşın, etkilerini güçlü bir şekilde hissetmiştir.
Türkiye’de bu yıllarda henüz yapı endüstrisinin gelişmemiş olması ve artan inşaat malzemesi fiyatları nedeniyle, yapı sektöründe 1950’lere kadar sürecek olan bir durgunluk dönemi yaşanmıştır. Bazı önemli devlet projeleri dışında hemen tüm yapı üretimi durmuştur.
Bu koşullar altında, savaş yıllarının kendine özgü bir mimarlık anlayışı oluşmuştur Yeni mimari anlayış, aynı zamanda 1930’larda başlayan bir sürecin ürünüdür. İkinci Ulusal Mimarlık akımı olarak aslandırılan bu anlayışın oluşmasında;
• Modern mimarlığa karşıt görüşlerin ortaya çıkmaya başlaması
• Yabancı mimarların Türkiye’de iş yapmalarına karşı çıkma eylemleri
• 1934'te yapılan Milli Mimari Semineri
• Avrupa'daki totaliter rejimlerin modern mimariye karşı tutumları sonucu ortaya çıkan neo-klasik
mimarlık anlayışı
• Savaş durumlarında savunma güdüsüyle ortaya çıkan içe kapanma ortamı ve artan ulusalcılık
etkili olmuştur
Bu ortamı oluşturan etkenler tek tek ele alındığında, modern mimarlığa karşıt görüşlerin ortaya çıkma
nedenleri şöyle özetlenebilir:
• Modern mimarinin geleneksel tarihi çevreyle uyumsuzluk yaratması
• Büyük ölçüde ithal malı malzeme ve teknolojiye dayanması
• Teras çatılı saçaksız binaların akan tavanları ve zaman içinde iyi eskimeyişleri
İkinci Ulusal Mimarlık anlayışının ilk önemli ürünü, 1939 New York Uluslararası Sergisi’nde Sedad Eldem’in ödül kazanan tasarımı olmuştur. Bu örnekten itibaren İkinci Ulusal Mimarlık akımı yaygınlaşmaya başlamıştır
1937 yılında kurulup 1940’ta ilk mezunlarını veren ve 1946’da İstanbul Teknik Üniversitesi adını alan
İstanbul Mühendislik Okulu Mimarlık Bölümü, bu dönemde, bu yeni anlayış doğrultusunda eğitim
vermiştir. Burada ders veren yabancı mimarlardan Clemens Holzmeister, Paul Bonatz, Gustav Oelsner ile Akademi’de ders veren Bruno Taut, bu anlayışa önemli katkılarda bulunmuşlardır
II. Ulusal mimarlık Dönemi boyunca başlıca üç yaklaşım öne çıkmaktadır:
A_Nostaljik yaklaşım: Birinci yaklaşım, Milli Mimari Semineri’nde başlatılıp sürdürülen İstanbul
konutlarının etüdüne dayanan ve kente özgü özelliklerle belirginleşen, nostaljik bir tasarım anlayışıdır.
Eldem’in başlıca temsilcisi olduğu bu anlayış, tarihi biçimlerin doğrudan seçilip kullanılması yerine plan
şemalarının ölçü, oran ve biçimlerin analizi yoluyla tasarım ilkelerinin ve ölçütlerin elde edilmesini
öngörmektedir. Bu anlayış, geçmişi yüceltmeye yönelik olmakla birlikte,
ihtişam ya da görkem arayışında değildir.
İlhamını İstanbul'un üst sınıf çevresinden almıştır. İstanbul evlerinin aslında modern olduğu, ahşap yerine betonun kullanılmasıyla Kübist mimariden daha iyi sonuçlar vereceği savunulmaktadır
Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan Ağaoğlu
Evi (1938), Taşlık Şark Kahvesi (1948), Kemali Söylemezoğlu’nun tasarımı olan Çapa Yalısı (1949-51)
bu yaklaşımın örneklerindendir. Bu örneklerde orta sofa, önemli bir mekân elemanı olarak tasarıma
katılmış, geleneksel İstanbul konutlarının karakteristik elemanları olan çıkmalar, geniş saçaklar, pencere oranları gibi biçimsel özellikler kullanılmıştır.
B_Anıtsal yaklaşım: İkinci yaklaşım, Modern Mimari’nin rasyonel-fonksiyonalist ilkelerini klasik ve
anıtsal biçimlendirmeler için kullanan yaklaşımdır. Kamu yapılarının çoğunda bu yaklaşım yeğlenmiştir. Bu anlayış, Avrupa etkilerine ve biçimlerine en yakın; bu anlamda yine uluslararası nitelikte, ulusallığı pencere, kolon başlığı vb. mimari öğelerin biçimlenişinde veya bir saçak eklenişinde vurgulayan, genellikle cepheleri taş kaplanmış ama taşıyıcı strüktüründe gelenek dışı modern malzeme ve yapım tekniklerini kullanan bir mimaridir. Yapıdaki ihtişam ve anıtsallık ön plandadır. Bu aynı zamanda geçmişe bakış açısını da yansıtmaktadır
Emin Onat ve S. H. Eldem’in İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat
Fakültesi Binaları (1944) ile Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Binası (1943), İ.Utkular ve D. Erginbaş’ın İstanbul Radyoevi Binası (1945), Emin Onat, Orhan Arda’nın tasarladığı Anıtkabir (1942), Feridun Kip, İsmail Utkular ve Doğan Erginbaş tarafından tasarlanan Çanakkale Zaferi ve Meçhul Asker Anıtı (1944), İsmail Utkular ve Doğan Erginbaş’ın İstanbul Radyoevi Binası (1945) (Resim 3.6), Bedri Uçar’ın TCDD Genel Müdürlüğü Binası (1938-41) bu yaklaşımın örnekleri arasındadır. Bu yaklaşımın en dramatik uygulamalarından biri ise, 1933 yılında yarışma ile seçilen modern anlayıştaki Şevki Balmumcu’nun Ankara Sergi Evi binasının, Paul Bonatz tarafından Opera binasına dönüştürülmesinin, İkinci Ulusal Mimarlık anlayışta gerçekleştirilmesi olmuştur (1948).
