Vize Çalışma İlişkileri Tarihi Vize Ders Özeti

admin

Administrator
Yönetici
Admin
4 Eyl 2018
508
164
43
#1

Çalışma İlişkileri Tarihi Ünite 1
ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ TARİHİ

TEMEL KAVRAM VE SORUNLAR


“Çalı şma ilişkileri ” işgücü içerisindeki farklı statü kategorileri arasındaki üretim sürecinden kaynaklanan ilişkilerdir.
Günümüzün endüstrileşmiş toplumları itibariyle işgücü statü açısından değerlendirildiğinde 4 ana kategori vardır;
Bunlar; Ücretliler (işçiler), İşverenler, Kendi hesabına (bağımsız) çalışanlar ve Ücretsiz aile işçileri ’dir.
15 – 16 yüzyıl Avrupası’nda işgücü yukarıdaki kategorilerden çok feodal beyler ile onların çalıştırdığı serflerden oluşmaktaydı. Bu durumda işgücü içerisindeki statü kategorilerinin mutlak ve evrensel olmadıkları, tarihsel süreç içerisinde durmaksızın değişime uğradıkları söylenebilir.
Çalışma ilişkileri iş hukuku kapsamında ücretlilerle işverenler arasındaki ilişkinin hukuksal boyutunu, çalışma ekonomisi kapsamında bu ilişkilerin ekonomik boyutunu, çalışma sosyolojisi ve çalışma psikolojisi kapsamında ise bu ilişkilerin sosyolojik ve psikolojik boyutlarını inceler. Yani çalışma ili şkileri; ücretliler ile işverenler arasındaki başat çalışma ilişkisinin değişik boyutlarını inceleyen bir disiplindir.​

BİR SOSYAL BİLİM DALI OLARAK “TARİH” – ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ TARİHİ VE OLGULARI Büyük tarihçi Febvre, “Tarih, geçmişin ve bugünün incelenmesidir” demektedir.
Bir başka tarihçi olan Carr’ın ifadesiyle de, “Geçmi ş bizim için, bugünün ışığında anlaşılabilir ve bugünü tümüyle ancak geçmişin ışığında anlayabiliriz. İnsanın geçmiş toplumu anlamasını ve bugünün toplumuna daha çok egemen olmasını sağlamak, tarihin çifte işlevidir.”
Collingwood “tarih ne tür şeyler arar” diye sormakta ve cevap vermektedir; İnsanların geçmişte yapılmış eylemleri.
Bireysel gibi görünen bazı olgular önemli toplumsal etk ilere sahip olabilir. Carr, buna örnek olarak Sezar’ın Rubicon nehrini geçişini göstermektedir. Birçok insanın bu nehri geçişi, tarihsel bir anlama sahip değilken; Sezar’ın geçişi, toplumsal sonuçları ve etkileri itibariyle tarihsel bir olgu olarak değerle ndirilmektedir.
Tarihçi, geçmi şin olgularını sonuç ve etkileri itibariyle değerlendirir ve önemli olanları “tarihsel olgu” olarak niteleyerek , diğerlerinden ayırt eder. Çal ı şma ilişkileri tarihi açısından önem taşıyan olgular, “tarihsel ” olgular olarak kabul edilirken, di ğerleri ise sırf geçmişte kaldıkları için tarihsel olmakla birlikte, önemleri açısından tarihsel olgu olarak nitelendirilmemektedir. Carr bunu şöyle ifade etmektedir: “Çağdaş tarihçinin iki görevi birden vardır: Az sayıdaki anlamlı olguları bularak, onları tairihin olgularına dönüştürmek ve pek çok olguları, tarihi değildir diye, bir kenara bırakmak. ”​

TARİH ARAŞTIRMALARINDA “KURAM”
Carr ’ın deyişiyle “olgular ve belgeler, kendi başlarına tarihi oluşturmazlar” ve tarih “tarihi anlamlılık terimleriyle yapılan bir seçme süreci ”dir. Tarihçinin donanımı; kavramlardan, kavram setlerinden, hipotezlerden, varsayımlardan, modellerden oluşur. Carr’ın deyişiyle, “Olayları neden- sonuç ilişkileri içinde yeniden kurmak, ancak bir kuram sayesinde, onun sağladığı bakış açısıyla mümkün olabilir. Geçmişin olaylarını yorumlayabilmek için, tarih her zaman genel bir kuram gerektirir.”
Kuram; somuttan hareketle oluşturulan, sonra da somutu açıklamak üzere yararlanılan bir soyutlamadır.
Büyük tarihçi Braudel ’e göre, “Eğer kuram yoksa, tarih de yoktur.”
“Kuram”la “olgular” arasındaki ilişkiyi de belirlemek gerekecektir.
Vilar’a göre, “Tarih tek tek olguların ampirik olarak incelenmesi, ne de sadece bir teorik genellemenin temelidir. Teoriden olguya ve olgudan teoriye kesiksiz olarak yapılan göndermelerden oluşur. ”
Carr da, olguların tarihçi açısından önemini, şu sözlerle dile getirmektedir: “Tarihçi ve tarihi olguları birbirleri için gereklidir. Tarihçi olguları olmaksızın köksüz ve boş, olgular tarihçileri olmadan ölü ve anlamsızdır.​


Braudel ’in özlü sözleriyle, “Tarihçi elindeki malzemeye, kuramın sağladığı bakış açısıyla yaklaşmalıdır. Ama kuramları, her yer ve her toplum için geçerli açıklamalar olarak görmemelidir. Bir tarihçi hiç bir zaman kuramlara kendini kaptırmamalı, onların tutsağı olmamalıdır. Soyut kuramlar, tarihçinin somut toplumların zenginliklerini, özgürlüklerini görmesini de engellememelidir.​

TARİHTE NEDENSELLİK
Tarihsel açıklamalar nedensellik ve sonuçlarla temelden ilintilidir; ayrıca bir olay ne kadar çok sonuca gebeyse, nedenlerinin ortaya çıkarılması üzerinde o kadar çok durulur. Tarihsel inceleme, tarihsel olguların nedenlerinin ve sonuçlar ının incelenmesini gerekli kılar. “Çal ı şma ili şkileri tarihi ”nin yani bilimsel çabanın birinci işlevi “açıklama i şlevi ”, ikinci işlevi ise “öngörü”dür.
Carr ’ın deyişiyle “Geçmi ş, bugün ve gelecek, tarihin sonsuz zinciri içinde birbirine
bağlıdır.” Ve “İyi tarihçiler, geleceği iliklerinde taşırlar. Tarihçi ‘niçin’ sorusunun ardından ‘nereye’ sorusunu da sorar.”​

TAR İH İLE TAR İHÇ İ, BUGÜN İLE GEÇM İŞ
Bugünden ve bugünün tarihçisinden bağımsız olarak geçmi şi incelemenin olanaklı
olmadı ğını söyleyebiliriz.
Bütün tarihçiler bir noktaya kadar, kendi çağlarının dünyaya bakışını yansıtmaktadırlar. Ancak, tarihçilerin yapabileceği, geçmişin kendilerine göre anlamlı ve önemli olan alanlarında geçmi şin hakikatlerine ellerinden geldiğince sadık kalmak ve çal ı şmalarında tarihsel bağlamı göz ardı etmemeleridir.
Carr’ın deyişiyle, “Tarihçi de, tarih yazmaya başlamadan önce, tarihin ürünüdür. Tarihçi de tarihin bir parçasıd ır. Tarihçinin bu geçit alayı içinde kendini bulduğu nokta, onun tarihi görüş açısını belirler.”
Bloch’a göre ise “tarihçi doğal olarak kendi döneminin kategorileriyle ve devamında da kendi döneminin kelimeleriyle düşünmektedir.”​

ÇALIŞMA İL İŞKİLERİ VE FARKLI KURAMSAL YAKLAŞIMLAR
Farnham; Pimlott’e göre ayırım ;
1.Uyuşma kuramı
2.Çatı şma kuramı
3.Toplumsal eylem kuramı
4.Sistem kuramı
5.Marksist kuram​

Koray ’a göre;
1. Klasik yaklaşım
2. Sistem yaklaşımı
3. Kurumsal yaklaşım
4. Sosyolojik yaklaşım
5. Çatışmacı yaklaşım​

Parker’a göre;
1. Sistem yaklaşımı
2. Kurumsal yaklaşım
3. Endüstriyel sosyoloji yaklaşımı​

Bakış açılarının farklılığının altında biraz da sosyal konumların farklılı ğının yattığı söylenebilir.
Bir başka neden ise bu disiplinin ve kuramlaştırma çabalarının göreli olarak yeni
olmasıdır.​

KURAMSAL YAKLAŞIMLAR
Çalışma ili şkilerini, i şin düzenlenmesine ilişkin kurumların değerlendirilmesi olarak ele alan yaklaşımlar da bulunmaktadır. Bu yaklaşımlara göre, bu disiplinin konusu, “Bir​


kurumlar ağı içerisinde, tanımlanabilir sosyal amaçlara yönelik, belirlenmi ş sosyal ilişkiler” den oluşmaktadır (Farnham; Pimlott). Toplu iş ili şkileri, bireysel düzeydekinden farklı olarak, ki şiler değil, endüstri ili şkilerinin üç tarafını oluşturan “i şçi kuruluşları ”, “i şveren kuruluşları” ile “devlet ” arasında ve kurumlar düzeyinde yürütülmektedir. Kurumsal bir yaklaşım, özenli davranılmadığı takdirde, statiklik tehlikesi taşımakta ve kurumlar veri olarak kabul edilirken, kurumların oluşumuna ve değişimine neden olan geli şimler göz ardı edilebilmektedir. Kurumsallaşma düzeyi ülkeden ülkeye ve dönemden döneme değişebilmektedir ve sınırlılıkları da mevcuttur.
“Küreselleşme” olarak kavramlaşt ırılan gelişmeler çerçevesinde, son yıllarda birçok ülkede sendikalaşma oranlarının düştüğü, toplu pazarl ık kurumunun çalışma koşullar ının belirlenmesindeki ağırlığının azaldı ğı görülmektedir.
Çalışma ilişkilerinin taraflarının kurumsal yapı dışında gösterdikleri etkinlikleri gözden kaçırma tehlikesi bulunmaktadır.​

“KURUM ” VE “KURUMSALLAŞMA”
Kurumsallaşma, salt hukuki olmamakla birlikte çoğu durumda, hukuksal boyutu da olan bir süreçtir. “Hukuk; sınırlayıcı, düzenleyici ve koruyucu rolünü böylece oynamaktadır. Bunu yapması demek, belli ili şkileri, belli bir zaman ve mekân içinde bloke etmesi demektir” (Tunaya) . Bu bağlamda, bir şeyin kurumsallaşmış olarak kabul edilebilmesi için, hukuk sistemi içerisinde, mevzuatla formel bir biçimde düzenlenmiş olması gerekmez. Çal ışma ili şkileri tarihinden örneklersek, bazı ülkelerde bireysel ve toplu i ş ili şkilerine ilişkin belirli hususların, yasalarla belirlenmedi ğini, ancak zaman içerisinde çalı şma ili şkilerinin taraflarınca ve toplumca kabul edildikleri ve uygulandıkları için kurumsallaştıklar ını görürüz. Günümüz itibariyle dahi bazı ülkelerde, örneğin İngiltere ’de, endüstri ilişkileri sisteminin oluşmasında ve işlemesinde yasalar çok sınırl ı bir rol oynamaktadır.
Hukuksal anlamdaki kurumsallaşmanın arkasında, top lumsal anlamda bir kurumsallaşmanın varlığı söz konusu olmaktadır. Ancak, bunun tersi durumlar da söz konusu olabilmekte, hukuksal açıdan belirli bir kurumsallaşma sağlanmış olmakla birlikte, genel bir kabul görmedi ği için, bu kurumsallaşmanın faaliyete geçirilemediği gözlenmektedir. Örneğin, Türkiye’de 1926 tarihli Borçlar Kanunu’na “umumi mukavele” adıyla giren toplu sözleşme kurumu, dönem koşullarından dolayı, uygulanma olanağı bulamamı ş ve büyük ölçüde kağıt üzerinde kalmı ştı.​

ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNİN KURUMSALLAŞMASININ ÖĞELERİ
• Çal ı şma ili şkilerinin taraflarının örgütlenmeleri ve bu örgütlerin toplumsal boyutta formel ve / veya informel düzeyde kabul edilmiş olması:
Günümüz itibariyle, çalışma ilişkilerinin tarafları olan işçi, işveren ve devlet, sis teme giderek örgütleriyle katılmaktadır. İşçi ve işveren tarafları açısından, bu örgütler esas olarak sendikalard ır. Ancak başlangıçta i şçi örgütleri işverenler ve devlet tarafından tanınmamı ştır.
• Tarafların, birbirlerinin örgütlerini, çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde işbirliği
yapılacak kuruluşlar olarak tanımaları ve ve bu çerçevede çal ı şma koşullarının belirlenmesinde toplu pazarlık kurumunun varlığı:
Sisteminin tarafları olarak işçi ve işveren örgütleri, rollerini büyük ölçüde “toplu pazarl ık” kurumu çerçevesinde oynarlar ve bu platformda, çalışma koşullarını kendi lehlerine belirlemek için çaba gösterirler. Burada çalışma koşulları; ücret, çalışma süreleri, işçi sağlığı ve iş güvenli ği vb. öğeleri içermektedir. Taraflar, örgütleri aracılığıyla, toplu pazarlık sürecinde isteklerini karşı tarafa kabul ettirmeye çal ı şırlar. Eğer iki taraf çal ı şma koşulları üzerinde uzlaşırlarsa, bunu yazılı bir anlaşmaya dönüştürürler. “Toplu sözleşme” adını verdiğimiz bu yazılı metin, çalı şma koşullarını belirli bir süre için sabitleyen bir hukuksal belge niteli ğindedir. Ancak, tarafların çalışma koşulları üzerinde uzlaşmamaları durumunda, toplu pazarlık süreci toplu sözle şme ile değil, uyuşmazlık ile sonuçlanır. Türkiye’de 1926 tarihli Borçlar Kanunu’yla başlayan süreç, ancak 1961 sonrası dönemde yetkin bir kurumsallaşmaya ulaşabilmiştir.
• Uyuşmazlıkların çözümüne yardımcı barışçı çözüm yollarının varlığı:​


Uyuşmazlık sürecine girildikten sonra, sistemin üçüncü aktörü olan devletin de devreye girebileceği, çeşitli barı şçı çözüm mekanizmaları denenir. Bu barışçı çözüm yolları, değişik ülkeler itibariyle 19. yüzyıl sonlarından itibaren tedrici bir biçimde gelişmi ş; Türkiye’de de 1909 tarihli Tatil-i Eflgal Kanunu’yla başlayan süreç, zaman içerisinde ortaya çıkan oluşumlarla günümüze uzanmıştır.
• İş mücadelesi araçları olarak, grev ve lokavtın kurumsallaşmış olması: Uyuşmazlıkların barışçı çözüm yollarıyla giderilememesi durumunda, iş mücadeleleri gündeme gelecektir. Burada “i ş mücadelesi ” kavramı, esas olarak işçiler açısından grev, i şverenler açısından ise lokavt silahlarını kapsamak üzere kullanılmaktadır. Batı ülkeleri itibariyle kurumsallaşma, çok büyük ölçüde 20. yüzyılın bir ürünüdür. Türkiye’de ise 1909 tarihli Tatil-i Eflgal Kanunu ile başlayan süreç, 1960 sonrası dönemde grev ve lokavtın kurumsallaşması ile sonuçlanmıştır.
• Çalışma ilişkileri sistemi içindeki kurumsallaşma ile sistemin dı şındaki kurumsallaşma arasındaki ili şkiler:
Kurumsal öğelerin büyük bölümü, en azından formel hukuksal düzenlemeleri it ibariyle, nihai analizde sistemin dı şından belirlenmektedir. Bu belirlenme ise siyaset alanı ve devletin temel nitelikleriyle bağlantılıdır. Günümüz itibariyle siyasal açıdan değerlendirildi ğinde, sistem dışındaki kurumsallaşmanın temel öğesi demokratik re jimin varlığıdır. Genel oy esasına dayalı özgür seçimlerin ve genel oyla iktidara gelen ve giden siyasal partilerin varlığı, devletin üç erkinin birbirlerinden ayrılmış olması, özgür kamuoyunun serbestçe oluşmasını sağlayan bir ortam, çalışma ilişkilerinin taraflarının, sistem dışında da serbestçe örgütlenme ve kendi çıkarları doğrultusunda faaliyette bulunabilmeleri; hep, olmazsa olmaz biçimde, demokratik rejimin varlığını gerekli kılmaktadır.
1936 tarihli İş Kanunu’nun çıkarılması ve içeriği ile tek parti yönetiminin varlığı ve niteli ği yakından ili şkilidir.
Aynı şekilde, siyasal yaşamdaki demokratikleşme eğilimleri ve çok partili hayata geçiş ile sendikaların kuruluşlarını ve faaliyetlerini düzenleyen 1947 tarihli Sendikalar Yasası arasında da bir karşılıklılık söz konusudur. Dolayısıyla çalışma ilişkilerinin içindeki kurumsallaşmayı, onu kuşatan siyasal alandaki kurumsallaşmayla bağlantılı olarak ele almak ve zaman içerisinde sistemin içindeki ve dışındaki kurumsallaşmada meydana gelen deği şimleri de karşılıklı bağlantıları çerçevesinde değerlendirmek gerekmektedir.​

ÇALIŞMA İLİŞKİLER İNİN KURUMSALLAŞMASINDA DEVLET İN ROLÜ
Birinci rol, devletin çalı şma ili şkilerini kuşatan hukuksal çerçeveyi belirlemesine ili şkindir. Devlet; çıkardığı yasalar, tüzükler, yönetmelikler çerçevesinde, sistemin temel kurallarını oluşturur. Çalışma ili şkileri alanındaki hemen tüm etkinlikler, devletin koyduğu kurallar altında yürütülen süreçlerdir.
Devletin ikinci rolü, kendine ait kuruluşlarda istihdam etti ği ki şiler nedeniyle ortaya çıkar. Bu çerçevede devlet, kamu görevlerinin yürütülebilmesi için istihdam ettiği memur, müstahdem ya da i şçi statüsündeki insanlar yanında, dolaysız bir biçimde bir i şveren olma niteliğiyle kendi mülkiyetindeki iktisadi kurulu şlarda da ağırlıkl ı olarak işçi statüsünde bulunan ki şiler istihdam eder.
Üçüncü rol ise devletin diğer alanlardaki etkinliklerinin bir yansıması olarak
değerlendirilebilir. Devletin iktisadi ve toplumsal hayata ilişkin kararları, izlemiş olduğu politikalar, çal ı şma ili şkileri sistemini dolayl ı olarak da olsa etkiler. Örneğin devletin;vergi, fiyatlandırma ve yatırım politikaları, dolaysız bir biçimde çalışma ili şkileri alanında olmasına karşın, çalışma ili şkilerini etkiler.
DIŞSAL D İNAM İKLER İN ETKİS İ
Hiç bir toplum, varlı ğını yeryüzündeki di ğer toplumlardan yalıtılmı ş biçimde sürdürmemektedir ve “Dı ş dünyadaki siyasal, ekonomik ve ideolojik oluşumların herhangi bir toplumun iç yapısını etkiledi ğinde hiç kuşku yoktur. ” (Kongar).
Dışsal etkiler iki farklı kategoride değerlendirilebilir:
1. Bir ülkenin dı ş dünya ile olan iktisadi, siyasi, toplumsal vb. tüm ili şkileri, o ülke üzerinde etkide bulunmaktadır.
2. Dı ş dünya ile kurumsal düzeyde gerçekleştirilen ilişkiler ve bu çerçevede​


değerlendirilebilecek normlar da ülkeyi etkiler. Bu etkiler, özellikle çalıima ilişkileri alanına yönelik olarak faaliyette bulunan uluslararası kuruluşlardan olduğu kadar, di ğer uluslararası kuruluşlardan da olabilir.​

Özel olarak çalışma ilişkileri alanına yönelik etkinliklerde bulunan uluslar arası kurumlarla olan ili şkiler ve bu kurumların normları da, ülkeleri etkiler. Bu kuruluşların başında Uluslararası Çalışma Örgütü gelmektedir. “Uluslararası Çalışma Örgütü, 1919 yılından bu yana, kurucu belgesi (UÇÖ Anayasası), ortaya koymuş olduğu sözleş meler ve tavsiye kararları ile uluslararası sistemi etkilemi ştir.”
Sistemin işçi ve işveren aktörlerinin, Uluslararası Çalı şma Örgütü gibi kuruluşlarla ya da üyesi olduklar ı uluslararas ı i şçi ve işveren kuruluşlarıyla ilişkileri de önemlidir. Örneğin Türkiye’deki işçi ve işveren konfederasyonlar ı, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün üçlü yapısı içerisinde temsil edilme olanağına sahiptirler. Ayrıca, işçi ve işveren örgütleri, yasal olarak uluslararası işçi ve i şveren kuruluşlarına katılma olanağına sahiptirler ve bu olanağı kullanmaktadırlar.
Dı şsal dinamikler içsel dinamikleri etkiler, ama mutlak bir biçimde belirlemez.
Bir başka deyişle, oluşumlar, sadece dışsal dinamiklerin etkisiyle değil, dışsal dinamiklerin içsel dinamiklerle etkileşim süreci içerisinde ortaya çıkmaktadır. Kongar’ın genel olarak doğru olan, ama belki de her duruma uymayan genellemesiyle, “...bütün bu etkiler, iç yapının deği şme doğrultusundadır.”​


Çalışma İlişkileri Tarihi Ünite 2
DÜNYADA ÇALIŞMA İL İŞKİLER İ: SANAYİ DEVRİMİ’NDEN 1945’E KADAR​

SANAYİ DEVRİMİ VE ÜCRETLİ ÇALIŞMA İLİŞKİSİNİN YAYGINLAŞMASI
SANAYİ DEVRİMİ VE ÇALIŞMA İLİŞK İLER İ
Üretim tekniği açısından “makinenin ve onunla birlikte buhar ve büyük fabrika sanayinin doğuşu” olarak tanımlanabilecek olan Sanayi Devrimi, aynı zamanda bu teknik deği şimin yol açtı ğı toplumsal dönüşümü ifade etmektedir. Sanayi Devrimi, 18. yüzyılın sonlar ında, İngiltere’de, pamuklu tekstil sanayinde başlamış ve giderek ekonominin bütün diğer alanlarını da etkisi altına almıştır.
Sanayile şme, yaşayabilmek için ücret karşılı ğı çalışmaktan başka bir seçeneği olmayan bir işçi nüfusunun yaratılmasını gerektirmiştir. İşçi sınıfı, ekonomik ve siyasal gelişmeler sonucunda üretim araçlarını kaybeden küçük üreticilerin (zanaatkârlar ve köylülerin) mülksüzleşmesi ve ardından i şverenlere bağlı olarak ücret karşılı ğı çalışmaya başlaması ile oluşmuştur.
Loncalar, ortaçağ’da üretim ve işgücünün düzenlenmesinde önemli görevler üstlenmi ş, aynı meslekteki usta niteli ğine sahip zanaatçıların kurdukları ve egemen oldukları meslek kuruluşlarıdır. 18. Yüzyılın sonuna kadar üretim faaliyetlerini koydukları kurallarla katı bir şekilde düzenlemi şlerd ir.
İşçilerin Sanayi Devrimi ile ağırlaşan çalı şma koşullarına ve çal ı şma ili şkilerinin
dönüşümüne olan tepkileri, ilk sendikal örgütlenmeleri yaratmıştır.​

