Vize Din Eğitimi ve Din Hizmetlerinde Rehberlik Vize Ders Özeti

admin

Administrator
Yönetici
Admin
4 Eyl 2018
380
85
28
#1
DİN EĞİTİMİ ve DİN HİZMETLERİNDE REHBERLİK

ÜNİTE - 1

Din Eğitimi ile İlgili Temel Kavramlar

EĞİTİM VE İNSAN
Eğitim ve insan ilişkisini farklı yönleriyle incelemeye geçmeden önce şunu ifade etmek gerekir ki, sağlıklı bir din eğitimi imkânına sahip olmayan insan eksik eğitilmiş olur. Üstelik bu eksiklik, hayatın bütün alanlarını bir şekilde etkiler.
Eğitime Duyulan İhtiyaç İnsan doğduğunda hiçbir şey bilmez; fakat o, “düşünme” ve “öğrenme” yetenekleriyle donatılmış olarak dünyaya gelir (Nahl 78). Yeni doğan bir çocuğa ve onun gelişim evrelerine bakıldığı zaman bu durum açıkça müşahede edilir.

Eğitim Kavramı Eğitim kavramı, Batı kaynaklarında “education” kelimesiyle ifade edilmektedir. Kelimenin Latince kökü “educare”dir. Bu, “yetiştirmek, yönetmek, yönlendirmek ve potansiyelleri ortaya çıkarmak” anlamına gelir. Öz itibariyle eğitim, kişinin fizikî, ruhî ve zihnî boyutu üzerinde etkisi olan bir faaliyettir.Teknik yönden eğitim ise birtakım bilgi, hüner ve değerlerin genç nesle, çeşitli vasıtalarla amaçlı bir şekilde aktarılmasını ve özümsetilerek bir şahsiyet oluşturulmasını ifade eder. Türkçe’de eğitim, “eğme” fiilinden türetilmiştir. Eğmek, bir anlamda, insanı ikna etmek, demektir. Kültürümüzde eğitimi ifade eden pek çok söz ve kavram vardır. Meselâ “edep” bunlardan biridir. Edep, hem tertipli ve düzenli olmayı, hem de haddini bilmeyi ifade eder. “Terbiye” kavramı ise, genel olarak eğitim öğretimle ilgili bütün alanları ifade eder. Kelime anlamı itibariyle, “geliştirme, artırma, sahipliğini üstüne alma, özünü ortaya çıkarma, çocuğu yetiştirme” anlamına gelen terbiye kelimesi, her türlü eğitim ve öğretim faaliyetini ifade eder.

Eğitim Tanımları
Eğitim tanımları, toplumların inançlarına, felsefelerine, ihtiyaçlarına ve insan konusundaki anlayışlarına göre değişmektedir. Konuyu birkaç misalle anlatmaya çalışalı: Meselâ Sokrates’e göre insan, bilgilerini doğuştan getirir. Kendi haline bırakılırsa kötülüğe meyleder. Yapılacak ilk iş, insana kendisini tanıtmaktır. Sonra da iyilik ve mutluluğu birlikte aramaya çıkmaktır. Socrates bu işi yaparken, soru-cevap metodunu kullanmış ve kesinlikle bir şeyler öğrettiği intibaını vermeden yapmıştır. Öğrenci seçimi de ilginçtir. Sözgelimi, önce öğrenci adaylarını yakındaki bir göle gönderip ne gördüklerini sorarmış. Eğer sırf kendisini görmüşse, öğrenciliğe kabul etmezmiş.
E. Durkheim’e göre insan toplum içindir. Eğitimin amacı, insanı sosyalleştirmektir. Bunun için toplumda oluşan değerlerin, yetişkinler tarafından genç kuşaklara bir şekilde aktarılması gerekir. Ona göre Eğitim; “İnsanın daha mükemmel bir hayat yaşaması için hazırlanmasıdır.” “Fertte gelişmesi mümkün olan bütün yeteneklerin en ileri noktaya kadar getirilmesi, yani mükemmelleştirilmesi ameliyesidir.” “İnsanın bedensel, zihinsel ve manevî potansiyelini, hiç birini yok saymadan, birbirine paralel şekilde geliştirmektir.”

İnsan ve Din Olgusu Batı dillerinde din için kullanılan “religion” kelimesinin kökü olan “religo”, “boyun eğmek, itaat etmek” anlamına gelmektedir. Diğer bir kökü “religare” kelimesi de “bağlanma” demektir. Şüphesiz bu bağlılık, hayata çeşitli şekillerde yansımaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
İnsan, inandığı gücün önünde eğilir. Aynı zamanda bu saygıdan itaat ve kulluk doğar. En ilkel kabul edilen bir dinde ve toplumda bile, bu inanca dayalı bir hayat felsefesi ve sistemi oluşur.
● Karşılaşılan problemler, bu inancın penceresinden bakılarak resmedilir.
● Kutsal günler, törenler ve yasaklar ihdas edilir. ● Bu bağlanmaya bağlı olarak yeni sosyal ilişkiler ve ahlâkî değerler meydana gelir.
● Zamanla dinin kültür ve medeniyete etkisi olur. Bunca psikolojik, sosyolojik, mantıkî, kültürel ve tarihi gerçekler gösteriyor ki, din insanla birlikte vardır. Bununla birlikte, dinin sonradan ortaya çıktığını ve evrimler geçirdiğini; ona artık bir daha ihtiyaç duyulmayacağını iddia eden düşünce ve ideoloji sahiplerinin varlığı da söz konusudur. Auguste Comte adlı filozof buna örnektir. Comte, görüşlerini üç hal kanunu dediği bir evrim süreci ile şöyle açıklamaktadır:

Birincisi teolojik safhadır. Bu dönemde evren, insan iradesine benzer iradelerle yönetilmektedir. Olayların sebepleri tabiatüstü varlıklardır. Bu süreç içerisinde ayrıca üç devre daha vardır.
Bunlar: ● Fetişizm: Her şeyin canlı olduğu inancı. ● Politeizm: Olayların görünmez varlıklar tarafından meydana getirildiği inancı. ● Monoteizm: Varlıkların tek ve büyük bir irade tarafından yönetildiği inancı. İkincisi metafizik safhadır. Bu aşamada evrenin idaresi, ortaya çıkan olay ve ilişkiler, soyut kavramlara atfedilerek açıklanmaktadır. Üçüncüsü ise pozitivist safhadır. Comte bu devreyi Rönesans’la birlikte başlatır. Buna göre olay ve olgular, bir sebep-sonuç ilişkisine dayanır. Gelinen bu noktadan sonra insana, nereden geldiğini ve nereye gideceğini düşünmeden yaşayacağı bir hayat felsefesi sunulur.
Bunun adı “İnsanlık Dini”dir ve temel özellikleri şunlardır:
● Manevi unsurlar ihtiva etmez, ama gelmiş geçmiş dinlerin tecrübelerinden yararlanarak onların ilerisine geçmeyi hedefler.
● Tanrısı insanlık, peygamberi bilim adamları, mucizeleri ise icatlar ve keşiflerdir.
● İnsanlara, müşahede edilen âlemin gerisindeki gücü fark etmelerini engellemek için, niçinleri değil, olay ve olguları (deney sonuçlarını) düşündürtmek esastır. Çünkü tek hakikat (gerçek bilgi), deney ve tecrübe sonucu elde edilen yasalar ile toplumda üretilen değerlerdir. İnsanları irşat etmek için başka mürşide gerek yoktur.
● İbadeti, insanlık yararı ve gelişimi için gayret etmek ve kendisini insanlığa feda etmektir. Gelişmek, değişmek ve dünyayı kurtarmak temel ilkedir. Haliyle bu din, gerçek dinin alanını daraltan bir din olup sekülerdir. Ayrıca bu din, Hümanizm olarak da takdim edilmektedir. Büyük mütefekkir Mevlânâ ve Hak aşığı Yunus Emre bile zaman zaman, bazı çevrelerce maalesef, hümanist olarak nitelendirilmektedir. Hâlbuki her ikisinin de işlediği “sevgi” anlayışı, Yaratan ile ilişkilendirilen bir sevgidir… Comte’un gündeme getirdiği Pozitivizm’e tekrar dönelim. Bu akımın en önemli etkilerinden biri de şudur: Bilindiği gibi bilgi, büyük bir güçtür. Bir zamanlar bu gücü, Kilise ve işbirliği yaptığı çevreler tekelinde tutuyorlardı. Bu dönemdeki baskı yüzünden, birçok bilim adamı, yaptıkları çalışmalar ve buluşlar sebebiyle aforoz edilmişti. Hatta idama mahkûm edilenler bile olmuştu. Galileo, bunlardan sadece biriydi. Kilise mahkemesi olan engizisyon, kendisinden ısrarla “dünya dönüyor” sözünü geri almasını istemişti. Kilisenin, deneysel bilimlere ve bilim adamlarına karşı takındığı bu tavır, insanların dine karşı soğumalarına sebep olmuştur. En sonunda bu yol vara vara, din-bilim çatışmasına kadar götürülmüştür. Ernest Renan, bu konuda aşırıya kaçanların başını çekmektedir. O’nun bu konudaki meşhur sözlerinden birisi şudur: “Ancak halk deneysel bilim ve akıl ile eğitilip aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır.” Bir konferansında, İslâm’ın bilime ve hikmete yer vermediğini de gündeme getiren Renan’ın söz konusu iddialarına Namık Kemal, “Renan Müdafaanamesi” isimli eserinde cevap vermiş; tam aksine, İslâm’ın bilimi teşvik ettiğini ispat etmeye çalışmıştır.