C_Popülist yaklaşım: Üçüncü yaklaşım ise, ulusallığı bölgesel-folklorik öğelerle rasyonalist ilkelerin ve
biçimlerin bileşiminde arayan eğilimdir. Dönemin halkçı eğilimleriyle ilişkisi kurulabilecek bu yaklaşım,
İstanbul’un konak veya köşkleri yerine, ilhamını Anadolu kentlerinin mimarlık birikiminden almıştır.
Bölgesel şemalara, anonim ve kırsal biçimlere eğilimli bu yaklaşım ile özellikle tek konut tasarımında
nitelikli örnekler verilmiştir Emin Onat’ın en iyi uygulamalarını gerçekleştirdiği bu
yaklaşımın örnekleri arasında Moda’da kendi evi (1944) ile Kavaklıdere’deki Cenap And Evi belirtilebilir Paul Bonatz’ın tasarladığı Ankara’daki Saraçoğlu Mahallesi de popülist yaklaşımın
önemli örnekleri arasındadır.
İkinci Ulusal Mimarlık akımı, Modern akıma bir tepki olarak ortaya çıkmasına karşın, Modernizmi
hiçbir şekilde reddetmemiştir.
Birinci ve İkinci Ulusal Mimarlık akımlarının birbiriyle benzeyen ve farklılaşan yönleri
bulunmaktadır. Ortak yönleri, her ikisinin de kriz dönemlerinin ürünü olması, ortasında birer dünya savaşı bulunması ve her iki akımın da mimarlıkta tarihsel biçimleri kullanmasıdır. Ancak bunların dışında bir benzerlik söz konusu değildir Her iki akım da seçmeci bir anlayışa dayanmasına
karşın, seçmecilik, Birinci Ulusal Mimarlıkta dinsel ve anıtsal yapılardan alınan öğelerle, İkinci Ulusal
Mimarlık akımında ise, geçmişteki sivil yapılardan alınan ögelerden yararlanılarak daha sade şekilde
uygulanmıştır.
Ünite 4
1950 Sonrası Türkiye’de Mimarlık
Siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel dönüşümler bağlamında, “1923-1950 arası dönem”, “1950-1980
arası dönem” ve “1980 sonrası dönem” olarak başlıca üç ana dönemden oluşur.
Savaş döneminde Avrupa’daki totaliter rejimlerin modern mimarlığa karşı tavır içine girmesi, Walter Gropius ve Mies van der Rohe gibi modern mimarlığın öncülerinin ABD’ye göçmesine ve mimarlık anlayışlarının gerek eğitimci, gerekse uygulamacı olarak bu ülkede yayılmasına neden olmuştur. Avrupa modern mimarlık anlayışının ABD koşullarında yeniden yorumu olan “Uluslararası Üslup” ortaya çıkmış ve buradan tüm dünyaya yayılmıştır. Batı mimarlığını oluşturan katı rasyonel anlayıştaki Uluslararası Üslup, Türkiye’de de geçerli olan mimari yaklaşım olmuştur.
Savaş sonrası toparlanma sürecinin tamamlanmasının ardından mimari arayışların ve tasarım
çeşitliliğinin yoğun olduğu dönem, 1960 sonrasıdır. 1960 sonrası, Batı’nın savaş yaralarını sardıktan
sonra ekonomik açıdan refaha kavuştuğu, toplumsal tabulara başkaldırı, çeşitli grupların hak ve özgürlük arayışları gibi farklı taleplerin ortaya çıktığı, farklı arayışlara yöneldiği, bunlara paralel olarak teknolojik gelişmelerin hız kazandığı, çoğulcu bir dönemdir.
SAVAŞ SONRASI YENİ DÖNEM VE 1950’LER MODERNİZMİ
1950 sonrası tek parti yönetiminde çok parti yönetimine geçişle birlikte ekonomik ve siyasi gelişmelere ilişkin olarak mimaride de bazı gelişmeler olmuştur.
