Vize İktisada Giriş 2 Vize Ders Özeti

admin

Administrator
Yönetici
Admin
4 Eyl 2018
380
85
28
#1
İKTİSADA GİRİŞ-II


ÜNITE -1 MİKRO VE MAKRO İKTİSAT AYIRIM




İktisat, kısıtlı kaynakları kullanarak hangi malların kimler için, ne kadar üretileceği ve kimler tarafından tüketileceği gibi temel bir takım sorulara cevap arayan ve aynı zamanda fiyatın oluşum mekanizmasını açıklamaya çalışan bir bilim dalıdır. Kaynakların sınırlı ve ihtiyaçların sonsuz olması nedeniyle çeşitli sorulara yanıt arayan bir bilim dalı olarak ortaya çıkmış ve gelişme göstermiştir.

Mikro İktisat İktisadın mikro birimleri olan “bireyler” (tüketiciler) ve ” firmaların” (üreticiler) iktisadi faaliyetlerini inceler, aynı zamanda ihtiyaç, fayda, değer ve fiyat kavramlarını analiz eder. Piyasa türleri ve piyasaların işleyiş mekanizmaları, farklı piyasa koşullarında firma dengesinin nasıl oluştuğunun araştırılması da mikro iktisadın konuları arasındadır.

Makro iktisat Az sayıda ve büyük ölçüde toplulaştırılmış değişkenlerin analizi ile ilgilidir. Bunlar; toplam gelir, toplam tüketim, toplam tasarruf, toplam yatırım ve fiyatlar genel seviyesi vs. gibi değişkenlerdir. Ülke ekonomisi ve dünya ekonomisini ilgilendiren konu başlıkları da makro iktisadın ilgi alanında bulunmaktadır. Bu anlamda yine istihdam, büyüme, enşasyon, kamu dengesi, dış ticaret, ödemeler dengesi gibi konularda makro iktisadın içindedir. Makro iktisatta, ekonomi bir bütün olarak ele alınmakta ve bu bütün içindeki birimlerin ayrı ayrı dengeleri değil de ekonominin tüm dengesi araştırılmaktadır.

Makro İktisadın Doğuşu ve Keynes

İktisadın ortaya çıkışı, 18. yüzyılda İngiltere’de başlayıp, Avrupaya yayılan, Sanayi Devrimi yıllarına kadar dayanır. Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” 1776, iktisadi analizin doğumu olarak kabul edilir. Adam Smith’in iktisadi düşünce okulu olan Klasik iktisatçılar fiyat mekanizmasının görünmeyen bir el gibi işlediğini, piyasayı daima tam istihdamda dengeye getirdiğini ileri sürmüşlerdir. 1930 sonrası makro iktisadın ortaya çıkışı önemlidir. Büyük Bunalım dönemi olarak da adlandırılan bu 10 yıllık süreçte, işsizlik oldukça yüksek düzeylere çıkmıştır. Bu kadar uzun süren yüksek işsizliği açıklamakta Klasik iktisadi düşüncenin yetersiz kalması, makro iktisadın doğup gelişmesine öncülük etmiştir. Büyük Bunalım dan Önceki dönemlerde dünya ekonomisinde çok büyük sorunlar yaşanmamıştır. Bu dönemde iş arayan herkes fazla zorlanmadan iş bulabilmiş, gelirler önemli ölçüde artmış ve fiyatlar nispeten istikrarlı bir seyir izlemiştir. Ancak 1929’un sonlarına doğru işler ters gitmeye başlamış ABD’de 1929 yılında 1.5 milyon kişi işsiz iken 1933’te işsiz sayısı on kat artarak yaklaşık 13 milyona ulaşmıştır. Öte yandan ABD 1929’da 103 milyar dolar değerinde yeni mal ve hizmet üretmişken, 1933’te yaklaşık yarı yarıya azalarak 55 milyar dolara düşmüştür. “Makro İktisat” II. Dünya Savaşı sonrası döneme kadar pek de kullanılan bir kavram değildi. Ancak, ortaya çıkan sorunların çözümünde Klasik modellerin yetersiz kalması makro iktisadın doğup gelişmesine öncülük etmiştir. Bu bağlamda “Büyük Buhran”’ı açıklayan John Maynard Keynes’in görüşleri öne çıkmıştır. 1883-1946 yılları arasında yaşayan ünlü İngiliz ekonomist John Maynard Keynes, Büyük Buhran’ı açıklayan ve devletin belli politikalarla ekonomik çöküntülerin üstesinden gelebileceğini iddia eden yeni bir teorik çerçeve ortaya koyarak modern makroekonominin öncülüğünü yapmıştır. İktisat tarihinin en önemli çalışmalarından birisi, John Maynard Keynes’in 1936’da yayınlanan “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” dir. Bu kitapta Keynes, piyasaların ve bunların davranışları ile ilgili bilgileri kullanarak karmaşık iktisadi olayları açıklamaya dönük bir teori geliştirmiştir. Keynes, Klasik modellerin öne sürdüğü şekilde istihdamın fiyatlar ve ücretler tarafından belirlendiği görüşünü reddetmiş ve ekonomide üretilen mal ve hizmetlere olan toplam talebin, istihdamı belirleyen temel faktör olduğu görüşünü geliştirmiştir. Keynes devletin çeşitli politikalarla ekonomiye müdahale edebileceğini, böylece üretim ve istihdam hacmi üzerinde etkili olabileceğini savunmuştur. Klasik modellerin kabul ettiği “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” felsefesinin tamamen zıddı olarak değerlendirilmektedir. Keynes’in yaklaşımı, özel sektör talebinin yetersiz kaldığı bir dönemde, üretimdeki ve istihdamdaki düşüşü önlemek için devletin toplam talebi destekleyerek ekonomiye müdahale etmesi gerektiği şeklinde özetlenebilir. Keynes’in temel tezi, piyasa ekonomilerinin her zaman kendilerini düzeltecek bir mekanizmaya sahip olmadığı, yani düşük işsizlik ve yüksek üretim düzeylerini her zaman garanti edemeyeceği biçimindedir. Böylece makro iktisat, mikro iktisattan farklı kavramları, konuları ve analiz yöntemiyle gündeme gelmiş oldu. Keynes, Uluslararası Para Fonu (IMF) kurulmasında ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası para sisteminin oluşumunda, kitabındaki düşüncelerinin dışında önemli katkılar yapmıştır.

MAKRO İKTİSADIN BİLEŞENLERİ

Mal ve hizmetlerin üretim, tüketim, alım ve satımı, ihracat ve ithalatı, bunlar karşılığında yapılan ödemeler, borç alma-verme ve yatırım gibi ekonomik faaliyetler makroekonomik yapı içinde karşılıklı etkileşimle gerçekleşmektedir. Makroekonomik yapının işleyişi mal, hizmet ve parasal akımların birlikte gerçekleşmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda makro iktisadın ekonomide dört temel gurubun (hane halkı, firmalar, devlet ve dış âlem) davranışları üzerinde durduğunu söyleyebiliriz.

“Ekonomideki Faaliyetlerin Döngüsel Akımı’’ yardımıyla üç aşamalı olarak açıklamaya çalışalım. Birinci aşama “mal ve hizmet akımı’’dır. Bu akımın başlangıç noktasını hane halkı ve firmalar oluşturur. İkinci aşama devletin yer aldığı vergiler ile mal hizmetlerin oluşturduğu bir süreçtir. Üçüncü aşamada ise dış âlem ilişkileri yer almaktadır. Hane halkı üretim için gerekli üretim faktörlerini (doğa, sermaye, emek) firmalara sağlamaktadır. Firmalar ise hane halkı için tüketim malları sağlamakta, hane halkı bu malları satın almaktadır. Mal ve hizmet akımı devam ederken ters yönde bir akım daha (para ve harcama akımı) aynı şekilde devam etmektedir. Burada hane halkının üretim kaynağı olarak verdiği sermaye emek ve doğa karşılığında ters yönlü rant, ücret ve faiz hane halkına gelmektedir. Bu aynı zamanda hane halkının gelirlerini oluşturmaktadır. Buna gelir akımı da denilebilir. Diğer taraftan firmalar ürettikleri malları hane halkına sattıkları için, hane halkı bu malların karşılığını ödeyeceklerdir. Bu sayede mal akımına ters yönlü bir para akımı (harcama akımı) sürekli bir şekilde devam etmektedir. Diğer bir ekonomik birim ise devlettir ve ekonomide devletin de çeşitli ekonomik işlevleri bulunmaktadır. Klasik anlamda devletin temel görevlerinden birisi ülkenin bağımsızlığını dışarıya karşı korumak, diğeri ise içeride güvenliği sağlayarak adalet dağıtmaktır. Günümüzde devlet daha çok sosyal bir varlık olarak vatandaşlara yönelik birtakım kamu hizmetleri sunmaktadır. Devlet kamu hizmetini yerine getirebilmek için vergi toplar. Bu vergiler dolaylı ve dolaysız olarak ikiye ayrılır.

Dolaysız vergiler; gelir vergisi, kurumlar vergisi, emlak vergisi, taşıt vergisi gibi vergi dairelerine yatırılan vergilerdir.

Dolaylı vergiler; Ürün fiyatlarına karışmış durumda olan vergilerdir.

Devlet firmalardan da kamu hizmetini sağlamak için mal ve hizmet alımı yapmaktadır. Bunların karşılığı olarak da harcama akışı oluşmaktadır. Günümüz ekonomileri artık dışa açık, yabancı ekonomiler ile değişik düzeylerde ve türlerde ilişki içindedir. Bir ekonomide makroekonomik dengenin gerçekleşmesi gelir, harcama eşitliğinin sağlanabilmesine bağlıdır. Bunun için ekonominin geneli için elde edilen gelirin tamamının harcanması gerektiği açıktır. Yani harcanmayan, arta kalan hiçbir gelir kalmamalıdır. Bunun anlamı ekonomik birimlerin tasarruf yapmamasıdır. Oysa gerçek yaşamda bu mümkün değildir ekonomik birimler gelirlerinin bir kısmını tüketmez ve bir şekilde tüketimlerinin bir kısmını ötelerler. Bu durumda ekonomik birimlerin tasarruf yaptıklarını söyleyebiliriz. Böyle bir durumda yapılan tasarruf kadar harcama eksiği ortaya çıkacaktır. Ekonomideki daralmanın, gerilemenin ortadan kaldırılmasının yolu ise tasarruşarın bir şekilde harcamalara kanalize edilmesidir. Günümüz ekonomilerinin işleyişinde finansal sistemin önemli bir etkisi bulunmaktadır. Finansal sektör, finansal piyasalar sayesinde birikimleri reel yatırımlara dönüştürür. Bununla birlikte ekonominin etkin bir şekilde işlemesi ve büyümesi için finansal sistemin etkin çalışması da oldukça önemlidir. Finansal sektör reel sektörün rakibi değil, onun tamamlayıcısıdır.

