Konu Çalışma İnsan Hakları Ve Kamu Özgürlükleri 2. Ünite Ders Notu

serkankacan69

Active member
12 Eyl 2018
152
59
28
#1
İnsan Haklarının Felsefi Temelleri
İnsan haklarına ilişkin düşünsel temelleri medeniyet tarihinin ilk başlrına kadar geriye götürebiliriz. Örneğin; Çin, Hint, Yunan, Roma medeniyetlerinde özgürlük-eşitlik kavramlarına rastlanır. (ilkçağda)
Ortaçağda ise,
felsefi siyasal düşüncelerde kilisenin (dinsel) üstünlüğü sağlanmaya çalışılıp, insan hakları 2. Plana itilmiştir.
Yeniçağda, insan hakları olgusu yeniden doğmuştur. Toplum sözleşmesi kuramı, mülkiyet özgürlük, yaşam hakkı, güvenlik gibi temel değerler ve korunmaları gerektiği düşüncesi bu dönemin ürünüdür. Bundan dolayı, J. Bodin- T. Hobbes- J. Locke- J. J. Rouseau gibi düşünürler incelenmeye değerdir.
Yakınçağda, insan özgürlüğünün önünde engel olan eşitsizliğe reçete sunulmuş bir dönemdir. Sosyalizm düşüncesinin doğmasına da sebep olmuştur.

İLKÇAĞ ve İNSAN HAKLARI

1-ÇİN-HİNDİSTAN:
Çinde Teocu düşüncenin kurucusu Leo-Çe: İnsanlar doğuştan iyi ve eşit, devlet hiçbir insanın etkisinin olmadığı ruhun eseri, yöneticiler insanın bireysel yaşamına müdahele etmeyeceğini, bunda tek yolunun bu alanda kanun yapmak olduğunu belirtmiştir. Düşünüre göre, ideal devlet sınırlı alanda ordu ve diğer güçlerden yoksun genişleme arzusuna sahip olmalıdır. Devlet az yasa çıkarıp az vergi alamalıdır. Leo Çen bu düşünceleri ile bireyin özgürlüğü karşısında her ne kadar devleti sınırlasa da özgürlüğe karşı devleti savunan Konfüçyüslüğe de zemin hazırlamıştır.

Konfüçyüs: Siyasal öğretinin merkezine siyasal iktidarın sakıncalarını almış, güçlü siyasal iktdarın ailede sükuneti sağlayacağını ileri sürer. Bunun için yönetimin örf ve gelenekleri güçlendirmeye çalışmıştır.

Mo-Ti öğretisi: Her birey çevresine sevgi ile bağlı kalacak toplum sevgisi devletin eylemini belirleyecek, tolumun temeli olacak; devlet geçmişine geleneğine bağlı olmayacak, adil davranışlar sergileyecek, yönetim iyi planlanacak diyor.

Hindistan da ise özgürlük-eşitlik- sorunsalı hakkındaki görüşleri bu ülkedeki egemen olan kast sistemi ile olmuştur.

KAST SİSTEMİ:
Toplumu eşitsiz şekilde
din adamı, asker, çalışan, düz işçi, gibi sınıflara ayırma sistemidir. Bu sisteme brahmacılık-hinduizm gibi öğretiler değil, Budacılık (budizm) karşı çıkmıştır. Buda olarak anılan Prens Gautama da açık olmasa da davranışları ile bu sisteme karşı çıkmıştır.

Buda bütün insanlığa seslenen toplumun en alt sınıfını bile düşünen bir öğretidir. Kısa süreliğinede olsa buda, hindistanı aşarak çin, britinya, iran ve asyanındiğer bölgelerine yayılmış. Sebebi; Kast sistemine karşı ve halkçı eşitlikçi niteliğe sahip olmasıdır.

Not: Tarihsel süreçte Hindistan da eşitlik-özgürlük önündeki en büyük engel Kast Sistemi olmuştur.

2-ESKİ YUNAN:
Eski yunan dünyasında eşitlik-özgürlük sorunlarına değinen siyasal düşüceleri anlayabilmek öncelikle polis(site kent devlet) örgütlenme biçimini bilmeye bağldır.

Polis: Birkaç şehri ve bu şehirlerin kırsal kesimlerini de içine alan siyasal toplumsal birliktir. Bu brilik dinsel-askeri-toplumsal bütünlük göstermiştir. Polislerin her biri, özerk merkezi güç dışındadır. Merkezi güç dışında olma sebebi, her polisin kendi kutsallığı ve tanrılarının ayrı olmasıdır.

