Final Eleştiri Tarihi Final Ders Özeti

serkankacan69

Active member
12 Eyl 2018
152
59
28
#1
Ünite 6
II. Meşrutiyet Döneminde Eleştiri
Meşrutiyet Döneminde Eleştiri

Dikkat çeken isimlerden birisi Ali Canip’tir. 1917’de Yeni Mecmua’da çıkanHazzın Bediî Hayatta Mevkiî başlıklı yazısında hazzın iki noktadan ele alınabileceğini ve bunlardan birinin eleştiri olduğunu söyler.
Eleştirinin çok zor olduğuna dikkat çeker. Eleştiri zekâdan çok doğruyu fark etmeye, yetenekten çok çalışmaya, dehadan çok alışkanlığa ihtiyaç duyar.
Dönemin sanat ortamına ilişkin düşünce ve gözlemlerini Genç Kalemler’deMilli Edebiyat Meselesi başlıklı yazısında dile getirir. Aynı dönemde,Haluk’un Defteri ve Bugünkü Fikret başlıklı yazılarında Tevfik Fikret ve şiirini eleştirir. Servet-i Fünûn şiirini hastalıklı görür. Tedkik-i Edebi-Türkün Kitabı adlı yazısında Aka Gündüz’ün eserinin eleştirir. 1918’deYeni Mecmua’da çıkan Tercüman-ı Hakikat Edebiyatı başlıklı yazısında Muallim Naci ve Recaizade Mahmut Ekrem arasındaki tartışmalara değinir. 1919’da Şair Nedim adlı dergide çıkan Edebiyat Meraklısı Bir Gence Mektup adlı yazısında Yahya Kemal’i sıkı bir eleştiri süzgecinden geçirir. Ömer Seyfettin’i İkinci Sene-i Devriye-i Vefatı Münasebetiyle Ömer Seyfettin başlıklı yazısında ele alır.
Fuat Köprülü 1917’de Yeni Mecmua’da çıkan Harabat, Ozan ve Harnameadlı yazılarında dönemin eleştirisine yer verir. Harabat’ta eski edebiyatı örnekleriyle ele alır. Ozan’da İslamiyet öncesi edebiyatımıza değinir.Harname’de hiciv türünün önemli bir eseri olması bakımından Şeyhi’nin eserini inceler.
Ömer Seyfettin, Tenkidin Faydası ve Tenkit ve Terbiye adlı yazılarında eleştirinin ne olduğu, eleştiri-edebiyat ilişkisi ve eleştirinin sınırlarına değinir.
Yahya Kemal, Tenkit Tecrübesi ve Bir Hasbihal Münasebetiyle adlı yazılarında edebiyatın önemine değinir, eleştirinin yetersiz kaldığına dikkat çeker.
Yeni Lisan ve Milli Edebiyat Eleştirisi
Dil konusundaki eleştiriler Genç Kalemler’de ortaya atılan dilde sadeleşme düşüncesi etrafında gelişti.
Yeni Lisan hareketine karşı olan Halit Ziya, Yeni Lisan, Servet-i Lehçe veKelimatta Hayal başlıklı yazılarında dilde sadeleşmenin Türkçeden Arapça ve Farsça sözcükleri atarak sağlanamayacağını belirtir.
Celal Sahir, Lisanımız başlıklı makalelerinde bir dilin birkaç kişinin isteğiyle şekle sokulamayacağına işaret eder.
Yeni Lisan’ı eleştirenlere en fazla polemiğe giren kişi Ali Canip’tir. Ali Canip, edebiyata yerleştirmeye çalıştığı İstanbul Türkçesini adeta vatan bellemiştir. Dilin edebiyatın temeli olduğuna inanır.
Tiyatro Eleştirisi
1914’te Darülbedayi’nin kurulmasından sonra tiyatro faaliyetleri iyice hareketlenir. Milli edebiyat akımıyla paralel çizgide tiyatro eleştirileri görülür. Bu dönemde tiyatrodan söz eden isimlerin başında Ali Kemal gelir. 1908’de yayımlanan Milli Tiyatro isimli konferans metninde batılılaşma sürecindeki uyuşukluğumuzu üzerimizden atmak için fikri çabaya ihtiyaç olduğunu, bunu yapabilmek için de tiyatronun kullanılması gerektiğini belirtir.
İzzet Melih, Tiyatro Hakkında başlıklı yazısında o zamana dek yazılmış olan oyunların üsluplarına değinerek sade ve doğal olmamaları nedeniyle bu oyunları eleştirir.
Ali Canip de aynı tarihlerde Yine Sanat Hakkında başlıklı bir yazısıyla tiyatromuzun Tanzimat sonrasındaki gelişiminin sağlıklı olmadığından yakınır.
Halide Salih (Edip), Celal Sahir ve Şahabettin Süleyman da benzer içerikte yazılar neşreder. Reşat Nuri de tiyatro hakkında çok sayıda yazı neşretmiştir.
Hikâye ve Roman Eleştirisi
Bu dönemde kurguya dayalı eserler hakkında teorik yazı, eleştiri pek yoktur. Bir istisna olarak Ziya Gökalp’in Roman isimli yazısından söz edilebilir.
Destan hakkında bir tartışma yaşanmıştır. Ali Canip, 1918’de Epope Nedir?ve 1919’da Epope Asri Bir Nevi Midir ve Yine Epopeye Dair başlıklı yazılarında destanlarla milletler arasındaki ilişkiye dikkat çekerek yirminci yüzyılda destan yazılamayacağını çünkü destanların inanç konusu olmaktan çıktığını söyler.
Fuat Köprülü ve Ziya Gökalp buna itiraz ederler.
Hece-Aruz Tartışması
1905 yılında Bahçe dergisinde Mehmet Emin’in şiirleri etrafında hece-aruz tartışması yaşanmıştı. II. Meşrutiyet dönemindeki tartışmalar aynı zeminde devam eder.
Mücdad Feridun, Muhasebe-i Edebiye başlıklı yazısında vezin meselesini ele alır. Her iki vezinle de iyi şiirler yazılabileceğini belirtir. 1908’de konuyla ilgili fikirlerini Journal Asiatique ve Bosphore dergilerinde yayımlayan Necip Asım, yazılarını daha sonra kitaplaştırır. Fuat Köprülü 1911’de yayımlananMilli Aruz Meselesi başlıklı yazısında aruzun artık Türkçeleştiğini belirtir. Tartışma dönemin hemen bütün edebiyatçılarının fikirlerini beyan ettikleri yazılarıyla devam eder. Yahya Kemal, hece ile vezin hakkında ikisinin de birer araç olduğunu ve asıl meselenin kalpte olduğunu söyler.