MAKRO İKTİSADIN TEMEL KONULARI

Toplam mal ve hizmet üretimi, üretim artışı (ekonomik büyüme), ekonomik dalgalanmalar (genişleme ve daralmalar), kaynakların kullanım sorunu (işsizlik), fiyat istikrarı (enşasyon, deşasyon) dış ekonomik ilişkiler (ödemeler dengesi), faiz oranlarının belirlenmesi, döviz kurlarının oluşumu gibi konular makro iktisadın ilgi alanı içindedir. Her hükümet bu göstergeleri büyük bir dikkatle izlemek durumundadır özellikle işsizlik ve enşasyon oranını makul sayılabilecek düzeylerde tutmaya ve üretim hacmini arttırmaya dönük politikalara büyük ilgi göstermektedir. Makro iktisadın ilgi alanına giren temel değişkenler şöyle sıralanabilir;

Üretim düzeyi ve ekonomik büyüme

İşsizlik ve istihdam

Enşasyon ve fiyatlar genel düzeyi,

Dış ekonomik ilişkiler (Ödemeler Bilançosu)

Üretim Düzeyi ve Ekonomik Büyüme: Bir ekonominin bütün olarak büyüklüğünün ölçüsü o ekonominin ütetim gücü tarafından belirlenir. Bir ekonomide mevcut kaynakların ne ölçüde değerlendirildiği, üretim faktörlerinin kullanım biçimi, o ekonomideki üretim düzeyi yani gelir düzeyine bağlıdır. GSYH (Gayri Safi Yurtiçi Hasıla)’ bir ekonomide belli bir dönemde (1yıl) üretilen tamamlanmış (nihai) mal ve hizmetlerin parasal değerleri toplamıdır GSYH aynı zamanda bir ulusal ekonominin yıllara göre performans değerlendirmesinde kullanılır. Genel olarak daha fazla GSYH mal ve hizmet üretimi yoluyla yaşam standartlarının yükseltildiği düşünülür. Bu nedenle bir performans ölçütü olan GSYH rakamlarının düzeyi ve değişimi oldukça önemlidir. Bu ve benzeri, nedenlere bağlı olarak, bir ülkenin üretim gücü ve aynı anlamda değerlendirilen GSYH düzeyi makro iktisadın temel konularından birisi olmaktadır.

Bir ülkenin üretim gücünü bilmek tek başına belli düzeyde açıklayıcı olmaktadır. Makro İktisadın en güncel konularından birisi olan ekonomik büyüme, toplumların refah ve yaşam standartlarında gelişmenin sağlanması için çok önemlidir. Bir ülkede yaşayan insanların yaşam standartlarını sürekli biçimde artırmanın tek yoludur. Ekonomik büyüme basit olarak ülke vatandaşlarının istediği mal ve hizmetleri üretebilme gücünü arttırmak olarak tanımlanabilir. Büyüme hızı ise belirli bir dönemde, genellikle bir yılda, milli gelirin yüzde kaç arttığını gösterir.

Ekonomik büyümenin iki kaynağı bulunmaktadır.

Üretimde kullanılan üretim faktörlerinin miktarının artmasıdır.

Üretim faktörlerinin verimliliğinin artmasıdır.

Böylece aynı miktardaki üretim faktörleri ile daha fazla üretim yapılması mümkündür. Bir ülkenin sahip olduğu üretim kaynakları işgücü, sermaye, doğal kaynaklar, teknoloji ve bilgi birikimi yıldan yıla değişmektedir.

Mal ve hizmet üretimi için gerekli kaynaklara sahip olmak, kaynakları nicelik ve nitelik olarak geliştirmek, üretim kapasitesini arttırmak ve buna yönelik gerekli politika bileşenlerini saptamak ve uygulamak refah olgusunun diğer boyutu olarak karşımıza çıkmaktadır. XX. yüzyılın ortalarından itibaren, temel üretim faktörlerine ‘bilgi’nin eklenmesine yol açan bilgi devrimi ile Literatüre yeni kavramlar girmiştir. Bunlar bilgi toplumu, bilgi ekonomisi, beşeri sermaye, Araştırma Geliştirme (Ar-Ge), yaparak öğrenme (learning-by-doing) ve teknoloji yayılımı (spillover) gibi kavramlardır.

İşsizlik ve İstihdam

İstihdam: emek, sermaye, toprak vb çeşitli üretim faktörlerinin fiili olarak üretim sürecinde kullanılmasıdır.

Eksik istihdam: üretim faktörlerinin bir kısmının üretime katılmaması (katılamaması) durumuna denir.

Tam istihdam: cari ücret düzeyinde çalışmak isteğinde olanların tamamının çalıştırıldığı durumdur.

Tam istihdamın gerçekleşmiş olduğu bir ekonomide, mevcut çalışma koşullarında ve cari ücret düzeyinde çalışmak isteyen tüm emek sahipleri iş bulabildiği gibi, ülkenin mevcut sermaye stoku ve tabiat (doğa) faktörü de tamamen üretime katılmış durumdadır.

İşsizlik, her ülkede en önemli sorunlarının başında gelmektedir. Ülkeler teknolojik olarak gelişirken, üretim sistemleri değişmekte ve iş gücünün bu gelişmelere ayak uydurması zorlaşmakta nüfus artışına bağlı olarak artan işgücüne istihdam imkânları yaratmak sorun haline gelmektedir. Bu sorunun nedenlerini bulmak ve çözüm yolları geliştirmek ise makro iktisadın konusudur.

İstihdam, emek, sermaye, toprak vb. gibi çeşitli üretim faktörlerinin fiili olarak üretim sürecinde kullanılması demektir. Mevcut üretim faktörlerinin bir kısmının üretime katılmaması (katılamaması) durumuna eksik istihdam ya da işsizlik denir. Üretim faktörlerinin tamamının kullanımı durumu ise tam istihdam olarak ifade edilir.

Tam istihdamın gerçekleşmiş olduğu bir ekonomide mevcut çalışma koşullarında ve cari ücret düzeyinde çalışmak isteyen tüm emek sahipleri iş bulabildiği gibi, ülkenin mevcut sermaye malları stoku ve tabiat (doğa) faktörü de tamamen üretime katılmış durumdadır. Ekonomik anlamda emek ya da işgücü ülke nüfusuna bağlı olan bir faktördür. İşgücü bir ekonomide çalışma istek ve kabiliyetine sahip nüfus olarak tanımlanmaktadır. İş gücü ya da aktif nüfus ise çalışanlar (istihdam edilenler) ve çalışmayanlar (işsizler) olarak sınışandırılmaktadır. İşsizliğin olması, işgücünün kullanılmayarak daha az üretim yapılması anlamına gelir. İktisatta “Okun yasasına” göre işsizlik oranındaki her %1’lik artış GSYH’nın %2,5 oranından daha düşük olmasına neden olmaktadır.

İşsizliği; çalışma gücü ve arzusu olduğu halde cari ücret düzeyinde iş arayıp da bulamayanların toplamı İşsiz ise; çalışma istek ve gücünde olup piyasadaki cari ücret haddinde çalışmak isteyen, fakat makul ve uygun bir iş bulamayan kimse olarak tanımlamamız mümkündür. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nün tanımına göre, kişinin çalışmak isteği ve gücünün yanında fiilen iş arıyor olması da gerekir. Bu bağlamda çalışma istek ve gücünde olduğu halde fiilen iş aramayan kimseler işsiz değildir.

Bir ülkede işsizler ile çalışanların toplamı işgücünü meydana getirir. İşsizler sayısının işgücüne bölümü ise işsizlik oranını verir. İşsizlik Oranı = İşsizlerin Sayısı / İşgücü Şeklinde formüle edilir.

İradi İşsizlik: Kendi istediği şekilde bir iş olursa çalışacaklarını söyleyen kişilerin oluşturdukları işsizliktir. Sonuç olarak iradi işsizlik piyasada geçerli olan ücreti kabul ettiği takdirde çalışabilecek, iş olduğu halde çalışmayan, kişilerin meydana getirdiği işsizliktir.

Gayri İradi İşsizlik: İş bölümü, uzmanlaşma ve otomasyonun önemli olduğu ülkelerde sık sık ortaya çıkan ve ekonomi açısından asıl önemli olan işsizlik türüdür. Bu işsizlik diğer işsizlik türünün tam tersi olarak, şartlar ne olursa olsun çalışmak isteyen insanların, kendi iradesi dışında iş bulamamalarıdır. Bunun en önemli sebebi iş gücüne olan talebin yetersizliğidir. Bu işsizlik türlerini aşağıdaki gibi başlıklar altında açıklayabiliriz

Mevsimlik İşsizlik: Bazı ekonomik faaliyetlerin belirli mevsimlerde yapılabilmeleri sebebiyle ortaya çıkan işsizliktir. Tarım sektöründe işler mevsimlere dağılmıştır. Hasat sonrası birçok kişi tarla işleri bittiği için turizm firmalarında çalışan kişiler de mevsim bitince işsiz kalırlar.

Konjonktürel İşsizlik: Devreyi işsizlik adı da verilen bu gayriiradi işsizlik türü ekonomik hayatın hep aynı faaliyet seviyesini devam ettiremeyip dalgalanmalar oluşturulmasından dolayı ortaya çıkmaktadır. Ekonomik yaşamda zaman zaman ortaya çıkan daralmaların yarattığı işsizliktir. Özellikle talepte meydana gelen daralma sonucu üretimde bir daralma ya da durgunluk olduğunda birçok işçi işini kaybeder ve ekonomi tekrar canlanma dönemine girene kadar işsiz kalır.

Yapısal İşsizlik: Bir ülkenin ekonomik yapısında meydana gelen değişmelerin sebep olduğu işsizliğe “yapısal (structural) işsizlik” denir. Yapısal işsizliğin bir türü de teknolojik değişimlerden kaynaklanır. Uzun bir süre emek yoğun üretim tekniği kullanılmış bir alanda sermaye yoğun tekniklere geçilmesi, kullanılan emeğin bir kısmını atıl hale getirir ve işsizlik doğar. İlkel metotlarla tarım yapılan bir yerde fabrikasyona veya makineleşmeye geçildiğinde insan gücüne olan ihtiyaç azalır işsizlik doğar. Bunun yanında sanayi üretimin çeşitli kollarında da bu işsizlik görülür.