Mimarideki değişiklikler şöyle sıralanabilir:
• Osmanlı’dan beri yapı talebinin kaynağı, kamu yapıları aracılığıyla daima devlet iken,1950’lerden sonra mimarlığı yönlendirmede artık gelişmeye başlayan iş çevrelerinin istekleri, beğenileri ve değer yargıları da egemen olmaya başlamıştır Ancak, özel sektörün güçlenmeye başlamasına ve verdikleri işler aracılığıyla yapılardaki beğeniyi saptamaya çalışmalarına karşın, bu dönemde önceki dönemlerden daha fazla kamu yapısı inşa edilmiştir. Dolayısıyla, Türk mimarlığındaki biçim tercihleri, kamu kurumları için yapılan binalar ile belirlenmiştir
• Türkiye mimarlığının tipolojik programına, yeni ekonominin ve genişleyen iş hacminin gereksinimleri doğrultusunda ofis-büro, market vb. gibi yeni yapı tipleri katılmıştır.
• Marshall Yardımı’nın tarımda makineleşmeye yöneltmesiyle, işgücünü kırsal alandan kentlere
göçe zorlayan süreç başlamıştır. Böylelikle, Türkiye’nin toplumsal coğrafyasıyla birlikte kentlerin fizik yapısı da değişime uğramaya başlamış ve mimarlığın geleceği dramatik biçimde etkilenmiştir.
• Dış yardımın yerli yapı endüstrisini yalnızca kaba inşaat malzemesi (çimento, tuğla, kiremit,
cam) ile sınırlandırmış olması ve serbest ticaret rejimi, inşaat malzemesi dışalımını kolaylaştırmıştır. Böylece, 50’li yıllar Türkiye’sinde yapı sektörü hızla canlanmış, büyük ölçüde ve lüks yapı malzemesi dışalımı gerçekleşmiş, ithal edilen malzemeler bağlı oldukları kullanım, biçim ve bunların gerisindeki düşünce kalıplarını da beraberinde getirmişlerdir
Bu dönemde mimarlar açısından ortaya çıkan bir diğer önemli gelişme, 1954’te Mimarlar Odası’nın
kurulmasıdır. 1927’de Ankara’da kurulan Türk Mimarlar Cemiyeti’nin 1934’te Türk Yüksek Mimarlar
Birliği adını alarak çok şubeli hale getirilmesinin ardından 1954’te, 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanunu’nun yasalaşmasıyla Türk Yüksek Mimarlar Birliği yetki ve olanaklarının büyük bir kısmını Mimarlar Odası’na devretmiştir. Mimarlık eğitimi konusundaki tek gelişme ise, 1956 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kurulması olmuştur
İkinci Dünya Savaşı öncesinde modernlik Avrupa ile özdeş tutulurken, savaş sonrasında Batı”nın lideri olarak ortaya çıkan ABD, Türkiye açısından yeni bir model olmuştur
Savaş yıllarının içe kapanık ortamından sonra uluslararası sisteme açılış ve iletişim ortamı, Batı
mimarlığına olan ilgiyi artırmıştır. 1930’larda Almanya ve Avusturya ile sınırlı kalan modern mimarlık
anlayışı, özellikle ABD ile ortaya çıkan yeni ilişkiler sonucunda, bu ülkedeki modern mimarlık
uygulamalarından güçlü bir biçimde etkilenmiştir. 1950’li yıllarda, “Uluslararası Üslup”, “Rasyonalizm”
ya da “Fonksiyonalizm” diye adlandırılan eğilim, biçimlendirici bakımdan hâkim rol oynamıştır. Bunda,
özellikle yabancı yayınların büyük rolü olmuştur
Uluslararası Üslup”, Savaş öncesi Modernist eğilimlerinin ABD’de yeniden yorumlanmış şeklidir. Avrupa Modernizmi’nin toplumsal-politik içeriğinden soyutlanmış ve ABD gökdelen mimarlığının teknik ve ticari deneyimi ile birleşip yenilenmiş bir versiyonudur Mimarlıkta “Rasyonalizm” kavramı,
yapıların biçimlerinin geometrik formlardan oluşması anlayışına dayanır. “Katı Rasyonalizm” terimi ise, dik açılardan oluşan prizma mimarisini ifede etmek için kullanılmaktadır. “Fonksiyonalizm” kavramı, modern mimarlığın temelini oluşturan, yapıların işlevden yola çıkarak tasarlanması anlayışına dayanmaktadır.
Uluslararası Üslup, Türkiye’de genel olarak Ulusal Mimarlık Akımı ideolojisi ile yetiştirilmiş mimarlar tarafından uygulanmıştır Büyük çoğunluğu yabancı dil bilmeyen, yabancı
ülkeleri tanımayan mimarlar, gelişmiş ülkelerdeki mimarlık hareketlerini, sadece yabancı dergilerdeki
fotoğraflardan izleyerek tanımışlardır. Bu nedenle Türkiye’de 1950’li yıllardaki bu durum, “dergi
mimarlığı dönemi” olarak da nitelendirilmektedir. Bu üslubun kullandığı malzemelerden çelik,
Türkiye’de pahalı ve uygulama tekniği bilinmeyen bir malzeme olduğu için, bilinen bir malzeme olan
betonarmeye yönelinmiştir. Bu nedenle bizdeki Uluslararası Üslup uygulamaları ülkenin sınırlı imkânları içinde, yerel düzeyde kalmıştır
Modern Amerikan mimarlığının etkisi altında Türkiye’de 1950’lerde ortaya çıkan modernizmin ikinci
evresinde başlıca mimari özellikler şöyle sıralanabilir:
• Kare veya dikdörtgen gibi asal geometrik biçimler kullanılmıştır.