Ünite 7
Cumhuriyet Döneminde Eleştiri
(1923-1938 / 1939-1960)

Bu dönemde eleştiri anlayışı Milli Edebiyatın devamı niteliğindedir. Eleştiri teorisi geliştiremediysek de eleştiriyi meslek edinen isimler ortaya çıkmıştır bu dönemde. Dönemin eleştiri ürünleri; eser, dönem ve yazar odaklıdır.
Bu dönemde edebiyat tarihi çalışmalarını bilimsel bir temele oturtan FuatKöprülü, edebiyat tarihi ile eleştiri kuramı arasında ayrımlara değinir; edebiyat tarihi nesnel, eleştiri ise öznel yargılara dayanır. Edebiyat tarihi geçmiş dönemleri inceler, eleştiri ise güncelin peşindedir.
Eleştiri alanında ilk akla gelen isim Nurullah Ataç’tır. Ahmet Haşim’inGöl Saatleri adlı eseri hakkındaki yazısıyla eleştiri yazılarına başlayan Ataç, ilk dönemki yazılarında eleştiri hakkındaki görüşlerine de yer verir. Öznel eleştiriyi benimseyen Ataç, bunun nedeni; öznel eleştirinin yaratma edimi olması hasebiyle sanata dâhil olduğu yönündeki düşüncesidir.
Nitelikli eleştirmen yetiştirememe nedenimizi bilgisizlik ve kültürsüzlüğe bağlar.
Ona göre kural koymak ve hüküm vermek eleştirmenin görevi değildir.
Yazarı okuyucuyla buluşturmak, eserin reklamını yapmak da eleştirinin amacı değildir.
Eleştirmenin çeşitli edebi akımlar arasında bağımsız kalmasını istemek, eleştirinin edebiyattan ayrılmasını istemek demek olduğu için bu düşünceye de karşıdır. Eleştirmenin düşmanlarını kötüleyip arkadaşlarını övmesi ise insani bir zayıflık olarak değerlendirilmelidir.
Sabahattin Eyüboğlu, edebiyat tarihi ile estetik arasında konumlandırır eleştiriyi.
Agâh Sırrı Levent Servet-i Fünûn’da çıkan İstediğimiz Münekkit başlıklı yazısında eleştirmenin istenene ölçütlerde olmamasını kendi uydurma sözcükleriyle yazı yazmayı yeterli sanmalarına bağlar.
Sadri Ertem Resimli Şark’ta çıkan Bizde Niçin Münekkit Çıkmıyor başlıklı yazısında, sanatkâr belli bir toplumun ürünü olduğu gibi eleştirmen de aynı ortak özellikler etrafında kümelenmiş toplumun ürünüdür der. Belli zevklerin durulup derinleşmesini beklemeden eleştirmen aramanın nafile olduğunu söyler. Bir diğer sebep de güçlü olanı övmek, arkadaş çevresine güvenerek gelişigüzel yazmaktır.
İbrahim Alaattin, Perşembe dergisinde çıkan Tenkit Yokluğu, Edebiyatta Tenkit, Tenkit Ne Demektir? başlıklı yazılarında eleştirmen yokluğunu bilim ve bilimsel düşünme anlayışının yeterince oturmamış olmasına bağlar. Ona göre eleştiri, inceleme, araştırma, yorumlama, tarif etme ve hüküm verme işidir.
Mehmet Behçet Yazar da Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı adlı eserinde benzer görüşleri dile getirir.
Munis Faik Ozansoy, Marmara dergisinde yayımlanmış olan Tenkit ve Münekkit başlıklı yazısında eleştiriyi, ahlaki sorumluluğun göz ardı edilmemesi gereken ince bir sanat dalı olarak tanımlar.
Orhan Burian, Yücel dergisinde çıkan Edebi Eser ve Edebi Tenkit başlıklı yazısında (daha sonra da Edebiyatımızın Asıl Noksanı yazısında) edebiyatımızın en büyük eksiğinin eleştiri olduğundan yakınır.
Eleştiri ve eleştirmen konularındaki farklı görüşler 1938 yılında Nurullah Ataç ve Yaşar Nabi arasında bir tartışmaya konu olur. Bu tartışmayaPeyami Safa ve Hasan Ali Yücel de katılır. Bu tartışmalar Ulus, Haber, Cumhuriyet ve Varlık gibi gazete ve dergilerde devam eder.
Yaşar Nabi, Ulus’ta çıkan Münekkitsizlik, Gene Tenkide Dair, Yaratıcı Tenkit başlıklı yazılarında gerçek anlamda eleştirmenimizin olmadığından dem vurur.
Nurullah Ataç, Haber’de yazdığı Tenkit Meselesi, Daima Tenkit yazılarında eleştirmenimiz olmamasını eleştirmenin toplumda sosyal bir fonksiyonu olmamasına bağlar. Bununla beraber otoriter bir eleştirmen fikrine karşı çıkar. Eleştirmenin daha ziyade edebiyat çevrelerine katkısı olacağına işaret eder.
Konuya Cumhuriyet’te yazdığı Tenkide Dair Bir Münakaşa başlıklı yazısıyla dâhil olan Peyami Safa, otoriter eleştirmen fikrinden yanadır. İyi bir esere hakkını verirken başka eserlerin yermenin gerekli olduğu görüşündedir.
Hasan Ali Yücel, Akşam’da çıkan Edebiyatımızda Tenkit başlıklı yazısında eleştirinin çerçevesinin bizde tam olarak belirlenmemiş olmasından dolayı tartışmaların devam ettiğini söyler.
Nahit Sırrı Örik, Ülkü’de çıkan Tenkit Kürsüleri, Öz Şiir Hakkında Bir Yazı ve O Yazı Dolayısıyla başlıklı yazılarında batıdaki gazetelerin eleştiri kürsülerini örnekleyerek bizde de belli isimlerin bu yönde faaliyette bulunmaları gerektiğini söyler.
Halide Edip, Yedigün’de çıkan Tenkit ve Münekkit başlıklı yazısında eleştirmenin okuduğu eserin bütün unsurlarını görmesi ve yazısında bunları okurla iletmesi gerektiğini söyler. Buna karşılık ülkemizdeki eleştirmenlerin maksadının birilerine hücum etmek olduğunu ve bundan dolayı da eleştiri konusunun gelişip ilerleyemediğini belirtir.