Gizli İşsizlik: Genellikle az gelişmiş ülkelerde çok rastlanan gizli işsizliği, marjinal verimliliği sıfır ya da sıfırın altında olan işçilerin durumu olarak tanımlayabiliriz. Bu kişiler fiilen çalışıyor görünmelerine rağmen, iş alanından çekildiklerinde üretimde hiçbir azalma olmaz. Bu tür işsizliğin sebebi üretim araçlarının yani sermayenin ve organizasyonun yetersizliğidir. Kasabaya veya şehre gidip iyi ücretle iş bulabilecek bir insanın ailesine veya köyüne bağlılığından dolayı, kendisine ihtiyaç olmadığı halde köyünde çalışması gizli işsizliktir. Ülkemizde tarımda çalışanların çoğu gizli işsizlik durumundadır.

Friksiyonel işsizlik: Geçici işsizlik olup, iş gücüne yeni katılanları ve işinden çıkartılanları ya da yeni iş arayanları kapsamaktadır. Bu tür işsizliğe geçici işsizlik de denmektedir. Ekonomik açıdan gelişmiş veya gelişmemiş bütün ülkelerde emek piyasasının iyi işlememesinden kaynaklanan bir işsizliktir. Ekonomide bazen bazıları boş gezerken, bazı yerlerin işçi araması gibi durumlar söz konusu olabilir.

Fiyat İstikrarı ve Enşasyon

Fiyat istikrarı, bir ekonomide fiyatlar genel düzeyinin aşağı ya da yukarı yönde hareket etme eğiliminin olmaması durumudur. Fiyat istikrarının önemini, fiyat istikrarının sağlanamaması durumunda karşılaşılan olumsuzlukları yazarak ortaya koyabiliriz:

Fiyat istikrarı sağlanamadığı ortamlarda, firma ve tüketiciler ya da kısaca ekonomide karar alan tüm

birimler, yatırım ve tüketim kararlarını alırken göreli fiyat değişmelerini kolaylıkla ayırt edememekte ve sağlıklı karar verebilmek için gerekli ve yeterli bilgiye sahip olamamaktadır.

Fiyatların istikrarsız olması, piyasadaki oyuncuların geleceği öngörememeleri nedeniyle finansal

piyasaların verimli finansal aracılık yapma yeteneklerini azaltmaktadır.

Fiyat istikrarsızlığı (örneğin enşasyon) durumunda yatırımcılar, özellikle uzun vadeli yatırımlarının

getiri oranlarında, ek olarak enşasyon ortamının yarattığı belirsizlik nedeniyle risk primi talep etmektedirler. Bunun sonucu olarak yüksek risk primi içeren reel faiz oranları yüksek seyretmektedir.

Fiyat istikrarının sağlanamadığı bir ortam, uygulanan politikalara güvensizlik yaratmakta ve

hükümetlerin kapsamlı ve uzun soluklu ekonomik programlar uygulaması mümkün olmamaktadır.

Fiyat istikrarsızlığı uluslararası piyasalarda ekonominin rekabet gücünü azaltmakta ve sermaye

piyasalarına erişimini kısıtlamaktadır.

Fiyat istikrarsızlığı, işgücü piyasalarının etkin çalışmasını engellediği gibi gelir dağılımını bozmaktadır.

Fiyat istikrarsızlığı, bireylerin karar alma süreçlerinde geleceğe bakmaktan çok, geçmişe endeksleme

alışkanlıklarının ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Ekonomide fiyat istikrarsızlığı denilince iki kavram kaşımıza çıkmaktadır.

Enşasyon, fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artıştır. Fiyat genel düzeyindeki hızlı yükselişler ise hiper enşasyon olarak adlandırılır.

Deşasyon, fiyatlar genel düzeyindeki sürekli azalmadır.

Deşasyon da enşasyon gibi ekonomi üzerinde olumsuz etkiler yaratır. Deşasyonist bir ekonomide, fiyatların sürekli düşmesi nedeniyle daha da düşeceğini bekleyen bireyler harcamalarını ileriki dönemlere erteler ya da harcama yapmak istemezler. Bu durum talep yetersizliğine, üretimin azalmasına ve ekonomide durgunluğa neden olur.

Deşasyon her ne kadar teorik olarak bilinse de uygulamada pek karşılaşılan bir istikrarsızlık türü değildir. Bununla birlikte fiyatların genelde artış eğilimi göstermesi, enşasyonu önemli bir olgu haline getirmektedir. Enşasyon memur, işçi gibi sabit geliri olanların fakirleşmelerine neden olur enşasyon, gelir dağılımı adaletsizliğine yol açar. Enşasyon, fiyatlar genel düzeyindeki sürekli bir artış yanında, paranın değerindeki sürekli bir düşmeyi de içermektedir. Fiyatlar genel düzeyi, piyasada alım-satıma konu olan mal ve hizmetlerin belli bir dönemdeki (ay veya yıl) ortalama fiyatlarıdır. Piyasadaki fiyat değişimini izleyebilmek için seçilen mal ve hizmetlerin fiyatları, aynı mal ve hizmete ait önceki dönemin ortalama fiyatları ile karşılaştırılmaktadır,

Enşasyon konusundaki yanlış enşasyonun mal ve hizmetlerin fiyatlarının artması olarak tanımlanmasıdır enşasyon sadece belli bir malın veya hizmetin fiyatının tek başına artması değil, fiyatların genel düzeyinin sürekli bir artış göstermesidir. Uygulamada bir başka yanlış da “enşasyonun düşmesi” ile ilgili algılamada ortaya çıkmaktadır. Enşasyonun düşmesi; fiyatların düşmesi, insanların alım gücünün artması, gelirlerinin yükselmesi demek değildir. Enşasyonun düşmesi, fiyatların daha az artması, insanların alım güçlerindeki azalma oranının düşmesidir.

Enşasyon Oranı ve Endeksler

Enşasyon oranı, fiyatlar genel düzeyinde belirli bir zaman diliminde meydana gelen değişme oranıdır. Bu oran, ülke genelindeki fiyat artışlarının ölçüsü olarak kullanılan fiyat endekslerinden yararlanarak hesaplanmaktadır. Bir ekonomide enşasyondan söz edebilmek için genel fiyat genel düzeyinin yani bütün mal ve hizmetlerin fiyatının ağırlıklı ortalamasının sürekli değişiyor olması gerekir. Enşasyon oranı veya fiyatlar genel düzeyindeki artış oranının (Enşasyon büyüklüğü) ne olduğu hakkında fiyat endekslerine bakarak karar verilir. Bu endekslerin değerindeki artış veya azalışa göre enşasyon oranları hesaplanır. Fiyat endeksleri;

Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE),

Toptan Eşya Fiyat Endeksi (TEFE)

GSYH Deşâtörü olarak sıralanmaktadır. Bu endeks ise özel imalat sanayinde oluşan üretim maliyetlerinin fiyat olarak değişimini ölçmektedir. Yani, imalat sanayi özel kesiminin o ay içinde yaptığı fiyat hareketini gösterir.

Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE)

Tüketicilerin satın aldıkları mal ve hizmetlerin perakende fiyatlarındaki değişmeleri ölçen TÜFE’dir. Son aşama olan tüketiciye ulaşan mal ve hizmetlerle, temel gereksinmelerindeki (Gıda gibi) değişimleri gösterir Ülkemizde TUÎK, tüketici sepetini belirler. Bu sepete hangi mal ve hizmetlerin dâhil edileceği belirlendikten sonra TÜFE aşağıdaki gibi hesaplanır:

Tüketici Sepetinin Cari Yıldaki Değeri

TUFE =-------------------------------------- x 100

Tüketici Sepetininin Taban Yılındaki Değeri

TÜFE hesaplandıktan sonra, iki dönem arasında fiyat genel düzeyinin nasıl değiştiği yani enşasyon oranı aşağıdaki gibi hesaplanır:

İkinci Yıldaki TÜFE - Birinci Yıldaki TÜFE

Enşasyon Oranı =----------------------------------- x 100

Birinci Yıldaki TÜFE

Üretici Fiyatları Endeksi (ÜFE)

ÜFE, toptan fiyatlardaki değişmeleri ölçer. Tarım, madencilik, imalat sanayi ve enerji sektöründeki belli sayıdaki ürünün fiyatlarındaki değişimleri inceler. ÜFE’de en çok izlenen rakam “çekirdek enşasyon”dur. Çekirdek enşasyon, özel imalat sanayi fiyat endeksidir ve özel imalat sanayinde oluşan üretim maliyetlerinin fiyat olarak değişimini ölçmektedir.

GSYH Deşatörü

En iyi enşasyon ölçüsü olarak kabul edilen GSYH deşatörü, milli gelir hesabında yer alan tüm mal ve hizmetlerin fiyat artışını içerir. Bu deşatörü bulmak için, GSYH’deki cari artış, sabit fiyatlarla hesaplanan reel artışla karşılaştırılır. GSYH deşatörü nominal GSYH’nın reel GSYH’ya oranıdır ve aradaki fark, fiyat gelişmelerini ifade eder.



Cari Fiyatlarla GSYH

GSYH Deşatörü =--------------- x 100

Sabit Fiyatlarla GSYH

Fiyat genel düzeyinin değerini iki dönem için bu şekilde hesapladıktan sonra, fiyat genel düzeyindeki değişikliği hesaplayarak enşasyon oranını aşağıdaki gibi bulabiliriz:

İkinci Yıldaki GSYH Deşatörü - Birinci Yıldaki GSYH Deşatörü

Enşasyon Oranı =----------------------------------------------- x 100

Birinci Yıldaki GSYH Deşatörü

Enşasyonun Etkileri

Gelir Dağılımını bozar

Tasarruf Oranlarını azaltır

Ödemeler Dengesini bozar

Ulusal Paradan Kaçışa neden olur

Dış Ekonomik İlişkiler (Ödemeler Bilançosu)

Ülke ile dış dünya arasındaki mal, hizmet ve faktör akımlarını içerir. Faktör akımları “sermaye”, “emek” ve “teknolojiden” oluşur. Uluslararası ekonomik işlemler sonucunda genellikle parasal bir ödeme vardır. Yani dış ekonomik ilişkiler ana ülke ile diğerleri arasında parasal bir sonuç doğuran tüm ilişkileri kapsamaktadır. Bir ülkenin bir yıl içerisinde tüm yabancı ülkelerle olan ekonomik ilişkilerini göstermek için belirli bir sisteme göre tutulan kayıtlara ödemeler dengesi veya ödemeler bilançosu adı verilir. Ödemeler bilançosu bir ülkenin dış ekonomik durumunun göstergesi olarak makro iktisat açısından çok büyük önem taşır. Ödemeler bilançosu; belirli bir süre içinde ülke vatandaşları ile yabancı ülkeler arasında yapılan ekonomik akımların ve bu akımlara bağlı değerlerin, transfer ödemelerinin ve rezervlerden meydana gelen değişikliklerin sistematik ve muhasebe kayıtlarına uygun olarak tespit edildiği istatistiki bir tablodur. Dış ödemeler bilançosunun açık vermesi, söz konusu ülkenin dış ekonomik ilişkilerindeki bozulmayı gösterir. Dış açık veren ülkelerin parası yabancı paralar karsısında değer kaybeder.