Din-Bilim İlişkisi
Batı’daki din ve deneysel bilim çatışmasının İslâm dünyasını da olumsuz yönde etkilediğini yukarıda ele almıştık. Şimdi İslâm’ın bakış açısıyla din ve deneysel bilim arasındaki ilişkinin nasıl olduğuna bir göz atalım. Konuya başlarken öncelikle, “bilim” ya da “ilim” kavramı üzerinde durmakta fayda vardır.
Eğer olay ve olguyu açıklamak için birçok hipotez aynı noktada birleşiyorsa, ortaya bir teori çıkar. Bu da deneylerle doğrulanırsa, ortaya bilim çıkar. Ardından da şu sorular sorulur:

- Tümevarım metodunu kullanmış mı?
- Yasa ve genellemelere ulaşılmış mı? - Evrensel mi?
- Nesnel mi? - Doğrulanabilme özelliği var mı?
- Akıl ve mantık ilkelerine uygun mu? - Uygulanabilir mi?
- Değişebilme ve kendini yenileme özelliğine sahip mi? - Tekrarlanma özelliği var mı?
- Ölçülebilir mi? Eğer cevaplar “evet” ise, bu buluş sistemlere uygulanır. Ancak her zaman beraberinde soru işaretini taşıması şartıyla… Öte yandan, elde edilen bilgilere ya da varılan sonuçlara, hiç değişmez gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü bir zamanlar “bilim” diye okutulan bilgilerin bir süre sonra artık itibar görmediği de bir gerçektir.
Sözgelimi, milattan sonra ikinci yüz yılda yaşadığı tahmin edilen Batlamyus, evrenin merkezinin dünya olduğunu söylemişti. Uzun yıllar bu teoriye inanıldı. Hatta “bilim” olarak okutuldu. Kilise de bunu destekledi. Ta ki Kopernik’in, dünyanın güneşin bir gezegeni olduğunu ileri sürmesine kadar bu görüş kabul gördü. Günümüzdeyse bu teori de aşıldı. Çünkü artık artık güneşin, Samanyolu’nun bir parçası olduğu, onun da galaksiler sistemi içinde yer aldığı yönünde bilgilere ulaşıldı. Daha pek çok alanda, bu ve benzeri açıklamalar, birbirini çürütmekte ya da desteklemektedir. Allah Teâlâ kâinatı, belirli bir ölçü ve kanuna bağlı olarak yaratmıştır. Buna Kur’an diliyle, “Sünnetullah” denir. Kur’an, insanı sürekli bu kanunları düşünmeye davet eder. Özellikle de bunlara, Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü ve kudretini ispat eden ve kullarına olan nimetlerini, ihsanlarını gösteren belgeler olarak bakılıp incelenmesini ister (Rûm 20-26). Bu çerçevede, İslâm dini ile deneysel araştırmaların bir problemi söz konusu değildir. Sonuç olarak çizgileri doğru çektiğimizde, deneysel bilim ile vahyin bir noktada birleştiği görülür. Çünkü ikisi de aynı kaynaktan gelen emirlerdir.

BİR DİN EĞİTİMİ KONUSU OLARAK İSLÂM Din eğitiminin gerçekleştirilmesi konusunda farklı yaklaşımlar söz- konusudur. Bunlardan birisi Teolojik, yani İlâhiyat eksenli yaklaşımdır. Bu anlayışa göre, kim hangi dini anlatıyorsa, o dine inanarak ve tüm görüşlerini savunarak anlatması gerekir.Teolojik yaklaşıma karşı çıkanlar, bunun savunmacı (apologetic) ya da itirafçı (confessional) bir yaklaşım olduğu üzerinde durmaktadırlar. Diğer yaklaşım tarzı ise Fenomenolojik yaklaşım tarzıdır.Bu anlayışa göre, din olgusal temelde araştırılıp analiz edilmelidir. Bu görüş daha çok Batı dünyasının bir problemi olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü din eğitimiyle amaçladıkları şey, çocuklarını gerçek bir Hıristiyan yapmaktı. Fakat olmadı.Eğitim mantığı açısından değerlendirilecek olursa, Teolojik yaklaşımın daha pedagojik olduğu söylenebilir. Şimdi konuya İslâm dini açısından bakmaya çalışalım.Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de, din olarak sadece İslâm’ı kabul edeceğini, bunun dışındaki din arayışlarının ise kendisi tarafından kabul görmeyeceğini bildirmektedir (Mâide 3). Bir diğer deyişle Allah, nihai noktada, dinden ne anlaşılması gerektiğini de açıkça ifade etmektedir.

İslâm’ın Kelime ve Terim Anlamı Kelime anlamı itibariyle “İslâm”, “barış ve teslim olmak” anlamına gelir. Allah, bu teslimiyeti bütün benliği ile yapanlardan övgüyle bahsetmektedir: İslâm’ın terim anlamı ise “Allah’ın, peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu emirleri inanarak, düşünerek ve severek kabul edip uygulamaktır.” Buna göre İslâm, Allah’ın onayladığı bir hayat tarzıdır. O halde bütün mesele şudur: Allah’a inanan ve O’na teslim olan bir insan yetiştirmek. Bu eğitimin temel programı Kur’an’dır. İlk öğretmeni de, bütün pedagojik esasları uygulayarak eğitim yapan Hz. Peygamberdir. Bu işin nasıl olması gerektiğini daha iyi anlayabilmek için, din’in kelime anlamlarını bilmek gerekir. Çünkü her farklı anlam, amaca ulaşmanın farklı bir basamağını oluşturmaktadır. Bundan sonraki satırlarda, dinin bu farklı anlamlarına değinilecektir.

Din’in Farklı Anlamları Din Arapça bir kelime olup "DANE" fiilinden türetilmiştir. “Sahip olma, rıza ile boyun eğme, inanma, şeriat, millet, âdet, mezhep, karşılık, hüküm verme, yönetme, tedbir alma (idare etme, tasarlama, plân yapma, düzenleme), zorlama, galip gelme, hesaba çekmek, borçlu ve alacaklı olma” gibi anlamlara gelir. Meselâ “deyn” mastarından türetilen “dâin” kelimesi, hem borçlu hem alacaklı anlamına gelmektedir. Bu açıdan bakılınca din, verdiği nimetlere karşılık, insanın Allah’a borç ödemesidir. “Din eğitimi, Allah’a borçlu olduğunun bilincinde olan ve bunu Kitap ve Sünnetin çizdiği çerçevede ödeyen insanın yetiştirilmesidir.” “Dâne”nin bir anlamı da “hesaba çekmek” tir. Hz. Peygamber’in hadislerinden birinde şöyle bir ifade vardır: “Zeki kimse, kendisini hesaba çeken ve öbür dünya için çalışıp çabalayan kişidir.” Fatiha suresinde geçen “din günü” tabiri de, “dünyadaki bütün amellerin karşılıklarının ve hesaplarının görüleceği gün” demektir. Mâûn suresinde, dini yalanlayanlardan bahseden ayette söz konusu edilen “din”, kıyâmet gününde görülecek hesap anlamına gelmektedir. Bu gerçekten yola çıkıldığında ise şöyle bir tanım yapmak da söz konusudur: “Din eğitimi, insanları, ölümden sonrası için doğru hesap verecek şekilde hazırlamaktır.” “Dâne” kökünden türetilen bir başka kelime de “deyyân”dır. Bu ise, “hâkim, yargılayıcı” anlamına gelir. Yine aynı kökten “medîne” (çoğulu medâin, müdün) ismi türetilmiştir. Bu durumda: Medîne (Şehir): “Hâkimin bulunduğu ve adâletin uygulandığı yer” demektir. “Medeniyet” de “dâne” kökünden türetilmiş olup dinin hayata yansıtılması demektir. Dolayısıyla, medeniyet kavramını da anlamak için, din kavramını çok iyi bilmek gerekir.

ÜNİTE - 2

GİRİŞ Hem insan hem de Müslüman olarak, sağlıklı bir din eğitimi için, pek çok dayanağımız vardır. Şimdi bunların ne olduğunu ele alalım. Psikolojik Temeli Bilindiği gibi psikoloji, insan ve hayvan davranışlarının sebeplerini inceleyen bir bilimdir.

İnsan davranışlarının temelinde dinî bir güdü (motive) var mı, yok mu? Sorusuna cevap bulmak adına, tarih boyunca yaşanan olay ve olgulara baktığımızda, bunun var olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi insan, gerçek anlamda düşünüldüğünde, zayıf ve güçsüz bir varlıktır. Onun için çaresiz kaldığında, hemen kendinden daha üstün bir güce sığınma ihtiyacı hisseder. Bu gerçek, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “İnsanın başına bir sıkıntı gelince, yan yatarken de, oturup kalkarken de, bize (Allah’a) yalvarıp yakarır; ama ne zaman ki sıkıntısını gideririz, başına gelen sıkıntıdan kendisini kurtaralım diye sanki bize hiç yalvarıp yakarmamış gibi (nankörce) davranmaya devam eder.” (Yunus 12). Bütün din eğitimcilerinin, Peygamber varisi olmaları hasebiyle aynı uyarıya muhatap oldukları söylenebilir. Bu bağlamda, din eğitimcileri ve din hizmeti sunanlar için şu ilkeleri belirlemek mümkündür: ● Hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamalı, ● Hidâyetin, Allah’ın elinde olduğunu bilmeli, ● Karamsar olmadan, iyi niyet, hoşgörü ve sabırla görevlerine odaklanmalı, ● Yaptıklarının karşılığını, sadece Allah Teâlâ’dan beklemelidirler.

Sosyolojik Temeli İbni Haldun’un dediği gibi, insan doğuştan sosyal bir varlıktır. Onun fıtratında, birlikte yaşamaya ve yardımlaşmaya karşı bir meyil vardır. Çünkü hiç kimse, başkasına muhtaç olmadan, tek başına hayatın üstesinden gelemez. “İnsanlar ister köylü olsun, ister kentli. Farkında olmasalar da birbirlerinin hizmetçisidirler.” sözü de bu gerçeğe işaret etmektedir: Teker teker ele aldığımızda, aşağı yukarı bütün dinler ve sosyal nizamlar, ihtiyaç-imkân ilişkisi ile ilgili problemlerin çözümüne yönelik bir çaba gösterir. Düzenlenen hukuk ve çıkarılan kanunlar da aynı gaye içindir. Öncelikle ifade etmeliyiz ki, İslâm, iyi insan yetiştirmeyi hedefler. Bu aynı zamanda iyi vatandaş da demektir.

Bu tip bir insanın özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Yaratıcı ile de, yaratılmışlarla da barışıktır. Elinden ve dilinden kimseye zarar gelmez. Düşenin dostudur. Gerektiğinde başkalarını kendisine tercih eder. Küçüklerin de büyüklerin de hakkını İyi ve güzel olanın yanında, kötü olanın da karşısındadır. Hedefi hayır olan işlerde yarışır. Bencil (egoist) değildir. Sadece iyilik ve güzellikte yardımlaşır. Alış-veriş yaptığında aldatmaz. Emaneti ehline verir. Kendisi için istediğini başkaları için de ister. Allah’tan korkar, kuldan utanır. Hakka, haklıya ve haklılığa daima itibar eder. Rızkın ve malın asıl sahibinin Allah olduğuna inanır. Üzerine bir iş aldığında, onu en iyi şekilde yapmaya çalışır. İnsanların en hayırlısının, insanlara faydalı olan kişi olduğunu bilir. Hiç ölmeyecek gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi de öteki dünya için çalışır. Allah ve peygamberin sözü kendisi için her zaman yüksek bir değer ifade eder. Başkaları tarafından kendisine hak olarak bir şey verilse bile, vicdanında bunun tekrar hesabını yapar. İster gizli, ister alenî durumda olsun, her zaman Allah’ın gözetim ve denetimi altında olduğunun idraki içindedir. Konuştuğunda yalan söylemez, bir şey vaad ettiğinde dönmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde hiyânet etmez. İlmin görevinin, içinde yaşadığımız kâinatın sırlarını açığa çıkarmak olduğuna inanır ve buna bir ibadet duygusu içinde sahip çıkar.