• Genellikle yatay konumda bir dikdörtgenler prizmasından oluşan kütle üzerinde yükselen tek bir
prizmatik kütle en belirgin özelliktir.
• Saçak yerine teras çatı kullanılmıştır.
• Prizmatik kütleden oluşan yapıların teras çatılarında, Le Corbusier tasarımlarına benzer eğrisel
biçimlerden oluşan plastik öğeler, parabolik veya tonozlu eğrisel örtülü hacimler düzenlemek
oldukça yaygındır.
• Cephelerde betonarme karkas strüktür sistemini ve pencere bölmelerini ızgara sistemde dik açılı
kafes örgü biçiminde dışlaştıran cephe dokusu, tasarımın en önemli özellikleri arasındadır.
• Dönemin en gözde cephe kaplama malzemesi, markasının adı (BeTeBe) ile anılan cam
mozaiktir.
• Sağladığı saydamlık, hafiflik gibi özellikler nedeniyle geniş cam yüzeylere önem verilmiştir
1950’ler modernizminin Türkiye’deki ilk örnekleri de İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Emin Onat ve Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı İstanbul Adliye Sarayı (1948-1978), İkinci Ulusal Mimarlık üslubu ile Uluslararası üslup özelliklerini birlikte bünyesinde barındıran bir geçiş yapısıdır. Turgut Cansever ve Abdurrahman Hancı’nın Büyükada Anadolu Kulübü (1951-1957), ABD’li SOM’in Sedad Hakkı Eldem’in de katkısıyla tasarladıkları İstanbul Hilton Oteli (1953) ile Nevzat Erol’un tasarımı olan İstanbul Belediye Sarayı (1953) ise, bu yaklaşımın Türkiye’deki ilk uygulamalarıdır.
Kızılay Emek İşhanı (Enver Tokay, İlhan Tayman, 1959), Türkiye’nin ticari ofis mekânı olarak tasarlanan ilk gökdelenidir ve ilk giydirme cepheli yapıdır. Yapıda kullanılan betonarme teknolojisi, sonraki dönemde yapılacak olan yüksek yapılar için örnek oluşturmuştur
Ankara’da Ulus İşhanı ve Çarşısı (Orhan Bolak, Orhan Bozkurt,
Gazanfer Beken, 1955) (Resim 4.1), Elektrik İdaresi Etüd Dairesi (Vedat Dalokay, 1955), Etibank Genel Müdürlük Binası (Vedat Özsan, Tuğrul Devres, Yılmaz Tuncer, 1956), DSİ Genel Müdürlüğü (Enver Tokay, Behruz Çinici, Teoman Doruk, 1959), Sakarya Hükümet Konağı (N. Yaubyan, E. Kortan, H. Vapurciyan, A. Andoniadis, 1956), Eskişehir Porsuk Oteli (Orduevi) (Vedat Dalokay, 1956), İstanbul’da Çınar Oteli (Rana Zipci, Ahmet Akın, Emin Ertan, 1959) (Resim 4.2), İzmir Büyük Efes Oteli (Paul Bonatz, Fatin Uran, 1959) 1950’ler modernizminin en karakteristik örnekleri arasındadır
Katı rasyonel anlayıştaki Uluslararası Üslup’a Batı dünyasından yöneltilen eleştiriler, Türkiye’de de
yansımasını bulmuştur. Dönem sonuna doğru, farklı biçim arayışlarının gündeme geldiği görülmektedir. Bu bağlamda, İstanbul Sheraton Oteli (K. A. Aru, T. Aydın, H. Suher, Y. Emiroğlu, M. A. Handan, A. Erol, 1959), Türkiye’de bu anlayışı sonlandıran ve yeni dönemin habercisi olan önemli bir dönüm doktası oluşturmaktadır.
1960-1980 ARASI ÇOĞULCULUK DÖNEMİNDE TÜRKİYE’DE MİMARLIK
Çoğulculuk”, çeşitli eğilimlerin, düşüncelerin, yönetimde etkisini kabul eden siyasi yöntem, plüralizm anlamına gelmektedir.
1960’lı yıllar, Türkiye’de planlı ekonomik politikaların uygulamaya konduğu ve hızlı sanayileşmeye geçildiği yıllardır. Yapı malzemesi endüstrisinin kurulup gelişmesi gerçekleştirilmiştir. Malzemenin iç pazardan sağlanabilir olması, yapım faaliyetlerinin istikrar kazanmasını ve yapıların teknik düzeyinin yükselmesini sağlamıştır. Ancak, gelişen bu sektör, kentli, orta ve orta-üst sınıfların konutları ile büyük yapımların gereksinimlerini karşılamış, alt gelir grupları ile toplumun geniş kesiminin gereksinimlerini karşılayacak üretime yönelmemiştir.
Prefabrikasyon ise yapı sektörünün gündemine 1970’li yıllarda girebilmiştir. Sanayileşme, Türkiye’nin
yapı programına sanayi yapıları ve sanayi için hizmet yapılarını katmıştır.