Ödemeler bilançosu, muhasebe sistemine göre tutulan bir bilanço olmasına rağmen, kalemler aktif ve pasif diye yan yana yazılmaz. Aktif kalemlerin pasif kalemlerden ayrılabilmesi için döviz çıkısına neden olan işlemler (-), döviz girişine neden olan işlemler ise (+) olarak kaydedilmektedirler.



MAKRO İKTİSATTA DEĞİŞKENLER ARASI İLİŞKİLER

Önceki açıklamalardan hatırlayacağınız gibi, reel gayri safi hâsılanın büyümesini ortaya koyan etkenlerden birisi, üretim faktörlerinin istihdamındaki değişmelerdir. Amerikan ekonomisine ilişkin büyüme ile işsizlik rakamlarını inceleyen “Arthur Okun” , reel büyüme oranının yüksek olduğu yıllarda işsizlik oranının düştüğünü, aksine reel büyüme oranının düşük düzeyde kaldığı hatta negatif olduğu yıllarda, işsizlik oranının arttığını saptamıştır. Kısaca GSYH’da yüksek oranda büyüme ile işsizlik oranının azalması birlikte gözlenebilir. Okun’un 1962’de ABD ekonomisi için işsizlik oranı ile ekonomik büyüme arasındaki ters yönlü ilişkiyi test eden ampirik çalışması iktisat literatürüne “Okun Kanunu” olarak girmiştir. Okun, ABD ekonomisini esas aldığı çalışmasında; işgücüne katılım, çalışma süresi ve verimlilikteki değişime bağlı olarak işsizlik oranı ile potansiyel hasıla arasındaki ters yönlü ilişkiyi ampirik olarak kanıtlamıştır. Okun yasası fiili hasılanın potansiyel hasıladan sapması durumunda işsizlik oranının bundan nasıl etkileneceği (yani fiili işsizlik oranının tam istihdam işsizlik oranından ne ölçüde sapacağı) konusundaki ilişkinin aşağıdaki gibi olacağını belirtmektedir.

Burada u fiili işsizlik oranını, u* doğal işsizlik oranını, y fiili reel hasılayı, y* potansiyel reel hasılayı belirtmektedir. Okun 1947-1960 dönemi itibarıyla ABD ekonomisi için P katsayısını yaklaşık olarak 0,3 olarak tahmin etmiştir. Buna göre, fiili hasıla potansiyel hasıladan %1 büyük olduğunda fiili işsizlik oranı doğal işsizlik oranının %0,3 altında olacaktır.







Enşasyon İşsizlik: Enşasyon ve işsizlik arasındaki ilişki teorik olarak Phillips eğrisi ile açıklanmak- tadır. Eğri, onu geliştiren İngiliz ekonomist Phillips’in (1861-1957) adını taşımaktadır. Phillips eğrisi, enşasyon ile işsizlik arasındaki ters orantıyı işaret etmektedir.

Enşasyon - Ekonomik Büyüme: Keynesyen ve Parasalcı iktisatçıların savunduğu,

“enşasyon ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkiler” görüşünün dayanakları şunlardır:

Enşasyondaki artış bireylerin servetlerinde azalışa neden olmaktadır. Bu nedenle bireyler enşasyon öncesi servet dengesine ulaşabilmek için tasarruf eğilimlerini arttırırlar ve sonuçta artan tasarruşar faiz oranlarını düşürmek ve yatırımları arttırmak suretiyle ekonomik büyümeyi arttırır.

Enşasyon, yatırım portföyünü finansal sektörden reel sektöre doğru kaydırmakta, sermayenin yoğunluğu artırarak ekonomik büyümeyi hızlandırmaktadır.

Enşasyon döneminde bireylerin reel tasarruf düzeylerini koruyabilmek için ellerinde daha fazla para tutmak zorunda olmaları, senyoraj geliri ya da enşasyon vergisinin artmasına neden olmaktadır. Hane halkından devlete doğru yapılan bu gelir transferi sonucunda hükümet, elde ettiği geliri yatırımların finansmanında kullanacak ve enşasyonist süreç ekonomik büyümeyi arttıracaktır.

Enşasyon dönemlerinde nominal ücretlerin enşasyona ayak uyduramaması, toplu pazarlıkların zaman alması veya hükümetlerin istikrar politikaları çerçevesinde reel ücretleri düşürme isteği söz konusu olmaktadır. Bu durum tasarruf eğilimi düşük olan kesimlerin reel gelirlerini azaltırken, tasarruf eğilimi yüksek olan kesimlerin reel gelirlerini arttırmak suretiyle ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkileyecektir.

“enşasyon ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkiler” görüşünü savunanların gerekçeleri ise şunlardır:

Enşasyon gelecekle ilgili olumsuz beklentilerin ortaya çıkmasına neden olmakta, bu da yatırımları ve büyümeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

Yüksek enşasyon oranı, yüksek enşasyon değişkenliğine neden olmakta ve ortaya çıkan belirsizlik ekonomik birimlerin piyasadaki sinyalleri tam olarak algılayamamasına ve piyasada oluşan yanlış sinyaller yatırımları ve büyümeyi olumsuz yönde etkilemektedir.

Farklı sektörlere ait fiyatlar farklı oranlarda arttığından enşasyon, ileriye dönük yatırım kararlarının etkinliğini bozmaktadır. Bu da kaynak dağılımını olumsuz yönde etkilemektedir.

Enşasyon ulusal paranın değer kazanmasına neden olmakta ve bu ihracatı olumsuz yönde etkilemektedir.

Enşasyon finansal varlıkların değerini düşürdüğü için, bireyler tasarruşarını genellikle altın ve gayrimenkul olarak tutmayı tercih etmektedirler. Altın ve gayrimenkule yönelen tasarruşar ise, reel yatırımları olumsuz yönde etkilemektedir.

Ayrıca nominal vergi sistemi ile etkileşimli olarak enşasyon oranındaki artış sermayenin maliyetini arttırmakta bu durum yatırımları ve ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkilemektedir.



UNITE -2 ULUSAL GELİR VE REFAHIN ÖLÇÜMÜ



GAYRİ SAFİ YURTİÇİ HASILA (GSYH)

Bir ekonomide işlerin nasıl gittiğinin ilk göstergesi, o ekonominin üretim miktarı ve onun nasıl geliştiğidir.

GSYH’nın Unsurları

  • GSYH’nın ekonomideki tüm aktiviteleri içermesi gerekmektedir. Bir ekonomide üretilen domates, petrol,
otomobil, film, kitap, ev, yol, köprü aklınıza gelebilecek tüm mal ve hizmetler GSYH’ya dahil edilir. O yüzden GSYH, bir ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin piyasa değeri ile ifade edilir.

  • GSYH hesaplanırken üretilen tamamlanmış (nihai) mal ve hizmetlerin hesaba katılması gerekmektedir. GSYH
hesaplamasında ara mallar “mükerrer (çifte) sayma” hatası yapılmaması için hesaba katılmaz. Doğru hesaplamada, eğer üretilen salçalar GSYH’ya dahil edilmişse, salça üretiminde kullanılan domatesin dahil edilmemesi gerekir.

  • GSYH hesaplanmasında hesap döneminde üretilen mal ve hizmetler dahil edilir. Daha önceden üretilmiş mal
ve hizmetler hesap döneminde işlem görse de GSYH’ya dahil edilmezler. Örn: 2012 yılında üretilmiş bir bilgisayar 2012 yılı GSYH’na dahil edilir ikinci el piyasada başka birine satılırsa bu işlem GSYH’ya dahil edilmez.

  • GSYH bir ülkenin sınırları içerisinde üretilen mal ve hizmetleri kapsar. Söz konusu ülkenin vatandaşları
tarafından başka bir ülkede üretilen mal ve hizmetleri kapsamaz. Örn: Bir Amerikan otomobil firması olan Ford’un Türkiye’de ürettiği otomobiller Türkiye’nin GSYH’na kayıt edilirken Zorlu Grubunun Rusya’daki fabrikasında ürettiği televizyonlar Rusya GSYH’na dahil edilmektedir.

  • GSYH belirli bir zaman periyodu için ölçülür. Zaman periyodu genelde üç ay ve/veya bir yıldır. Türkiye
GSYH’sı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 1987’den beri üç aylık dönemler için ölçülmekte ve açıklanmaktadır.

GSYH’NIN HESAPLANMASI

Bir ekonominin GSYH’ı üç farklı metotla hesaplanabilir. Eğer ölçme hataları yoksa normal şartlar altında bu üç farklı yöntemle hesaplanan GSYH’larm birbirine eşit olması gerekir

1.Üretim yöntemi,

2.Gelir yöntemi,

3.Harcama yöntemi’dir.

GSYH VE GSMH

1990’lara kadar dünyanın birçok ekonomisinde ulusal gelir ölçütü Gayri Safi Mitti Hasıla (GSMH) idi. GSYH ile GSMH arasındaki fark bir ekonominin yarattığı gelir ile elde ettiği gelir arasındaki farka eşittir. GSMH nerede olursa olsun bir ekonominin üretim faktörleri ile üretilen mal ve hizmetlerin parasal değeridir. Diğer bir ifade ile bir ülkenin üretim faktörleri ile o ülke sınırları içerisinde ve dışarısında belirli bir dönemde üretilen nihai mal ve hizmetlerin piyasa değeridir. GSMH hesaplamasında söz konusu olan üretimin mutlaka o ülkenin sınırları içerisinde gerçekleşmesi gerekmemektedir. Ülke dışında yaratılan gelirde GSMH hesaplamasına dahil edilmektedir. Dolayısıyla GSMH’yı elde edebilmek için o ülkenin GSYH’na net faktör gelirlerini (NFG) ilave etmek gerekmektedir:

GSMH = GSYH + NFG

Netfaktör gelirlerini (NFG) yerli üretim faktörlerine yurtdışından yapılan ödemeler ile yerli ekonomi tarafından yabancı üretim faktörlerine yapılan ödemeler arasındaki fark olarak tanımlayabiliriz. Örneğin Kocaeli’ndeki Hyundai Otomobil Fabrikasının elde ettiği kar Türkiye GSYH’na dahil edilirken, GSMH’ya dahil edilmez. Sermaye faktörünün geliri olan bu kar Güney Kore GSMH’sında yer alır. Fakat bu fabrikada çalışan işçilerin aldığı ücret Türkiye’nin hem GSYH’na hem de GSMH’sına dahil edilir. Diğer taraftan Rusya’daki Ram Store’un (Koç Grubu) elde ettiği kar Türkiye GSMH’sında yer alırken, Türkiye GSYH’sında yer almaz.