Kültürel Temeli Latince bir kelime olan kültür (culture), “ekme, yetiştirme, üretme” anlamına gelmektedir. Terim anlamı ise, “bir toplumun ya da milletin, inanç, fikir, sanat, âdet ve gelenekleri, maddî ve manevî değerlerinin bütünüdür”. Osmanlı Türkçesi’nde bu kelime “ hars ” olarak ifade edilmektedir. Kültür denilince daha çok, bir toplumun sanat ve fikir eserlerinin bütünü kast edilmektedir. Bu nedenle, “Kültür, bir halkın yaşama tarzıdır” diye tanımlayanlar da vardır. Şüphesiz kültür ile medeniyet arasında da yakın ilişki vardır. Eğer kültüre, “insanın ürettiği her şey” diye bakılırsa, medeniyet de kültürün içinde değerlendirilebilir. Ama ayrım söz konusu ise, şöyle denebilir: Bir dinin ya da fikrin, maddî ve manevi boyutlarda, hayata yansıtılmasına medeniyet denir. Bunun oluşmasında başka toplum ve kültürlerin de katkısı vardır. Medeniyetin belirli bir toplumda aldığı şekle ise kültür denir. Kültürü, maddî ve manevî diye ayıranlar da vardır. Buna göre, bilimsel ve teknolojik ürünler, ekonomi, yemek ve kılık-kıyafet maddî kültür; din, dil, inanç, hukuk, örf ve âdetler, sosyal ilişkiler, tarih şuuru, estetik, mimari anlayış, yazı, sanat, edebiyat ve ahlâk ise manevî kültürdür. Tarihe bakıldığında görülecektir ki, kültürlerin oluşmasında aklın ve aktivitenin olduğu kadar, dinlerin de büyük rolü olmuştur. Çünkü din, kültürün hem mayası, hem de bir unsurudur.

Türkler Müslüman olduktan sonra İslâm’ı, hem maddi ve hem de manevi kültürlerine yansıtmıştır. Zikredeceğimiz şu birkaç esere bakmak bile bunu açıkça ispat etmektedir. Türklerin İslamiyet’i kabul ettikten sonra, ilk yazılı eser olma özelliğini taşıyan Yusuf Has Hacib’in, Kutadgu Bilig isimli kitabı, önemli bir örnektir. Tamamen rumuzlar ve sembollerle yapılan bir anlatım tarzı benimsendiği için alegoriktir. Öğretmeyi hedef aldığı için de didaktiktir. En önemli yönü ise muhtevasıdır. O da genelde, İslâmî unsurlardan ibarettir. Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072-1074 yılları arasında yazılan Divân-ı Lügati’t-Türk, gerek önsözündeki ifadelerinde ve gerekse tespit ettiği atasözlerinde, İslâmî değerlere yer vermektedir. Edib Ahmed Yüknekî ise, Karahanlı beylerinden Muhammed Dâd Sipehsalar’a hediye ettiği Atabetü’l-Hakâyık (Hakikatler Eşiği) isimli eserinde, Müslümanca nasıl ahlâklı olunacağını, hadisler ışığında, didaktik bir üslupla kaleme almıştır. Anadolu’daki İslâmî düşünceyi etkileyen önemli şahsiyetlerden biri olan Hoca Ahmed Yesevî de Divân-ı Hikmet’inde, genelde Allah aşkı ve Peygamber sevgisini işlemiştir. Bu eserlere, Mevlana’nın Mesnevi’sini, Yunus Emre’nin Divanı’nı, Nasreddin Hoca’nın nüktelerini, Süleyman Çelebi’nin “Mevlid” olarak da bilinen Vesîletü’t-Necât’ını ilave edebiliriz. Sonra şunu da unutmamak gerekir: Eğitimin görevlerinden birisi de, kültür mirasının genç kuşaklara aktarılmasıdır. Ama bu iş, din unsuru ayıklanarak yapılmaya çalışılırsa, geriye aktaracak pek bir şey kalmaz. Bu anlayış “biz bilinci”ni yok ettiği için, kişiliğin oluşmasını sağlayan sosyalleşme ve dayanışma ruhunu da zayıflatır. Arkasından yozlaşma ve yabancılaşma (benlikten uzaklaşma) başlar. Öyle olunca da, toplumda ortak bir “gelecek tasavvuru” kalmaz.

Felsefî Temeli Felsefe kavramı, sevgi anlamına gelen Yunanca “phileo” kelimesiyle, bilgi anlamına gelen “sophia” kelimelerinden meydana gelmiştir. Buna göre felsefe (filosofia), “bilgi sevgisi” ya da “bilgiyi sevmek” demektir. Pythagoras, kendisini tanıtırken, “Ben bir philosophos’um” dermiş. Bununla, bilginin ve bilgeliğin tutkunu olduğunu anlatmak istermiş. Varlığın ilk sebebinin ne olduğu konusunda felsefe tarafından verilen belli başlı cevaplar arasında, “ruh, madde, yetkin varlık, idea, su, ateş, sayı, atom, doğa, Tanrı, değişme” vardır. Varoluşla ilgili sorulara en tatmin edici cevabı din vermiştir. Birkaç örnek verecek olursak, bütün peygamberlere sorulan sorular, Ruh, Kıyametin kopuş vakti, Öldükten sonra dirilme meselesi olmuştur. Felsefe ile din konusunu karşılaştıranlar, genellikle dinin inanca, felsefenin ise akla dayandığını iddia etmektedirler. Böylece hem aklı tekellerine almış, hem de dinin verdiği cevapları küçümsemiş oluyorlar. Hâlbuki gerçek hiç de öyle değildir. Kur’an’a bakıldığında, aklın çalıştırılmasına ne kadar önem verildiği görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’de 66 yerde farklı ifadelerle geçen ve daha çok düşünmek anlamına gelen “akl etmek” kelimesi, İslâm’ın akla verdiği değerin en açık örneklerinden biridir. Mu’cemu’l-Müfehres adlı eser veya bir başka Kur’an fihristi aracılığıyla bu ayetlere ulaşmanız mümkündür.

Evrensel Temeli Evrensellik, savunulan bir fikrin ve hareketin, dünyanın her yerinde kabul görmesi ve uygulanabilirliğini akla getirir. Hukûkî Temeli Önce hukuk kavramı hakkında bilgi verelim. Hukuk, “hak”tan gelmektedir. Kelime manası itibariyle hak, “gerçek, uygunluk, doğruluk, münasip durum, aslına uygun, makul, sahih” demektir. Terim anlamı itibariyle, bir konuda yetki kullanımını ifade eder. Hukuk aynı zamanda, yaptırımı olan kural demektir. Kural koyma ve yaptırım uygulama yetkisi ise devlete aittir. Kesinlikle ihkak-ı hakka (herkesin hakkını kendisinin almasına) müsaade yoktur. Çünkü bu anlayış kan davasına yol açar. Şimdi, din eğitiminin dayandığı hukukî düzenlemelere göz atalım. A. 1982 Anayasasının 5. maddesinde devletin görevleri sayılırken, insanın maddî ve manevî varlığının geliştirilmesinden bahsedilmektedir. Yine, 10. maddede, herkesin kanun önünde, dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu ifade edilmektedir. 15. maddede ise, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı ve bunlardan dolayı suçlanamayacağı belirtilmektedir. 17. maddede de, “Herkes yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Denilmektedir. 24. madde “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” diye başlamaktadır. Ardından din kültürü ve ahlâk öğretiminin, ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer aldığı bildirilmektedir. 136. maddede, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın laiklik ilkesi doğrultusunda görevlerini kayıt altına almaktadır. Ancak bu madde ile ilgili görev, 1961 Anayasası’nın 154. maddesine göre 1965 yılında çıkarılan 633 sayılı kanunla düzenlenmiştir.

Buna göre, başkanlığın görevleri şunlardır: A. İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda halkı aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. B. İmam-Hatip Liseleri’nin de açılmasında dayanak olan ve 3 Mart 1924’de çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinde şöyle denilmektedir: “Maarif Vekâleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi te’sis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesi ile mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir.” C. 1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 12. maddesinde, eğitimde laikliğin esas olduğu, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarında zorunlu dersler arasında yer aldığı belirtilmektedir. D. Uluslararası sözleşmeler çerçevesinde 10 Aralık 1948’de kabul edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” gelmektedir. 6 Nisan 1949 tarihinde ülke olarak imza atılan bu sözleşmenin 18. maddesinde şöyle denilmektedir: “Herkesin düşünce, din ve vicdan özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.” E. Ayrıca, ülke olarak, altında imzamız bulunan çocuk haklarına dair sözleşmeler vardır. Bunlarda da, çocuğun, ırk, din ve benzeri özelliklerinden dolayı ayrımcılığa tabi tutulamayacağı dile getirilmektedir.

Ekonomik Temeli Ekonominin, “kıt kaynakların sınırsız ihtiyaçlar karşısında adâletli bir şekilde dağıtımıdır” anlamına geldiğini hatırlayalım. Dolayısıyla burada işin içine öncelikle “adâlet” girmektedir. İkinci olarak, eğitimin görevleri arasında, ekonominin ihtiyaç duyduğu nitelikli insanın yetiştirilmesi yer almaktadır. Burada da eğitim “girdi” olarak kabul edilmektedir. Buna bağlı olarak şu soru da çok önem arz etmektedir: Ekonomik ve toplumsal kalkınmanın gerçekleşmesi için yeterli nitelikte ve sayıda insan nasıl yetiştirilecek? Günümüzde insanların sadece belli bir alanda iyi yetişmiş ve iyi bir eğitim almış olması onlar hakkında olumlu kanaat beslenmesine yetmemektedir. Artık bu özellikleri yanında “iş ahlâkı” denilen bir eğitimin de kazanılması gereken bir özellik olduğu düşünülmektedir.