M.Ö. 5. Yüzyıl Polis Toplumu
Hukuksal açıdan 3 kesimdir: yurttaş(vatandaş), yabancılar(meteksler, metoikoslar) ve köleler.

Yurttaşlar(vatandaşlar)
Polisin yerli halkı ve belli hakları olan özgür kişilerdir yurttaşlar. Kadınlar hiçbir zaman yurttaş kabul edilmemiştir. (Sparta hariç) Kamusal toplumsal etkinliklerin dışında tutulmuşlar kadınlar. Erkekler ise, önceleri toprak sahipliğiyle yurttaş sayılırken, daha sonraları silah kullanma ile yurttaş sayılmışlardır.
Yurttaşlar homojen değil, çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Yönetim genelde soylu kesimin elinde, toplam nüfuz içinde yurttaşlar azınlıkta olmuştur.

Yabancılar(meteksler, metoikoslar)
Polise yerleşmiş olup ticaret-zanaatla uğraşmışlar, hiçbir zaman yurttaş olamamışlar.
Köleler:
Hiçbir hak ve özgürlüğü olmayan, üretim aracı olan kişilerdir. Köleler polisin maddi ihtiyacını karşılamış, yurttaşların çeşitli etkinliklerde yer almalarını sağlamış, gerekli boş zaman yaratmış, böylece doğrudan demokrasi uygulamalarının gelişmesini sağlamıştır.

Eski yunan polisleri özellikle Atina her zaman, demokrasi ile yönetilmiştir. Çünkü demokrasi belli koşullar olgunlaşınca gelişmiştir. Eski yunan demokraisisi köle ve kadınları kamudan uzak tutmuş. Eşitlik yurttaşlar arasında olmuş. Özgürlük ise kamu hizmetine katılmak ile özdeş görülmüş. Yani özgürlüğün ölçütü yönetime, yasaların yapılmasına ve katılmaya bağlı idi. Yunan polisinde bireyi çoğunluğun baskısndan kurtaracak önlemler düşünülmemiş. Yunana sisteminde devlet mutlak, bireyin üstündedir. Özgürlüğü ise, siyasal haklara sahip olarak düşünmüştür.

M.Ö. 6 Yüzyıl
Düşünce alanında devrim olmuş ve orta sınıf yükselmiştir. Olayları ele alırken tanrılara değil artık laik ve soyut söylemlere başvurmuş. Bu düşünsel devrim önce iyonya polisinde ortaya çıkmış ve kendini önce doğa felsefesinde göstermiştir.
Miletli Efesli Filozoflar, güncel-toplumsal-siyasal sorunlara doğrudan ilgilenmeyip evren-kosmosa yönelmiş.
İyonyalı filozoflar, (Thales, Anaksimondros, Anaksimenes, Heraikletos) doğa ve evreni tanrılar da değil doğa yasalarında görmüştür.
Demokritos ise, iyonyalı filozoflar gibi düşünüp ayrıca toplumsal-siyasal olgularda açıklık getirmiş. Yani insan kendi ihtiyaçları doğrultusunda kendilerini ve toplumsal ilişkileri geliştirip daha iyi yaşam koşullarına sahip olur. Devlet(polis) de bunun için yasalar yapmaya ve bu koşulları korumaya görevli insan eliyle yapılan yapay bir kurumdur.
Demokritosun bu fikri ile artık polis insanüstü kişilik olmaktan çıkmış (mitolojik yaklaşım), ve sahici düzleme çekilmiş devletin (polis) kaynağına insan yerleştirilmiştir.
Bu anlayış devleti kaynağını insandan alan meşruiyetini insan hizmet etmek amacında bulan amaç değil araç olarak göstermiştir.
Bu anlayış demokrasi ve insan haklarına giden önemli bir noktadır.

NOT: Polisin Yunanlılardaki anlamları: şehir, site, devlettir.

Atina siyaset ve kültür bakımından gelişirken, demokratik düzen kurulurken doğrudan insan ve toplum sorunlarını merkeze alam-n düşünce ve hareketi sofizmi-sofistleri ortaya çıkardı.