Her ne kadar ölçümleri farklı olsa da birçok ekonomi için GSMH ile GSYH arasında çok ciddi bir fark olduğunu söyleyemeyiz. GSYH yerli ekonominin durumu hakkında bilgi vermesi bakımından GSMH’ya göre daha iyi bir ölçüttür. Çünkü o ülkenin sınırları içerinde gerçekleştirilen üretim hakkında bilgi vermektedir. Fakat bir ülkenin vatandaşlarının ekonomik refahı hakkındaki doğru bilgiyi ise GSMH verecektir. Çünkü GSMH bir ülkenin vatandaşlarının yurtiçi ve yurtdışında elde ettikleri gelirin ölçütüdür.

DİĞER ULUSAL GELİR ÖLÇÜTLERİ

Safi Yurtiçi Hâsıla (SYH) ve Safi Milli Hâsıla (SMH)

GSYH brüt bir büyüklüktür. Diğer bir deyişle nihai mal ve hizmetlerin üretimi gerçekleştirilirken yıpranma ve eskime nedeni ile fiziksel sermayede meydana gelen değer kaybı amortismanlar hesaplamaya dâhil edilmemiştir. O yüzden safi (net) yurtiçi hasılaya ulaşmak için GSYH’dan amortismanların çıkarılması gerekmektedir. Aynı durum GSMH içinde geçerlidir. O zaman safi yurtiçi hasıla (SHY) ve safi milli hasıla (SMH) şöyle yazılabilir:

SYH = GSYH - Amortismanlar SMH = GSMH - Amortismanlar

Milli Gelir (MG)

GSYH’yı tanımlarken nihai mal ve hizmetleri piyasa fiyatı ile ifade ettik. Oysa mal ve hizmetlerin değeri faktör maliyeti cinsinden de ifade edilebilir. Bir mal ya da hizmetin faktör maliyeti o mal ya da hizmeti üretmek için kullanılan faktörlere yapılan ödemelerin toplanması suretiyle bulunabilir. Eğer devlet olmasa idi ne devlete vergi ödenecekti ne de devlet kişi ve kurumlara sübvansiyon ödemesi yapacaktı. O zaman bir mal ve hizmetin faktör maliyeti ile piyasa fiyatı aynı olurdu. O yüzden Milli (Ulusal) Gelir’i (MG) hesaplayabilmek için SMH’dan dolaylı vergileri çıkarıp, sübvansiyonları eklemek gerekir:

MG = SMH - Dolaylı Vergiler + Sübvansiyonlar

Aslında MG üretim faktörlerine yapılan ödemelerin toplamından başka bir şey değildir:

MG = Ücret + Kar + Faiz + Rant

MG’e aynı zamanda “faktör fiyatları ile safi milli hâsıla’’ da denir. Milli Gelir (MG) Safi Milli Hasıla (SMH)'dan dolaylı vergilerin çıkarılıp sübvansiyonların eklenmesi ile bulunabilir. Milli Gelir (MG), bir ekonominin sahip olduğu üretim faktörlerine yapılan ödemelerin toplamıma eşittir. Milli Gelir çoğu zaman diğer ulusal gelir ya da üretim hesaplamaları için kullanılan genel bir ifadedir. 0 yüzden milli gelir denildiğinde GSYH veya GSMH’nın kastediliyor olabileceğine dikkat ediniz.

NOMİNAL VE REEL GSYH

2010 yılında cari fiyatlarla yaklaşık olarak 1,099 trilyon t olan Türkiye GSYH’sı 2011 yılında 1,295 trilyon tl ye ulaşmıştır. Bu GSYH’n 2010’dan 2011 yılına yaklaşık olarak %18 büyüdüğü anlamına gelir. Bu aynı zamanda gelirin ya da harcamanın 2011 yılında 2010 yılma göre arttığını da gösterir Bunun farklı nedenleri olabilir; ya gerçekten 2010’dan 2011 yılına Türkiye’nin üretim kapasitesi artmıştır ya piyasada alınıp satılan malların fiyatları artmıştır ya da hem üretim hem de fiyatlar birlikte artmış olabilir. Hatta üretim artarken fiyatlar azalmış ya da fiyatlar artarken üretim gerçekte azalmış bile olabilir.

Yukarıda verilen 2010 ve 2011 yılları GSYH’ları o an piyasada geçerli fiyatlar, yani cari fiyatlarla hesaplanmış GSYH’lardır. GSYH’nın hesaplandığı dönemde piyasada geçerli olan fiyatlarla hesaplanmış GSYH’ya nominal GSYH diyoruz. Nominal GSYH’ya cari fiyatlarla GSYH’ da denir.

Nominal GSYH içinde fiyat değişmelerini de barındırdığı için özellikle bir ekonominin performansını değerlendirmede kullanılamaz. O yüzden fiyat değişmelerinin etkilerini içermeyen, dolayısıyla ekonominin gerçek üretim kapasitesini yansıtan bir ölçüte ihtiyaç vardır. Bu reel yada sabit fiyatlarla GSYH’dır. Reel GSYH fiyat değişmelerini içermediği için ekonominin gerçek üretim kapasitesindeki değişimi yansıtır. Reel GSYH hesaplanırken genellikle bir yıl seçilip GSYH o yılın fiyatları ile hesaplanır.

Nominal GSYH ile reel GSYH arasındaki temel fark kullanılan fiyatlardır. Örneğin 2012 yılı nominal GSYH hesaplanırken mal ve hizmetlerin 2012 yılı piyasa fiyatları kullanılırken, 2012 yılı reel GSYH’ı hesaplanırken 2012 yılında üretilen nihai mal ve hizmetlerin miktarları seçilen bir baz yılın fiyatları ile çarpılmaktadır. TÜİK sabit fiyatlarla GSYH hesaplamalarında 1998 yılı fiyatlarını kullanmaktadır. Örneğin 2012 yılının birinci üç aylık döneminde Türkiye’nin sabit fiyatlarla (1998 yılı fiyatları ile) GSYH’si 27,089 milyar t olarak gerçekleşmiştir. Oysa aynı dönemde nominal (yani cari fiyatlarla) GSYH 329,020 milyar t/'dir. GSYH 2012 yılı birinci üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre cari fiyatlarla %14,2’lik bir artış gösterirken sabit fiyatlarla GSYH artışı %3,2’dir



GSYH Deşatörü

Nominal olarak ifade edilen iktisadi değişkenleri reel olarak ifade edebilmek için fiyatların ne kadar değiştiği bilgisine ihtiyaç vardır. Mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki değişimi genel olarak fiyat endeksi olarak adlandırdığımız endeksleri kullanarak takip ederiz. Fiyat endeksi bir grup mal ve hizmetin cari fiyatlarla değerinin aynı mal grubunun belirli bir yıldaki (baz yıl) fiyatlarla değerine oranıdır. Fiyat endeksindeki bir dönemden bir başka döneme değişim (aylık ya da yıllık olabilir) fiyatlar genel düzeyindeki değişim oranını verecektir. Mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki değişim farklı fiyat endeksleri kullanılarak ölçülür. Bunlar arasında en çok kullanılan ve bir ekonomideki tüm kesimleri ilgilendiren fiyat endeksleri Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) ve Üretici Fiyatları Endeksi (ÜFE)’dir. Her iki fiyat endeksinde de belirli bir grup mal ve hizmet seçilmekte ve bu mal gurubun fiyatlar genel düzeyindeki değişim incelenmektedir. Ekonomideki tüm mal ve hizmetleri içeren fiyat endeksi ise GSYH Deşatörü’dür. GSYH deşatörü bir ülkede üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin genel fiyat ortalamasının değişimini yansıtır. GSYH deşatörü şöyle hesaplanır:



Nominal GSYH, Reel GSYH’nın Hesaplanması ve GSYH Deşatörü

Nominal GSYH

YIL
TV Üretimi
TV Fiyatı
TV Tutarı
Fındık Üretimi
Fındık Fiyatı
Fındık Tutarı
Nominal GSYH
2009

1000
1000
1.000.000
6000
7
42.000
1.042.000
2010

1100
1020
1.122.000
6500
7,5
48.750
1.170.750
2011

1150
1050
1.207.500
5500
9,5
52.250
1.259.750
2012

1220
1100
1.342.000
6200
10
62.000
1.404.000
Reel GSYH
YIL
TV Üretimi
TV Fiyatı
TV Tutarı
Fındık Üretimi
Fındık Fiyatı
Fındık Tutarı
Reel GSYH
2009

1000
1020
1.020.000
6000
7,5
45.000
1.065.000
2010

1100
1020
1.122.000
6500
7,5
48.750
1.170.750
2011

1150
1020
1.173.000
5500
7,5
41.250
1.214.250
2012

1220
1020
1.244.400
6200
7,5
46.500
1.290.900
GSYH Deşatörü
GSYH Deşatörü
Nominal GSYH
X
100
=

2009​
97,84
------------------
2010​
100,00
Reel GSYH
2011​
103,75
2012​
108,76



GSYH Her Şeyi Ölçer mi?

GSYH gerçekte her şeyi ölçemez. GSYH bir ekonomideki belirli bir zaman periyodundaki iktisadi aktiviteleri ölçen çok önemli bir değişkendir. Ulusal gelir hesapları sadece piyasada gerçekleşen iktisadi alışverişleri ölçer. Piyasa dışında gerçekleşen iktisadi aktiviteler ulusal gelir ölçümlerinde dikkate alınamazlar. Örn: kaçak içki-uyuşturucu üretim ve ticareti, kumar vb. mal ve hizmetler her ne kadar ciddi bir ekonomik büyüklüğe sahip olsalar da GSYH içerisine dâhil edilmezler. Kayıt dışı ya da yeraltı ekonomisi dediğimiz, bildirilmeyen dolayısıyla kayıt dışı yapılan iktisadi işlemlerde GSYH hesaplamalarına dahil edilmezler. Boyacı olmayan bir boyacıya boyatıp ve ücretini nakit öderseniz bu işlem GSYH içerisinde yer almayacaktır. Piyasa dışı iktisadi aktiviteler GSYH’ya dahil edilmezler. Eğer markete gidip bir kilo salatalık alır ve tüketirseniz bu GSYH içerisinde yer alır. Fakat evimizin bahçesinde yetiştirip tükettiğiniz salatalık GSYH ’ya dahil edilmeyecektir.



İnsani Gelişme Endeksi (İGE)

İGE gelir, eğitim ve sağlıklı yaşam süresini hesaba katarak ülkeleri insani gelişme düzeyine göre sıralayan bir endekstir. İnsani Gelime Endeksi Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından hazırlanmakta ve insani Gelişme Raporu içerisinde her yıl açıklanmaktadır.