Edebi Dönemler Üzerine Yapılan Eleştiriler
İnkılap Edebiyatı

İnkılap Edebiyatı konusuna 1934’te Kadro dergisinde çıkan İnkılap Edebiyatıyazısıyla değinen Yakup Kadri, bu anlayışın batıdaki Rönesans’ın bizdeki bir benzeri olduğunu söyler.
Yeni Adam’da çıkan Teşkilatsız Edebiyat yazısıyla konuya yeni insan açısından yaklaşan İsmail Hakkı, İnkılap Edebiyatının bu yeni insanı her yönüyle ele alıp anlatması gerektiğini söyler. Bu amaç için devlet sanatçıya yardımcı olmalıdır.
Behçet Kemal Ülkü’deki Gönüllü Sanat yazısında sanatkârın bu akımın hizmetinde olması gerektiğini söyler. Yaşar Nabi ve Yakup Kadri bu zorunluluk vurgusuna karşı çıkarlar. Zaruretten sanat üretilemeyeceğine işaret ederler. Burhan Asaf her iki düşüncenin ortasını bulmaya çalışır.Ahmet Muhip ise İnkılap Edebiyatını savunanları demagog ve fırsatçı olmakla itham eder.
Kâzım Kami, Ülkü’de çıkan Türk Edebiyatına Bir Bakış başlıklı yazısında Türk edebiyatının bütünüyle milli bir edebiyat olduğunu, milliyetçi edebiyatın ise daha farklı bir içeriğe sahip olduğunu söyler. Hasan Ali Yücel,Varlık’ta çıkan Milli Edebiyat, Milliyetçi Edebiyat başlıklı yazısında benzer görüşlerini dile getirir.
Şerif Hulusi de Ağaç dergisinde çıkan Milli Edebiyat ve Milliyetçi Edebiyatbaşlıklı yazılarıyla tartışmaya katkı yapar.
İsmail Hakkı Yeni Adam’da çıkan Milli Bir Edebiyat Yaratabilir Miyiz?başlıklı yazısında milli edebiyat tanımı üzerinde durur.
Yaşar Nabi, Edebiyatımızın Bugünkü Meseleleri adlı kitabında milli edebiyat ve milliyetçi edebiyat kavramlarının tefrikine değinir.
Behçet Kemal, Varlık’ta çıkan Edebi Bir Tasfiye başlıklı yazısında Anadolu’ya ait olmayan içeriklerin milli edebiyat olarak gösterilmesini eleştirir.
Halit Fahri, Servet-i Fünûn’da çıkan Edebiyatımız Nasıldı, Nasıldır, Nasıl Olmalıdır? başlıklı yazısında bu akımın bir moda gibi algılanıp amatörce harcanmasından endişe eder.
Halit Ziya, Her Ay’da çıkan Milli Edebiyat başlıklı yazısında milliliği orijinallikte aramak gerektiğine dikkat çeker.
Yahya Kemal, Kültür Haftası dergisinde çıkan Memleketten Bahseden Edebiyat başlıklı yazısında mektepten memlekete anlayışının yerleşmemesinden dolayı istenilen nitelikte bir milli edebiyatı tesis edemediğimizi belirtir.
Fuat Köprülü, milli edebiyatın modern anlamda bir millet bilincinin yükselmesiyle mümkün olabileceğini söyler.
Edebi Türlerin Teorisi Üzerine Yapılan Eleştiriler
Yedi Meşaleciler olarak kendilerini tanıtan şiir gurubu Beş Hececiler’in şiirimizin ufkunu daralttığı iddiasıyla yola çıktılar.
Eski-yeni çekişmelerinin bir diğeri Nazım Hikmet’in Resimli Ay’da çıkanPutları Yıkıyoruz başlıklı yazısı etrafında başlar (1929). Nazım Hikmet yazısında Mehmet Emin Yurdakul ve Abdülhak Hamit’in putlaştırıldığından, aslında değersiz, sun’i ve yapay şiir icra ettiklerinden yakınır. Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi, Akşam ve İkdam’da çıkan yazılarıyla Nazım Hikmet’e çok sert şekilde karşılık verirler.
Tartışmalar siyasi bir çizgiye kayarak devam ederken Ahmet Hamdi Görüşdergisinde Şiir Hakkında başlıklı yazısıyla şiirin amacının yine kendisi, şiir olduğunu belirtir. Yaşar Nabi de Edebiyatımızın Bugünkü Meseleleri adlı kitabında benzer düşünceleri dile getirir.
Genç şairlerin hece vezninde şiir yazmak istemesini Divan şiirinin yüzyıllarca süren saltanatına bir tepki olarak değerlendiren Peyami Safa, heyecanlı gençlerin elinden iyi şiir çıkmamasından yakınır. Özellikle Beş Hececiler’in elinde hece ölçüsünün tıkandığından yakınan çok sayıda yazı yayımlanmıştır.
Fuat Köprülü 1926’da Hayat’ta çıkan İnkılap ve Edebiyat başlıklı yazısında roman kahramanlarının hep hastalıklı tipler olmasına dikkat çeker. Bunun nedenini abartılı batı hayranlığına bağlar. Ahmet Hamdi de bu görüşe paralel yazılar yayımlamıştır.
Peyami Safa, romanımızın tip yaratan ancak karakter ortaya çıkaramayan bir düzeyde olduğunu söyler.
Sadri Ethem, roman tiplemelerini sosyal sınıflarına göre değerlendirir.
Nahit Sırrı, Roman ve Hikâye adlı eseriyle roman ve öykünün çerçevesini belirlemeye çalışır.
Hikmet Şevki, Hayat dergisinde çıkan Temaşada Münekkidin Vazifesibaşlıklı yazısında tiyatro eleştirisinin oyun ve temsil olmak üzere iki veçhesi olduğunu, eleştirmenin eseri anlamak isterken öncelikle eserin tezine sonra da diline dikkat etmesi gerektiğine dikkat çeker.
Muhsin Ertuğrul, Vakit gazetesinde çıkan Tenkit Niçin Mi? başlıklı yazısında eleştirmenlerden şikâyet eder: Tiyatro eserinin temsili sürecinde harcanan emeğe, özveriye atıfta bulunarak eleştirmenlerin duyarsız ve acımasızlığından yakınır.
Yazar ve Eser Üzerine Yazılan Eleştirel Değerlendirmeler
İsmail Habip
1935’te yayımlanan Edebi Yeniliğimiz adlı kitabındaAbdülhak Hamid’i Milli Edebiyat akımına kadar bütün edebi oluşumları etkilemiş bir şair olarak kabul eder.