Sofizm / Sofistler :
Zengin kimselerin yönetimde etkili olmaları için bilgi satan kişilerdi. En ünlüsü Protagoras’tır.
( M.Ö 480-410) Protagoras kamusal kurumların insan refahına katkısı yönünden değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen ilk düşünürdür. Aklın önemine değinmiş ve toplumun devlet olabilmesini eşit bireyler arası antlaşmaya bağlamış.
Antiphon / Alkidamas : Bütün insanların özgür şekilde kendini sınırlaması, özgürlüklerin örgütlenme çerçevesinde güçlendirilmesi için yaptıkları antlaşmanın sonucudur. Bütün uluslar hatta kökler bile eşittir.(protogoras) Bazı sofistler ise kuvvete dayalı yönetimi savunmuştur. Sofizm sanat dünyasını da etkilemiş. Bunlardan biride ‘ sofokles’ tir . Pozitif hukuk üstünde doğa yasası var demiş. Penikleste pozitif hukuktan üstün doğal hukuk olduğunu söylemiş. İyonya felsefesi ve sofizmin yarattığı demokrasi ortamı bozulunca, artık asıl amaç devleti kurtarmak, yüceltmek, özgürlük-eşitliği dışlamak olmuş. Buna bağlı düşünürler, Sokrates-platon-aristo.
3-Roma uygarlığı (m.ö 8.yy) :
8 yy’da Roma devleti kurulmuş(m.ö). Roma uyrukları hukuksal açıdan yunan eski yunanı andırır (sınırlı sayıda yurttaşlar-yabancılar-köleler). Roma da uygulanan hukuk kuralları(lus civile) kamu hukuku alanında seçme-seçilme-askerlik yapma gibi hak-ödevler getirmiş. Özel hukuk alanında ise hak sahibi olma, geçerli evlilik yapma, davada taraf olmayı getirdi.(vatandaşlık hakları) Yabancılara (pereqrinus) ise ticari hayat ve Romalılarla evlenme hakkı getirilmiştir. Uyruk olmalarına rağmen onların hukuku ayrı idi. Lus civile değil lus qentiuma(yabancılar hukuku) tabi olmuşlardır. Bu ikili durum daha sonraları imparatorluk uyruklarına tanınan vatandaşlık hakkıyla son bulmuş. Köleler ise hiçbir hakkı olmayan, eşya muamelesi gören kişiler idi. Eski yunanın çöküş döneminde ortaya çıkan ‘stoacılar’ Romalıları etkilemiştir. Stoacılara göre insanlar tanrının çocuklarıdır, bu yüzden birbirlerinin kardeşidir. Böylece tanrısal-doğal yasanın hükmü altında yaşayan insanların eşitliği düşüncesine dayanmıştır. Bu düşüncelerin siyasi anlamı ise tek dünya devleti, dünya yurttaşlığı demektir. Bu anlayış Romada dünyaya hükmetme yayılmacılığına denk düşer. Önemli bir noktada şudur ki: Stoacıları bu fikri soyut anlamda özgürlüğü-eşitliği, somut anlamda ise dünyevi değeri önemsemeyen, kaderci eylemi, mevcut eşitsizliği, baskıcı rejimi savunur. Roma siyasal düşünüşün en önemlisi M.T.Cicero’dur. Ciceroda stoacıların doğal hukuk-evrensellik düş benimsemiş. Düşünüre göre aklın farklı kullanılması mutlak eşitlik diye bir kavramı ortadan kaldırıyor. Bundan dolayı cicero Roma’da özgür insan-kök ayrımını meşru görmekte. Yani bütün eşitsizlikleri Roma hukuk düzenine uygun görüyor. Cicero gibi önemli diğer düşünür L.A.Senecadır. seneca mal-mülke karşı gelmiş. Ona göre bu tutku özel mülkiyete ortaya çıkarır ki mülkiyet eşitliği bitiriyor. Bu düşünür de köleliği meşru görüyor önemli olanı bedensel değil içimizdeki özgür olduğunu savunuyor.