ÜNİTE - 3

İslam Eğitim Tarihi

GİRİŞ İslâm öncesi Arap toplumunda özellikle şiir ve hitabet gelişmiştir. Bunlar arasında en önde gelen örnekler Muallakât-ı Seb’a adıyla bilinir. Şiirlerde mertlik, cesaret, cömertlik ve şeref temalarına yer verilmesi, tıpkı Allah inancında olduğu gibi, birtakım inanç esasları ile erdemlerin de cahiliye toplumunda tamamen yok olmadığını gösterir. Kaynaklarda “Cahiliye” adı verilen bu dönem, bilgi ve inanç yoksunluğundan çok, bu konulardaki ölçüsüzlük, davranış ve ilişkilerdeki yanlışlıkların yaygınlığından dolayı bu adla anılmıştır. Bu dönemde Arap toplumunda çocuklara okuma-yazma öğretilen ve “Küttâb” adı verilen kurumların varlığından söz edilebilir. Daha ileri düzeyde eğitimin yapıldığı kurumlar ise yoktur.

HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE EĞİTİM FAALİYETLERİ İslâm Dini, Allah’ın insanlar tarafından yerine getirilmesini istediği buyrukları içerir. Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’dan aldığı vahyi insanlara bildirmiş, anlaşılması ve uygulanması konusunda da bizzat örnek olmuştur. O, tebliğ görevini yerine getirirken daima açıklama, ikna etme ve sevdirme yolunu tercih etmiş, böylece eğitimde izlenmesi gereken yol konusunda da örnek olmuştur.

Mekke Dönemi Hz. Peygamber dönemindeki eğitim faaliyetlerini, hicretten önce ve sonra olarak iki kısımda incelemek gerekir. Mekke döneminde eğitim faaliyetleri içerisinde sahabeden Erkam’ın Evi (Dârü’l-Erkam) önemli bir merkez olmuştur. Hz. Peygamber burada toplanan Müslümanlara, almış olduğu vahyi tebliğ ederek eğitimlerini gerçekleştirmiştir. Peygamber’in eğitim faaliyetleri bununla sınırlı kalmamış, kendi evi yanında, ticaret yapılan panayırlar gibi, insanlarla temas kurmaya uygun olan yerlerde de bu faaliyetler devam etmiştir.

Medine Dönemi Medine’ye hicretten sonra eğitimin yapıldığı başlıca merkez Peygamber Mescidi (Mescid-i Nebevî) olmuştur. Hz. Peygamber’in arkadaşları (Ashâb-ı Kirâm), büyük oranda mescid çerçevesinde gerçekleşen bu eğitim faaliyetine azamî ölçüde katılmaya çalışmışlardır.

Medine’ye hicretten sonra inşa edilen mescidin kuzey tarafında bulunan ve bazı sahabilerin barındığı Suffa da, eğitim-öğretim yapılan bir başka önemli mekândır. Sayıları 70 ila 400 arasında değişen ve tayin edilen muallimlerin nezaretinde eğitim gören bu insanlar, İslâm’ı diğer insanlara öğretmek üzere ihtiyaç duyulan yetişkin âlim zümrenin temelini de teşkil etmişlerdir. Suffa’da Kur’an öğretimi yapıldığı gibi aynı zamanda okuma-yazma da öğretilmekteydi. Bu dönemde Küttâb adı verilen eğitim kurumlarından da söz etmek gerekir. İslâm öncesi dönemde yazı öğretilen yerler olarak az sayıda da olsa varlığı bilinen bu kurumlar, sonraki dönemlerde de varlığını devam ettirmiştir. Hz. Ömer döneminde valilere gönderilen genelgede çocuklara yazı, binicilik, yüzme ve atasözlerinin (darb-ı mesel) öğretilmesinin istendiği, ayrıca Kur’an ve hadis öğretimine de yer verilmesi gerektiğine dair rivayetlerin bulunduğu bilinmektedir. Çocukların eğitimi amacıyla genellikle mescitlerin yanında, mütevazı biçimde inşa edilen küttaplar, daha sonraki dönemlerde mektep, sıbyan mektebi, taş mektep veya mahalle mektebi gibi adlarla varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Medreselerin Kurulmasından Önceki Dönemde Din Eğitimi Arapça’nın dilbilgisi (gramer) kurallarının henüz belirlenmemiş olması, bu dilin İslâm’a yeni giren toplumlara öğretilmesinde zorluklarla karşılaşılmasına neden olmuştur. Nitekim yazının geliştirilmesi ve Arapça gramerinin belirlenmesi, ancak Emeviler döneminde Ebu’l-Esved ed-Düelî ve daha sonraları dilbilimci Sîbeveyh tarafından gerçekleştirilmiştir. Tefsir, Fıkıh ve Kelam ekollerinin gelişmesi, Hadislerin toplanarak eserlerin hazırlanması da yine bu dönemde gerçekleşmiştir. Matematik ve Fen bilimlerinde de önemli çalışmalar yapılmıştır. Bu alandaki çalışmaların başlamasında Hint, Yunan ve İran dillerinde yazılan eserlerin Arapça’ya tercüme edilmesinin önemli katkısı olmuştur. Yabancı kültürlere ait eserlerin toplanması Emevîler devrinden itibaren başlamıştır. Abbasîler devrinde Bağdat’ta kurulan Beytü’l-Hikme’de ise toplanan bu eserlerin tercümesi yapılmıştır. Kütüphane ve rasathaneden oluşan Beytü’l- Hikme, bir araştırma ve tercüme merkezi kimliği taşımaktadır. Bu dönem “İslâm’ın Altın Çağı” olarak adlandırılmıştır. Emeviler döneminden itibaren Şam, Bağdat ve Kahire gibi merkezlerde hastane ve rasathaneler kurulmuştur. Tıp, Astronomi, Matematik, Kimya ve Felsefe alanlarında yetişen bilginler bu alanların gelişmesine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Harezmî, Cabir b. Hayyan, Bîrûnî, İbn-i Sina, Kindî, Abdülhamid b. Türk ve Farabî bu bilginlerden birkaçıdır.

MEDRESELERİN KURULUŞUNDAN SONRAKİ DÖNEMDE DİN EĞİTİMİ Kelime olarak “ders okutulan yer” anlamına gelen Medrese, İslâm dünyasında uzun yıllar eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yapıldığı kurumlara ad olmuştur. Medreselerin ilk defa ortaya çıkış sebepleri, zamanı ve yeri hakkında farklı görüşler vardır. Genel kanaate göre, medreseler XI. asırdan itibaren kurulmaya ve gelişmeye başlamışlardır. Bunlar arasında en ünlü olanı 1067 yılında Bağdat’ta, Büyük Selçuklu veziri Nizamü’l-Mülk tarafından kurulan Nizamiye Medresesi’dir. Medreselerin kurulmasına zemin hazırlayan sebepler birkaç maddede toplanabilir: ● Mescit ya da camilerde ders yapmanın doğurduğu sakıncalar ki, bunların başında ibadet eden insanların rahatsız olmaları sayılabilir. ● Eğitim faaliyetlerinin giderek yoğunlaşması sonucu öğrenci sayısının artması. Camilerin dersler için yetersiz kalması yanında öğrencilerin barınma, beslenme ve temizlik ihtiyaçlarının düzenli olarak karşılanması ihtiyacının doğması. ● İtikadî görüşlerin savunulması, yanlış düşünce akımlarının ilim yolu ile engellenmeye çalışılması. ● Yönetim ve adalet işlerinde görev alacak eğitimli personele duyulan ihtiyacın artması. XI. asırdan sonra İslâm âleminde medreselerin çok hızlı bir şekilde yayıldığı görülür. Selçuklu hükümdarları Anadolu’da, başta Konya ve Kayseri olmak üzere birçok şehirde medreseler inşâ etmişlerdir. Bunlardan bir kısmı günümüze kadar ayakta kalabilmiştir.

Medreselerin Öğretim Programı Kuruluşundan itibaren medrese eğitiminin en önemli amaçlarından birisi, insanları dinî konularda aydınlatacak ve rehberlik yapacak imam, vâiz ve müftü gibi din görevlilerinin yetiştirilmesi olmuştur. Medreselerdeki öğretim programlarında yer alan ilimler genel olarak mekâsıd-âlet veya naklî-aklî ilimler olarak sınıflandırılabilir. Mekâsıd ya da naklî ilimler, öğretimi asıl hedef olan ve kaynağı vahye dayalı Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi ilimlerdir. Âlet ya da aklî ilimler ise mekâsıd ilimlerinin öğrenilebilmesi ve anlaşılabilmesi için gerekli olan Arapça, Mantık gibi ilimlerdir. Matematik ve Fen ilimleri de bu gruba girmektedir.

Osmanlı Medreseleri İlk Osmanlı medresesi İznik’te kurulmuştur. Fatih dönemine (1451-1481) kadar kurulan ilk dönem Osmanlı medreseleri, daha önce Anadolu’da kurulan medreselerin devamı olarak kabul edilebilir. Fatih döneminden itibaren, Osmanlılarda medrese tesis faaliyeti yeni bir hız kazanmış ve Sahn-ı Semân ile dönemin en büyük medreseleri inşâ edilmiştir. Yüksek tahsil için kurulan sekiz medresenin yanı sıra, bunlara talebe yetiştirecek ayrıca sekiz medrese (Mûsıla-i Sahn veya Tetimme) daha kurulmuştur. Osmanlılarda geniş çaplı diğer bir medrese kurma faaliyeti Kânûnî devrinde (1520-1566) Süleymaniye Medreseleri’nin kurulması ile gerçekleşmiştir.

Osmanlılarda medreselerin ve dersleri okutan müderrislerin, merkezde bağlı oldukları kurum, Şeyhulislâmlık (Meşîhat) kurumudur. Medrese tahsilini tamamlayan talebeye, icâzet verilmektedir. İcâzet, İslâm dünyasında IX. asırdan beri var olan ve “öğretme ruhsatı”nın verildiğini ifade eden bir belgedir. Medrese programlarında başta Arapça olmak üzere Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam gibi din ilimleri yanında matematik ve fen bilimleri de yer almıştır. Medrese mezunlarının en önemli görev alanlarından bir diğeri de kadılıktır. Hukuk alanında görev yapan kadıların yetiştirilmesi görevi tamamen medreseye aittir. Medreseden mezun olan talebeler “Matlab” adı verilen deftere isimlerini kaydettirir ve atanma için sıra beklerlerdi. Mülâzemet adı verilen bu usûle göre, bekledikleri süre boyunca görevleri ile ilgili staj yaparlardı. Medresede ders okutmakla görevli olan hocaya Müderris denir. Muid, müderrisin okuttuğu dersi tekrarlayan görevlidir. Dânişmend veya Suhte, medrese talebeleri arasında belirli öğrenim basamaklarını geçmiş, yetişmiş talebe anlamında kullanılan bir ifadedir. Medresede öğrenim gören öğrencilere talebe-i ulûm da denilmektedir. Dersiâm ise halka da açık olan dersleri veren görevlilere verilen isimdir.