Cahit Sıtkı da 1937’te Servet-i Fünûn’da yayımlanan Hamid’in Şiiri başlıklı yazısında Abdülhak Hamid’i edebiyatımıza batıyı getiren şair olarak kabul eder ancak dili kullanmadaki doğallık ve samimiyetini yetersiz bulur.
Mehmet Ali Ayni 1927’de yayımlanan Reybîlik, Bedbinlik, Lâilahilik, Nedir?başlıklı yazısında Tevfik Fikret’in Tarih’i Kadim’i beklediği ilgiyi göremeyişi, şeker hastalığı ve Galatasaray müdürlüğünden çıkarılması dolayısıyla yazdığını ileri sürer.
İsmail Habip aynı şiiri Edebi Yeniliğimiz adlı kitabında ümmetçi anlayışı yıkmak maksadıyla yazıldığını belirtir. Bununla birlikte Tevfik Fikret’i edebiyatımıza laikliği getiren kişi olarak kabul eder.
Nazım Hikmet 1930’da Resimli Ay’da çıkan Tevfik Fikret başlıklı yazısında şairi yol açıcı ancak kalıcı olamamış küçük burjuva aydını olarak tanımlar.
Çeşitli yazılarında ve hakkında yazdığı monografide Tevfik Fikret’i incelemiş olan Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre, statik ve duygusallığa karışmış doğa manzaralarına tıkılıp kalan şairin döneminin koşulları gereği hak ettiğinden fazla ilgi görmüş olarak kabul eder.
Fuat Köprülü, 1928’de Hayat dergisinde çıkan bir yazısında Ahmet Haşim’i hayatı boyunca kendi duygusal yoğunluğunu korumuş, herhangi bir edebi akıma karışmamış kompakt bir şair olarak tanımlar.
Hasan Ali Yücel, 1933’te Yeni Türk Mecmuası’ndaki Ahmet Haşim’in Yaratılışı Nasıldı; Yarattığı Nedir? başlıklı yazısında şiirlerindeki kapalılıkla düzyazılarındaki gerçekçi üslup arasındaki tezada dikkat çeker.
Muammer Lütfi, Ahmet Haşim’e Dair başlıklı yazısında Ahmet Haşim’in abartıldığını, Arapça ve Farsça sözcüklerle renklendirilmiş şiirlerinin o kadar da kıymetli olmadığını öne sürer.
Yakup Kadri, Ahmet Haşim adlı kitabında onu hayal gücü geniş ancak duygu yönü zayıf olarak tanıtır.
Ahmet Hamdi, Mülkiye Mecmuası’nda çıkan Ahmet Haşim’e Dair başlıklı yazısında anlaşılmadığı, kapalı kaldığı yolundaki eleştirilere karşı çıkar.
Nurullah Ataç, 1933’te Milliyet’te çıkan seri yazılarında Yahya Kemal’den şiiri iyi anlamış ancak şair olamamış biri olarak söz eder. Yahya Kemal’i büyük bir şair değil büyük bir usta olarak kabul eder.
Sabahattin Eyüboğlu ise Yahya Kemal’in Frenk bilinci ile kendi değerlerini algılamasa işaret eder.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Anayurt, Tan ve Cumhuriyet’te çıkan Yahya Kemal’le ilgili yazılarında şairi modern Türk şiirinin temel taşı olarak takdim eder.
Faruk Nafiz, 1936’da Yedigün’de çıkan Mehmet Akif başlıklı yazısındaMehmet Akif’in şiirini bireyin değil toplumun emrine sunmasından övgüyle söz eder.
Halit Fahri de Mehmet Akif’in aruzu kullanmadaki ustalığına değinir.
Sabiha Zekeriya, Mehmet Akif’i küçümser; onu küçük esnafın, orta sınıfın dertlerini yazan küçük burjuva şairi olarak karalar.
Şükufe Nihal, Akif’in şiirlerinin düşün ve estetik olarak zayıf olduğunu söyler.
Sadri Ertem onun zamanı geçmiş bir Müslüman Dante olduğunu, Ahmet Hamdi de Türk şiirinde çığır açıcı olmadığını söyler.
Ahmet Haşim, Nazım Hikmet’in 835 Satır’ını bir orkestraya benzetir. Ancak şiirin ideolojik vurgusunu eleştirir.
Halit Fahri aynı eseri sadece maddi bir amaca yönelik olması bakımından eleştirir.
Ahmet Kutsi de eserle ilgili olarak sanatı güzellikten başka herhangi bir amacın güdümüne sokan kişinin yaratıcılığını yitireceğine işaret eder.
İsmail Habip, Nazım Hikmet’in abartıldığı görüşündedir.
Peyami Safa, Nazım Hikmet’in şekil ve dil bakımından yeni bulunmasına katılmaz, Nazım’ın şiirinin sanatta güzellik iddialarından uzaklaşıldığı yerde aranması gerektiğine işaret eder.
Sadri Ertem de Nazım’ı eleştirenlerin sadece kendilerini anlattıklarını söyler.
Ziya Osman, Necip Fazıl’ın Kaldırımlar şiiriyle Baudelaire’in şiirleri arasındaki yakınlığa dikkat çeker.
Hüseyin Cahit, Necip Fazıl’ın şiirini beğenmez.
Orhan Burian, Sinekli Bakkal hakkındaki yazısında eserin Türkçe ve İngilizce baskılarını karşılaştırarak, İngilizce Sinekli Bakkal’ın daha başarılı olduğunu belirtir. Türkçe yayımlanan eserin dil hatalarıyla dolu kötü bir çeviri mahiyetinde kaldığına dikkat çeker.
Vedat Nedim, Yaban’ı inkılabın hedeflerini gösteren bir roman; Kazım Kami, ilk orijinal Türk romanı olarak kabul eder. Şevket Süreyya, eserdeki aydın ve köylü ikilemine dikkat çeker. Nahit Sırrı, romandaki Ahmet Cemal’in kişiliğinin tam olarak verilemediğini belirtir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan övgüyle söz eder. Eseri acının ve merhametin romanı olarak takdim eder.
Tiyatro alanında Muhsin Ertuğrul’un çalışmaları eleştiriye konu olmuştur.Deyyus adlı oyunu hakkında küfürleşmeye varan tartışmalar yaşanmıştır.
Dil Üzerine Yapılan Eleştiriler
Ağırlıkla dilde sadeleşme ve dil devrimi odaklıdır.
Kazım Karabekir harf devrimini Hıristiyanlaşmayla eş değer kabul eder.