Orta çağda insan hakları 1-

Batı Avrupa:
Ortaçağı batı Roma imparatorluğun yıkılışıyla başlar, Rönesans ile son bulur. Bu dönemde feodalite var, güçlü merkezi iktidar yok, Hristiyanlık-papalık- onlara bağlı kiliseler şeklinde kurumsallaşan düşünce hayatı mevcuttur. Bu dönemin felsefi- siyasal düşünceleri, kiliseyi dünyevi iktidarda üstün kılmaya yöneliktir. (dinsel iktidar) devlet ve kilisenin ayrı, siyasal iktidar tanrı kaynaklı da olsa yöneticilere halk eliyle ulaşan, devletin doğal yasaya uygun keyfi olmayan bir yönetime sahip olduğunu orta çağda söyleyen ilk kayda değer düşünürdür Aquinumlu Thomas. Thomas gibi düşünen diğer iki düşünür P.Marsilius ve Occamlı William’dır. Marsilius : Hükümet kilisede bağımsız, ayrı olmalıdır. Devletin kaynağı halktır. Yasalar insan ve halk eşitliğine göre hazırlanmalıdır. Pozitif hukuk ta doğal hukuk gibi olmalıdır. Görüldüğü gibi ortaçağın sonlarına doğru (batı Avrupa) siyasal düşüncesi laik ve bireysel özgürlüğü-eşitliği savunur hale gelmiş.

2-İslam dünyası:
İslam düşünürleri Batı Avrupa’nın düşüncesinden farklı olarak eski yunan düşünürlerinin eserlerinden özgürce faydalanmış ve sentezlenmiştir. Avrupa eski yunan düşünce hayatını söz konusu İslam düşünürleri aracılığı ile öğrenmiştir.
İbn-i Rüşd Aristo’yu Avrupalılara tanıtmış. İbn-i Haldun ise tarihi toplumsal olguları esas alarak açıklamıştır. Devlet- toplum üzerine dikkate değer gözlemlerde bulunmuştur. Devleti birey- toplum lehine sınırlayan düşünceler ortaya atmıştır. Farabi toplumsal düzende adalet, barış insanları gerçek mutluluğa ulaştıran dayanışmaya, evrenselliğe vurgu yapmış. El mavendi devlet başkanı(halise) adalete uygun davranmalı demiş. Etmez ise görevinden alınmalı demiş. İbn-i Sina: devlet başkanının gücünün meşru olması gerektiği, bu meşruluğun ise bireylerin rızasına, bağlı olduğunu söylemiş. Bireyin rızası olmayan iktidarı, birey alaşağı edip, başkanı öldürme hakkı olduğunu belirtmiştir.

Yeni Çağda insan hakları:
1-jean bodin:
siyasal- toplumsal krizin olduğu Kanlı mezhep savaşları ortamında düşüncelerine olgunlaştırmış, devlet iktidarının merkezi güç olması gerektiğini savunmuştur. Bunun için geliştirdiği formül, “ünlü egemenlik” kuramıdır. Egemenlik mutlak, sürekli devredilemez. Bodin salt egemenlik kuramına bazı sınırlamalarda getirmiş.
A-)Egemen tanrısal-doğal yasaya uymalı. Bu yasalar yazılı olmayan, özgürlük, mülkiyet, güvenlik, barış gibi haklara işaret eder. Egemenin pozitif hukuk olan yasalarının doğal hukuka uyması vicdan işine kalmıştır.
B-) temel yasalar sınırlaması: egemen halefiyet yasası ve kamu topraklarının devredilmezliği yasasına uymalıdır.
C-) ekonomik:egemen özel mülkiyete dokunamaz, keyfi vergi topluyamaz.

Not: bu sınırlamaları devleti ihmal ederse herhangi bir yaptırım konusundan bahsetmemiş J.bodin

2-)T.hobbes: güçlü devletin en yetkin savunucusudur. Güçlü devletin olmaması halinde neler olabileceğini doğa(tabiat) hali kurgusu ile açıklamıştır. Devlet güvensizliğin, korkunun, belirsizliğin üstesinden gelen güçtür, devleti ejderha olarak tanımlamıştır. Ayrıca bireylerin yaptığı toplum sözleşmesidir. Devlet 3 ay bu güce uymalı, tabi olmalı. Cılızda olsa özgürlüğün izleri T.hobbes’ta vardır. O da şudur. Devlet keyfi hareket edemez, devletin varlığı da bireyin eşit-özgür olmasına bağlıdır. Devletin temeli birey, gücü birey, varlık nedeni bireyin özgürlüğü, eşitliği. Bir uyruğun özgürlüğü, egemenlerin uyrukların eylemlerini düzenlerken yasak etmediği işlerdir. Yani insanlar tüm işlerinde akıllarının öngördüğü şekilde hareket etmeli.
Not: hobbes ve bodinin özgürlükleri hukuksal güçle oluşmamış ve gerçek güvencelere bağlanılmamıştı.