Osmanlı Medreselerinin Gerilemesi Osmanlı medrese sistemi XVI. asırdan itibaren bozulmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nde belli-başlı eğitim-öğretim kurumları olan medreselerdeki ilmî faaliyetlerin zayıflaması ve gerilemesinin sebepleri iki grupta toplanabilir: ● Medreselerdeki eğitim ve ilim anlayışının gelişmeye ve üretken olmaya kapalı hale gelerek hedefin, mevcut bilgilerin belirli kaynaklardan öğrenilip aktarılmaya dönüşmesi. ● Rüşvet ve iltimasla, ilmî yeterliliğe sahip olmayanlara görev verilmesi ve eğitim-öğretimde belirli kurallara uyulmaması. XVIII. asırdan itibaren artan bu çözüm arayışlarında daha çok idare, askerlik ve ekonomi alanlarında yapılan yenilikler öne çıkmıştır. Eğitim alanındaki yeniliklere ise ancak Tanzimat döneminde başlanabilmiştir.

TANZİMAT’TAN SONRAKİ DÖNEMDE DİN EĞİTİMİ 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın ilanından II. Abdülhamit’in tahta geçtiği 1876 yılları arasındaki zamanı kapsayan Tanzimat dönemi, diğer alanlarda olduğu gibi, din eğitimi tarihi açısından da önemli bir dönüm noktasıdır. Bu dönemde geleneksel eğitim olarak tanımlayabileceğimiz medrese tarzı eğitim bir yana bırakılarak yeni bir eğitim sistemi kurulmuştur. Medreselerin idaresinde, aynı zamanda dini temsil makamı olan Şeyhülislamlık söz sahibi iken, yeni mektepler Maarif Nezareti’ne bağlanmıştır.

Medreseler ve Din Eğitimi Eğitim alanında yeni bir sisteme geçildiği için medrese teşkilatı ve programlarında herhangi bir yenilik de yapılmamıştır. Aynı durum 1876-1908 yıllarını kapsayan II. Abdülhamit dönemi için de geçerlidir. Medreselerin yeniden düzenlenmeleri (ıslahı) 1908 yılından sonra II. Meşrutiyet döneminde gerçekleştirilmiştir. II. Meşrûtiyet döneminde medreselerin ıslahı konusunda dört çalışma yapılmıştır. Bunlardan ilki 27 Şubat 1910 tarihinde hazırlanan Medâris-i İlmiye Nizamnamesidir. Bu düzenleme ile medreselerin 12 yıllık öğretim süresini kapsaması planlanmıştır. Ancak medreselerle ilgili asıl kapsamlı düzenleme, 30 Eylül 1914 tarihinde hazırlanan Islâh-ı Medâris Nizamnamesi ile gerçekleştirilmiş, 1917 yılındaki düzenlemelerle mevcut yapı korunarak, küçük bazı değişiklikler yapılmıştır. 1914 yılındaki düzenleme ile İstanbul’daki medreselerden bir kısmı Dârü’l-Hilafeti’l-Aliyye Medresesi adıyla tek çatı altında birleştirilmiştir. Buna göre orta öğretim, her biri 4 sınıftan oluşan 1. ve 2. kısımlar olarak ikiye ayrılmış, bunun da üzerinde 4 yıllık yükseköğretime yer verilmiştir. Ayrıca, 1915 yılında Medresetü’l-Mütehassısîn adıyla, uzmanlık eğitiminin yapıldığı 2 yıl süreli yeni bir kurum açılmıştır. Böylece medrese eğitiminin, uzmanlık eğitimi de dâhil, en çok 12 yıl olması planlanmıştır. II. Meşrutiyet Döneminde yukarıda bahsettiğimiz genel medreselerle ilgili düzenlemelerin yanında, 1912 yılında Medresetü’l-Vâizîn, 1913 yılında da Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutebâ adları ile ayrı medreseler de açılmıştır. Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi adını alan genel medresenin öğretim programı, mesleki eğitim ile birlikte genel kültür derslerini de içerirken, bu medreselerde vaiz, imam-hatip ve müezzin gibi doğrudan din hizmetleri ile ilgili personelin yetiştirilmesi ya da kalifiye edilmesi amacı ile meslek derslerine daha fazla yer verilmiştir. Medresetü’l-Vâizîn ile Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutebâ 1919 yılında Medresetü’l-İrşad adı ile birleştirilmiştir. Medreselerin düzenlenmesi ile ilgili diğer bir çalışma da Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği sırada 1921 yılında yapılmıştır. Ancak medreseler, 1924 yılında hazırlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra kapatılmıştır.



Mektepler ve Din Eğitimi II. Mahmut tarafından 1824 yılında ilan edilen fermanda, ilköğretim çağındaki çocukların mektebe devam etmeyerek çalıştırılmalarının, elde edecekleri bilgilerden mahrum kalmalarına neden olacağından ve cahilliğin zararlarından bahsedilerek, mektebe devam etmelerinin sağlanması istenmektedir. Orta dereceli mektepler olan rüştiyelerde din derslerine daima yer verilirken, idadilerde ise ancak Tanzimat’tan sonra yer verilebilmiştir. Yine özellikle II. Abdülhamit döneminden itibaren, mekteplere öğretmen yetiştirmek üzere kurulan Darülmuallimat (Kız Öğretmen Okulu) ve Darülmuallimin (Erkek Öğretmen Okulu) programında da din derslerine yer verilmiştir. Ulûm-ı Diniye, Malûmat-ı Diniye, Akâid ve İlmihal adlarıyla yer alan din dersleri içerisinde inanç, ibadet ve ahlâk konularına yer verilmiştir. Din dersleri ilk yıllarda ilmihallerden okutulmuş ise de sonraları ayrı ders kitapları hazırlanmıştır. Öğretimde, özellikle ezber ve soru-cevap yöntemlerine yer verilmiştir. II. Abdülhamit dönemi, yeni eğitim kurumlarının ülke sathına yaygınlaştırılarak eğitim imkânlarından herkesin yararlandırılmaya çalışılması ve modern eğitimin kökleşmesi açısından özel bir önem taşır. Aynı durum din eğitimi açısından da geçerlidir. 1876 yılında hazırlanan ilk anayasa (Kanun-ı Esasî) içerisinde eğitimle ilgili esaslara da yer verilmiştir. Bu dönemde din eğitimi alanındaki önemli gelişmelerden birisi de 1900 yılında üniversite (Darülfünûn) içerisinde din bilimleri bölümünün (Ulûm-ı Âliye-i Dînîye Şubesi) kurulmuş olmasıdır. Mezunlarının din görevlisi ve din dersleri öğretmenleri olarak görevlendirilmeleri planlanan Ulûm-ı Âliye-i Dînîye Şubesi’nin öğretim süresi 4 yıl olarak belirlenmiştir. Programında Arapça, Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh gibi din ilimleri ile birlikte, daha önce medrese programlarında hiç yer almayan Dinler Tarihi (Tarih-i Edyan) ve İslâm Tarihi dersleri yanında Felsefe, Öğretim Yöntemleri (Usûl-i Tedris) ve Fransızca gibi derslere de yer verilmiştir. Ancak bu kurum, yukarıda bahsettiğimiz 1914 yılındaki medrese ıslah çalışmalarının başlamasından sonra 1915 yılında kapanmıştır.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE DİN EĞİTİMİ Cumhuriyet’in kurulmasından sonra, daha önce başlatılmış olan yeni eğitim sisteminin geliştirilmesi çalışmaları yeni bir hız kazanmıştır. 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu eğitimle ilgili alınan en önemli kararlar arasındadır. Kanun, genel eğitimde “ideal ve ülkü” birliğini sağlamayı hedeflemiştir.

Okullarda Din Eğitimi Cumhuriyet döneminde okullardaki din eğitimini, mesleki eğitim kurumları olan İmam-Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültelerinde yapılan din eğitimi ile ilk ve orta dereceli genel eğitim amaçlı okullarda yapılan din eğitimi olarak iki kısımda incelemek gerekir.

İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip Okulları Türkiye’de açılan İlahiyat Fakültesi’nin başlangıcı, 1900 yılında açılan Ulûm-ı Âliye-i Dînîye Şubesi’ne dayanır. Aynı şekilde İmam-Hatip Okullarının ilk örnekleri II. Meşrutiyet yıllarındaki medreselerin yeniden düzenlenmeleri sırasında açılmıştır. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra hazırlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereğince, 1924 yılında İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip Okulları açılmıştır. Ayrıca, 29 merkezde açılan İmam-Hatip Okullarında, ders müfredatı ve kurumun işleyiş esaslarının belirlendiği bir talimatname de hazırlanmıştır. Programında meslek dersleri yanında genel kültür derslerine de yer verilen mektepler 4 yıl süreli ve ortaokul seviyesindedir. Ancak okullar uzun ömürlü olamamış, yeterli sayıda öğrenci bulunamadığı için sayıları giderek azalmış, nihayet Kütahya ve İstanbul’daki okullar da 1929-1930 öğretim yılı sonunda kapanmıştır. İmam-Hatip Okulları 1951 yılında tekrar açılmıştır. Açılan okullar eskiden olduğu gibi 4 yıllıktır. 1955 yılında 3 yıllık diğer kısmı da açılan İmam-Hatip Okullarındaki toplam eğitim süresi 8 yıl olarak belirlenmiştir. Bu okulların, ortaokula dayalı “meslek lisesi” statüsü kazanmaları 1974 yılında gerçekleşmiştir. 1985 yılında ilk Anadolu İmam-Hatip Lisesi Beykoz’da açılmıştır. 1997 yılında hazırlanan 4306 sayılı kanun ile zorunlu eğitimin 8 yıla çıkması üzerine İmam-Hatip Liseleri bünyesindeki ortaokullara öğrenci kaydı söz konusu olmaktan çıkmıştır. İstanbul Darülfünunu içerisinde yer verilen İlahiyat Fakültesi’nde öğretim süresi 3 yıl olarak belirlenmiştir. Fakülte programında yer verilen dersler arasında, medreselerde de geleneksel olarak yer verilen din bilimleri yanında Din Felsefesi, İslâm Filozofları, Tasavvuf Tarihi, Felsefe Tarihi, İslâm Bediiyatı, İslâm Mezhepleri, Türk Din Tarihi ve İslâm Milletleri Etnografyası gibi derslere de yer verilmiştir. 1933 yılında yapılan Üniversite Reformu sonrasında yeni açılan İstanbul Üniversitesi içinde İlahiyat Fakültesi’ne yer verilmemiş, bunun yerine İslâm Tetkikleri Enstitüsü adı ile bir araştırma merkezi açılmıştır. Cumhuriyet döneminde yüksek din eğitimi 1949 yılından sonra daha hızlı bir gelişim göstermiştir. İlahiyat Fakültesi ikinci kez, bu defa Ankara Üniversitesi içerisinde 1949 yılında açılmıştır. Ardından da 1959 yılından itibaren Yüksek İslâm Enstitüleri açılmaya başlamıştır. Fakülte düzeyinde açılan diğer bir yüksek din eğitimi kurumu da 1971 yılında Erzurum’da açılan İslâmî İlimler Fakültesi’dir. 1983 yılında İslâm Enstitüleri İlahiyat Fakültesine dönüştürülmüştür.