Bu dönemde, niteliği açısından mimarları iki farklı grupta değerlendirmek doğrudur. Birinci grup,
Türkiye’de mimarlığın üst düzeyini temsil eden aydın kesimidir. Bu mimarlar, uluslararası akımları
kuramsal bir bilgi ve deney birikimiyle izleyen, etik ve estetik düzeyde tartışan mimarlardır. Diğer grup
ise, büyük bölümü yapsatçılık sistemi içinde yer alan, uluslararası piyasada yarışabilecek düzeyde
olmayıp iç piyasa koşullarının ölçütleriyle çalışmak durumunda olan mimarlardan oluşmuştur.
1960-1980 Döneminde Mimari Eğilimler
Parçalı prizmaların kompozisyonuna dayanan yaklaşım, ülkedeki mimarlar tarafından diğer tüm
yaklaşımlar içinde en yaygın biçimde kabul edilen ve kullanılan eğilim olmuştur. Prizmanın kendi
geometrisini korurken onu işlevsel biçimde parçalayan ve tekdüzelikten uzaklaştırarak sürprizli hacim ve mekân etkilerinin elde edilmesini amaçlayan bir tasarlama yöntemine dayanmaktadır.
Araziye yayılarak daha alçak yapılarla çözümlenen, koridorlar yerine iç ve dış avlular kullanan bir yapı programı söz konusudur. Böylece, hem Uluslararası Üslub’un rasyonalizmi, teknik ve ekonomik olanakları kullanılabilmiş hem de mimar tasarımda belirli bir özgürlük ve kişisellik alanı bulabilmiştir.
İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (Doğan Tekeli, Sami Sisa ve Metin
Hepgüler, 1959), ODTÜ Mimarlık Fakültesi (Altuğ ve Behruz Çinici, 1961), Hacettepe Üniversitesi (SİSAG Grubu, 1964), Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü (Cengiz Bektaş, Vedat Özsan, Oral
Vural, 1968) bu yaklaşımın örneklerindendir.
Yeni Brütalizm, Türkiye’de parçalı prizmaların kompozisyonuna dayanan yaklaşımı tamamlayan ve
geliştiren bir eğilim olarak tutunmuş ve yaygınlaşmıştır Yeni Brütalizm, malzemenin doğal doku ve rengiyle bırakılması ve yapının içinde yer alan işlevlerin estetik amaçlı olarak dışa yansıtılması ilkelerine dayanmaktadır.
Yapının içinde olanın gizlenmeden dışa yansıtılması ve vurgulanması, “tasarımda dürüstlük” kavramıyla açıklanmaktadır.
Yeni Brütalizm’in Türkiye’deki başlıca uygulamaları arasında, İstanbul Hukukçular Sitesi (Haluk
Baysal, Melih Birsel, 1959-1966), Ankara Stad Oteli (Doğan Tekeli, Sami Sisa, Metin Hepgüler, 1962),
Ankara Anadolu Kulübü (Ertur Yener, 1963), Harbiye Orduevi (Metin Hepgüler, 1969), İstanbul Reklam
Sitesi (Günay Çilingiroğlu, Muhlis Tunca, 1969) ile Tercüman Gazetesi Binası
Le Corbusier’nin ortaya attığı “Brütalizm” akımı, beton malzemenin kapatılmadan kullanılması ilkesine dayanmaktadır.
Organımsı Mimarlık (Organhaft) ve Ekspresyonizm, Türkiye’de bağımsız biçim arayışları içinde
ortaya çıkan iki eğilim olmuştur. Bu iki eğilimin ortak özelliği, her ikisinin de dik açıyı yadsıyan serbest
bir anlayışla tasarım yapılmasını esas almasıdır.
İkisi arasındaki en belirgin fark ise,
-Organımsı mimarlıkta işlevden yola çıkan içten dışa, yani tümevarımcı bir tasarım anlayışının;
-Ekspresyonizm’de ise formdan yola çıkan dıştan içe, tümdengelimci bir tasarım anlayışının söz konusu olmasıdır.
İstanbul Sheraton Oteli (K. A. Aru, T. Aydın, H. Suher, Y. Emiroğlu, M. A. Handan, A. Erol)
Organımsı mimarlığın Türkiye’deki ilk örneği olmuştur. Biçimlendirmede “organik”
bir estetiğin kavramlarına dayanan bu eğilimin diğer önemli örnekleri arasında, Büyük Ankara Oteli
(Marc J. Saugey, Yüksel Okan, 1960) ve Tandoğan Öğrenci Yurdu (Şevki Vanlı, Ersen Gömleksizoğlu,
1965) bulunmaktadır.
Ekspresyonizm ise, Türkiye’de daha kısıtlı bir uygulama alanı bulmuştur, genellikle büyük prestij yapıları bu anlayışla tasarlanmıştır. İstiklal Caddesi’ndeki Odakule (Kaya Tecimen, Ali Kemal Taner, 1970-1975) ve Ankara İş Bankası Kulesi (Yılmaz Sargın, Ayhan Böke, 1976) (Resim 4.5) anıtsallığı
vurgulayan Ekspresyonist örneklerdendir.