3-) john locke:
Siyasal liberalizmi öncüsü, özgürlüklerin millitan savunucusudur. Devleti kuran toplum sözleşmesinde öncede zaten yaşam-özgürlük-mülkiyet hakları vardır. Bireylerin devlete devrettiği cezalandırma yetkileri sadece doğa(tabiat) hallerinde geçerlidir. Devlet yaşam-özgürlük-mülkiyet haklarına dokunamayacaktır. Aksi halde halk yönetime isyan eder. İsyan hakkı locke’nin insan haklarını güvenceye aldığı yaptırımıdır. 2. yaptırım ise kuvvetler ayrılığıdır. ( hatırlanacağı gibi bodin ve hobbes savunduğu özgürlükleri güvenceye alan yaptırımları önermemişlerdi) 1789 fransız bildirisi lockenin yukarıdaki düşüncelerini 2. Maddede tekrarlıyor. Demekki J.Locke ilk insan hakları belgelerini etkilemiş. Aynı zamanda bildirinin 16. Maddessinde lockenin kuvvetler ayrılığı düşüncesini yinelemiş.

4-) J.J.Rousseay: Siyasal toplumun varlığı birey iradesine dayanır, üyelerine eşit hak ve yükümlülük bahseder. Bundan dolayı gerçek bir özgürlük durumu yaşanmaktadır. Kendini herkese veren kişi kimseye vermemiş demektir. Kendi üzerinde başkalarına tanıdığı haklara, başkaları üzerinde kendisi de sahip olmayan hiçbir üye olmadığı için her birey yitirdiğinin tam karşılığını korumak için daha çok güç kazanmış demektir. Hobbes’a göre halk sadece devleti yaratma aşamasına katılırdı. J.J.R. ise halkı siyasal iktidarın hem oluşum hem de karar alma sürecinde görüyor. Yani yasalara boyun eğmekte olan halk, yasaları koyan halkın kendisi olmalıdır. Egemenlik devredilemez. Rousseau’nun düşünsel gelişime en büyük katkısı insanın devletin hem kaynağı hem de yegane sahibi olduğunu belirtmesidir. Rousseau halk egemenliğinin en yetkin savunucusu ve anlatıcısıdır. J.J.R. bunlara rağmen bireyin özgürlüğü ve azınlık hakları konusunda sorunlu görüşlere sahiptir. Devletin oluşumunda oybirliği varken, siyasal kararların alımında oy çokluğu esas alınmış yani çoğunluk nederse o olucak . itiraz eden azınlık ise sürgüne-ölüm cezasına çarptırılabilir.

Yakın çağda sosyal haklar :
19 yy. kapitalizmin dayattığı ağır çalışma koşullarının ve yarattığı sosyal eşitsizliklerin hissedildiği dönemdir. Bazı liberaller bile bu sıkıntılardan dolayı liberalizmı eleştirmiş hale geldiler. Örneğin : sismondi, stvart mill. Toplumsal zenginliğin yaratılmasında emekçilerin belirleyici konumuna ve buna karşın geniş toplum kesiminin gittikçe kötüleşen yaşam koşullarına kararlı şekilde dikkat çeken sosyalist düşünürler olmuş. Sosyalizmin düşünürlerinden :
S. Simon:
Toplumun temeli emektir demiş. Bu yüzden toplumu üreticiler yönetmeli demiştir.

Charles fourier:
Sanayi insanları yoksullaştırır kanısında olmuş. Kapitalizm koşullarında yoksulluk bolluktan kaynaklanır demiş.

Robet owen :
“ zenginliği işçi sınıf yaratır , bunun için zenginlik onların hakkıdır. ” demiş. Düşüncesini de uygulamış. Ortak olduğu new lanark fabrikasında çocukların çalışmasını engellemiş. İşçileri korumuş, sıkıntıda bile maaşlarını düzenli vermiş, çocuk kreşleri açmıştır.

Karl Marks- Friedrich Engels:
Kapitalizme köklü eleştiri getirmişler. Dolaylı olarak sosyal haklar fikrini geliştirmişler. Kapitalizm ve liberal düşüncenin olduğu yerde insan ve sosyal haklardan bahsetmek zordur demişler. Bu iki düşünür eleştrileriyle kapitalizmin gayri insani yanlarına işaret edip, sistemin sosyal yönde dönüşümünü sağlamıştır süreç içerisinde. (tarihsel süreç ) ilk dönem sosyalistler toplumsal zenginlikten çalışan sınıfında yararlanması gerektiğini belirten kapitalizmi savundular, 2. Dönem kapitalistler ise bu durumun aşılması gerektiğini belirtmişler.