Kılıçzade Hakkı, Türklükle İslamiyet’i ayırmak gerektiğini, Türklerin milli kültüre ihtiyacı olduğunu ve bunun da dille başlaması gerektiğini söyleyerek bütün Türk kültür tarihini yok saymak pahasına dil devrimini savunmuştur.
Hüseyin Cahit, ülkedeki cehaleti Arap alfabesine bağlayarak dil devrimini savunur.
İsmail Hakkı, dil devriminin evrensel Türk devriminin bir parçası olduğunu söyler.
Reşat Feyzi, dil devriminin manevi bir devrim olduğunu söyler.
İbrahim Alaatin her iki görüşün de haklı ve haksız tarafları olduğunu söyler.
Halit Fahri, 1932’de çıkan Güzel Türkçe Seferberliği başlıklı yazısında dilde kirlenme ve yabancılaşmaya karşı altı maddelik bir teklif sunar.
Yakup Kadri de aynı tarihlerde Kadro dergisinde çıkan Türkçe başlıklı yazısında Arapça ve Farsçadan sonra şimdi de Fransızca meraklılarının dili melezleştirdiklerine dikkat çeker.
Hasan Ali, öz Türkçenin savunuculuğunu yapar.
Yaşar Nabi, moderleşmenin dilde zenginleşme ve gelişme ile mümkün olabileceğine vurgu yapar.
Sadri Ertem, dildeki yenileşme hareketlerinin ortaçağ zihniyetinden kurtuluş umudu olduğunu söyler.
1939-1960 Yılları Arası Türk Edebiyatında Eleştiri
Nurullah Ataç
eleştirmen kimliğiyle önceki dönemde olduğu gibi bu dönemde de öne çıkar.
Mehmet Kaplan akademik anlamda eleştiri türüne katkılar yapmıştır.
Eleştiriyi meslek edinen Suut Kemal, Memet Fuat, Muzaffer Erdost, Asım Bezirci, Fethi Naci, Hüseyin Cöntürk gibi isimler de dikkat çekmeye başlar.
Nurullah Ataç bu dönemdeki yazılarında zevk almak için okur ve beğendiği eserleri başkalarına da göstermek ister. Bu nedenle kendini empresyonist-izlenimci eleştirmen olarak tanıtır. 1952’den sonra nesnel içerikli yazılara ağırlık verir.
Mehmet Kaplan, eleştiri için övgü ve yerginin yeterli olmadığını belirtir. Bununla birlikte izlenimci, dogmatik, sosyolojik veya psikolojik eleştirinin de eseri anlamakta tek başına yetersiz kalacağını söyler: Çünkü eser bir bütündür ve bütün olarak ele alınmalıdır. Ancak eleştiri disiplinleri kendi kuralları nedeniyle daha ilk adımda esere haksızlık etmektedirler.
Ahmet Hamdi Tanpınar, edebi türlerin batıdan geldiği gibi edebi eleştirinin de batıdan örneklerinin gelmesi gerektiğini ancak bunun olmadığını belirtir. Edebiyat tarihimiz boyunca üretilmiş eserleri, hayatla, devirle, tarihle, yerli-yabancı geleneklerle ele alıp inceleyebilecek donanımda bir eleştiri kurumu inşa edemediğimiz için eleştiri alanında pratik örnekler üzerinden tartışmalara devam ettiğimizi işaret eder.
Suut Kemal’e göre eleştirmen, ahlaki özelliklerinin yanı sıra sağlam felsefi temellere dayanan, geniş sanat kültürüne ve sezgiye sahip olmalıdır.
İsmail Hakkı Baltacıoğlu, nesnel eleştirinin, esere karşı geçici de olsa zorunlu sempati, eserdeki kavramları doğru anlama ve eseri bir bütün olarak ele alma şeklinde üç temel prensibe dayandığını söyler.
Hüseyin Cöntürk, nesnel eleştirinin kurumlaşması yolunda çalışmalar yapmıştır. 1958’de yayımlanan Eleştiriden Önce adlı eserinde eleştiride henüz yolun başında olduğumuzu ve aşama kaydettikten sonra ortak eleştiri dili kurabileceğimizi söyler. Eleştirmenin bir edebiyat anlayışına sahip olması gerektiğini belirtir. Bir eleştiride öncelikle incelenen eserin özellikleri ortaya konulmalıdır. Daha sonra bu özelliklerin beğenilir olup olmadığı tartışılmalıdır.
Asım Bezirci, eleştirinin görevini eseri çözümlemek, değerlendirmek ve yargılamak olduğunu söyler. Gerekçesiz yargılar içeren deneme ve tanıtım yazılarının eleştiri yazılarından ayrılması gerektiğini söyler. Asım Bezirci, eleştiri yazılarında eserin tarihsel ve toplumsal boyutunu ortaya koymaya çalışır. Sadece estetik değerlerle sınırlı kalmaz.
Edebi Dönemler Üzerine Yapılan Eleştiriler
İsmail Hakkı
, edebiyatın mutlaka halka hizmet etmesi gerektiğini düşünür. Aksi halde edebiyat soysuzlaşır. Toplumsal ve iyimser edebiyatın daha güçlü olacağına inanır.
İlhan Berk, sanat ve edebiyatın tek konusunun insan olduğunu söyler. Bu doğrultuda çalışmalarımızı yetersiz ve zayıf görür.
Mehmet Kaplan, eserin dış etkilerden bağımsız olması gerektiğini aksi halde amacından uzaklaşacağını söyler.
Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın din olgusundan ve milliyetçilikten uzaklaşıp yerine ferdi konulara yöneldiğini söyler. Bu durum dine, tarihe ve aileye karşı ilgisizliği beraberinde getirir. İçeriğin dil ve üslubu da belirlediğini söyleyen Kaplan, Tanzimat dönemi edebiyatımızı bu çerçevede ele alır.
Suut Kemal, sanat ve edebiyatın ülkenin kendi bünyesinden beslenmediği durumlarda kalıcı olamayacağını belirtir. Ülkemizdeki edebi ürünlerin halkla temas kuramamasını bu nedene bağlar. Melih Cevdet bu düşünceye katılmaz: Milletler arasındaki sınırın edebiyat ve düşünce dünyasında olmadığını söyler.
Tanpınar da milli edebiyatın gündelik konularla değil geçmişe dair içeriklerle, kendi kültür ve tarihimize ulaşmakla mümkün olabileceği düşüncesindedir.