SANAY İ DEVRİM İ SONRASI ÇALIŞMA KOŞULLARI
Hiçbir yüzyılın, işçiler için 19. yüzyıl kadar acımasız ve karanlık olmadığı söylenir.
Çalı şma koşulları arasında, günlük çalı şma süresinin uzunluğu özellikle dikkat çekicidir. FRANSIZ DEVR İMİ VE LİBERAL İZMİN EGEMENLİĞ İ
Sanayi Devrimi ile hemen hemen aynı dönemde, 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi, bu tarihten itibaren bütün dünyayı etkileyecek olan siyasal ve düşünsel
geli şmelerin başlangıcını oluşturmuştur. Aristokrasinin siyasal
egemenli ğini yıkarak, tüm yurtta şların yasa önünde eşitli ğini kabul eden Fransız Devrimi, liberalizmin zaman içerisinde kazanacağı egemenli ğin ilk büyük adımını gerçekleştirmi ştir. 19. yüzyıla yayılan Fransız Devrimi, modern dünyanın kuruluşu açısından önemli bir tarihsel dönemeçtir.
Fransız devrimi ile birlikte serbest piyasa ekonomisi ve özel mülkiyet hakları önündeki engeller kaldırılmıştır. Bu doğrultuda atılan adımlar arasında loncaların yasaklanması, ortak kullanıma açık tarımsal arazilerde topraksız ya da yoksul köylülerin tarımsal üretimde bulunmalarının yasaklanması ve bu arazilerin özel mülk haline getirilmesi gi bi değişiklikler yer almaktadır.
Liberalizm yurtta şların hukuki eşitliğini benimserken, bir yandan da ekonomide serbest piyasa sisteminin hâkim olması gerektiğini savunmuştur. Kapitalizmin gelişiminin önünde engel teşkil eden, eski toplumdan kalma kurum ve kurallar ı ortadan kaldırıp ulusal ve uluslararası alanda serbest ticaretin önünü açmıştır. Öte yandan, işçi ve işveren arasındaki sözleşmelerin özgürce düzenlenmesine engel oldukları iddiasıyla, sendikal örgütlenmelere ve emeği koruyucu devlet düzenlemelerine de karşı çıkılmıştır. Fransa’da işçi sendikalar ı, 1791 yılında Le Chapelier Yasası ile İngiltere’de ise 1799 ve 1800 yıllarında çıkarılan Birleşme Yasaları ile yasaklanmıştır.
Demokrasinin geli şimi ve özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında oy hakk ının tedrici bir şekilde i şçileri de içerecek şekilde genişlemesi, siyasal haklarla birlikte sendikal hakların da tanınmasını beraberinde getirmi ş ve i şçi örgütlenmelerini güçlendirmi ştir. Ekonomi politikalarında laissez faire (“bırakınız yapsınlar” şeklindeki, serbest piyasanın egemenliğini savunan ilke) olarak adlandırılan liberal yaklaşımın egemenliğini önce geni şletti ği, ama paradoksal olarak da, demokrasinin geli şmesine paralel olarak, gerilediği bir dönemi oluşturmaktadır. Serbest bir işgücü piyasasının oluşumu önündeki hukuki engeller ve devlet düzenlemeleri kaldırılmışsa da, işçi hareketinin geli şmesi, siyasal hakların yaygılaşması ve sanayileşmenin başlangıc ında görülen olumsuz çalı şma​


koşullarının yarattı ğı tepki, işgücü piyasasını sınırlayıcı ve emeği koruyucu düzenlemelerin gelişmesini beraberinde getirmi ştir.
BİREYSEL ÇALIŞMA İL İŞKİLER İNDE DEVLETİN MÜDAHALES İ
Laissez faire yaklaşımının, i şçi sınıfı üzerinde yarattığı ağır tahribat, kendini en açık şekilde, kadınların ve çocukların istihdamında göstermi ştir. Devletin istihdam ilişkisine müdahalesinin olmadığı başlangıç dönemlerinde, 6 -8 yaşlarında çocuklar bile, günde 16 - 18 saat, çoğu zaman ayakta kalarak çalı şmak zorunda kalmı ştır. Bu durum, toplumun farkl ı kesimlerinin tepkisini çekmi ş, “adaletsizlik” algısını güçlendirerek, devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahalesi yönündeki baskılar ı artırmı ştır. İşçilerin ve i şçi örgütlerinin çalı şma sürelerinin sınırland ırılması yönündeki mücadeleleri ile de birleşen bu baskıların etkisiyle, devletler, 19. yüzyılın başlarından itibaren çalışma ilişkilerine müdahale etmeye başlamı ştır.
Devletin, çalışma ilişkilerine emeği koruyucu düzenlemelerle müdahale etmesi, Sanayi Devrimi ’nin beşiği İngiltere’de ba şlamıştır. Bu yöndeki ilk adım, 1802 yılında, yünlü v e pamuklu dokuma sanayinde çalı ştırılan çırakların çal ı şma şartlarını düzenleyen yasayla atılmı ştır. İngiltere’de çocuk istihdamına ilişkin ilk kapsamlı düzenleme ise 1833 yılında Fabrika Yasası ’nın çıkarılmasıyla gerçekleştirilmiştir. İngiliz sosyal politika tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan 1833 yasasıyla, tekstil sektöründe çalı şan tüm çocukları kapsayacak şekilde işe kabul yaşı 9 olarak saptanmı ş, çalışma süresi 9 -12 yaş
aralığındaki çocuklar için günlük 9 saat (haftalık 48) olarak belirlenmi ştir. Yasa, ayrıca dünyada ilk kez devletten aylık alan iş müfettişlerinin oluşturduğu bir iş tefti şi düzeni kurarak, yasanın etkin bir şekilde uygulanmasını amaçlamı ştır.
Fransa’da, devletin istihdam ilişkisine getirdi ği ilk sınırlamalar yine çocukları n
çalıştırılmasına ili şkindir. 1841 yılında kabul edilen ve yalnızca motor gücü ile çalı şan ve belli büyüklükteki sanayi işyerlerini kapsayan yasa ile i şe girme yaşı 8 olarak saptanmı ş, 8-12 yaş arası çocukların günde 8 saatten çok çalı şması ve 13 yaşından küçük çocukların gece çalı şması yasaklanmıştır. 1874 yılında işe kabul yaşı 12’ye yükseltilmiş ve çocuklara günde 2 saat eğitim zorunluluğu getirilmi ştir.
ABD’de çocuklar ın çalı şma süresine ve ya şına ili şkin düzenlemeler, federal düzeyde değil eyaletler düzeyinde başlamı ştır. Çocukların çalı şmasını, yaş ve çal ışma süresi ile sınırlayan ilk düzenleme 1842’de Massachusetts ’de yapılmı ş, onu di ğer eyaletler
izlemi ştir. 1938 yılında kabul edilen federal düzeydeki Adil Çalışma Standartları Yasası, 16 yaşın altındaki çocukların çalışmasını, 18 yaşın altındaki çocukların ise tehlikeli i şlerde çalışmasını yasaklamı ştır.
Çocuk istihdamına dönük düzenlemeleri kadınlara yönelik düzenlemeler izlemi ştir. İngiltere’de 1842 tarihli yasa ile yaşı ne olursa olsun kadınların ve 10 yaşın altında çocukların yer altı işlerinde çalıştırılması yasaklanmı ştır. Benzer şekilde Fransa da 1874 tarihinde her yaştaki kadınların yer altı işlerinde, maden ve taş ocaklarında çalıştırılmasını ve 21 yaşından küçük kadınlar ın gece çalı ştırılmasını yasaklamıştır. Almanya’da ise yılında çıkarılan bir yasa ile kadınların gece çalı ştırılması engellenmiştir.
İngiltere’de 1847 yılında kabul edilen bir yasayla tekstil sektöründe kadınlar ve 18
yaşından küçük çocuklar için çalışma süresi günlük 10 saat olarak saptanmı ştır. Fransa’da da 1892 yılında, 18 yaşından büyük kadınların günlük çalışma süresi 11 saat olarak belirlenmi ştir.
Çalışma yaklaşımına devlet müdahalesi, çocuklar ve kadınlara yönelik dar kapsamlı düzenlemelerle başlasa da, zaman içerisinde hem yetişkin erkek işçileri de kapsayacak şekilde genişlemi ş, hem de çalı şma yaklaşımının ücret, işçi sağlığı ve iş güvenliği ile sosyal güvenlik gibi konuların ı da içerecek şekilde çeşitlenmiştir.
Sanayi devriminin ardından İngiltere ve Fransa’da çocuk istihdamının sınırlandırılması ve çocukların istihdam ilişkisinde korunması amacıyla getirilen bu yasal düzenlemelerin
çalı şma yaşamı üzerindeki sınırlı etkisinin nedeni etkin bir denetim sisteminin
olmayışıdır.​

SENDİKALARIN GELİŞ İMİ VE TOPLU ÇALIŞMA İLİŞK İLER İN İN KURUMSALLAŞMASI Sendikaların ve toplu pazarlığın geli şimi ile devletin hem toplu pazarl ık sistemlerinin kuruluşunda rol alması, hem de bireysel iş hukuku alanında gerçekleştirilen düzenlemeler, endüstri ilişkilerinin kurumsallaşmasına neden olmuştur.​


Sendikacılığın geli şimi, ücret ve çalışma koşullarını i şçi ve i şveren arasındaki bireysel pazarlıkların konusu olmaktan çıkarıp, toplu çalışma ilişkilerinin konusu haline
getirmi ştir.
Sanayileşmenin öncü ülkelerinde toplu çalı şma ilişkilerinin geli şimi üç alt döneme
ayrılabilir:
Sanayileşmenin başlangıcını içeren ilk dönemde, sendikalar ortaya çıkmış ve çeşitli yasal düzenlemelerle yasaklanmış ya da baskı altına alınmıştır.
İkinci dönemde, sendikal örgütlenme hakkı kazanılmış ve zaman içinde b u haklara grev ve toplu sözleşme sistemlerine ili şkin haklar eklenmi ştir.
Üçüncü dönemde, sendikalar ve toplu pazarl ık sistemleri çalı şma ili şkilerinin yerleşik
öğeleri haline gelmiştir.​

SENDİKALARIN DOĞUŞU VE SENDİKALARI YASAKLAYICI DÜZENLEMELER
Sanayi Devrimi ’nin olduğu gibi sendikalaşmanın beşiği de İngiltere olmuştur. Kalfaların ve vasıflı i şçilerin kurduklar ı yardımlaşma dernekleri gibi örgütlerin içinden, çal ı şma​
ili şkilerinde bireysel pazarlık sisteminin hâkimiyetinin yarattığı adaletsizlikle re tepki olarak, ücretler ve çal ı şma koşulları hakkında kolektif mücadeleler veren sendikalar ortaya çıkmı ştır.
İngiltere’de 1799- 1800 yıllarındaki Birleşme Yasaları ile, Fransa’da da 1791 yılında çıkarılan Le Chapelier Yasası ile sendikalar yasaklanmı ştır. Almanya’da sendikalar daha geç tarihlerde, yüzyılın ortasında ortaya çıkmı ş ve kısa sürede yasaklanmıştır. İlk sendikalar vasıflı i şçilere ve kalfalara ait örgütlerdir. Vasıfsız i şçiler bu örgütlere genellikle kabul edilmemi ştir. Bu tür sendikal yapılar, meslek sendikacılığı olarak bilinen sendikacılık biçimini doğurmuştur ve meslek sendikacılı ğının hâkimiyeti, 19. yüzyılın sonuna kadar büyük oranda devam etmi ştir. Ayrıca, ilk sendikalar genellikle coğrafi olarak sınırlı örgütlerdir. Di ğer şehir veya bölgelerindeki sendikalarla ya hiç bağları bulunmamış ya da çok gevşek bağlar kurmuşlardır. Bu tür bağlar, 19. yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşmı ştır.
İlk sendikaların kurucuları olan vasıflı i şçiler, i şverenlerle daha yüksek pazarlık gücüne sahip oldukl arı için toplu sözleşme benzeri düzenlemeler gerçekleştirmeye çalı şmı ş ve bu sebeple grevler yapmışlardır.​

İNGİLTERE ’DE SENDİKALARIN DOĞUŞU VE İLK YASAKLAMALAR
İngiltere ’de sendikaların kökleri 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başlarına kadar uzanmakt adır. Bütün bir 18. yüzyıl boyunca, kalfalar, çeşitli birlik ve yardımlaşma dernekleri aracılığı ile örgütlenmi ştir.​
Sanayi Devrimi ’nin gerçekleştiği 18. yüzyılın son döneminde ortaya çıkan iki etken, İngiltere’de bu ilk sendikaları yasaklayan 1799 ve 1800 tarihli Birleşme Yasalar ı ’nın çıkmasına sebep olmuştur.
İlk etken, bu tür kalfa örgütlerinin, üretimin ustalar/i şverenlerce serbestçe yönetilmesini engellemesi ve bu sebeple ekonomik gelişmenin önünde engel olarak görülmesidir. İkinci etken ise siyasal geli şmelere ilişkindir ve siyasal gelişmelerle sendikal özgürlükler arasındaki yakın bağın ilk örneklerinden birisini teşkil etmektedir. 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi, bir süre sonra İngiltere’deki siyasal rejime karşı çıkan ve cumhuriyet rejim i kurmak isteyen devrimci örgütlerin ortaya çıkmasını tetiklemi ştir.​