Endeksin amacı, gelir düzeyinin ötesine geçen bir refah değerlendirmesi yapmaktır. Bunun da nedeni, gelir düzeyinin artmasının her zaman sosyal ve kültürel gelişmeye yol açmadığı gerçeğidir. Bu endekse göre Türkiye 2011 yılında insani gelişme açısından 187 ülke arasında 92. dir. Aslında Türkiye aynı yıl, SGP (Satın alma Gücü Paritesi)’ne göre hesaplanmış kişi başına reel GSMH’ya göre 57. sıradadır. Bu Türkiye’deki iktisadi gelişmenin toplumun yaşam kalitesine ve sosyal gelişmeye tam olarak yansımadığının bir göstergesidir.



UNITE -3 MİLLİ GELİRİN BİLEŞENLERİ: TÜKETİM, YATIRIM VE TASARRUF

TÜKETİM, TASARRUF VE YATIRIM İLİŞKİSİ

Bir ekonomide toplam harcamaların dört temel bileşeni olduğunu daha önceki bölümlerde görmüştük. Ekonomide bir dönemde üretilen mal ve hizmetlerin değerini ifade eden GSYH’yi “Y” ile gösterirsek, gelir-harcama ilişkisini aşağıdaki gibi ifade etmiştik:

Y≡C+I+G+NX (3.1)

Hatırlanacağı gibi milli gelir özdeşliği adını verdiğimiz bu özdeşlik, bir ekonomideki toplam mal ve hizmet üretimini ifade eden GSYH’nin toplam tüketim (C), toplam yatırım harcamaları (I), kamu harcamaları (G) ve net ihracat (NX) olarak dört bileşeni olduğunu ifade etmektedir.

Y≡ C+I+G (3.2)

Kapalı ekonomi, diğer ülkeler ile ticari ilişkilerin olmadığı bir ekonomi demektir. Diğer ülkeler ile ticari ilişkileri olan bir ekonomiye ise açık ekonomi adını veriyoruz. Dış ticaretin olmadığı bir durumda NX=0 olacağı için, özdeşlik yukarıdaki gibi ifade edilir.

I ≡Y- C – G {Tasarruflar} (S) (3.3)

İfadesini elde ederiz. Eşitliğin sağ tarafındaki ifadeye “toplam tasarruflar” veya sadece “tasarruflar” adını veriyoruz. Toplam gelirin tüketilmeyen kısmı tasarruf olarak adlandırılmaktadır. Ekonomide bütün tüketim hane halkları ve devlet tarafından yapıldığına göre toplam tasarruflar gelirin hane halkları tarafından ve devlet tarafından tüketilmeyen kısmıdır. Ekonomideki toplam tasarrufları aşağıdaki gibi ifade edebiliriz:

S≡ Y - C - G (3.4)

Devletin topladığı vergilerden hane halklarına yaptığı transfer ödemelerini çıkardıktan sonra kalan kısma “net vergi hasılatı” adını verelim ve aşağıdaki gibi ifade edelim:

T≡ TA - TR (3.5)

Bu ifadede TA devletin toplam vergi hasılatını, TR ise devletin sosyal güvenlik harcamaları veya sosyal yardımlar gibi hane halklarına yaptığı ödemeleri ifade eder. Vergiler hane halklarından alınıp devletin kasasına giren gelirden başka bir şey değildir. (3.4) ifadesi ile verilen toplam tasarrufun sağ tarafına net vergi hasılatını ekleyip çıkarırsak eşitliğin değeri değişmeyecektir:

S ≡ (Y- T- C){Özel Tasarruf} + (T-G) {Kamu Tasarrufu} (3.6)

Yukarıdaki ifadenin sağ tarafındaki ilk terim olan (Y–T–C), özel tasarruflar olarak adlandırılır. Özel tasarruflar hane halklarının yaptığı tasarrufları ifade eder. Eşitliğin sağ tarafındaki ikinci terim olan (Y–G) ise “kamu tasarrufları” olarak adlandırılır. Kamu tasarrufları devletin elde ettiği net vergi hasılatından kamu harcamaları çıkarıldıktan sonra kalan kısımdır. Ekonomideki toplam tasarruflar özel tasarruflar ile kamu tasarruflarının toplamından oluşur. Kapalı bir ekonomide gelirin tüketilmeyen kısmının tamamının yatırım için kullanıldığı varsayılır. Eşitlik bu durumu ifade etmektedir. Toplam tasarrufları “S” ile gösterirsek aşağıdaki tasarruf-yatırım eşitliğini elde ederiz:

I≡ S (3.7)

Bu bir özdeşlik olduğu için ekonomideki toplam tasarrufların daima yatırım harcamalarına eşit olduğunu ifade etmektedir. Bir ekonomide yaratılan toplam GSYH hane halkları tarafından ya tasarruf edilir ya da tüketim harcamalarında kullanılır. Bu gelirin bir kısmı devlet tarafından vergi olarak toplanır. Toplam gelirin devlete ödenen vergilerden sonra kalan kısmına “toplam harcanabilir gelir” adı verilir. Ekonomideki hane halklarının elde ettiği toplam harcanabilir geliri aşağıdaki gibi vergi sonrası gelir olarak ifade edebiliriz:

YD≡Y–TA+TR ≡Y–T (3.8)

Görüldüğü gibi, toplanan vergiler harcanabilir geliri azaltırken, hane halklarına yapılan transferler harcanabilir geliri artırmaktadır. Hane halklarının elde ettiği harcanabilir gelirin bir kısmı tüketim harcamalarına giderken, bir kısmı da tasarruf edilecektir:

YD≡S+C (3.9)

Bu eşitlikteki harcanabilir gelirin tanımını yerine yazarak toplam gelir (Y) için çözersek,

Y≡S+C+T (3.10)

Eşitliğini elde ederiz. Buna göre toplam GSYH, toplam tasarruflar, toplam tüketim harcaması ve devletin net vergi hasılatının toplamına eşittir. Buradan toplam tasarrufları

S≡Y–T–C (3.11)

Olarak ifade etmemiz mümkündür. Diğer bir ifade ile ekonomideki toplam tasarruflar, toplam gelirin tüketim harcamaları ve net vergi hasılatından sonra kalan kısmına eşittir.

TÜKETİM VE TASARRUF

Tüketim ve Tasarruf Davranışı

Her dönem elde edilen gelire o dönemin cari geliri adı verilir. Vergiler ödendikten sonra kalan cari gelire ise cari harcanabilir gelir adı verilir.

Elde edilen harcanabilir gelirin tamamı tüketim harcaması ve tasarruf arasında bölüşülür:

Harcanabilir gelir = tüketim + tasarruf

İnsanlar geleceği düşünerek tasarruf yaparlar. Tasarruflar ertelenen satın alma gücünü ifade eder. Bir şeyden daha fazla elde etmek için başka bir şeyden vazgeçme zorunluluğuna ödünleşim adı verilir. Yarın daha fazla tüketmek için bugün daha az tüketmek zorunda kalmamız bir ödünleşimdir. İnsanlar tüketimlerinin zaman içerinde inişli-çıkışlı bir seyir izlemesi yerine, daha istikrarlı olmasını tercih ederler. Bu tercih insanların tüketim-tasarruf kararlarını etkileyen en önemli faktördür. Tüketicilerin zaman içerisindeki tüketimlerini nasıl daha istikrarlı halde tutabileceklerini belirleyen ise reel faiz oranlarıdır

Cari Gelir

Marjinal tüketimi eğilimi, tüketicinin artan gelirinin ne kadarlık kısmını tüketime ayırdığını gösterir. Marjinal tüketim eğilimini genellikle "MPC" ile gösteririz. Eğer gelirdeki artışın hepsi tüketime ayırılırsa MPC = 1 olacaktır. Eğer gelirdeki artışın hepsi tasarrufa ayırılırsa MPC = 0 olacaktır. Cari gelirdeki artışın ne kadarının tüketime ayıracağı, "marjinal tüketim eğilimi'' olarak ifade edilir.

Servet

Bireylerin veya hane halklarının her dönem yaptıkları tasarrufların toplamı onların servetlerini oluşturur. Daha formel olarak tanımlayacak olursak, bir hane halkının serveti sahip olduğu varlıkların toplamından borçlarının toplamının çıkarılmasıyla elde edilen miktardır. Servet seviyesindeki değişikliklerin bireylerin tüketim davranışlarını etkilemesi beklenebilecek bir sonuçtur.

Reel Faiz Oranı

Reel faiz oranı fiyat artışlarının etkisinden arındırılmış faiz oranıdır. Bu nedenle satın alma gücü cinsinden ifade edilen bir orandır. Bireyin tasarruflarını faiz getirisi elde etmek için vadeli bir mevduat hesabına yatırdığını düşünelim. Bankanın bir yıl sonra ödemeyi garanti ettiği faiz oranı %12 olsun. Buna nominal faiz oranı veya sadece faiz oranı diyoruz. Kişi yatırdığı her tl karşılığında bir yıl sonra 0,12 tl faiz getirisi elde edecektir. Yani bugün yatırdığı her 1 tl bir yılın sonunda 1,12 tl olacaktır.

Şimdi bu bir yıl içerisinde mal ve hizmetlerin fiyatlarının %8 arttığını varsayalım. Bu durumda kişi bugün 1 tl ile alabileceği mal ve hizmete bir yıl sonra 1,08 ödeyecektir. Bu nedenle Zeynep’in bir yıl sonra elde edeceği faiz getirisi kendisine sadece 1,12-1,08=0,04 tl miktarında ilave mal ve hizmet almasına izin vermektedir. Diğer bir ifade ile kişinin mal ve hizmet cinsinden elde edeceği faiz getirisi %12 değil sadece %3’tür. İşte bu %3’lük orana reel faiz oranı adını veriyoruz.

Keynesyen Tüketim Fonksiyonu

Keynesyen tüketim fonksiyonu harcanabilir gelir ile tüketim harcamaları arasında pozitif, yani aynı yönde bir ilişki öngörmektedir. Toplam tüketim harcamalarının cari harcanabilir gelir tarafından belirlenen kısmına “uyarılmış tüketim harcamaları” veya “gelire bağlı tüketim harcamaları ” adı verilir. Harcanabilir gelirdeki artışın tüketim harcamalarını ne kadar artıracağı ise harcanabilir gelir ile tüketim harcamaları arasındaki ilişkinin doğasına bağlıdır. Harcanabilir gelir ile tüketim harcamaları arasındaki ilişkiyi ise daha önce gördüğümüz marjinal tüketim eğilimi (MPC) belirlemektedir.

Ekonominin bütünü açısında bakıldığında, marjinal tüketim eğilimi toplam harcanabilir gelirdeki artışın ne kadarlık bir kısmının tüketim harcamalarına gittiğini gösterir.