İnkılap popülisti Gavsi Halit Ozansoy, 1940 tarihli Tasfiye Lazım başlıklı yazısında eski olanı lağvedip yerine yenisini getiren inkılaplar gibi edebiyatımızın da eski olanı terk edip yeniye yönelmesi gerektiğini belirtmiştir.
Nurullah Ataç ve Mehmet Kaplan sağduyulu eleştiriler yazmışsa da bu dönemde genç şairlerin genelinde eski olana keskin bir tepki oluşur.
Orhan Veli, 1949’da Yaprak’ta çıkan Genç Şairden Beklenen başlıklı yazısında amacının şiire yeni konular, yeni olanaklar bulmak olduğunu söyler.
Garip Hareketinden sonra Oktay Rıfat, Perçemli Sokak adlı kitabını yayımlamış ve bu kitapla birlikte II. Yeni tartışmaları başlamıştır. 1950’li yılların ikinci yarısında çeşitli şiir akımları ortaya çıkmış ve hareketli tartışma zemini oluşmuştur. 1956’da Cemal Süreya, Folklor Şiire Düşman başlıklı yazısıyla şiirin artık sözcüğe dayandığını şiirin artık folklorik motiflerle beslenemeyeceğini, şiirde artık hikâye edilecek unsurların bulunmaması gerektiğini belirtir ve tartışmaların önünü açar.
II. Yeni etrafında tartışmalar devam ederken eskiyle yeni arasında köprü kurmak isteyen Hisar gurubu dikkat çekmeye başlar. Hisar veÇağrı dergileri gelenekten yana tavır takınmışlardır.
Edebi Türlerin Teorisi Hakkında Yapılan Eleştiriler
Şiirin görevi konulu tartışmalar toplum için şiir ve sanat için şiir şeklinde iki ana başlık altında gelişmiştir. Yaşar Nabi, şiirde güzellikten yanadır. Kalıcı olanın yararlı olan değil güzel olan olduğu kanısındadır. Turgut Uyar, memleketin kalkınması için sanat ve şiirin de duyarlı davranması gerektiğini söyler. Ceyhun Atıf Kansu, Anadolu şiirinin ön plana çıkarılmasından yanadır. Nurullah Ataç da şiirin toplum sorunlarıyla ilgilenmesi gerektiğini belirtir. Tanpınar ise şiir dilinin toplumu yansıtmak için yeterli olamayacağını dolayısıyla bu tartışmaların sonuçsuz ve boş olduğunu söyler.Attila İlhan sanatı insanları mutlu etmekle yükümlü sayar.
Roman türü için Tanpınar, insanın merkeze alınması gerektiğini söyler.
Suat Derviş, romanın toplum sorunlarına eğilmesi gerektiğini söyler.
Abdülhak Şinasi Hisar, romanın insanın görünümlerini yansıtması gerektiğini belirtir. Halikarnas Balıkçısı, günlük hayatın içindeki insanın romanda yer alması gerektiğini söyler. Melih Cevdet, insanın keşfedilmemiş taraflarının romanda ele alınmasını hatta sırf bunun için yeni baştan keşfe çıkılmasını gerekli görür. Nurullah Ataç ise önemli olanın gerçekçi olmak değil okurun anlatılana inanması olduğunu söyler. Kemal Tahir için çevre-mekân değil insan dramı önemlidir. Yaşar Kemal için roman, çalışma ve disiplin işidir. Fethi Naci, toplumun bir parçası olan insanın romana konu olmasını, Asım Bezirci ise işçi-köylüyle sınırlı kalmayıp toplumun bütün katmanlarının romana dâhil edilmesini gerekli görür.
Peyami Safa, modernist roman anlayışından yanadır. Görüşlerini özetleyelim:
a) Romanlar, insanın eşyaya ve mekâna bakışını yansıtmalı, bunu roman karakterlerinin perspektifinden aktarmalıdır.
b) Romandaki bir yerin adı orada geçen konuşmalardan anlaşılmalıdır.
c) Romancı betimleme ve çözümlemeden önce olay ve davranışları vermelidir.
d) Kahramanların hayat hikâyeleri anlatıcı tarafından değil, roman kişilerinin konuşmaları veya düşünceleriyle verilmelidir.
e) Romanın yapısı zamandizine değil, ruhsal yapıya göre düzenlenmelidir.
Cevdet Kudret, roman için tanım ve çerçeve aramanın yaratıcılığı sınırlamak anlamına geleceğine dikkat çeker.
Tevfik Çavdar’a göre toplum ve bireyleri ele alan roman, olayları roman estetiği içerisinde işlemelidir.
60’lı yıllara gelindiğinde Adnan Benk, realist romanların modasının geçmekte olduğuna dikkat çeker.
Öykü ve hikâye türünde teorik çalışmaya rastlamadığımız bu dönemde tiyatro hakkında çok sayıda teorik yazı mevcuttur.
Yazar ve Eser Üzerine Yazılan Eleştiriler
Suat Derviş
, Tevfik Fikret’i yenilikçi Türk şiirinin mimarı olarak kabul eder.
Abidin Dino da Tevfik Fikret için “kavga şairi” nitelemesi yapar.
Behçet Kemal, Tevfik Fikret için hiçbir zaman bir imanın adamı olamadığını söyler.
Nurullah Ataç, Fikret’i Fransızca düşünen ve Türkçe yazdığı sanan biri olarak niteler.
Tanpınar, Tevfik Fikret’in yeniyi bulamadığını, yanlış yerde aradığını söyler.
Yahya Kemal, iyi ve kötü eleştirilerin odağındaki bir diğer isimdir.Nurullah Ataç, şairi yenilikçi bulmaz. Bir başlangıçtan ziyade “son” olarak görür onu. Tanpınar ise şaire olumlu yaklaşır. Cahit Tanyol da onun sahip olması gereken her niteliği şiirimize kazandırdığını söyler. Behçet Kemal veAttila İlhan onu, şirindeki klasik öğeler nedeniyle eleştirir.
Modern şiirimizin kurucu isimlerinden bir diğeri olan Ahmet Haşim’e CahitTanyol, yenilikçi olduğu için övgüler düzer. Öte yandan dil yanlışlarını eleştirir. Halit Fahri, onu lirizmi ilerlettiği için büyük şair olarak över.
Fazıl Hüsnü hakkında da şiirinin imge dolu olduğu ve anlam katmanlarının anlaşılması için üzerinde düşünülmesi gerektiği noktasında birleşen çok sayıda eleştiri yazılmıştır. Peyami Safa onun şiirini Avrupa şiirini temsil eden bir yetenek olarak över.