1997 yılındaki düzenleme ile İlahiyat Fakültelerindeki öğretim, İlahiyat Lisans ve İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği olarak iki programa ayrılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak görev yapan din görevlilerinin daha ileri düzeyde eğitim alabilmeleri için 1989-1990 öğretim yılında iki yıl süreli İlâhiyat Meslek Yüksek Okulları açılmıştır. 1998-1999 yılından beri öğrenci kaydı yapılmayan bu okulların yerine, 1997 yılında alınan kararla Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’ne İlahiyat Ön lisans Programı açılmıştır.

İlkokul, Ortaokul ve Liselerde Din Eğitimi Cumhuriyet’in başında 1924 yılında ilkokullar için hazırlanan ders programında din eğitimine Kur’an öğretimi ile birlikte ikinci sınıftan itibaren, haftada iki saat olarak yer verilmiştir. 1926 yılındaki düzenlemede ise dersin içeriğinden Kur’an öğretimi çıkarılarak sadece dini bilgilerin öğretimine yer verilmiş, ayrıca süresi de bir saate indirilmiştir. 3. sınıftan itibaren yer verilen ders için hazırlanan içerikte iman, ibadet ve ahlak konularına yer verilmiştir. Din dersleri 1930 yılında şehir, 1939 yılında da köy ilkokulları programından kaldırılmıştır. Din dersleri 1924 yılında lise, 1927 yılında ise ortaokul programlarından kaldırılmıştır. Okul programlarında din derslerinin yer alması 1949 yılından itibaren tekrar gündeme gelmiştir.1950 yılında din dersleri program içerisine alınmış; ancak süresi haftada bir saat olarak belirlenmiştir. Derslerde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanarak, Talim ve Terbiye Heyetince okullarda okutulması uygun görülen “Din Dersleri” adlı kitap okutulmuştur. Din derslerine ortaokullarda 1956, liselerde ise 1967 yılından itibaren, yine isteğe bağlı olarak haftada bir saat süreyle yer verilmiştir. 1982 yılında hazırlanan Anayasa’nın 24. maddesi ile din ve ahlak öğretimi, ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu dersler arasına alınmıştır. İlköğretimde 4. ve 8. sınıflar arasında haftada iki, liselerde ise bütün sınıflarda haftada bir saat olarak yer verilen dersin adı önce, “Din ve Ahlak Bilgisi” olarak belirlenmiş, daha sonra 1986 yılında “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi olarak değiştirilmiştir. Derse katılım 1990 yılına kadar, din ve inanç farkı gözetilmeksizin bütün öğrenciler için zorunlu tutulmuş; ancak Müslüman olmayan öğrenciler, programda yer alan İslâm dininin inanç ve ibadet konularından ölçme ve değerlendirmede sorumlu tutulmamıştır.

Yaygın Din Eğitimi Yaygın din eğitimi, örgün eğitim ortamları dışında başta cami ve Kur’an kursları olmak üzere, farklı gelişim ve bilgi seviyesindeki kimselerin katıldığı ortamlarda yapılan din eğitimidir. Özellikle camilerde vaaz ve hutbeler aracılığı ile yaygın din eğitimi faaliyetleri de yapılmıştır. Bu hizmetleri yapan imam ve hatipler medreselerden yetişmişlerdir. Meslekî yeterliliğe sahip olması gereken imam ve hatiplere, resmî olarak atandıklarına dair belge olarak berat verilirdi. İlk defa 1870 yılında hazırlanan Tevcih-i Cihât Nizamnamesi ile bu görevlere atanacakların atanma esasları için belirli kurallar getirilmiştir. Günümüzde cami ve Kur’an kurslarında yapılan yaygın din eğitimi hizmetleri 1924 yılında kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yerine getirilmektedir. Kur’an kursları ile ilgili ilk yönetmelik 1971 yılında hazırlanmış, zaman içerisinde çeşitli değişiklikler yapılmıştır. Son yönetmelik ise 3.3.2000 tarih ve 23982 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Buna göre kurslar uzun süreli ve yaz kursları olarak iki kısma ayrılmaktadır. 32 haftalık uzun süreli kurslara temel eğitimini tamamlayan, yaz kurslarına ise ilköğretim 5. sınıfı bitiren öğrenciler alınmaktadır.

ÜNİTE -4

Din Eğitimim ve Öğretiminde İlkeler ve Yöntemler

DİN EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİNDE İLKELER İlke; sözlükte, “başka şeylerin kendisinden türediği ilk madde, öğe, unsur; temel düşünce, temel inanç; temel bilgi; her türlü tartışmanın dışında sayılan öncül, mebde, prensip ve doğru davranış kuralı” olarak tarif edilir. Felsefi bir terim olarak ilke, “zamansal, mantıksal, epistemolojik ya da ontolojik düzende ilk olana verilen addır.”

Bireysellik Bireysel farklılıkların bir kısmı gelişimseldir; yani kişinin bulunduğu yaşın gelişim özelliklerinden kaynaklanır. Yedi yaşındaki bir çocuk ile on beş yaşındaki bir gencin ya da kırk yaşındaki bir yetişkinin bedensel, zihinsel ve duygusal farklılıklarını buna örnek olarak verebiliriz. Bu farklılıklar her zaman gelişimsel olmayabilir. İnsanların zihinsel, duygusal ve bedensel potansiyelleri yaratılış itibariyle de farklılık gösterir. Örneğin; zihinsel özellikleri bakımından ele alacak olursak, bazı insanlar sözel-dilsel zekâya sahiptirler; dinleme becerileri yüksektir, kelime oyunlarını severler, sözel olarak iyi iletişim kurarlar ve hafızaları güçlüdür.

Bazıları ise, mantıksal-matematiksel zekâ sahibidirler; güçlü muhakemeleri vardır, soyut ve kavramsal düşünebilir ve sebep sonuç ilişkilerini kolayca anlarlar. Aynı şekilde, görsel-uzamsal, müziksel-ritmik, bedensel-kinestetik gibi diğer zekâ alanlarında farklılaşan bireylerin olduğunu da bilmek gerekir. Bireysel farklılıkların başka bir kısmı da çevresel etkilerle oluşur. Birey, içinde yaşadığı çevrenin bu şartlarından zamanla etkilenir. Bir kısım filozofların, “insan çevrenin ürünüdür” şeklindeki tanımlamaları, çevrenin birey üzerindeki etkisini ortaya koyan güzel bir ifade biçimidir.

Bütünlük Bütünlük, genel anlamda, “her şeyin, bir başka şeyle ilişkili ve bağlantılı olduğu” düşüncesinden kaynaklanır. Eğitimde bütünlük, öğrencinin beden- sel, zihinsel, duygusal, ahlâkî ve toplumsal yönleriyle bir bütün olarak ele alınması, birine önem verilirken diğerinin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade eder. Din eğitimi açısından bütünlük, insanı sadece bir kaç yönü ile değil, bütün fıtrî kabiliyetlerini geliştirmeyi ifade eden bir kavramdır. Büyük mütefekkir Muhammed İkbal’in ifadesiyle, “din, ne mahza tefekkür, ne sırf histir, ne de ancak amel.”

Açıklık İnsanın, çevreden gelen etkileri ya da mesajları doğru algılaması ve eksiksiz bir şekilde anlamlandırabilmesi için, iletilerin net, mesajların açık ve anlatılanların anlaşılır olması gerekir. Soyut konular, mümkünse somut örneklerle açıklanmalıdır. Allah Teâlâ, insanlara rehber olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim’i, büyük bir kısmı anlaşılması oldukça kolay olduğu için, “mübîn”, yani “apaçık” olarak tanımlamıştır (Neml 1; Yâsin 69). Peygamberler de, gönderildikleri topluma kendilerini takdim ederlerken, “Ben apaçık bir uyarıcıyım” (Hud 25) diyerek kendilerine verilen görevin apaçık tebliğ olduğunu ifade etmişler (Mâide 92; Yasin 17) ve anlaşılır bir dil kullanmalarının, görevlerinin önemli bir parçası olduğunu belirtmişlerdir.

Amaca Dönüklük Her eğitim sisteminin mutlaka birtakım amaçları ve gerçekleştirmek istediği hedefleri vardır. Eğitim faaliyetleri belli bazı amaçlar doğrultusunda yapılırlar.

DİN EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİNDE YÖNTEMLER Genel anlamda yöntem, “hedefe ulaşmada izlenen en kısa yol” olarak tanımlanır. Eğitim öğretim sürecinde, öğrenme olayını gerçekleştirmek amacıyla başvurulan tüm yollara da öğretim yöntemleri denir.