Marjinal tüketim eğilimi tüketim harcamalarındaki değişimin harcanabilir gelirdeki değişime oranı olarak ifade edilmektedir, Keynes, marjinal tüketim eğiliminin kısa dönemde toplam gelirin düzeyine göre değişmediğini var- saymıştır, Diğer bir ifade ile Keynes’e göre düşük harcanabilir gelir seviyelerindeki marjinal tüketim eğilimi ile yüksek harcanabilir gelir seviyelerindeki marjinal tüketim eğilimi aynıdır.

Otonom Tüketim Harcamaları

Faiz oranlarındaki değişikliklerin, servet seviyesindeki değişikliklerin ve gelir ile ilgili beklentilerin tüketim harcamalarında etkili olduğunu biliyoruz. Bunlara ek olarak ekonomideki belirsizlikler ve tüketicilerin zevk ve tercihlerindeki değişiklikler de tüketim harcamalarını da etkileyebilecektir. Örneğin siyasal istikrarsızlıkların hane halklarının ihtiyat amacıyla yaptıkları tasarrufları artırıp, tüketim harcamalarını azaltabileceğini biliyoruz. Aynı şekilde ekonomik krizlerin işsizliği artırarak insanların işsiz kalma ihtimaline karşı harcamalarını azalttığı da bilinmektedir. Ekolojik bilincin gelişmesi ile otomobil kullanımının azalması durumunda, tüketim harcamalarında bir azalma görülecektir. Böyle bir durum insanların zevk ve tercihlerindeki bir değişmeyi yansıtır. Keynes, toplam harcamaların harcanabilir gelir dışındaki bütün bu faktörler tarafından belirlenen kısmını “otonom tüketim harcamaları” olarak kabul etmiştir. Dolayısıyla otonom tüketim harcamalarını, toplam tüketim harcamalarının harcanabilir gelire bağlı olmayan kısmı olarak tanımlayabiliriz. Keynes kısa dönemde otonom harcamaların değişmeyeceğini öne sürmüştür.

YATIRIM

İktisatçılar için yatırım harcamaları, bir dönem içerisinde sermaye mallan olarak adlandırılan bina, makine ve teçhizat harcamaları ile firmaların ürün stoklarında meydana gelen artışlardan oluşmaktadır. Sabit sermaye stokunun en önemli kısmını oluşturan binalar, konutlar ve konut dışı yapılar olarak iki gruba ayrılır. Fabrika, ofis, dükkan vb. binalar ile depo, antrepo, silo gibi yapıla konut dışı bina kategorisine girerler. Yeni konut ve konut dışı bina inşaatları yatırım harcamaları içerisinde değerlendirilirken, daha önceki yıllarda yapılmış bir binanın satılarak el değiştirmesi yatırım harcaması olarak kabul edilmez. Yatırım harcamaları makro iktisat açısından iki nedenle önemlidir:

  • Yatırım harcamaları toplam harcamaların tüketim harcamalarından sonra ikinci en büyük bileşenidir. Ayrıca yatırım harcamaları toplam harcamalar arasında en fazla iniş-çıkış yaşayan bileşendir. Bu nedenle yatırım harcamalarındaki dalgalanmalar, yani bir dönemden diğer döneme gerçekleşen değişimler GSYH’de önemli iniş çıkışlara neden olmaktadır. Bu açıdan yatırım harcamalarının belirleyicilerini anlamak önem taşır.
  • Yatırımlar bina, makine ve teçhizattan oluşan sermaye stokunu artırdığı için ekonominin üretim kapasitesini artırırlar. Bu nedenle yatırımlar uzun dönemli ekonomik büyümenin itici gücüdür diyebiliriz.
Firmaların Yatırım Kararları

Bir firma açısından yatırım harcamaları, gelecekteki üretim kapasitesini artırmak amacıyla bugünden yapılan harcamalardır. Firmalar gelecek dönemlerde ürünlerine olan talebin artacağını bekliyorlar ise üretim kapasitelerini artacak olan talebi karşılayabilecek düzeye çıkarmak için yatırım harcamaları yaparlar. Bu harcamalar yeni bina inşaatları ve yeni makine ve teçhizat alımları şeklinde gerçekleşir. Firmaların yatırım kararlarında en önemli iki faktör sermayenin maliyeti ve yatırımın getirisi ile ilgili beklentileridir.

Beklenen Kârlılık

Firmaların yeni yatırımlar yapmasının amacı kâr elde etmektir. Bir yatırımdan kâr elde edileceği düşünülüyorsa o yatırım projesi gerçekleştirilebilir. Yatırım projelerinin kârlılık oranı arttıkça yatırımın gerçekleşme olasılığı artacaktır. Yapılan bir yatırımın getirisi o yatırım yapıldıktan sonra elde edilecek kârdır. Kâr ise hatırlayacağınız gibi hasılat ile maliyet arasındaki farktır.

Sermayenin Maliyeti ve Yatırım

Yatırımları etkileyen bir diğer önemli unsur da yatırımın maliyetidir. Bir firmanın sermaye malı alabilmesi için paraya ihtiyacı vardır. İhtiyaç duyulan bu paraya finansal sermaye adını veriyoruz. İhtiyaç duyulan finansal sermaye borç alınarak sağlanacaktır. Borç almanın maliyeti ise faiz oranıdır. Firmalar finansal sermayeyi kendi öz kaynak larından da sağlayabilirler. Böyle bir durumda bu finansal sermayenin bir alternatif maliyeti söz konusudur. Fırın sahibi bu para ile yeni bir elektrikli fırın almak yerine, bir bankaya yatırarak veya hazine bonosu alarak faiz getirisi elde edebilir. Fırın sahibinin bu para ile bir elektrikli fırın alarak vazgeçtiği faiz getirisi elindeki finansal sermayeyi elektrikli fırın almak için kullanmasının alternatif maliyetidir. Finansal sermayenin maliyeti sermaye maliyetlerinin önemli bir unsurudur. Bu nedenle finansal sermayenin maliyetini ifade eden faiz oranlarındaki değişiklikler yatırım maliyetlerini etkileyerek yatırım projesinin kârlılığını etkileyecektir. Bütün bunlardan sonra yatırımı maliyetini aşağıdaki gibi ifade edebiliriz:

Yatırımın Maliyeti = Sermaye mallarının maliyeti + Finansal sermayenin maliyeti

Net Bugünkü Değer ve Yatırım Projelerinin Değerlendirilmesi

Yatırım projelerinin kabul edilmesi için kârlılıklarının değerlendirilmesi gerekir. Burada önemli bir problem yatırımın gerçekleşmesinin ve hasılattaki artışın zaman almasıdır. Yatırım harcaması bu dönem gerçekleşmesine rağmen yatırım projesinin getirisi gelecek dönemlerde elde edilecektir. Dolayısıyla bugün yapılan bir harcama ile gelecekte ortaya çıkacak bir getirinin karşılaştırılması gerekmektedir.

Gelecekte elde edilecek bir getirinin bugünkü değerini hesaplayabilmek için “net bugünkü değer” kavramından yararlanacağız. Bir yatırım projesinin net bugünkü değeri aşağıdaki formül yardımı ile hesaplanır:



Yukarıdaki formülde NPV net bugünkü değeri, Rv R2 R3, n her dönem elde edilecek hasılatı veya nakit girişini, Ex, E2, E3, n ise her dönem gerçekleşen harcamaları veya nakit çıkışını göstermektedir. Formüldeki i ise indirgeme faktörü olarak adlandırılır. İndirgeme faktörü gelecekteki değerleri bugünkü değerlere indirgemek için kullanılan orandır. Genellikle bu indirgeme faktörü olarak nominal faiz kullanılır.

Bir yatırım projesinin kabul edilecek hayata geçirilmesi için kârlı olması gerekir. Diğer bir ifade ile projenin getirisinin maliyetinden daha fazla olması gerekir. Bir projenin kârlı olabilmesi için projenin net bugünkü değeri pozitif olmalıdır. Dolayısıyla eğer NPV>0 ise proje kabul edilir ve gerçekleştirilir, NPV<0 ise proje reddedilir ve yatırım gerçekleşmez.

ÖDÜNÇ VERİLEBİLİR FONLAR PİYASASI

Ekonomide toplam tasarruflar her zaman yatırım harcamalarına eşit olacaktır. Burada bu eşitliği sağlayan mekanizmayı inceleyeceğiz. Bu mekanizmanın adı "ödünç verilebilir fonlar piyasası 'dır. Ödünç verilebilir fonlar piyasası bankalarda ve diğer kredi veren kuruluşlardaki, firmalara kredi olarak verilebilecek durumda olan fonlar ile firmaların bu fonlara olan talebini ifade eder. Ödünç verilebilir fonlar piyasasını reel faiz oranının ödünç verilebilir fon arzı ve talebi tarafından belirlendiği bir piyasadır.



UNITE – 4 BÜYÜME, İSTİHDAM VE VERİMLİLİK

İKTİSADİ BÜYÜME

İktisadi büyüme, reel milli gelirde artış demektir. Genellikle “reel gayri safi milli hâsıla (GSMH)” veya “reel gayri safi yurt içi hasıladaki (GSYH)” büyüme ile ölçülür. Bu iki ölçüye ek olarak “kişi başına reel milli gelir” ölçütü de kullanılır. İktisaden büyüyen bir ekonomi, ülke yurttaşlarının isteklerini karşılamaya ve çeşitli sosyoekonomik sorunları çözmeye yardım eder. Artan reel gelir, bireylere ve hane halkına daha iyi yaşam koşulları sağlar. Böylece, iktisadi büyüme, iktisadın temel tanımında yer alan “kıtlık” kavramının etkilerini hafifletir. İktisaden gelişmiş ülkelerde haftalık çalışma saatleri zaman içinde düşmektedir: 100 sene önce nerede ise hiç tatil yapmaksızın haftada 70-80 saat olan çalışma süreleri 50 yıl önce haftada 50 saate ve bugün haftada 40 saatin altına inmiştir. Buna karşılık gelişmekte olan ülke yurttaşları daha uzun saatler çalışmak durumundadırlar. İktisadi büyüme ile gelişmekte olan ülkelerde de çalışma sürelerinin azalması beklenir.



GSMH ya da GSYH; cari fiyatlarlar la, sabit fiyatlarla ve uluslararası karşılaştırmalar yapabilmek için de yaygın bir yabancı para $ ile hesaplanır. Türkiye’de GSMH, 1988 sabit fiyatları ile hesaplanmaktadır. GSMH ya da GSYH şöyle de yorumlanabilir: 1988 yılı fiyatları her yıl için geçerli olsa idi, yani fiyatlar hiç artmasa idi, GSMH ya da GSYH ne kadar olurdu? Cari fiyatlarla reel fiyatlar arasındaki fark, iktisadın diğer bölümlerinde de karşımıza çıkacaktır. Zaman serisi olarak bakıldığında, cari fiyatlar enflasyonu içerirken reel fiyatlar, enflasyondan “arındırılmış” fiyatları içerir.