Hakkında çokça eleştiri yazılmış olan Orhan Veli, ileri dönemlerinde gelenekten beslenen şiirler yazdığı için olumsuz yönde eleştiriler alır.Nurullah Ataç onun şiirini Don Kişot’a benzetir. Oktay Rıfat ve Sabahattin Eyüboğlu için o bir dünya şairidir.
Yaban bu dönemde de eleştirilerin odağındadır. Tezli bir roman Yaban bu bakımdan yetersiz bulunmuştur.
Bir dönem romanı olan Panorama, hakkında çok sayıda eleştiri yazılan bir diğer romanıdır. Bir dönem romanı olması bakımından ilgi çeken eser fikir içerikli olduğu için kurgusu hakkında eleştiri yapılmamıştır.
Halide Edip’in Sinekli Bakkalı yetersiz ve zayıf bulunmuştur.
Abdülhak Şinasi Hisar’ın Fehim Bey ve Biz romanı, felsefi düşüncelerde tekrara düşmesi, uzun cümleleri, duyulan geçmiş zaman ekinin çok fazla kullanılması bakımından eleştirilir.
İçimizdeki Şeytan, Nihal Atsız ve Sabahattin Ali’yi mahkemelik olunacak derecede birbirine düşürmüştür.
Dil Üzerine Yapılan Eleştiriler
Türkçede özleşme ve yabancı sözcükler sorunu, konuşma dili le yazı dili arasındaki farklar, dil eleştirilerinin merkezindeki konulardır.
Ünite 8
1960 Sonrasında Türk Edebiyatında Eleştiri
Siyasi hayatta yaşanan hızlı değişimler edebi ortamda da çok renkliliği etkilemiştir. Askeri darbeler döneminden sonra tam anlamıyla post-modern eserler ortaya çıkmaya başlamıştır.
60’lı yıllardan itibaren Suut Kemal, Cemal Süreya gibi isimler öznel-izlenimci anlayışla eleştiri yazmaya devam ederler. Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk, Cevdet Kudret gibi isimler nesnel eleştiri; Fethi Naci, Attila İlhan gibi isimler toplumcu-gerçekçi eleştiri; Mehmet Kaplan, Adnan Benk, Berna Moran gibi isimler akademik kriterlerde eleştiri yazarlar. 1980’den sonra Tahsin Yücel, Mehmet Rifat, Berke Vardar, Akşit Göktürk, Doğan Aksan gibi isimler metin merkezli yapısalcı eleştiriyi, göstergebilimsel eleştiriyi ve dilbilimsel eleştiriyi denemişlerdir. Jale Parla, Yıldız Ecevit, Orhan Koçak, Nurdan Gürbilek, Gürsel Aytaç gibi isimler postmodern eleştiriyi denemişlerdir.
Öznel-İzlenimci Eleştirmenler
Genel eleştiri ilkeleri değil kişisel zevklerin ön plana çıktığı eleştiri anlayışıdır. Bu nedenle içerik olarak denemeye yakındır. Bu tarzın öncüsüNurullah Ataç’tır.
Memet Fuat, Nurullah Ataç’ın izinden gitmiştir. Eleştirilerinde Ataç’a kıyasla daha yumuşaktır. Ağırlıkla şiir hakkında yazmıştır. Eleştirinin amacının sanatı meraklısına yakınlaştırmak, sanatçıya yol göstermek olarak belirlemiştir. Unutulmuş Yazılar (1986) ve Özgünlük Avı (1996) adlı kitaplarında bir araya getirdiği yazılarında eleştiri teorisi ve eleştiri tarihimizle ilgili bilgiler verir.
Öznel eleştirinin bir diğer ismi Doğan Hızlan, nesnel eleştirinin öznel eleştirinin bir kamuflajı olduğu düşüncesindedir. Kurumlaşan eleştirel yargılardan kaçınmak gerekir. Eleştirilerinde yazarı unutmak istediğini söyler. Güncelin Çağrısı (1997), Edebiyat Dönencesi (2003), Yazılı İlişkiler(1983) adlı kitaplarında eleştiri hakkında bilgiler verir.
Füsun Akatlı, kurumlaşmanın klikleşmeyi doğuracağını söyler. Akatlı’ya göre eleştirmen kendi edebiyat anlayışına uygun eserleri inceler ve bu doğrultuda bilgi verir. Eleştiri yazıları denemeye yakın içeriktedir.
Cemal Süreya, Turgut Uyar, Adnan Binyazar, Rauf mutluay ve Muzaffer Erdost öznel-izlenimci eleştirinin diğer isimleridir.
Toplumcu-Marksist anlayışa karşılık manevi değerlere vurgu yapan yazılar da 1960’lardan itibaren artmıştır. Asıl işleri eleştiri olmayan, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kabaklı, Orhan Şaik Gökyay, Mehmet Çınarlı, Gültekin Samanoğlu, Mustafa Necati Karaer ve İlhan Geçer milli ve manevi değerleri işleyen eserler hakkında yazılar yazmıştır.
Nesnel Eleştiri Çalışmaları
Nesnel eleştirinin yerleşmesi yönünde bağımsız çalışmalar yapan Hüseyin Cöntürk önemlidir. Cöntürk önce kuramını ortay koyması ve sonra eleştirisini yazması bakımından müstesna biridir. Eleştiriyi edebi metnin üzerinde kurulan bir üst dil olarak kabul eder. Eleştiri dili üzerinde durur. Yeni eleştiri kuramını metinlerimize uygulamıştır. Çıkarmış olduğu Dönemve Yordam dergilerinin nesnel eleştirinin yerleşmesinde ciddi katkıları olmuştur.
Gerçek eleştiri yöntemini ve sınırlarını belirlemiş olandır.
Eleştirinin kurumsallaşması için arkadaşlarıyla birlikte çalışmalarına devam etti. O ve arkadaşları “60 Kuşağı Eleştirmenleri” olarak tanınmaktadırlar. Metne sadece estetik açıdan yaklaşan Yeni Eleştiri kuramını edebiyatımıza uygulamışlardır. Bu yaklaşım metni tarihi sosyal bağlarından kopardığı için Marksist çevrelerce eleştirilmiştir.
Tahir Alangu, incelemelerinde nesnel yaklaşımı muhafaza etmeye çalışmıştır.
Eleştirilerinde önce yazarla ilgili kıza bir giriş yapar. Eserin konusunu özetler, eser ve yazarla ilgili saptamalar yapar. Eserin güçlü ve zayıf yönlerini belirtir. Eserdeki kişiler üzerinde duran yazar, zaman ve mekânın insana etkileri ve eserin/yazarın dili üzerinde durur. Yazısını genel değerlendirmeyle bitirir.