Öğretim Stratejileri Strateji, bir amacı gerçekleştirmek için işe koşulan yöntem, teknik ve taktiklerin bütününü ifade eden bir kavramdır. Öğretim stratejileri, “nasıl öğretelim?” sorusuna cevap vermek için uygun yöntem ve tekniklerin seçilmesine öncülük eder. Bu bağlamda, diyebiliriz ki, sunuş yoluyla öğretim stratejisi, buluş yoluyla öğretim stratejisi ve araştırma yoluyla öğretim stratejisi insanlık tarihi boyunca başvurulan belli başlı öğretim stratejilerindendir. Sunuş yoluyla öğretim stratejisi, açıklayıcı, yorumlayıcı bir yaklaşımla kavram ve genellemelerin öğretildiği, konunun öğretmen tarafından öğrenmeye en uygun şekilde organize edilerek sunulduğu, öğretmen-öğrenci arasında yoğun bir etkileşimin yaşandığı bir öğretim stratejisidir. Sunuş yoluyla öğretimde, genelden özele doğru bir yol izlenir. ● Herhangi bir konu ile ilgili ön öğrenmelerin yeterli olmadığı ve konunun yeni öğrenilmeye başlandığı durumlarda, ● Birçok kavram arasındaki ilişkilerin kurulması gerektiği ve kavramlar ile ilgili yeterli bilgiye sahip olunmadığı durumlarda, sunuş yoluyla öğretim stratejisi tercih edilir. Buluş yoluyla öğretim stratejisi, bireyin kendi deneyimleri yoluyla yaparak ve yaşayarak öğrenmeyi önceleyen bir yaklaşımdır. Keşif yoluyla öğretme yaklaşımı olarak da bilinen bu öğretim stratejisinin uygulanmasında tümevarımcı bir mantık izlenir. Buluş yoluyla öğretme yaklaşımında öğrenci, kendisine sunulan örneklerden yola çıkarak, öğretmenin rehberliğinde kavramlara ve genellemelere kendisi ulaşır. ● Öğrenmeyi öğretme, sorun çözme becerisini geliştirme, uygulama, analiz ve sentez gibi üst düzey bilişsel davranışları kazandırmak hedeflendiğinde, ● Öğrenci etkinliğine dayalı bir öğrenmenin gerçekleşmesi istendiğinde bu öğretim stratejisi tercih edilebilir. Araştırma-inceleme yoluyla öğretim stratejisi, öğrencinin bir problem durumu ile karşı karşıya getirilerek çözmeleri için harekete geçmelerini, araştırma ve inceleme yoluyla sonuca ulaşmalarını amaçlayan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımda, öğrenci problemi tanımlar, problemin çözümü için denenceler (muhtemel çözüm yolları) düşünür, bu denencelerin doğru olup olmadıklarını tespit etmek için veri toplar ve bu verileri değerlendirmek suretiyle sonuca ulaşır. ● Öğrencilerin ilgi ve merak duygularının harekete geçirilerek problem çözme becerilerinin geliştirilmesi amaçlandığında, ● Öğrenci merkezli bir öğrenme gerçekleştirilmek istendiğinde bu öğretim stratejisi tercih edilebilir. Öğretim stratejilerinin seçiminde, konunun mahiyeti yanında öğrencilerin yaş ve gelişim düzeyleri mutlaka dikkate alınmalıdır.

Yöntem Seçimini Etkileyen Faktörler Eğitim-öğretim faaliyetlerinde kullanılabilecek yöntemlerin seçiminde bazı faktörlerin rol oynadığı bilinen bir gerçektir. Şimdi bu faktörlerin neler olduğuna değinelim.

Dersin Muhtevası Konunun muhtevasına göre, kazandırılmak istenen hedef davranışlar da değişebilecektir.

Öğrencilerin Özellikleri Yukarıda, eğitim ilkelerinden bireysellik ilkesini işlerken de ifade edildiği üzere, insanlar birbirinden farklı özelliklerle dünyaya gelirler. İnsanların ilgileri, ihtiyaçları, anlayış düzeyleri, motivasyonları, kavrama kapasiteleri ve hızları da birbirinden farklılık gösterir. Öğretim yöntemleri, muhatabın bu özellikleri dikkate alınarak seçilmek durumundadır. Okul öncesi çocukların din ve ahlâk eğitiminde kullanılacak yöntemler ile ergenlik döneminde kullanılacak yöntemler aynı olmayacaktır.

Öğretmenin Özellikleri Bir öğretmende bulunması gereken en önemli niteliklerden biri de öğretim yöntemlerini etkili bir şekilde kullanabilmesidir.

Zaman, Maliyet ve Fiziksel İmkânlar Bazı yöntemler, hem ders öncesinde uzun bir hazırlık, hem de ders sırasında çok zaman gerektirdiği için, kimi zaman ders konusunun daha kısa sürede işlenebilmesi maksadıyla belli öğretim yöntemleri tercih edilebilmektedir. Örneğin, anlatım yöntemi, sadece konunun tümüyle aktarımının önemsendiği durumlarda, zaman bakımından en ekonomik yöntem olduğu için başvurulan yöntemlerin başında gelir.



Din Eğitimi ve Öğretiminde Kullanılabilecek Bazı Yöntemler Din eğitimi ve öğretimi sürecinde kullanılabilecek belli başlı öğretim yöntemleri şunlardır: 1. Anlatım Yöntemi Sözlü anlatıma dayalı birçok dersin, özellikle sosyal derslerin öğretiminde sıkça kullanılan ve neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir yöntemdir. Genel olarak, konuları bir sıraya ve düzene göre anlatma ve açıklama metodu olarak bilinir. Takrir ve düz anlatım adlarıyla da anılan bu yöntem, sadece okullarda değil, toplumsal etkinliklerin büyük bir bölümünde vazgeçilmez konuşma ve öğretim yolu olarak kabul görmüş, geçmişte yüksek bir mevkie sahip olmuştur. Eğitimcilerin çoğu, bu metodun olabildiğince az kullanılmasından yanadırlar. Dinleyici kitlesinin büyüklüğüne bağlı olarak, sürekli öğretmenin veya din eğitimcisinin konuştuğu durumlar olabileceği gibi, daha küçük dinleyici gruplarıyla ders yapılırken, karşılıklı iletişime imkân veren bir anlatım tarzı da tercih edilebilir. İnformal düz anlatım olarak da tanımlanan bu yöntem türüne göre, sözel iletişim hem tartışma hem de karşılıklı soru sorma biçiminde de gelişebilir.

Anlatım Yöntemi Kullanılırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ● Anlatım yöntemini kullanırken öğretmen, mesajların öğrenciye ulaşıp ulaşmadığını, anlattıklarının doğru anlaşılıp anlaşılmadığını sürekli kontrol etmelidir.

● Öğretmenin konuşma tarzı, ses tonu, hareketleri, jest ve mimikleri, görünümü, giyim kuşamı, anlatımındaki açıklığı ve öğrencilerle göz teması, bu yöntemi başarılı bir şekilde uygulamada etkili olan hususlardır. ● Anlatım süresi, dinleyicileri sıkmayacak, dikkatlerinin dağılmasına meydan vermeyecek uzunlukta olmalı, konunun içeriğine, dinleyici kitlesinin yaş ve ilgi düzeylerine de bağlı olmakla birlikte, 15-20 dakikayı aşmayacak uzunlukta olmasına dikkat edilmelidir. ● Öğretim yapacak kişi konuya çok iyi hazırlık yapmalıdır. ● Düşünceler, bir soru veya problem şekline sokularak öğrencinin ilgi ve merakı artırılmalı, etkileşimli anlatım yöntemi tercih edilerek öğrencilerin dersi kolaylıkla takip etmeleri sağlanmalıdır. ● Öğretmen, anlatımı araç ve gereçlerle zenginleştirmeli; anlatım sırasında diğer öğretim materyallerinden yararlanmalıdır. Bu tarz anlatım hem konuyu somutlaştırır, hem ilgiyi canlı tutar, hem de öğrenmeyi kolaylaştırır ve kalıcılığını artırır. ● Dinleyici kitlesinin özellikleri dikkate alınmalı, bireysel farklılıklar göz önünde bulundurulmalıdır. ● Anlatım sırasında, öğrencilerin sözlü ya da sözsüz tepkileri izlenmeli, anlaşılmayan hususlarda ilave açıklamalar yapılmalıdır. ● Her şeyden önemlisi, öğrenciler öğretmenin dersini büyük bir coşku, aşk ve şevkle anlattığını görmeli, kelimeler sadece gırtlaktan çıkan basit bir sesin ötesinde, canlı ve somut anlamlar taşımalıdır.

2. Soru-Cevap Yöntemi Anlatım yöntemi gibi, soru-cevap yöntemi de eğitim tarihi kadar eski bir öğretim yöntemidir. Sokrates tarafından bir öğretim metodu olarak kullanıldığı için Sokrates yöntemi ve bulduru yöntemi olarak da bilinir. Ayrıca, eski kaynaklarımızda isticvab adıyla anılır. Öğretmenin, öğrencilere bir konu ile ilgili sorular sorması ve bu sorulara aldığı cevaplardan yeni sorular üreterek soru-cevap süreci içinde öğrencinin konuyu kavramasını sağlamaya dayalı bir yöntemdir.

Kur’an-ı Kerim’den soru ve cevaplara örnek olacak bazı ayetler verelim: “De ki, “size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?” Hemen "Allah'tır" diyecekler. De ki, “O halde Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?” (Yunus 31). “De ki: “Baksanıza, eğer suyunuz çekilse, size kim bir akarsu getirebilir?” (Mülk 30). Amellerin (yapılan işlerin) hangisi daha faziletlidir? Şeklindeki bir soruya, muhatabının durumunu dikkate alarak Peygamberimiz: - Yemek yedirmek, tanıdığın veya tanımadığın herkese selam vermektir, - Allah’a ve Resulüne imandır, - Vaktinde kılınan namazdır, - Anne babaya iyilik yapmaktır, - Allah yolunda cihat etmektir, şeklinde farklı cevaplar vermiştir.

Soru-Cevap Yöntemi Kullanılırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ● Sorular, mümkün oldukça açık uçlu olmalı, “evet” ya da “hayır” denilerek cevaplanacak türde olmamalıdır. ● Öğrencilere sorulan soruların cevaplarını bulmakta zorlandıkları hissedildiğinde ipuçları verilerek cevabı bulmalarına yardımcı olunmalıdır. ● Öğretmenin soracağı sorular basit, kolay takip edilir ve anlaşılır olmalı, herhangi bir belirsizlik taşımamalı ve öğrencinin gelişim düzeyine uygun olmalıdır. “Kim”, “Niçin”, “Hangisi”, “Neden”, “Nasıl”, “Ne zaman”, “Nerede” gibi kelimelerin kullanılmasına özen gösterilmelidir. ● Soru sorduktan sonra düşünmesi için öğrenciye yeterli zaman tanınmalıdır. ● Sorulara öğrencilerin verecekleri muhtemel cevapların neler olabileceği öğretmen tarafından düşünülmeli ve gelmesi muhtemel cevapların yeni sorularla nasıl yönlendirileceği ve konunun bir bütün olarak anlaşılmasını sağlayacak şekilde nasıl organize edileceği hususunda zihinsel hazırlık yapılmalıdır. ● Sorular, genellikle tüm sınıfa sorulmalıdır. ● Sorulara doğru cevap veren öğrencilere, “iyi”, “güzel”, “aferin”, “doğru”, “çok güzel” “mükemmel” vs. gibi olumlu tepkiler vermek suretiyle bu davranışları pekiştirilmelidir.