Fiyat endeksi: içinde tanımlanmış bir mal demeti bulunan “sepeti” satın alabilmek için cari yılda yapılacak harcama ile aynı sepeti baz yılda satın almak için yapılacak ödemenin birbirlerine oranıdır.







Reel GSMH (GSYH) şu iki şekilde hesaplanabilir:

A. Her yılın cari GSMH ya da GSYH değerleri alınır. GSMH ya da GSYH fiyat endeksi hesaplanır. Her yılın cari GSMH ya da GSYH değeri aynı yılın fiyat endeksine bölünerek reel GSMH ya da reel GSYH hesaplanmış olur.

Alternatif olarak,

B. Her yılın cari GSMH ya da GSYH değerini oluşturan mal ve hizmet miktarları ile bunların fiyatları birbirinden ayrıştırılır. (Yani, her yıl için üretilen mal ve hizmet miktarları ve fiyatları bir “liste” haline getirilir). Daha sonra, bu miktarlar, baz yılındaki aynı mal ve hizmetlerin fiyatları ile çarpılarak reel GSMH ya da GSYH hesaplanır. Bir sonraki işlem olarak, her yılın cari GSMH ya da GSYH değerleri, aynı yılın reel GSMH ya da GSYH değerlerine bölünerek fiyat endeksi de hesaplanabilir.

İSTİHDAM

İşgücü: bir gencin fiziksel ve zihinsel olarak çalışmaya başlayacağı yaş olarak kabul edilen 15 emeklilik yaşı 60 yaş arasındaki nüfusun, toplam nüfusa oranıdır, bir yüzde orandır ve sayı kadar, işgücünün kalitesi de önemlidir.

İşgücü (emek) faktörü ve İstihdam. İktisadi büyümede iş gücünün (emeğin) sayısı ve kalitesi (niceliği ve niteliği) önemli bir faktördür. Hekimler tarafından belirlenen bu yaş grubu, bir gencin, fiziki ve zihinsel gelişimi ile çalışmaya başlayabileceği, 60 ise emekliye ayrılabileceği yaşı gösterir. Daha iyi tıbbi imkânların yaratılması ile dünyada ortalama yaşam süresi uzamaktadır. Bu da emekliye ayrılma yaşını 65’e çıkarmaktadır.

Marjinal ürün hasılası: Üretime katılan son işçinin işletmenin toplam hasılasına yaptığı katkı, ya da, toplam hasılada meydana getirdiği değişikliktir.

Marjinal ürün hasılası: Bütün üretim faktörleri sabit iken bir tane ek işçi istihdam etsek, üretim miktarı ne kadar değişir? Değişen üretim miktarına “marjinal ürün” diyelim. Bu, fiziki anlamda bir ölçüdür. Örneğin; bir konfeksiyon fabrikasında, diğer üretim faktörleri sabit iken bir tane daha işçi istihdam edildiğinde, 10 adet fazla gömlek üretebiliyorsak, bu sayı “marjinal ürün”dür. Yani, diğer üretim faktörleri sabit iken, yeni bir işçinin üretime yaptığı katkının sayısal miktarıdır. Bu ürün sayısının (yani 10 gömleğin) piyasa fiyatları ile çarpılması sonucu ortaya çıkan parasal büyüklüğe “marjinal ürün hasılası” diyeceğiz. O halde marjinal ürün hasılası, üretime katılan son iş gücünün firmanın toplam hasılasına yaptığı katkı, ya da toplam hasılada meydana getirdiği değişikliktir.

Marjinal faktör maliyeti: firmanın istihdam ettiği son işçinin, firmanın toplam maliyetinde yaptığı değişikliktir.

Marjinal faktör maliyeti. Bir firma, kârını en yüksek kılabilmek için ne kadar işçi istihdam etmelidir? Diğer üretim faktörleri sabit iken istihdam edilen her ek işçinin firmanın toplam hasılasına yaptığı katkı, toplam maliyetine yaptığı katkıdan yüksek olduğu sürece, firma işgücü istihdamına devam edebilir. Firmanın istihdamı durduracağı nokta, istihdam edilen son işçinin toplam hasılaya yaptığı katkının, maliyetine eşit olduğu noktadır. Buna “marjinal faktör maliyeti” diyoruz

İşsizlikle ilgili üç noktayı vurgulamak gerekmektedir:

a) İş gücü talebinin yetersiz olduğu zamanlarda tam zamanlı çalışma yerine yarı zamanlı çalışma görülebilir.

b) Geçerli ücretlerden çalışma imkânı olduğu hâlde bu ücreti veya çalışma koşullarını beğenmeyip çalışmayan kişiler gönüllü işsiz olarak adlandırılır.

c) Belirli bir süre iş aradıktan sonra iş bulamadıkları için iş aramaktan vazgeçen ve iş gücü piyasası dışında sınıflandırıla bir grup daha vardır ki, bu gruba da ümitsiz işçiler denir.

“Okun Yasası (Kanunu)” işsizlik oranı ile GSYH açığı arasındaki ilişkiyi araştırmıştır. Bunun için doğal işsizlik oranı denilen ve sadece geçici ve yapısal işsizliğin toplamından oluşan bir işsizlik türü tanımlanır, devrevi işsizlik yoktur. İşte bu doğal işsizlik oranının üzerindeki her 1 puanlık işsizlik yüzünden kaybedilen hasıla, Okun tarafından Amerika Birleşik Devletleri için 2 puan olarak hesaplanmıştır. Örneğin, doğal işsizlik oranı % 5. Ülkedeki o andaki cari işsizlik ise % 8. Cari işsizlik ile doğal işsizlik arasındaki fark, 3 puandır. Her bir puan için yüzde 2 hasıla kaybı olduğuna göre 3 puan nedeni ile yüzde 6 hasıla kaybı söz konusudur. O yılın potansiyel hasılası 5000 milyar dolar ise kayıp hasıla, 5000 milyar doların yüzde 6’sı olan 300 milyar dolardır.

VERİMLİLİK

Verimlilik: üretimin (hasılanın) bunu yaratan üretim faktörlerine (iş gücü, sermaye yada her ikisine) oranıdır. Üretim faktörlerindeki büyüme oranı ve verimlilik büyüme oranının toplamı, iktisadi büyüme oranını belirler.

Bir üretim faktörünün üretime yaptığı katkıyı anlamanın bir yolu, verimlilik kavramını anlamaktan geçer. Verimlilik, üretimin (hasılanın) kullanılan üretim faktörüne oranıdır. Verimliliği, “işgücü (emek) verimliliği’’ veya “sermaye verimliliği’’ olarak ölçeriz. Bunun yanında “toplam faktör verimliliği (TFP)’’ni de hesaplayabiliriz. TFP, toplam hasılanın (üretimin), bu üretimi (hasıla) üreten sermaye stoğu ve iş gücüne (emek) oranıdır. İktisadi büyüme, hem üretim faktörlerinin büyümesine hem de teknolojik gelişmeye bağlıdır. Teknolojik gelişme üretim faktörlerinin daha verimli kullanılmasına yol açar. Eğer hem üretim faktörleri artıyorsa ve hem de her faktör daha verimli kullanılıyorsa hasıladaki artış, üretim faktörlerinin büyüme hızından daha fazla olur. Böylece iktisadi büyüme, toplam faktör büyümesi ve üretim faktörlerinin büyümesinin toplamı olacaktır:

İktisadi Büyüme Oranı= Toplam Faktör Büyüme Oranı + Üretim Faktörlerinin Büyüme Oranı

Verimlilik, bu kadar önemli olunca, verimliliği etkileyen faktörleri de yakından incelemek gerekir. Bunlar; işgücünün kalitesi, sermaye stoğunun büyümesi, teknolojik gelişme ve diğer faktörler olarak sıralanabilir.

Genellikle, firmaların ucuz işgücü talep ettiklerine dair yaygın bir kanı vardır. Günümüz ekonomilerinde, ucuz iş gücü tek başına önemli olmamaktadır. Aynı derecede önemli bir diğer konu da verimliliktir ve bu da işgücünün niteliklerine bağlıdır. Son yıllarda sıkça kullanılmakta olan “beşeri sermaye” , iş gücü verimliliğini açıklamakta önemli bir kavramdır. Beşeri sermaye, iş gücün aldığı eğitim, işbaşında yapılan pratik eğitimler ve deneyimle yakından ilgilidir. Eğitimin okullarda alınan kısmı, yani işçilerin okulda geçirdikleri süreler, beşerî sermayenin oluşmasına önemli katkılar sağlarlar. Bunun için, eğitime verilen önem de bütün dünyada artış göstermektedir. Bunun bir göstergesi, eğitim için ulusal gelirden ayrılan payın büyüklüğüdür. Gelişmiş ülkelerin bu yönde de avantajlı olduklarını vurgulamak gerekmektedir. Ulusal gelirleri yüksek ülkeler, eğitim için daha yüksek paylar ayırabilmektedirler. Bu ülkeler, ekonomi için gerekli olan işgücünü yetiştirmek için mesleki eğitim ya da üniversiteler için daha fazla kaynak ayırabilirler ve yüksek kaliteli mühendis, iktisatçı, işletmeci, hukukçular yanında “ara eleman” denilen elemanları da yetiştirebilirler. Gelişmiş ülkelerin yetişmiş işgücünde karşılaştıkları “sorun” ise işgücü ücretlerinin yüksek ve böylece maliyetlerin yüksek olmasıdır.

Gelişmekte olan ülkeler için ise burada da olumsuz bir durum söz konusudur. Bu ülkelerin ulusal gelirleri düşük olduğu için eğitime de yüksek kaynaklar ayırmakta zorlanmaktadırlar. Yine de bir grup gelişmekte olan ülke, teknolojinin önemi gibi eğitimin de önemini anlamışlardır ve buraya daha fazla kaynak ayırmaktadırlar. Yetişmiş iş gücüne sahip olundukça bu ülkeler, düşük ücret avantajlarını kullanarak doğrudan yabancı sermaye yatırımları için cazip yerler olmaktadırlar.

İktisadi Büyüme ve Kalkınma

İktisadi büyüme, verimlilik ve üretim faktörlerinin artmasına bağlıdır. Verimlilik artışları düzenli ve istikrarlı olmayabilir, fakat büyümeyi doğrudan etkiler. Gelişmekte olan ülkelerdeki işgücü artışları, gelişmiş ülkelerdekinden daha fazladır. Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerdeki tasarruf oranlarının düşüklüğü, sermaye birikiminin de yavaş artışına neden olur. Sermaye olmaksızın da işgücünün verimli olma yeteneği sınırlanmış olur. Böylece, işgücü hızlı artarken büyüme oranları göreli olarak düşük kalır.