Vedat Günyol, öykü ve roman eleştirileriyle tanınmıştır. Yazarın dünya görüşünü, bunun sanatına yansımasını, biçim ve içerikte yaptığı yenilikler, kurgudaki tutarlılık, anlatım teknikleri, kullanılan kaynakları yazılarında ele alır. Yazarın eserini diğer eserleriyle birlikte ele alır. Başka yazarların eserleriyle karşılaştırmalar yapar. Yazılarında çözümleyici, yorumlayıcı olmaya çalışır.
Akademik Eleştiri
Mehmet Kaplan
, akademik eleştirinin duayenidir. Eleştiri anlayışı eklektiktir.
1972’de yayımlanan ve eleştiri tarihini bütün olarak ele alan Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı yapıtıyla eleştiri tarihimize önemli katkı yapmış olan Berna Moran akademik eleştirinin önemli bir diğer ismidir.
Ele aldığı eser için uygun gördüğü eleştiri yöntemini kullanarak eleştiriler yazmıştır.
Etkileyici üslubu yoğun bilgi birikimiyle akademik çevrelerde dikkat çeken bir isim de Adnan Benk’tir.
Akşit Göktürk, eleştiri yazılarında dil ve üslup üzerinde yoğunlaşır.
Öykü ve romanlarıyla da tanınan Tahsin Yücel, yapısalcı ve göstergebilime dayanan çalışmalarıyla dikkat çeker.
Göstergebilime dayalı çalışmalar yapan bir diğer isim Mehmet Rifat Güzelşen’dir.
Toplumcu Gerçekçi – Marksist Eleştirmenler
Marks-Engels ve onları takip eden Plehanov, Troçki, Lukacs gibi isimler sanatı, tarihsel, toplumsal ve sınıfsal bağlamın bir yansıma alanı, ideoloji üretme alanı olarak ele alırlar. Toplumcu gerçekçi eleştiri eseri, toplumsal gerçeklik içinde kendi içerik ve yapısını nasıl kurduğunu, sanatın toplumsal işlevini ile kitlenin sanattan beklentisi arasında kurduğu bağı/dengeyi gözeterek ele alır. Bu çizgideki ilk isim Asım Bezirci’dir.
Ataç’ın eleştirmenlik otoritesine karşı çıkarak yazmaya başlar. Cöntürk’le birlikte bu çizgide önemli çalışmalar yaparlar. Bezirci, sosyalist düşünceyi sanat ve edebiyat anlayışının temeline koyar.
İçerik olarak Marksist estetiği yöntem olarak da Nurullah Ataç’ı takip edenFethi Naci, sanatçının gerçekliği çözümlemenin yanı sıra topluma öncülük etmesi gerektiğini savunur. Özellikle, Kıskanmak (1998) adlı kitabında eleştiri hakkındaki görüşlerini açıklayan yazıları mevcuttur.
Marksist çizgide eleştiri yazan Mehmet H. Doğan daha çok şiirler ilgilenmiştir.
Ahmet Oktay, eleştiride beğenme ve beğenmeme değil, eserin nasıl yapıldığının ortaya konulması gerektiği düşüncesindedir. Bu çizginin günümüzdeki temsilcisi Semih Gümüş’tür.
Sözlük
Açıklayıcı Eleştiri: Eseri yargılamaz. Eseri anlamak, yorumlamak amacına yönelir. Metin üzerinde çözümleme çalışmaları yapar. Kendi içinde üç alt kategoriye ayrılır: a) Yorumlayıcı Eleştiri (yazarın niyetini değil eserin anlam katmanlarını ele alır), b) Bilimsel Eleştiri (metnin dışındaki nesnel olguları ele alır, akademik eleştirinin yararlandığı bir yöntemdir), c) Biçimsel Eleştiri (tamamen eserin biçim ve içeriğiyle ilgilenir).
Alımlama Estetiği: Çözümleme ve yorum çalışmalarında okurun algısını esas alır.
Anlambirimcilik (Anlambirim=sem): Kelimelerin en küçük anlam unsurlarına sem denir. Semler birleşerek semem denilen anlam birliklerini/bütününü oluştururlar. Bir kelimeyi/sözcüğü tek başına ele alarak semleri açıklamak mümkün olmaz. Birbirine yakın anlamlı kelimeler arasındaki anlam farklılıkları semlerle açıklanmaktadır. Ev, konak, baraka, saray gibi sözcükler arasındaki anlam ilişkileri semi açıklar.
Art metinlilik (hypertextualite): Yeni bir metni eski bir metne bağlayan anlam ilişkileridir.
Cihet-i Camia: Belagatte kelimeleri birbirine bağlayan anlambirimciğe verilen addır. Birbiriyle ilişkili kelimelerin ortak yönlerinin oluşturduğu kümeye de ittisal kümesi denir.
Dış metinlilik (metatextualite): Eser hakkında yazılan bütün materyalleri kapsar.
Edimbilim (pragmatique): Sözleri sözün kullanım anına bağlı şartları içinde inceleyen bilimdir. Söz edimleri, sözceleme, delillendirme, sözel etkileşim, bildirişim gibi alt kategorileri vardır.
Ek metinlilik (paratexxtualite): Bir metindeki başlıklar, alt başlıklar, dipnotlar, ön ve sonsöz, yayıncı, editör açıklamalarını kapsar.
Haile-nüvis: Kurgu yazarı
İç metinlilik (intertextualite): Bir metnin içinde bulunan başka bir metni işaret eder.
İnhıraf: Sapmak, sapıtmak
İzotopi: Bir metindeki sınıf semlerinin yarattığı tutarlılığa denir.
Kari: Oyuncu
Meani: Sözün duruma göre nasıl beyan edileceğini anlatır.
Muaheze: Azarlama, eleştirme
Muhtekir: Vurguncu
Muteriz: İtiraz eden
Müfrit: Aşırıya kaçan
Müntehabat: Antoloji
Nükûş: Nakışlar, süsler
Rekaket: Selasetin zıddıdır.
Savlet: Hücum
Selika: Güzel söyleme ve yazma becerisi
Sünûhat: İçe doğan şeyler
Şeniyet: Gerçeklik
Taannüt: İnat etme, diretme
Teceddüt: Yenilik, tazelik
Tetebbu: Derinlemesine inceleme, araştırma
Tezyif: Zayıf gösterme, alay
Tufeyli: Asalak, dalkavuk
Zem etmek: Yermek, ayıplamak