FRANSA’DA SEND İKALARIN DOĞUŞU VE İLK YASAKLAMALAR
Fransa’da sendikalar 1791 yılında yasaklanmıştır. Birbirine çok yakın tarihlerde yapılan yasal değişikliklerle hem loncaların imalat alanında sahip oldukları ayrıcalıklar kaldırılmış, hem de sendikal örgütlenmeler yasaklanmıştır. Yani, Fransa’da bir yandan piyasa ekonomisinin önünde engel olarak görülen loncalar tasfiye edilirken, öte yandan da ücretli çalışan i şçilerin örgütlenmesi engellenmiştir.
1789 Devriminden sonra, insanların kendi seçtikleri iş ve meslek dalında çal ışmalarının​


önündeki engelleri kaldırmayı amaçlayan 17 Mart 1791 tarihli d’Allarde Yasası, loncaların bu alanda kurmuş olduğu sınırlamaları kaldırmı ştır. Bu yasanın çıkmasından üç ay sonra başlayan grev dalgasına verilen cevap, 1791 yılı Haziran ayında çıkarılan Le Chapelier Yasası olmuştur. Bu yasa ile sendikal örgütlenme ve grevler yasaklanmıştır. Kalfa ve
i şçilerin kurduklar çalışma ili şkilerini etkilemeye dönük örgütler çalı şma özgürlüğüne karşı örgütler olarak görülmüştür. 1810 tarihinde çıkan Ceza Yasası ise yirmiden fazla üyeli derneklerin kurulmasını hükümetten izin alınması şartına bağlamı ştır. 1848 devrimi ile dernek kurma özgürlüğü yeniden elde edilse de, 1849 yılında yapılan düzenlemelerle, bu haklar geri alınmış ve sendikal örgütler üzerindeki yasaklar sonraki yıllarda
ağ ırlaştırılmıştır. Sendika kurma özgürlüğü 1860’lara kadar fiilen elde edilememi ştir. ALMANYA ’DA SEND İKALARIN DOĞUŞU VE İLK YASAKLAMALAR
Almanya’nın sanayileşme ve modernleşmeye geç tarihlerde başlaması, sendikaların da İngiltere’ye göre daha geç tarihlerde gelişmesine sebep olmuştur. Bu ülkede ilk sendikal örgütlerin doğuşu 1848 devrimi döneminde gerçekleşmiştir. Almanya’da sendikaların doğuşu, di ğer ülkelere benzer şekilde, kalfa ve diğer ücretli i şçilerin, gelişen piyasa ekonomisi ve bireysel pazarlık sistemi karşısında güvencesiz kalmalarının bir sonudur. Almanya’da 1848 devrimi gerçekleşti ğinde, uzun bir süredir var olan baskılar ve sansür ortadan kalkmı ş ve sonuçta yardımlaşma dernekleri, işçi eğitim dernekleri ve zanaatkâr kulüplerindeki i şçi örgütlenmeleri bir anda yaygın bir grev dalgasının örgütleyicisi olmuştur. Bu dönemde çeşitli sendikalar ortaya çıkmı ş ve hatta matbaa i şçileri v e sigara işçileri kendi meslek dallarında ulusal düzeyde örgütler kurmuşlardır. 1848 yılının sonunda, eski rejim taraftarlarının iktidarı geri alması sonucunda, devrim sonrasında ortaya çıkmı ş sendikalar dağıtılmıştır.​

ABD’DE SENDİKALARIN DOĞUŞU VE İLK YASAKLAMALAR
ABD’nin ayırt edici özelliği, gerek sömürgecilik ve köle emeğine dayanan geçmi şi, gerekse de Avrupa’dan Amerika kıtasında doğru gerçekle şen yoğun göçler sebebiyle, işçi sınıfının etnik olarak oldukça parçalı olması ve bunun da sendikal örgütlenmeyi zorlaştırıcı bir faktör olmasıdır.
ABD’de ilk sendikal örgütlenmeler, 18. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkmı ştır. Vasıflı işçilerce meslek esasına göre kurulan bu ilk örgütlenmeler, 1790 ’lardan sonra marangozluk, ayakkabıcılık, matbaacılık gibi meslek kollarında, özellikle Boston, New York, Philadelphia gibi kentlerde kurulmu ştur. Sendikalar, 1850’lerden itibaren ulusal düzeyde örgütlenmi ş, süreklilik gösteren yapılar haline gelmelerine rağmen, 19. Yüzyılın son çeyreğine kadar çal ışma koşullarının belirlenmesinde önemli bir etki
yaratamamı şlardır.
Sendikacılık hareketinin geniş işçi kitlelerini bünyesinde toplaması, 1869 yılında kurulan Emek Şövalyeleri ile gerçekleşmiştir.
Avrupa ülkelerinden farklı olarak ABD’de, işçilerin sendikal birlikler oluşturması
yasaklanmamıştır. Bu nedenle 19. yüzyılın başından itibaren, ABD’de işçi örgütleri ve
i şverenler arasında toplu pazarlıklara ve bunun sonucunda imzalanan toplu sözleşmelere rastlamak mümkündür. Ancak, i şçi sendikalarının zayıf ve faaliyetlerinin süreksiz olduğu bu dönemde, toplu sözleşmeler kural olmaktan ziyade istisna olarak kalmı ş ve ancak 1890’lardan sonra yaygınlaşabilmi ştir.
İşçilerin sendikal birlikler kurmasının önünde yasal bir engel bulunmamasına rağmen mahkemeler verdikleri kararlarl a, sendikaların toplu pazarlık ve grev gibi faaliyetlerini geni ş ölçüde sınırlandırmı ştır. İşverenlerin, girişim özgürlüklerinin ihlal edildiği iddias ıyla yargıya taşıdıkları i ş uyuşmazlıklarında mahkemeler, karar verirken “conspiracy” denilen bir doktrinden yararlanmı ştır. “Conspiracy doktrini”ne göre, bir ki şi için yasal olan bir eylem, birden fazla ki şi tarafından, aynı amaç için, aralarında anlaşma yapılarak gerçekleştirilirse yasa dışı sayılmışt ır. Mahkemeler, sendikalar ın ücret ve çalı şma koşullarına ilişkin faaliyetlerini değerlendirirken bu doktrine başvurmuş, sendikaları yasadışı saymamış ama sendikaların i şverenlere ya da diğer i şçilere yönelik faaliyetlerini yasa dı şı kabul etmi ştir. 1806 -1842 yılları arasında mahkemelerin bu yöndeki kararları,​


sendikal faaliyetlerin önünde önemli bir engel teşkil etmi ştir. Mahkeme kararlarının yanı sıra, işverenler de işçi örgütlenmelerini çeşitli yöntemlere başvurarak baskı altında tutmayı ve engellemeyi amaçlamı ştır. Kara liste uygulaması, sarı sözleşmeler (yell ow dog contracts), silahlı grev kırıcılar, şirket güdümünde işçi sendikaları bu amaçla kullan ılan yöntemlerin önde gelenleridir. Ayrıca i şverenler de işçi kuruluşlarına karşı kendi
aralarında birlikler kurmuştur. Örneğin 1798’de Philadelphia’da ayakkabı i şverenleri işçi kuruluşlarının tümünü dağıtmak amacıyla birleşmi ştir. Ülkede işçi örgütlenmelerinin canlandığı dönemlerde, işveren örgütlenmelerinin de faaliyetlerini artırdığı gözlenmektedir. 1895 yılında kurulan Ulusal İmalatçılar Birli ği (National Associ ation of Manufacturers) kısa zamanda ülkenin en önemli ve etkili işveren örgütü haline gelmi ştir. Sarı sözleşmeler (yellow dog contracts), işçilerin bir işyerinde çalıştıkları süre boyunca herhangi bir sendikaya üye olmayacaklarını ve hiçbir sendikal etkinli ğe katılmayacaklarını beyan ettikleri sözleşmelerdir. 1898 yılında çıkarılan Erdman Yasası, demiryollarında çalı şanlarla sarı sözleşmeler yapılmasını yasaklamı ştır, ancak Yüksek Mahkeme bunu sözleşme özgürlüğüne aykır ı bularak iptal etmi ştir. İşverenlerin i şçileriyle sarı sözleşme imzalaması ancak 1932 yılında çıkarılan Norris- La Guardia Yasası ile yasaklanmı ştır.​

SENDİKAL ÖZGÜRLÜKLER İN VE SENDİKALARIN SÜREKLİLİK KAZANMASI
Sendikal özgürlüklerin kazanılmasını sağlayan etkenlerden biri, yasaklamalara rağmen işçi sınıfının farkl ı biçimlerde sürdürdüğü mücadelelerdir. Sendikalar üzerindeki yasaklar ın kalkması, genel olarak siyasal hayatın demokratikleşmesi ile de yakından ilgilidir. İngiltere’de sendikaları yasaklayan yasalar 1824 yılında kaldırılmı ştır.
1869 yılında Almanya’da ve 1884 yılında Fransa’da sendikal örgütlenme üzerindeki yasaklar kaldırılmı ştır.
Aynı dönem, Avrupa ülkelerinde oy hakkının erkek i şçileri de kapsayacak şekilde genişletilmeye başlandığı bir dönemdir. “1870’ten sonra devletlerin siyasal yaklaşımının demokratikleşmesinin kaçınılmaz olduğu giderek netlik kazanmı ştır.” Bu dönemde gerçekleştirilen ve oy hakkının kapsamını genişleten reformlar, i şçilerin siyasal gücünü, başlangıçta seçmenler olarak ve yüzyıl sonundan itibaren de sendikalarla ili şkili siyasi partiler şeklinde artırmı ştır.
Sendikalar üzerindeki yasakların kalkmasının bir di ğer nedeni de, 1873 -1896 yılları
arasında bütün dünyada yaşanan uzun ekonomik krizdir. Devletlerin çalışma hayatındaki uyuşmazlıkların çözümüne yönelik ilk müdahaleleri ve iş uyuşmazlıklarına ili şkin idari yapıları oluşturmaya başlaması bu dönemde gelişmeye ba şlamı ştır.
Sendikalar üzerindeki yasakların tedrici olarak kaldırılmasıyla birlikte, başta İngiltere olmak üzere sendikalar süreklilik taşıyan örgütler olarak kurulmaya başlamıştır. Farkl ı iş yeri, şehir ve bölgelerdeki sendikalar ı birleştiren üst örgütler kurulmuştur. Toplu pazarl ık ve greve ilişkin yasal engeller devam etmekle birlikte, çalışma ili şkilerinin düzenlenmesinde toplu pazarlık sisteminin yaygınlaşmasında ilk adımlar atılmıştır. İNGİLTERE ’DE SENDİKALARIN SÜREKLİL İK KAZANMASI
İngiltere’de sendikalar üzerindeki yasaklar, 1824 yılındaki Birleşme Yasası ile
kaldırılmıştır. Sendikal örgütlenme özgürlüğü 1870’li yıllarda yapılan yasal düze nlemelerle kesinlik kazanmıştır.
Bu dönemde yeniden ortaya çıkan sendikalar, temel olarak vasıflı işçilerin meslek temelli örgütleri olma özelliğini sürdürmüşlerdir. Sendika kurma özgürlüğünün gelmesi ile birlikte sendikalar yaygınlaşmı ş ve 1830’lu ve 1840’l ı yıllarda farkl ı sektör ve şehirlerdeki sendikalar arasında birleşme yönünde adımlar atılmıştır.
İngiliz i şçi hareketi tarihinin önemli bir uğradığı, i şçilerin seçme ve seçilme hakları için ülke çapında etkinlik gösteren bir hareketin, Çartizmin ortaya çıkmasıdır. Çartist hareket, 1838 yılında yayınlanan People’s Charter (Halkın Bildirgesi) ile ortaya çıkmı ştır. Taleplerinin kabul edilmesi için milyonlarca imza toplayan ve birçok yürüyüş ve eylem gerçekleştiren bu hareket, 1838 -1848 tarihleri arasında çok etkili bir örgütlenme gerçekleştirmesine rağmen başarısız olmuş; yine de, i şçi sınıfının bu büyüklükte gerçekleştirdiği ilk siyasal eylem olarak tarihe geçmi ştir.​
1850’li ve 1860’l ı yıllar, İngiltere’de meslek sendikacılığın güçlenmeye başladı ğı yıllardır. Tekstil sektörü yerine demiryolları ve makine sanayilerinin öne çıktı ğı bu dönemde, artan ulaşım olanakları yerel piyasalar ın bütünleşmesini hızlandırmıştır. Bu durum, işgücü