3. Grup Tartışması Yöntemi Grup çalışması, en az üç-altı veya daha fazla öğrencinin bir araya gelmesi, bir konuyu incelemesi, bir sorun üzerinde konuşması ve çözüm üretmesi çalışmasıdır. Bir grup ortamında serbestçe tartışan öğrenciler, bir yandan tartışılan konu hakkında bilgi sahibi olurken diğer yandan ilgi ve kabiliyetlerini keşfeder; düşünmeyi, konuşmayı, soru sormayı, cevaplamayı, eleştirmeyi, eleştirilere katlanmayı, eksiklerini fark edip tamamlamayı, başkalarının fikirlerine saygılı olmayı ve hoş görülü davranmayı öğrenir. Dinî duygu ve düşüncenin geliştirilmesi ve ahlâkî tutumların kazandırılmasında tartışma yönteminden yararlanılabilir. Tartışma yöntemi, küçük grup tartışması, büyük grup tartışması ve münazara tarzında farklı biçimlerde gerçekleştirilebilir. Küçük grup tartışması, 3-6 kişilik gruplar tarafından yapılan tartışmalardır.

Büyük grup tartışması, daha kalabalık öğrenci grubunun ya da sınıfın tümümün tartışmaya katılması ile gerçekleşen öğretici bir etkinliktir. Münazara, iki grubun, bir konuyu karşıt iki tez halinde ele alarak dinleyiciler ve jüri önünde savunmalarıdır.

Grup Çalışması ve Tartışma Yöntemini Kullanırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ● Cevabı açık, kesin ve herkesçe ittifak edilen konuların bu yöntemle işlenmesi mümkün değildir. ● Ayrıca tartışma konuları seçilirken, öğrencilerin gelişim düzeylerine uygun olmasına da dikkat edilmelidir. ● Grup çalışması ve tartışma sırasında uyulması gereken kurallar ve ilkeler önceden belirlenmeli ve grup üyelerine duyurulmalıdır. ● Ön hazırlık yapılmalıdır. ● Tartışmanın açık bir amacının olması gerekir. Sadece tartışmak değil, tartışmanın bir sonuç doğurduğunu öğrencilerin görmeleri, yeni tartışma konuları için bir motivasyon unsuru olacaktır. ● Ortaya atılan ilginç görüş, düşünce ve kanaatler iyi değerlendirilmeli ve konunun özüne ve dersin amacına hizmet edecek tarzda yönlendirilmelidir.

4. Problem Çözme Yöntemi Bilimsel araştırma yöntemini temel alan bir öğrenme yaklaşımıdır. Öğrencinin; (1) bir problemle karşı karşıya getirilerek, (2) çözüm yolları hakkında düşünmesi ve hipotezler üretmesi, (3) çözüme ulaşabilmesi için veri toplayarak belli bir düzen içinde organize etmesi, (4) sonuca ulaşması ve (5) sonuçları test etmesi aşamalarını içeren, öğrencinin aktif bir şekilde öğrenmeye katılımını gerektiren bir yöntemdir.

Bu yöntemin uygulanma süreci şöyle açıklanabilir: 1. Önce öğretmen, karmaşık bir problem durumunu tasarlar. Bu daha önce yaşanmış gerçek bir problem de olabilir, yaşanması muhtemel hayalî bir problem de olabilir. 2. Öğrenciler bu problem durumuna dahil olur ve onu kendilerine mal etmeleri için çözüm sürecinde aktif rol alır ve sorumluluk yüklenirler. 3. Öğrenciler mevcut durumu gözden geçirerek, problemin çözümü ile ilgili tahminlerde bulunurlar, muhtemel çözüm yollarını araştırırlar. 4. Toplanan verileri değerlendirir, ortaya çıkan muhtemel çözümleri gözden geçirirler ve en uygun olanını seçerler. 5. Bulunan çözümü problem durumuna uygulayarak test ederler.

Problem Çözme Yöntemini Kullanırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ● Öğrencinin ihtiyaç duyacağı uygun araç ve gereçler sağlanmalıdır. ● Çözümü istenen problem, konunun amaçlarına uygun olmalı, ön bilgilerle çözülemeyecek nitelikte ve karmaşıklıkta olmalı, çok sayıda çözüm yolları içermelidir. ● Problemler, mümkünse öğrencilerin kendi yaşantılarından ve gerçek hayattan seçilmiş olmalı ve çözümü onlar için bir anlam ifade etmelidir. ● Öğretmen, gerektiğinde öğrencilere rehberlik yapmalı ve çözüme ulaşmalarını kolaylaştıracak tarzda yol göstermelidir.

5. Gösterip Yaptırma Yöntemi Gösterip yaptırma, bilgi kazandırmak, ilgi uyandırmak, göze ve kulağa aynı anda hitap etmek suretiyle işin nasıl yapıldığını göstermek için başvurulan bir öğretim yöntemidir. Gösteri veya demonstrasyon yöntemi olarak da anılan bu yöntem, bir yeteneği, ortaya koymaktan veya bir şeyin nasıl yapılacağının süreçlerini göstermekten öte, onun ilkelerini de ortaya koyar. Daha çok psiko-motor davranışların öğretiminde kullanılmakla birlikte, görgü kurallarının ve pek çok dinî pratiğin öğretiminde etkilidir.

Gösterip Yaptırma Yöntemi Kullanılırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ● Gösteri için önceden hazırlık yapılmalı, gerekli donanım ve materyaller kullanıma uygun hale getirilmelidir. ● Öğretmen, uygulamanın tüm süreçleri hakkında tereddüde meydan vermeyecek şekilde bilgi sahibi olmalıdır. ● Gösteri, herkesin rahatlıkla görebileceği ve duyabileceği bir ortamda yapılmalıdır. ● Gösterinin ardından öğrencilerin uygulama aşamasında ortaya çıkan eksiklikler uygun bir şekilde anında düzeltilmelidir. ● Gösteri çok hızlı veya çok yavaş olmamalı, öğrencilerin temel ilkeleri kavrayabilecekleri bir hızda olmalıdır.

● Gösteri uzun ve karmaşık ise, uygun aralıklarla bölümlenmeli, bir kısmının öğretimi yaptırıldıktan sonra kalan kısma geçilmelidir. ● Her öğrenciye istenilen davranışı kazanması için yeterli zaman ve tekrar yapma imkânı tanınmalıdır.

6. Gözlem Gezisi Yöntemi Gözlem gezisi yöntemi, bir dersin özel veya genel amaçlarını gerçekleştirmek üzere, önceden hazırlanan bir plan çerçevesinde belli olayların, nesnelerin ve durumların, gerçek mahallinde izlenmesi, gözlenmesi ve incelenmesine yönelik öğretim amaçlı faaliyetlerdir. Gözlem yoluyla öğrenciler, olayları, nesneleri gerçek biçimiyle görmeyi öğrenir, doğrudan tecrübe edinir ve içinde yaşadıkları çevreyi daha iyi öğrenirler. İlköğretim ve orta öğretim düzeyinde din eğitimi ve öğretiminde gözlem gezisi yapılabilecek yerler, ilk başta mabetler, yani mescitler, camiler, kiliseler, havralar olmak üzere, kütüphaneler, dinî-tarihi mirasın kalıntıları ve göstergeleri durumundaki yapılar, çeşmeler, hanlar, kervansaraylar olabilir. Ayrıca, yardımlaşma ve dayanışma kurumları, aş evleri, huzur evleri, çocuk esirgeme kurumları, hastaneler ve daha birçok yer, gözlem gezisi yöntemi kullanılarak öğretim konusu yapılabilecek yerlerdir.

Gözlem Gezisi Yöntemini Kullanırken Dikkat Edilecek Hususlar ● Öğretmenler, yapılacak gözlemle ilgili ön araştırmalar yapmalı, gezilecek yerle ilgili tam bilgi sahibi olmalıdırlar. ● Geziden önce ayrıntılı bir gezi-gözlem plânı yapılmalıdır. Gezi-gözlem planı hakkında öğrenciler gezi öncesi ayrıntılı bilgi verilmelidir. ● Eğer gözlem gezisinin çocuklarla yapılması planlanıyorsa, velilerden mutlaka izin alınmalı; bir kuruma bağlı olarak gerçekleştiriliyorsa kurum yetkilisinin bilgisi ve izni dahilinde gerçekleştirilmesine önem verilmelidir. ● Gezi sonrası, gözlem konuları ile ilgili bir değerlendirme yapılmalıdır.

7. Örnek Olay İncelemesi Yöntemi Örnek olay incelemesi yöntemi, bir olayı ya da sorunu yazılı veya sözlü, görsel veya işitsel araçlarla öğrencilerin dikkatine sunarak, söz konusu olay hakkında değerlendirme yapma, neden-sonuç ilişkisi kurma ve çözüm önerileri sunmaya dayalı bir öğretim yöntemidir. Bu yöntemin amacı, öğrencileri düşündürmek suretiyle, empati yapma, alternatifleri düşünme, analiz etme, problem çözme, seçme ve karar verme becerilerini geliştirmektir.

Örnek Olay İncelemesi Yöntemini Kullanırken Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar ● Örnek olayın seçiminde; öğretim konusunun hedeflerine uygunluğuna, öğrencilerin ilgi, ihtiyaç ve yaşantılarıyla ilişkili olmasına, açık, sade ve anlaşılır olmasına dikkat edilmelidir.
● Öğrencilerin, dersin amaçlarına uygun bir şekilde düşünmeleri ve çözüm üretebilmeleri için, örnek olayda yer alan karakterler hakkında sorulacak sorular önceden düşünülmelidir.
● Örnek olaydaki sorunları farklı açılardan görebilmeleri için olayın her bir kahramanı ile empati yapmalarına imkân verecek sorular sorulmalı, sorunu daha derinden fark etmelerine yardım edilmelidir. ● Öğrencilerin yanlış çözümlemelere gitmeleri önlenmelidir.
● Bu yöntemle birlikte, yeri geldiğinde diğer yöntemlerin de uygulanmasına özen gösterilmelidir.
● Tartışma sonunda ortaya çıkan ilke ve sonuçlar ile en çok görüş birliğine varılan düşünceler belirlenip bir yere kaydedilmeli,
● Örnek olayda elde edilen sonuçlardan ve deneyimlerden kurumlardaki çalışmalarda ne şekilde yararlanılacağı değerlendirilmelidir.