Yeni Rejyonalizm (Yeni Bölgeselcilik), 1960’ların başından itibaren Türkiye’de görülen bir diğer
mimari eğilimdir. Bu eğilimde, geleneksel mimarlık değerlerinin yeniden yorumlanması söz konusudur
Bazı mimarlar “gelenek” konusuna odaklanırken, diğerleri “çevre” bileşenini öne çıkarmıştır. Ancak her iki durumda da mimarlıkta Rejyonalizm’in kilit terimleri, “kentsel doku ve biçimler”, “ölçek” ve “tarihselliğe ilişkin kavramlar”dır.
Sedad Hakkı Eldem, Zeyrek SSK Binası (1963) tasarımında tarihi dokuya, ölçeğe ve topoğrafyaya
duyarlı bir yaklaşım sergilemiştir. Taksim’deki Atatürk Kitaplığı (1973-75), geleneksel mimarinin
brütalist anlayışla ilişki kurduğu bir örnektir. Eldem, bu dönemde geleneksel İstanbul konutunu yeniden
yorumlayarak tasarımlarına yansıtmıştır.
Bölgeselcilik tartışmalarında bir diğer etkili isim, Turgut Cansever olmuştur. Büyükada Anadolu Kulübü (1959), geleneksel T plan şemasını kullanması ve yapının çevreye uyumu açısından önemli bir tasarımdır.
Türk Tarih Kurumu Binası (Turgut Cansever, Ertur Yener, 1967) ise geleneksel mimarinin içe dönük anlayışını yorumlayan bir diğer önemli örnektir. Türk Dil Kurumu Binası (Cengiz Bektaş, 1972-78) da, geleneksel U sofayı yorumlayan, Yeni Rejyonalist anlayışın bu dönemdeki önemli örnekleri arasındadır.
Uluslararası Üslup, Uluslararası Üslup’un genel anlayışını korurken onu yeni kavramlarla birlikte kullanan örnekler de vardır. İstanbul Hukukçular Sitesi (Haluk Baysal, Melih Birsel, 1959-1966), Uluslararası Üslup’u Le Corbusier’den esinlenen Brütalist anlayışla bütünleştiren bir örnektir
Düz çatılar aktığı için eğimli çatıya dönülmüş, enerji tasarrufu nedeniyle
pencereler küçülmüş, ekonomi ucuz malzeme seçimini gerektirmiş ve böylece bir “Bayındırlık mimarisi” ortaya çıkmıştır
1980 SONRASI DÖNEMDE TÜRKİYE’DE MİMARLIK
Dönemin mimarisi, üç başlık altında sınıflanabilir:
• Piyasa mimarisi
• Resmi mimari
• Seçkin (elitist) mimari
-Piyasa mimarisi, 1960’larda başlayan piyasa uygulamalarının devamı niteliğindedir. Büyük bölümü
yapsatçılık sistemi içinde yer alan, uluslararası piyasada yarışabilecek düzeyde olmayıp iç piyasa
koşullarının ölçütleriyle çalışmak durumunda olan mimarların oluşturduğu tasarımları içermektedir
-Resmi mimaride genellikle modernist tasarımlar ağırlığını
korumuştur. Belediyelere ve bağlı kuruluşlara ait yapı talepleri ise zaman zaman yöresellik ve yerellik
arayışlarının biçimlerine sahip olmuşlardır
-Mimari nitelik açısından üzerinde durulması gereken, “seçkin mimari”dir. Bu mimari içinde, birkaç temel eğilim sözkonusudur. Bunlar, “geç modernizm”, “post-modernizm” ve “tarihselci-ulusalcı-yerel mimari” arayışları olarak sınıflandırılabilir. Geç modernizm ile post-modern biçimcilik, evrensel geçerlikte akımlardır. Program, mekân ve estetik değerler açısından simge ve mesaj değeri taşımaktadırlar
1980 Sonrası Mimari Yaklaşımlar
Geç modern yaklaşımlar, Özellikle ileri teknoloji gerektiren modernist yapılar, birer prestij simgesi olarak tercih edilmiş ve giderek artış göstermiştir. Modern ilkelere sahip olmakla birlikte, parçalı, eğrisel, köşeleri kırık geometrilerden oluşan yapılar, Le Corbusier’nin beş ilkesini ve beyaz mimarisini yeniden yorumlayan modernist yaklaşım ile Brütalizm ve Ekspresyonizm, bu dönemde uygulanan geç modern yaklaşımlar olmuştur Bu anlayıştaki nitelikli yapılar, tek ve tanınabilir olma, kurum
kimliği oluşturma gibi mimari çıkış noktaları ön plana alınarak tasarlanmışlardır.
Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü (Mehmet Konuralp, 1980), Yeşilköy Havalimanı (İç Hatlar Terminali) (Hayati Tabanlıoğlu, 1983), Dışişleri Bakanlığı Binası (Tamer Başbuğ, Hasan Özbay, 1984-88), YKB (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1989), Sabancı Center (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1988-93), İkitelli’deki Sabah Gazetesi (Mehmet Konuralp, 1990), DMC (Hayati-Murat Tabanlıoğlu, 1992-93), Akmerkez (Fatin Uran, 1993), Maslak’taki (eski) Osmanlı Bankası (Ertem Ertunga - 1989, Reşit Soley - 1996), Dış Ticaret Kompleksi (Emre Arolat, 2000) Borusan BMW Sergi Salonu (Gökhan Avcıoğlu, Durmuş Dilekci, 2001), Kanyon Alışveriş Merkezi (Tabanlıoğlu Mimarlık, Jerde Partnership, 2001), Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Olive Grove Tower) (Gerner Kronick + Valcarcel, 2002) geç modern mimarlık örnekleri arasında sayılabilir.