piyasalarındaki gelişmelerin etkilerinin yerel olmakla kalmayıp ulusal düze yde hissedilmeye başlanmasına sebep olmuştur. Bu nedenlerle, bir yandan meslek sendikaları çoğalmı ş, öte yandan da bu sendikalar ulusal düzeyde örgütler kurma yoluna gitmi şlerdir. Meslek sendikalarının yaygınlaşması ve ulusal düzeyde örgütlenmelere gitmele ri, İngiltere’de Yeni Model Sendikacılık olarak adlandırılmaktad ır. Yaygınlaşan meslek sendikalar ı, vasıfsız i şçilerin örgütlenmesine büyük oranda kapalı olmayı sürdürmüştür. Sendikaların merkezileşmesi açısından önemli bir adım da 1868 yılında Sendikalar Kongresi ’nin (Trade Union Congress) kurulmasıyla atılmıştır. Bu örgüt halen İngiltere ’nin en üst düzey sendikal örgütüdür. Sendikal özgürlükler konusunda 1870’li yıllarda önemli ilerlemeler yaşanmıştır. 1871 tarihli Sendika Kanunu ile sendika üyesi işçiler in, ticari faaliyeti engelleme gerekçesi ile ceza kovuşturmasına konu edilmesi engellenmiş, sendikaların mali kaynaklar ı devlet güvencesi altına alınmışt ır. Sendikalar Konfederasyonu Parlamento Komitesi ’nin girişimleri sonucunda çıkan 1875 tarihli Fesat ve Mülkiyetin Korunması Yasası ile grev gözcülüğüne ili şkin kısmi ilerlemeler sağlanmışt ır. Şiddet içermeyen grev gözcülüğünün yasa dı şı olma niteli ği kaldırılmıştır. İngiliz sendikal hareketinde, 1880’li yıllardan itibaren yeni bir akım ortaya çıkmı ştır. Y eni Sendikacılık olarak nitelenen bu akım, 1850’li ve 1860’l ı yılların Yeni Modelinin aksine, daha önce sendikalar tarafından hiç örgütlenmemiş olan vasıfsız ve yarı -vasıflı i şçileri ve modern fabrika işçilerini örgütlemeye ba şlamı ştır. Sendikal örgütlenmeyi, sadece vasıflı işçilere yönelik bir etkinlik olmaktan çıkaran Yeni Sendikacılığın (Sendikalar Kongresi) üye sayısı 1888-1890 yılları arasında 650 bin ki şi artmıştır.​

FRANSA’DA SEND İKALARIN SÜREKLİLİK KAZANMASI
Fransa’da sendikal örgütlerin kurulmasının önündeki engeller 1864 yılından itibaren kaldırılmaya başlanmı ş ve 1884 tarihli bir yasa ile kesinleşmi ştir. İmparator III. Napolyon, 1864 yılında, koalisyon yasakları nedeniyle cezaevinde bulunan i şçilerin serbest bırakılmasını emretmi ştir. Aynı yıl çıkan yasa ile grevler serbest bırakılmış ama sendikalar yasallaştırılmamı ştır. Sendika kurma ve sendikaya üye olma önündeki yasaklar ise 1884 tarihli bir yasa ile kaldırılmı ştır. Toplu iş sözleşmelerini düzenleyen ilk yasa için ise 1919’a kadar beklenilmesi gerekecektir. 1895 yılında Fransa’nın ilk işçi sendikaları konfederasyonu olan Çalı şma Genel Konfederasyonu (CGT) kurulmuştur. Sendikal örgütlerin merkezileşmesi, sendikaların örgütsel güçlerinde de bir ilerlemeye sebep olmuştur. Örneğin, 1872 yılındaki grevlerin yüzde 5’i sendikalarca gerçekleştirilmişken, bu rakam 1882 ’de yüzde 39’a yükselmi ştir. “Grevler, eskiden olduğu gibi dağınık ve düzensiz eylemler olmaktan çıkmı ş; belli bir işletme ile sınırlı, giderek daha düzenli bir nitelik taşıyan, sendikalarca düşünülen ve yönetilen eylemlere dönüşmüştür”. Bu dönemin bir diğer önemli geli şmesi de, endüstri ilişkilerinin kurumsallaşmasının önemli bir ayağı olan, toplu i ş uyuşmazlıklarına dönük barı şçı çözüm yollarının düzenlenmesidir. İlk kez 1892 tarihli bir yasayla, i şçi ve i şverenler arasındaki toplu iş uyuşmazlıkları durumunda, tarafların isteği üzerine önce uzlaştırma komitesinin, sonra da hakem kurulunun kurulması ve i şletilmesi düzenlenmi ştir.​

ALMANYA ’DA SENDİKALARIN SÜREKLİL İK KAZANMASI
Almanya’da, 1840’larda başlayan sanayile şme, 1873 yılındaki ekonomik krize kadar oldukça hızlı bir tempoda ilerlemi ştir. 1816 -1861 döneminde en yüksek artı ş gösteren ücretli çalışan grubu, fabrika işçileridir. 1860’l ı yıllarda başlayan i şçi örgütlenmeleri, zaman içinde 1. Dünya Savaşı öncesi dönemin en büyük işçi partisinin, Sosyal Demokrat Parti ’nin ve oldukça güçlü bir sendikal hareketin temellerini atmı ştır. Almanya’da sendikal örgütlenme özgürlüğü, 1860’lı yıllardaki kısmi reformların ardından, esasen 1869 tarihli Ticaret Kanunu ile sağlanmıştır. 1860 yılında bir yandan sendikalar yeniden kurulurken, öte yandan da sosyalist partiler yaygınlaşmaya başlamı ştır. Sendikalar ve Sosyal Demokrat Parti arasındaki ili şki, Almanya’da, başka hiçbir ülkede olmadığı kadar büyük önem ta şımı ştır.
1863 yılında kurulan Genel Alman İşçi Derneği ve 1869 yılında kurulan Sosyal Demokrat İşçi Partisi aynı meslek dallarında farklı sendikalar kurarken, bir yandan da liberal sendikacılık akımı ortaya çıkmı ştır ve bu akımı, 1870’lerden itibar en Hristiyan sendikalar takip etmi ştir. 1875 yılında Genel Alman İşçi Derneği ile Sosyal Demokrat İşçi Partisi​


birleşerek Almanya Sosyalist İşçi Partisi ’ni kurunca (daha sonra Sosyal Demokrat Parti adını almı ştır), bu iki örgüte bağlı sendikalar da birleşmi şlerdir. 1870’lerde sendikal örgütlenme özgürlüğünü engelleyen tek düzenleme, 1878 tarihli Anti -Sosyalist Yasa’dır. Otto von Bismarck’ın devlet başkanı olduğu dönemde, özellikle 1870’lerin sonuna doğru, işçi hareketi ve özel olarak da sosyalist işçi hareketi üzerinde baskılar yoğunlaşmaya başlamı ştır. 1878 yılında çıkarılan Anti - Sosyalist Yasa ile her türlü sosyalist örgütlenme yasaklanmı ştır. Bu yasa, 1890 yılına kadar etkinliğini sürdürmüştür. Ayrıca, Bismarck döneminde, refah devletinin ilk biçimi olarak da görülebilen, zorunlu sigortacılık sistemleri kurulmuştur. 1883 yılında sağlık, 1884 yılında iş kazası ve 1889 yılında yaşlılık ve malûliyet sigortası programları uygulamaya konulmuştur.​
Yüzyıl sonuna gelindiğinde, Alman sendikaları azımsanmayacak düzeyde gelişmi ş ve merkezi yapılarını oluşturmuştur. Sosyalist sendikalar, 1890 yılında Özgür Sendikalar Genel Komisyonu adıyla merkezi bir örgüt kurmuşlardır.
Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde, yüzyılın sonuna doğru görülen temel bir diğer değişiklik ise 1891 yılında iş konseylerinin yasal olarak kurulması olmuştur. Önceki
yıllarda kimi işverenlerin kendi istekleriyle kurmuş oldukları bu konseyler aracılığı ile
işçilerin işverenlerle bütünleşmelerinin sağlanması amaçlanmı ştır. 1891 yılındaki yasal düzenleme ile bu konseyler resmiyet kazanmış ve çalışma ilişkilerinin düzenlenmesinde toplu pazarl ığın karşısındaki ikinci kutbu oluşturmuştur. Sendikalar, 1. Dünya Savaşı sırasında bu konseyler de işçi temsilcisi olarak yer alma hakkını kazanmış ve bu konseyl er, Hitler’in iktidara geldiği döneme kadar, Alman endüstri ilişkileri sisteminin önemli bir parçası olmuştur.​

ABD’DE SENDİKALARIN SÜREKLİL İK KAZANMASI
ABD’de, şiddet kullanmamak şartıyla sendika özgürlüğü, ilk kez 1842 y ılında, Massachusetts Eyaleti Yüksek Mahkemesi’nin bir kararı ile tanınmış, aynı tarihte, sendikalara karşı kullanılan “conspiracy doktrini” hafifletilmiştir. ABD’de sendikal hareketin kitleselleşmesi sürecindeki ilk büyük adım, 1869 yılında Emek Şövalyeleri örgütünün kurulmasıdır. Emek Şövalyeleri, i şgününün 8 saate indirilmesi, çocukların ve mahkûmların çalı şmasının yasaklanması, kadınlar için eşit i şe eşit ücret ödenmesi gibi talepler için mücadele etmi ştir. 1880’li yıllarda ücret artışını hedefleyen çok sayıda greve başvuran örgüt, vasıflı ve vasıfsız i şçilerin yanı sıra, kadınları ve siyahları üye kaydederek, üye hızla artırmı ştır. Ancak Emek Şövalyeleri, üye sayısının zirveye ulaştığı 1886 yılından itibaren hızla üye ve güç kaybederek etkisizleşmiştir.
1886 yılında Amerikan İş Federasyonu’nun (AŞ) kurulması, sendikal örgütlenmenin merkezileşmesi açısından önemli bir geli şmedir. Farklı meslek sendikalarını bir araya getiren ve meslek esası temelinde örgütlenen AŞ; kısa sürede üye sayısını artırmı ş, 1938 yılında Sınai Örgütler Kongresi ’nin (CIO) kurulmasına kadar Amerikan sendikal hareketindeki başlıca aktör olmuştur.
19. yüzyılın sonuna doğru sendikaların süreklilik kazanması ve temsil düzeylerinin artması, toplu pazarlığın kurumsallaşması için uygun bir ortam yarat ırken, mahkemeler bu kez de “labor injunction” kararlarıyla sendikacılı ğın güç kazanmasını engelleyen bir i şlev üstlenmi ştir. Bir mahkeme kararı olan “injunction”, bir ki şiye veya bir ki şinin malına zarar verdi ği ileri sürülen bir hareketin, uyuşmazlık çözülünceye kadar durdurulmasını ifade etmektedir. “Injunction” kararları, sendikaların toplu pazarl ık ve grev eylemlerini büyük ölçüde engellemiştir. Hatta bu kararlar zamanla, devlet yetkililerinin, kararlı sendika eylemlerini kontrol altına almakta başvurdukları standart bir uygulama haline gelmi ştir.​

ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİNDE KURUMSALLAŞMA G İR İŞ İMLER İ VE DÜNYA SAVAŞLARI
20. yüzyılın ilk yarısında, geli şmi ş kapitalist ülkelerde işçi hareketi ulusal düzeyde sendikal örgütlenmesini tamamlamı ş, grev ve toplu pazarlık haklarını kazanmı ş, i şveren sendikaları merkezî örgütler şeklinde kurulmuş, devletler çalışma hayatına yönelik idari örgütler oluşturmuştur. Endüstri ili şkilerinin kurumsallaşmasının unsurları; yani sendikalar, toplu pazarlık sistemleri, grev ve lokavt hakları ve iş uyuşmazlıklarına ili şkin arabuluculuk kurumlarının oluşumu bu dönemde tamamlanmı ştır. Bu gelişmeleri tetikleyen ekonomik, siyasal ve toplumsal etmenler bulunmaktadır. Ekonomik etkenlerin​


baş ında ücretli çalı şanların toplam i şgücüne ve nüfusa oranında yüzyı l boyunca gerçekleşen artışın devam etmesi gelmektedir. Sendikalı işçi sayısındaki artış da bir di ğer önemli geli şmedir.
Çalı şma hayatında istikrar sağlanması ihtiyacı, sendikaların tanınması ve çal ı şma
hayatının düzenlenmesi için i şçi, işveren ve devlet temsilcilerinden oluşan kurulların geliştirilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu dönüşümü sağlayan politik etmenlerin ilki, sendikaların yaygın bir şekilde güç ve meşruiyet kazanması ve Avrupa ülkelerinde sendikalarla yakın ilişkilere sahip sosyalist/sosyal demo krat siyasi partilerin ortaya çıkması ve özellikle Avrupa ülkelerinde yüksek oy oranlarına ulaşmalarıd ır. Siyasal biçimler almaya başlayan işçi hareketlerinin savaş politikalarına destek vermelerinin sağlanması, her iki dünya savaşı sırasında da, hükümetl erin temel hedeflerinden biri haline gelmi ştir. 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Sosyalist Devrim ise, Doğu Avrupa ülkelerinden başlayarak tüm Avrupa’da i şçi hareketi üzerinde radikalleştirici bir etki doğurmuştur. Sendikaların devrimci siyasal hareketler in etkisi altına girmesinden çekinilmesi, endüstri ili şkileri alanında sendikaların ve işçi temsilcilerinin etkinli ğinin artırılması yönünde bir politik ihtiyaç doğurmuştur. Bu sebeplerle, 1. Dünya Savaşı ’nın hemen öncesinde başlayan kurumsallaşma eğilimle ri, iki dünya savaşı arası dönemde hızlanmı ştır.
Siyasal olarak bakıldığında, özellikle 2. Dünya Savaşı, batıda uzun bir tarihsel süreçte oluşmuş olan demokratik kurumların, Almanya ve İtalya gibi bu dönemde totaliter ve baskıcı biçimler alan ülkelerde tamamen ortadan kalktı ğı, diğer ülkelerde ise büyük oranda askıya alındığı bir dönem yaratmı ştır. Çalışma ili şkileri alanında da, İngiltere ve ABD gibi ülkeler geliştirmi ş oldukları endüstri ilişkileri sistemini kısmen koruyabilmi şlerse de, Almanya’da daha erken bir tarihte (1933) ve Fransa’da daha geç bir tarihte (1940), endüstri ili şkileri kökten değişmi ş ve özgür sendikacılık ve toplu sözleşme düzenleri yok edilmi ştir. Yine de endüstri ilişkileri sistemleri, 2. Dünya Savaşı ’nın ardından yeniden ve daha güçlü bir şekilde kurulmuştur.​

İNGİLTERE’DE ENDÜSTRİ İL İŞK İLERİNİN KURUMSALLAŞMASI
İngiliz endüstri ili şkileri, 20. yüzyılın başından itibaren önemli geli şmelere şahit olmuştur. İşçi Partisi’nin kurulu şu, grev özgürlüğünün kazanılması, iş uyuşmazlıklarında arabuluculuk ve uzlaştırma kurumlarının yaygınlaşması ve toplu iş sözleşmelerinin yaygınlaşması bu geli şmeler arasında yer almıştır.
İngiliz sendikal hareketinin evrimindeki en önemli halkalardan biri, sendikal hareketin siyasetle kurduğu ilişkide 1906 y ılında resmileşen dönüşümdür. Sendikalar Kongresi Parlamento Komitesi tarafından 1900 yılında toplanan i şçi Temsil Komitesi (Labour Representation Committee) 1906 yılında i şçi Partisi’nin kurulu şunu sağlamı ştır. İşçi Partisi’nin Sendikalar Kongresi ile ili şkisi, endüstri ili şkileri ile siyaset arasında önemli bir köprü vazifesi görmüştür.
Grev özgürlüğünün kazanılması ise Taff Vale isimli bir demiryolu firması ile Birleşik Demiryolu Çalı şanlar ı Sendikası (Amalgamated Society of Railway Servants) arasındaki i ş uyuşmazlığının yarattığ ı mücadelelerin sonucunda kazanılmışt ır. Taff Vale isimli firmanın, işyerlerinde gerçekleşen grev sonucunda uğrad ı ğı maddi zarar sebebiyle sendikadan tazminat talep etmesi sonucunda, 1901 yılındaki bir kararla, sendikaların bu tü r durumlarda dava edilebileceği hükmüne ulaşılmıştır. Grev ve benzeri eylemlerde, sendika yöneticilerinin ya da üyelerinin eylemleri sonucunda işverenlerin tazminat davaları açmaya başlaması, sendikaların mali kaynaklarını tüketme tehlikesini gündeme getirmi ştir. Sendikaların yoğun çabası sayesinde çıkan 1906 tarihli i ş Uyuşmazlıkları Yasası, sendikalar ın iş uyuşmazlıklarında gerçekleştirdiği eylemleri, cezaî yaptırımlardan ve tazminat davalarından bağı şık kılmış ve grev özgürlüğünü sağlamıştır.
İngiliz endüstri ili şkilerinin geli şiminin önemli bir unsuru da i ş uyuşmazlıklarında barı şçıl çözüm yollarının geliştirilmesi ve arabuluculuk kurumunun oluşturulmasıdır. 1896 tarihinde çıkan (i ş Uyuşmazlıkları) Uzlaştırma Yasası, Ticaret Bakanlığı ’na, işçi ve i şvere n taraflarının istemesi durumunda uzlaştırma hizmeti verme görevi vermi ştir. Kullanımı isteğe bağlı olan arabuluculuk mekanizması, birçok i ş uyuşmazlı ğının çözümünü
sağlarken, daha sonra kurulacak olan müşterek arabuluculuk ve tahkim kurullarının da temell erini atmıştır.​


1909 yılında çıkarılan Meslek Kurulları Yasası, ücretlerin çok düşük olduğu sektörlerde, i şçi, i şveren ve bakanl ık yetkilisinden oluşan kurulların bir asgari ücret düzeyi belirlemesini ve bu düzeyin, bakan tarafından onaylanması durumunda zorunlu alt sınır haline gelmesi uygulamasını getirmi ştir. 1912 tarihli madenciler grevinden sonra çıkarılan yasa, farklı bölgelerde, asgari ücret düzeyi belirleme yetkisine sahip müşterek kurullar oluşturulmasını sağlamıştır. Bu gelişmeler, 1. Dünya Savaş ı ’nın çıktı ğı 1914 yılına gelinirken, toplu sözleşme kapsamındaki i şçi sayısının ciddi oranda artmasını sağlamıştır. 1. Dünya Savaşı da endüstri ilişkilerinde kimi dönüşümlere neden olmuştur. Bu dönemde sendikaların meşruiyeti artmı ş, sendikal merkezileşme sağlanmı ş ve aynı zamanda zorunlu uzlaştırma mekanizması ortaya çıkmı ştır. Bu döneme kadar, sendika şubeleri, toplu sözleşme ve grev konularındaki karar yetkilerini, hem kendi merkezlerine hem de Sendikalar Kongresi’ne karşı mümkün olduğunca korumaya çal ışmışlarsa da, savaş döneminin getirdiği ortam ve hükümetin bu alandaki politikaları sendikal örgütlerde merkezileşmeyi güçlendirmi ştir. Bu gelişmenin nedenleri, toplu sözleşmelerin giderek ulusal düzeyde yapılmaya başlanması ve sendika merkezlerinin, kendi şubelerinin resmi olmayan grevler yoluyla üretimi aksatmalarını engellemek istemeleridir. Zorunlu uzlaştırma mekanizması da bu dönemde geli şmiştir. Savaş boyunca devletin endüstri ilişkileri alanındaki etkinliği artmı ştır. 1915 yılında çıkarılan Savaş Gereçleri Yasası, savaş gereçleri üreten işyerlerinde grev ve lokavtı yasaklamı ş ve bu tür işyerlerindeki i ş uyuşmazlıkları için zorunlu tahkim uygulamasını getirmiştir. Savaş gereçlerinin üretimiyle ilgili işyerleri ise oldukça gevşek bir şekilde tanımlanmı ş ve yasanın kapsamı Kraliyet Beyannameleri ile genişletilmiştir. Tekstil ve liman i şçilerinin grevleri de bu yasaya dayanılarak yasaklanmıştır. Savaş boyunca yaklaşık 3.700 toplu i ş uyuşmazlığı zorunlu uzlaştırma uygulamasıyla çözülmüştür.
1. Dünya Sava şı ’nın 1918 yılında sona ermesinin ardından, savaş sırasında endüstriyel eylemlere konulan engellerin kaldırılması, endüstri ilişkilerinde yeniden yapılanma ihtiyacını doğurmuştur. Bu yeniden yapılanma savaş öncesi ve sırasında yaşanan dönüşüm doğrultusunda gerçekleştirilmeye çal ı şılmıştır. 1918 yılında çıkarılan Meslek Kurulları Yasası, sadece düşük -ücretli sektörlere yönelik olan daha önceki yasanın kapsamını, i şçi ve işverenlerin yeterli derecede örgütlenemediği sektörleri de içine alacak şekilde genişletmi ştir. Ayrıca, 1917’de John Wilthley başkanl ı ğında işçi -işveren ili şkilerinin düzenlenmesine ilişkin olarak toplanan komitenin önerileri doğrultusunda, 1919 yılından itibaren, yeterli sendikal örgütlülük düzeyi olmayan sektörlerde işçi ve işveren taraflarının bir araya gelmesiyle müşterek endüstri konseyleri (joint industrial councils) kurulmuştur. Bu gelişmeler sonucunda, 1918 ve 1921 yılları arasında iki milyon işçiyi kapsayan 74 konsey kurulmuş ve çoğunluğu kadın olan üç milyon işçi de meslek kurulları tarafından kapsanmıştır. Bu konseylerin tamamı varlığını sürdüremese de, İngiliz çalı şma
ili şkilerinde, hükümetlerin de yönlendirmesiyle, endüstri ölçeğinde pazarl ık
doğrultusundaki yöneliş devam etmi ştir.​

FRANSA’DA ENDÜSTRİ İLİŞK İLER İN İN KURUMSALLAŞMAS I
Fransa’da sendika kurma özgürlüğü, grev hakkı ve barı şçıl çözüm mekanizmalarına yönelik düzenlemeler, 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılmı ş olmasına rağmen, toplu i ş sözleşmesine ilişkin yasal düzenleme 1919 yılına kadar yapılmamıştır. Bu gecikmenin sebebi hem sendikaların gelişme hızındaki yavaşlık, hem de Fransız sendikacılığındaki sendikalist yaklaşım olarak görülmektedir. Bu yaklaşım toplu iş sözleşmelerine karşıdır. Fakat diğer Avrupa ülkelerine benzer şekilde, Fransız sendikal hareketinde etkili o lan sosyalistlerin 1. Dünya Savaşı’nda kendi hükümetlerini destekleme kararı, bu açıdan bir dönüm noktası olmuştur. Savaş boyunca CGT çatısı altındaki sendikal hareket güçlenmiştir ve bu dönemde CGT toplu sözle şmelere ilişkin tutumunu deği ştirmi ştir. 1919 yılında yapılan düzenleme ile toplu iş sözleşmesi, örgütlenme özgürlüğü ile birlikte düzenlenmiş ve aynı işyerinde farklı sendikaların toplu iş sözleşmesi yapabilmesi olanağı sağlanmı ştır. Savaş sırasında büyüyen ve merkezileşen sendikal hareketin, savaşı n hemen ardından parçalanması ve güç kaybetmesi ise bu düzenlemenin etkin bir şekilde kullanılmasını engellemi ştir. 1919 yılında, sendikalist ve komünist grupların ise 1921 yılında ayrılıp kendi konfederasyonlarını kurması (Birleşik Çalışma Genel Konfedera syonu​