Tarihselci-ulusalcı-yerel mimari, kültürel kimlik arayışları, ya tarihsel mirasın korunması, ya da söz
konusu mirasa ait biçimlerin mimari yorum çeşitlemeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Demir Evleri (Turgut Cansever, Bodrum, 1987), Altunizade Konakları (Mutlu Çilingiroğlu, Adnan Kazmaoğlu, 1993-95), Hasol Yalısı (Doğan Hayzuran Hasol, Ayse Hasol Erktin, 1994), B2 Evi (Han Tümertekin, Çanakkale, 2001) bu anlayışla tasarlanan örneklerdendir.
Post-Modern hareket, Modern Mimari’nin tekdüze, sıkıcı, soyut, sıradan insanla iletişim kurmayan
seçkinci tavrına karşılık bir tepki hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Post-Modern mimarlar, Modern Mimari’nin reddettiğ her şeyi kabul edip, kabul ettiklerini reddetmişler
Charles Jencks, Michael Graves, Robert Stern, Charles Moore ve Stanley Tigerman Post-modern mimarlığın önemli isimleridir.
Reklamevi (Haydar Karabey, 1988), Yüksek İhtisas Hastanesi (Semra-Özcan Uygur, 1988-90),
Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1989-1993), Klassis Resort Hotel
(Şefik Birkiye, 1989), Capitol Alışveriş Merkezi (Mutlu Çilingiroğlu, Adnan Kazmaoğlu, 1990-93),
Doğan Şirketler Grubu Holding Binası (Shell Genel Md.) (Nevzat Sayın, Gökhan Avcıoğlu, 1991-93),
Maslak’taki (eski) Bank Ekspres (Sandy & Babcock Int., 1999), Hyatt Regency Oteli (Weidelplan Gmbh, 1991-94) Post-modern mimarlığın Türkiye’deki nitelikli örneklerindendir. Konut tasarımlarında da postmodern örneklerle karşılaşılmaktadır. Mercan ve Platin Siteleri (Behruz-Altuğ Çinici, 1993-95) Eryaman’da Konut Grubu (Tuncay Çavdar), Günay Çıtal Evi (Han Tümertekin, Bodrum, 1991-
1993) bu örneklerden bazılarıdır.
Yapı Programları ve Örnekler
*Resmi Yapılar; Yeşilköy Havalimanı (İç Hatlar Terminali) (Hayati Tabanlıoğlu, 1983), Karayolları
17. Bölge Müdürlüğü (Mehmet Konuralp, 1980), Halkbank (Hazine Müsteşarlığı) (Doğan Tekeli, Sami
Sisa, 1983-91), Gaziantep Belediye Sarayı (Tamer Başbuğ, Hasan Özbay, Baran İdil, 1990), Şekerbank Genel Müdürlüğü (Oral Vural, 1985), Yüksek İhtisas Hastanesi (Semra-Özcan Uygur, 1988-90), Fatih Hükümet Konağı (Tamer Başbuğ, Hasan Özbay, 1991-99) sayılabilir.
*Hizmet Yapıları ; YKB (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1989), Sabancı Center (Haluk Tümay, Ayhan Böke, 1988-93), Maslak’taki Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1989-1993) (2009’da yıkıldı), Garanti Bankası Genel Müdürlüğü (Olive
Grove Tower) (Gerner Kronick + Valcarcel, 2002), Doğan Şirketler Grubu Holding Binası (Shell Genel
Md.) (Nevzat Sayın, Gökhan Avcıoğlu, 1991-93), İkitelli’deki Sabah Gazetesi (Mehmet Konuralp, 1990), DMC (Hayati-Murat Tabanlıoğlu, 1992-93), Hürriyet Güneşli Tesisleri (Aydın Boysan), Milli Reasurans Merkezi (Sevinç-Şandor Hadi, 1987), Demirbank (HSBC) (Haluk Tümay, 1998), Osmanlı Bankası (Ertem Ertunga - 1989, Reşit Soley - 1996), Bank Ekspres Binası (Sandy & Babcock Int., 1999), İş Bankası Genel Müdürlüğü (Doğan Tekeli, Sami Sisa - ön proje, Swanke Hayden Connell Int. Ltd. – uygulama, 1993-2000), Kocaeli’de Aksoy-Technal Yönetim Binası (Gökhan Avcıoğlu, 1996), Reklamevi (Haydar Karabey, 1988), Ser Plaza (Tatsuya Yamamoto, Gökhan Altuğ, 1995-98), EGS (Yalçın-Burak Sağlıkova, 1998-2000), ATO Yerleşkesi (Haluk Pamir, 1999), Dış Ticaret Kompleksi (Emre Arolat, 2000), Borusan BMW Sergi Salonu (Gökhan Avcıoğlu, Durmuş Dilekci, 2001) başlıca örneklerdendir.