- CGTU), CGT’nin üye kaybetmesine neden olmuştur. Bu durum, toplu iş sözleşmelerinin yaygınlaşmasını engellemi ştir. Sendikal hareketin gerileyi şi, 1936 genel grevine kadar sürmüştür.
1919 yılı, endüstri ilişkileri sisteminde yer alacak i şveren örgütlerinin kurulması açısından da önemlidir. Toplu i ş sözleşmesi sistemini düzenleyen yasanın geçmesinin ardından devlet, i şverenleri çalı şma hayatına ilişkin faaliyetler yürütecek bir örgüt kurmaya teşvik etmi ş ve bu tarihte işverenler merkezi bir örgüt kurmuşlardır. Fakat Fransa’da endüstri ilişkileri alanında etkin bir işveren örgütünün varlı ğı ancak 1936 yılında Madencilik ve [bubirreklamdirdikkatealmayiniz.][bubirreklamdirdikkatealmayiniz.][bubirreklamdirdikkat ealmayiniz.][bubirreklamdirdikkatealmayiniz.]lürji Sanayileri Birli ği ’nin kurulmasıyla
oluşmuştur.
Fransa’da faşizmin geli şimine karşı sol partilerin kurduğu Halk Cephesi’nin 1936 seçimlerini kazanmasının sonucunda, aynı yıl çıkarılan bir yasayla toplu pazarl ık sistemi etkin bir şekilde yeniden kurulmaya çalı şılmıştır. Bu yasayla, en güçlü işçi ve işveren örgütlerinin temsilcilerinden oluşan “karma komisyonların” toplu sözleşmeleri gerçekleştireceği ve Çal ışma Bakanlığı’nın gerek duyması halinde bu sözleşme hükümlerini başka işyerlerine de yayabileceği belirtilmi ştir. Aynı yasayla arabuluculuk kurumu yeniden oluşturulmuş, ücretli haftalık tatil ve 40 saatlik çalışma haftası kabul edilmi ştir. Bu düzenleme sonucunda Fransa’da ikili bir toplu sözleşme düzeni ortaya çıkmıştır. Fakat düzenlemede, karma kurullara birden fazla sendikanın katılıp katılamayacağının belirsiz bırak ılması ve katılacak sendikalar ın seçim prosedürünün tartı şmalı içeriği sebebiyle, bu yasa büyük tartışmalara yol açmıştır. 1939 ve 1940 yıllarında çalışma koşullarının hükümet yönetmelikleriyle sabitlendiği duyurulmuş, ücretler yönetmeliklerle belirlenmi ştir.​

ALMANYA’DA ENDÜSTRİ İLİŞKİLER İNİN KURUMSALLAŞMASI
20. yüzyılın başında sadece işçiler değil, Alman işverenler de merkezi örgütlenmelerinin kuruluşunu tamamlamı şlardır. Di ğer ülkelerde olduğu gibi, işçi sendikalarının güçlenmesi, Almanya’da da işverenlerin çalışma ilişkileri alanında örgütler kurmaya başlamasına neden olmuştur. 1904 yılında kurulan iki işveren derneği 1913 yılında birleşmi ştir.
1. Dünya Sava şı, Almanya’daki endüstri ilişkileri sisteminde de önemli değişiklikler yaratmıştır. Savaş hükümetini destekleme kararı alan Sosyal Demokrat Parti ’nin de katkısıyla, iş konseylerinin kurulması, savaş ekonomisi açısından önem taşıyan ve elliden fazla işçi çalıştıran fabrikalar için zorunlu kılınmışt ır. Sosyal demokratların desteği özellikle önemlidir, çünkü Sosyal Demokrat Parti ’nin savaş hükümetini destekleme kararında önemli bir payı olan Özgür Sendikalar Genel Komisyonu (Geary, 1976), 1914 yılı itibarıyla 2,6 milyonluk bir üye sayısına ulaşmı ştır.​

Savaş öncesinde işçi eylemliliğindeki yükseli ş ve sava şın ardından geli şen, 1917 Ekim Devrimi ’nden etkilenen kapitalizm karşıtı “i şçi konseyleri ” hareketi (Geary, 1976), işyerlerinde kontrolün sağlanması açısından iş konseylerinin önemini artırmıştır. Özgür Sendikalar Genel Komisyonu’na rağmen geli şen ve sosyalizmi hedefleyen “i şçi konseyleri” hareketinin ve 1919 devrim girişiminin bastırılmasından sonra, iş konseyleri ile bu boşluk doldurulmaya çalı şılmıştır.
Endüstri düzeyinde yap ılmaya başlanmış olan toplu iş sözleşmelerinin alanını daraltmayan, ama sendikaların işyerlerindeki sorunların çözümünde yerine getiremedikleri işlevleri sağlaması için yaygınlaştırılan bu konseyler, savaş sonrasında kurulan Weimar Cumhuriyeti döneminde, 1920 yılında Anayasa’da da yer almı ştır. Bu düzenlemeyle, işçiler tarafından seçilecek temsilciler, i şyerinde işçileri temsil etme yetkisi kazanmış ve hem işyerindeki genel sorunlarla ilgili olarak işverenlerle görüşmeler yapmakla görevlendirilmi ş, hem de endüstri düzeyindeki toplu i ş sözleşmeleri hükümlerinin işyerlerinde uygulanmasının takipçisi kılınmı ştır.
1. Dünya Sava şı ’nın sona ermesinin ardından i şveren örgütleri de gelişmeye başlamışlar ve imalat dı şındaki sektörlere de yayılmışlardır. Weimar Cumhuriyeti süresince genişleyen bu işveren örgütleri, endüstri ilişkilerinin kurumsallaşmasında önemli rol oynamışlardır. Weimar Cumhuriyeti döneminde, i şçi ve işveren örgütlerinin merkezi düzeydeki​


temsilcilerinin içinde yer alacağı bir Merkezi İşbirli ği Komisyonu kurulmuştur. Bu sayede, işverenler sendikaları kesin bir şekilde tanımayı kabul ederken, toplu pazarl ık sistemi de i şçi-i şveren ilişkilerinin düzenlenmesinin temel biçimi kılınmı ştır.
Endüstri düzeyinde yapılmaya başlanan toplu i ş sözleşmeleri ve iş konseyleri, 1929 bunalımına kadar Alman endüstri ili şkileri sisteminin iki önemli kanalını oluşturmuştur. 1929 yılında tüm dünyaya yayılan ekonomik kriz işsiz sayısında ciddi bir artı şa neden olmuş, sendikalı i şçi sayısı gerilemi ş ve kurulu endüstri ilişkileri sisteminin zayıflamasına neden olmuştur. Bu sisteme son büyük darbeyi vuran ise, 1933 ’te Hitler’in öncülü¤ünde iktidara gelen Naziler olmuştur. izleyen dönemde, iş konseyleri kapatılmı ş, işçi ve işveren sendikaları yasaklanmıştır. İşyerlerinden sektörel düzeye kadar, devletin kontrolünde ve oldukça hiyerarşik yapılanmalar kurularak, çalışma ilişkileri otoriter yöntemlerle düzenlenmeye çalı şılmıştır.​

ABD’DE ENDÜSTR İ İL İŞKİLER İNİN KURUMSALLAŞMASI
1. Dünya Sava şı, savaş ekonomisi koşullarında işçi sendikalarının pazarlık gücünün artmasına ve daha önce örgütsüz bulunan endüstrilere de sendikal örgütlenmelerin yayılmasına olanak sağlamı ştır. Bu dönemde, savaş endüstrilerindeki iş uyuşmazlıklarını idare etmekle görevli Savaş İş Kurulu’nun (War Labour Board) kurulması ve kurulda işçi temsilcilerine yer verilmesi de sendikalarının güçlenmesinde etkili olmuştur.
ABD’de sendikaları hukuki güvenceye kavuşturan ve endüstri ilişkilerinin
kurumsallaşmasına olanak sağlayan ilk önemli giri şim, demiryolu çalışanlarının çalışma ilişkilerini düzenleyen 1926 tarihli Demiryolu İş Yasası olmuştur. Bu yasayla, demiryolu çalı şanlarıyla sınırlı da olsa, çalı şanların örgütlenme ve kendi seçtikleri temsilcileri aracılı ğıyla toplu pazarlık hakkı, federal düzeyde garanti altına alınmıştır. Bu önemli adımı, 1932 yılında çıkarılan Norris-La Guardia Yasası izlemi ştir. Norris -La Guardia Yasası ile i ş uyuşmazlıklarında başvurulan “injunction” kararları konusunda mahkemelere geniş sınırlamalar getirilmiş ve sarı sözleşmeler yasaklanmıştır. Böylece hükümetin ve yargı organlarının, sendikalar üzerindeki kontrolü hafiflemi ş, sendikalar ve işverenler arasındaki uyuşmazlıkların hükümet müdahalesinden uzak bir şekilde çözülmesi olanağı doğmuştur. 1929 yılındaki Büyük Bunalım, ABD’de çalı şma ilişkileri alanında büyük bir dönüşüme neden olmuştur. Krizin etkilerini ortadan kaldırmak üzere uygulamaya konulan “New Deal ” (Yeni Anlaşma) programının bir parçası olan 1933 tarihli Ulusal Sanayi Canlandırma Yasasıyla (National Industrial Recovery Act - NIRA), işçilerin örgütlenme ve toplu pazarlık hakları tanınmı ş, i şçilerin temsilcilerini özgürce seçme yetkileri olduğu kabul edilmiştir. 1935’te Yüksek Mahkeme, yasayı anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile yürürlükten kaldırsa da, aynı yıl çıkartılan Wagner Yasası (Ulusal Çalışma İlişkileri Yasası) ile i şçilerin örgütlenme ve toplu pazarlık haklarını güvence altına almıştır. Wagner Yasası ayrıca, haksız istihdam pratikleri olarak nitelendirdi ği (toplu pazarl ığa müdahale, i şveren güdümünde i şçi sendikası kurma, sendika üyeli ği nedeniyle ayrımcılık yapma, işçilerin örgütlenme ve toplu pazarlık hakkına müdahale) eylemleri, i şverenlere yasaklamı ştır. Yine de yasa hükümlerinin uygulanması ve i şverenlerin toplu pazarlığa razı edilmesi kolay olmamı ş, işçiler ve sendikalar grev ve işyeri i şgalleri ile işverenleri yasalara uymaya zorlamı ştır. Bu mücadeleler sonucunda, Ford, General Motors gibi büyük firmalar sendikaların toplu iş sözleşmesi taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştır. Örgütlenme ve toplu pazarlık hakkının hukuki güvenceye kavuşmasıyla birlikte, ABD’de sendikalar güçlenmiş ve toplu i ş sözleşmeleri yaygınlaşmıştır. 1933 -1945 yılları arasında sendikalı işçi sayısı sürekli olarak artmı ş, aynı dönemde toplu iş sözleşmesi kapsamındaki i şçi sayısı da ciddi bir artış göstermi ştir. Aynı dönemde AŞ içerisinde, örgütlenme esası üzerine görü ş ayrılığı baş göstermi ştir. Bir grup sendikacı, 1930 sonrasında fordizmin gelişmesine paralel olarak, seri üretim yapan işyerlerinde, meslek esası temelinde değil, i ş kolu esası temelinde örgütlenmekten yana olduklarını beyan etmişler ve AŞ içerisinde bu yönde giri şimlerde bulunmuşlardır.
İş kolu sendikacılığından yana olanlar ın AŞ’den ihraç edilmesiyle sonuçlanan sendikal hareketteki bölünme, ihraç edilen sendikacıların 1938 y ılında Sınai Örgütler Kongresi (CIO) adında yeni bir federasyon kurmasıyla somutlaşmıştır. CIO, kuruluşunu izleyen kısa zaman diliminde, seri üretimin egemen olduğu işyerlerinde ve işkollarında, özellikle vasıfsız işçileri örgütleyerek, sendikal alanda 1886’dan beri sürmekte olan AŞ​


hegemonyasını sona erdirmi ştir.
İşçi sendikalarının Pearl Harbor baskınının ardından ülkelerinin savaş politikalarına destek vermek amacıyla gönüllü olarak greve gitmemeyi ve i ş uyuşmazlıklarının çözümü için tahkim kurumunu kab ul etmesi nedeniyle tahkim kurumu gelişmi ştir. Böylece iş uyuşmazlıklarının çözümü büyük ölçüde, savaş dolayısıyla kurulan Savaş İş Kurulları’na terk edilmiştir.​


Çalışma İlişkileri Tarihi Ünite 3
DÜNYADA ÇALIŞMA İLİŞKİLER İ:1945 YILINDAN GÜNÜMÜZE KADAR​

1945 yılı 2. Dünya Savaşı ’nın bitimi olarak siyasal anlamda belirleyici bir yıldır. 1945 sonrasında Avrupa’da savaşın yıkıntılarından çıkan ülkeler, ulusal düzeyde yeniden
yapılanırlarken, dünyada ABD’nin en büyük sınai güç olarak öne geçti ği yeni bir ekonomik ilişkiler ağının örüldüğü görülmektedir. 1930’lu yılların ekonomik ve sosyal krizinden ve 2. Dünya Savaşı ’nın yıkıcı yıllarından sonra gelen ve “kapitalizmin altın çağı ” olarak da adlandırılan bu yeni dönemde, çalışma ili şkilerinde de göreli olarak barışç ı ve uzlaşmacı bir aşama yaşanmı ştır.​