*Sanayi Yapıları: Sanayi yapılarının tasarlanması, prestij amaçlı olarak, bu dönemda önceki yıllara
göre daha ilgi çekici biçim denemeleriyle dikkat çekmiştir (Batur, 1996: 901). Eczacıbaşı İlaç Fabrikası
(Doğan Tekeli, Sami Sisa, 1989), Kavaklıdere Şarap Fabrikası (Oral Vural, 1987), Bursa’da Akayteks
Fabrika Yenilemesi, Emre Arolat, 1997), Yalova Elyaf Fabrikası (Gökhan Avcıoğlu, Durmuş Dilekci,
Aslı Şener Dilekci, 1996) bu dönem sanayi yapılarının örnekleri arasındadır.
*İş ve Alışveriş Merkezleri: Serbest piyasa ekonomisinin hüküm sürmesiyle birlikte tüketim kültürü
öne geçmiş, bu da alışveriş merkezlerine olan talebin artmasına neden olmuştur. Önceleri yalnızca büyük kent merkezlerinde yer alan bu yapılar, sonraları tüm ülkeye yayılmıştır. Alışveriş merkezlerinin
mekânsal düzenleri kimi zaman tek yapı ölçeğinde, bazen otel, ofis, konut bloklarının eşlik ettiği
kompleks yapılar içinde, bezen de kentsel yaşam için öneriler getirecek şekilde düzenlenmiştir (Batur,
1996: 901). Başlıca örnekler arasında, Atakule (Ragıp Buluç, 1986-89), Ataköy Galleria (Hayati
Tabanlıoğlu, 1988), Akmerkez (Fatin Uran, 1993), Capitol Alışveriş Merkezi (Mutlu Çilingiroğlu, Adnan
Kazmaoğlu, 1990-93), Sheraton-Karum (GMP, 1991), Metrocity İş ve Alışveriş Merkezi (Doğan Tekeli-
Sami Sisa, 2003), Kanyon Alışveriş Merkezi (Tabanlıoğlu Mimarlık, Jerde Partnership, 2001) sayılabilir.
*Turizm Yapıları: 1983 yılında çıkarılan Turizm Teşvik Yasası bağlamında, bu tarihten itibaren
turizm yatırımlarında büyük ve hızlı bir gelişme gerçekleşmiştir (Batur, 1996, s.902). Geç-modernist
tasarımların yanında, post-modern biçim arayışları da yaygın olarak yer almıştır. Bu post-modern
uygulamalar, kimi zaman yerel ve geleneksel motiflerin dikkatsiz ve yüzeysel şekilde tüketime
sunulmasıyla “kitsch” düzeyine de ulaşabilmiştir. Bu dönemde özellikle tatil köyü tasarımları içinde
doğal çevre ile uyumlu tasarlanan olumlu örneklerler yer alırken, biçimsellikten kurtulamamış örneklere
de rastlanmaktadır (Batur, 1996: 903). Bursa Kervansaray Oteli (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1983-88), Vakıf Sapanca Oteli (Şaziment-Neşet-Emre Arolat, 1989), Swissotel (Birleşmiş Mimarlar, 1989),
Sheraton İstanbul Maslak (eski Mövenpick Oteli) (Ertem Ertunga, 1989-92), Hyatt Regency (WeidelplannPeritower Oteli (Merih-Nuran Karaaslan, 1996), UlusoyTatil Köyü (Birleşmiş Mimarlar, 1991) bu dönemdeki başlıca turizm yapıları örneklerindendir.
*Eğitim ve Kültür Yapıları: 1980 sonrasında, nitelikli eğitim ve kültür yapıları da inşa edilmiştir.
Kültür yapılarının yanında, özellikle özel eğitim kurumlarının sayısının artmasıyla, bu alanda da prestij
gerektiren tasarımlara talep artmıştır. Bu örnekler arasında, Ankara AKM (Filiz-Coşkun Erkal – müze,
1989, Özgür-Azize Ecevit – diğer, 1995), Bilkent Üniversitesi Oditoryum ve Kütüphanesi (Erkut
Şahinbaş, Alpay Güleyen, 1999), Irmak Lisesi (Nevzat Sayın, 1999), ENKA Özel Okulları (Haydar-Banu Karabey, Erdal Özyurt, 1994), Sabancı Üniversitesi (CANNON, 1999), Akdeniz Üniversitesi Olbia Sosyal Tesisleri (Cengiz Bektaş, 1999) yer almaktadır.
*Dinsel Yapılar: Cami yapımı, 1980’den sonra hızla artan bir yapı etkinliği olmuştur. Ancak, ideolojik
zemindeki katılığa paralel olarak, cami tasarımları nitelik açısından düşük bir profil sergilemiştir
Vedat Dalokay’ın yarışma ile seçilen Ankara Kocatepe Camisi (1958) tasarımı gelmektedir. Modern bir tasarım anlayışına sahip olan bu proje uygulanmamıştır. Ancak, yine Vedat Dalokay’ın 1969’da tasarladığı Pakistan’daki İslamabad Faysal Camii, modern İslam mimarisinin dünyadaki en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde modern cami uygulamarı daha çok küçük ölçekte gerçekleştirilmiştir.