1980 sonrası ise küreselleşme olarak adlandırılan dönemdir. Bu dönemde, teknoloji tabanında ve ekonomilerin üretim ve düzenleme rejimlerinde meydana gelen değişiklikler sonucunda, yalnızca merkez ülkeler değil, yarı çevre ve çevre ülkeler de çalışma ilişkilerinde benzeşen eğilimlerle karşı karşıya kalmı şlardır. 1990’lı yıllardan itibaren de “geçi ş ekonomileri ” olarak tanımlanan eski sosyalist ülkeler bu kervana katılmı ştır. “Neo - liberalizm dönemi ” olarak da adlandırılan bu dönemde, çal ı şma ilişkilerinde esnek çal ı şma biçimlerinin yaygınlaşması, sendikaların nicel ve nitel anlamda güçsüzleşmesi, toplu sözleşmelerin desantralizasyonu ve hükümetlerin endüstri ilişkilerine daha az müdahale etmesi biçiminde ortak eğilimler gözlemlenebilir.​

Söz konusu dönemselleştirmeyi yapan farklı yazarlar, dönemlerin sosyo -ekonomik yapısını temel alarak 1945 sonrası birinci dönemi “Fordist”, 1980 sonrasını ise “post - Fordist” olarak da tanımlarlar. Fordizm, standart malların, dikey biçimde örgütlenmiş şirketler tarafından kitlesel üretimi; post -Fordizm, esnek üretim sistemlerinin ve esnek çalı şma biçimlerinin kullanıldı ğı, yerel pazarlar için farklılaştırılmış ürünler üreten küresel bir üretim sistemidir.
Bir başka yaklaşım, dönemleri “endüstriyel ” ve “post - endüstriyel ” olarak tanımlar. Endüstriyalizm, üretim sürecinde doğanın makine kullanılarak dönüştürülmesi ise, küreselleşme döneminin post - endüstriya list toplumu, makinenin yerini bilginin, sanayinin yerini hizmetlerin aldığı toplum olarak tanımlanmı ştır. Nihayet dönemselleştirmeyi “modernizm” ve “post- modernizm” bağlamında yapan sosyal bilimciler de bulunmaktadır. “Modernite”, sembolik olarak 1492’de Yeni Dünyanın keşfi ile başlayan, 17., 18. ve 19. Yüzyıllarda hızlanan ve yayılan, akılcılık, sanayileşme, kentleşme ve ulus devletleşme çağı ise 1980 sonrasının postmodern toplumu, insan yaşamlarının aile, sınıf, toplum, ulus aidiyetleri ile belirlenmedi ği, farklı kimliklerin ve bireysel özelliklerin ön plana geçti ği, gerçekliğe ili şkin politik ve ahlaki değerlerin ve seçimlerin çözüldüğü bir toplum olarak tanımlanmıştır.​
Dönemler arasındaki farklılıklar, çalı şma ilişkileri terminolojisine de yansımış ve birinci dönemin “endüstri ilişkileri ” deyimi, yerini ikinci dönemin “çalı şma ilişkileri ” deyimine bırakmışt ır.

Dünyada çal ı şma ilişkilerinin incelenmesinde karşılaştırmalı bir yöntem kullanılması, ülkelerin gruplandırılmasının nasıl yapılacağ ı sorununu da beraberinde getirmi ştir. Çok kullanılan bir karşılaştırma, farklı özellikler taşıdı ğı varsayılan coğrafyalar temel alınarak yapılan “AB, ABD, Japonya” karşılaştırmasıdır. Bir başka karşılaştırma kapitalizmin çeşitlerini temel alarak yapılan gruplandırmadır. Albert’in (1991) “Ren modeli ” ve “neo - Amerikan modeli ” olarak yaptı ğı ikili gruplama, Coates’ın (1998), “müzakereci korporatist nitelikli ülkeler”, “piyasa modeli ” ve “kalkınmacı ülkeler” olarak yaptığı üçlü gruplama, Elger ve Edwards’ın (1999) “korporatist rejimler”, “devletçi rejimler” ve “neo -liberal rejimler” olarak yaptı ğı gruplama, uluslararası iş bölümünü temel alarak yapılan “merkez, çevre, yarı çevre ülkeleri ” gruplaması, bu gruplamalara örnektir. Crouch (1993) ise endüstri ili şkilerini, taraşar arasındaki ili şkinin zayıf ve çatı şmacı olduğu “çatışmacı sistem”, i şçi ve i şveren temsilcileri arasındaki toplu pazarlıklara dayanan “çoğulcu pazarlık sistemi ”, i şçi, işveren ve devlet arasındaki pazarl ıklarla ulaşılan bir sosyal anlaşmaya dayanan “korporatist model ” ve taraşar arasında uzlaşmadan çok hegemonik​


ilişkilere dayanan “otoriter korporatizm” olarak sınışıyor. Üretim ile emeğin ve sermayenin yeniden üretimi arasındaki ili şkileri temel alan Buroway (1985) ise emek süreçlerinin denetimini, “piyasa despotizmi ”, “hegomonik rejimler” ve “hegemonik despotizm” olarak sınışandırmaktadır.
Karşılaştırmalı çalı şmalar, endüstri ilişkileri alanında iki farklı yaklaşıma yol açmıştır. İlk kez Dunlop (1958) tarafından geliştirilen “benzeşme” yaklaşımına göre, sanayileşme süreci içerisinde ulusal endüstri ilişkileri sistemleri birbirlerine yaklaşacaklard ır. Bu
çalışmalar ın temel varsayımı, sanayileşmiş ülkelerdeki endüstri ilişkilerinin ortak, belirlenebilir niteliklere sahip olduğudur.
İkinci yaklaşım olan “ayrışma” yaklaşımı ise siyasi sistemin bir alt sistemi olan endüstri ili şkilerinin, ulusal farklılıklara sahip olduğunu ve bu farklılıkların kalıcı olduğunu ileri sürmektedir.​

Bir üçüncü ve ara yaklaşım denebilecek bir yaklaşım, dünyadaki çalışma ilişkile rinde bir benzeşme eğilimi olmakla birlikte, bu eğilimin her ülkenin kendi ulusal özelliklerine göre biçimlendiğini ileri süren yaklaşımdır.
Dunlop’un (1958) tanımladı ğı biçimde küresel bir endüstri ilişkileri sisteminin
bağlamlarının bazı öğeleri (örneğin çalışma yaşamının teknolojik özellikleri, aktörler üzerinde ağırlı ğını duyuran ekonomik ve mali baskılar) kısmen oluşmuş olsa da, aktörlerin tümü ve ortak bir ideoloji ve kurallar bütünü oluşmamı ş, yani küresel bir endüstri ilişkileri çerçevesi henüz kurulmamı ştır.​

1945-1970 ’LER İN SONU: KAPİTALİZMİN ALTIN ÇAĞI
2. Dünya Sava şı ’ndan sonra ba şlayan ve 1970 ’li yılların sonuna kadar olan döneme iktisat yazınında “Kapitalizmin altın çağı ” veya “Keynes Çağı” adı verilir. (John Maynard Keynes (1883-1946), fikirleri modern makro iktisat teorisini ve prati ğini olduğu kadar hükümetlerin ekonomik politikalarını da derin bir biçimde etkileyen İngiliz İktisatçı.) Bunun nedeni, tüm dünyada ama özellikle Batı Avrupa ve Doğu Asya’da ekonomilerin hızla büyümesi, refahın artması ve çoğu ülkede tam istihdam koşullarının yaşanmasıdır. Bu büyüme ve refah yılları, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklerin azaldı ğı yıllardır. Sosyal bilimciler arasında, bu dönemdeki üretim rejiminin, ulusal pazarlar için kitlesel üretim ve kitlesel tüketime dayanan “Fordizm” olduğu, ekonomik geni şlemenin bu Fordist temel üzerinde yükselen Keynesçi politikalar sayesinde hayata geçirildi ği görü şü
yaygındır. Amerika’da standart olan bu sistem, savaş sonrası Avrupa’da ve çevre ülkelerde yaygınlaşırken Fordizmin farklı biçimlerine de yol açmı ştır. Örneğin, İngiltere’de “tıkanmı ş/kusurlu Fordizm”, Almanya’da “esnek Fordizm”, Fransa’da “devlet Fordizmi ”, İspanya ve İtalya’da “geç Fordizm”den bahsedilmektedir. Fordizmin gelişmekte olan ülkelerdeki biçimine ise “çevre Fordizmi ” adı verilmektedir.​

Keynesçilik gerek ABD’de gerekse Avrupa’da dönemin ekonomik politikalarına damgasını vurmuştur. Öyle ki ABD Başkanı Richard Nixon, 1971 yılında “Hepimiz Keynesçiyiz ” demekteydi. Ancak Keynesçili ğin de çeşitleri vardır. Yüksek askeri harcamalara dayalı ekonomik canlanmayı ifade eden “askerî Keynesçilik” bunlardan biridir.
Fordizm, Keynesçilik ve refah devleti uygulamalarının endüstri ilişkileri alanına yansıması, sendikal özgürlükler ve sosyal haklar temelinde bir sosyal uzlaşma şeklinde olmuştur. Refah devleti rejimi Fordist üretimin ayrılmaz bir parçası niteli ğindedir. Fordist kitlesel üretimin istikrarlı bir biçimde sürdürülebilmesi için, kitlesel üretimin kitlesel tüketicileri olması öngörülen sosyal grupların zenginliklerden pay almasının bir yolu da refah devleti uygulamaları ve sosyal programlar olmuştur.​

Bat ıda 2. Dünya Savaşı sonrasının endüstri ilişkilerine temel teşkil eden sistem, Taylorizme ve montaj hattı tekniklerine dayalı Fordist kitlesel üretim, ulusal talebi yönlendirici ve ekonomik istikrar sağlayıcı Keynesçi politikalar ve kitlesel tüketimi destekleyen sosyal refah uygulamalarıdır. (Taylorizm: 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarında, Amerikalı mühendis F. W. Taylor tarafından geli ştirilen, makine başındaki​


i şçinin davranı şlarını, birim zamanda en fazla üretimi gerçekleştirecek biçimde düzenlemeye dayanan sistem.)​

2. DÜNYA SAVAŞI SONRASI FORDİST SİSTEM​

Fordizm, birinci olarak bir üretim sistemidir. Fordizmde sanayi üretiminin çoğunlu ğu, özel amaçlı makinelerle büyük fabrikalar içinde üretilmektedir. Emek süreci tek bir üretim birimi içerisinde montaj hattı temelinde örgütlenmi ştir. İkinci olarak Fordizm, yalnızca kitlesel üretime değil, ayrıca kitlesel tüketime dayanan bir sistemdir. Kitlesel üretim, yeni yatırımları mümkün kılar. Yeni yatırımlar, emek verimliliğini artırır. Emek verimliliği
arttıkça üretilen malların göreli fiyatlarının düşmesi ve bu malların daha geniş yığınlarca tüketilmesi imkânı doğar. Bu anlamda Fordizm, üretimle tüketim arasında belirli bir bağlantının kurulmasını sağlar. Üçüncü olarak Fordizm, kitlesel üretimi ve kitlesel tüketimi olanaklı kılacak bir sosyal ve siyasal sistemi besler. Toplumdaki kurumlar ve kamu otoriteleri, kitlesel üretime emek gücünün sağlanmasını, kitlesel tüketicilerin gelirden yeterli payı almasını, ayrıca emek gücünün etkinliğini artıracak çeşitli sosyal refah uygulamalarının hayata geçirilmesini garanti eden bir yapılanma içerisindedirler. Bu üç özelli ğiyle Fordizm, bir üretim sistemi, bi r birikim sistemi ve sosyo-politik bir sistem olarak tanımlanır.
60 yıllık Fordizm sürecini üç aşamada ele almak mümkündür.​

Fordizmin birinci aşaması, 1914 -1929 yılları arasındaki Amerikan modeli Fordizmdir. Bu dönemde Fordizmin sağladı ğı kitlesel üretim, sendikaları zayışayan ve geniş ölçekte vasıfsızlaşan geniş işçi yı ğınlarının yetersiz ücretleri nedeniyle kitlesel bir tüketimde karşılı ğını bulamamı ştır. Fordizmin ikinci aşaması, ABD’de Başkan Roosevelt’in, sendikaları güçlendiren, toplu pazarl ık sistemini destekleyen, bireysel işçi hakların ı ve sosyal güvenli ği geli ştiren “New Deal/Yeni Anlaşma” politikaları ile başlayan ve 2. Dünya Savaşı ’na kadar süren dönemdir.
Bu dönem makro ekonomik politikada Keynesçiliğin yükseli şe geçti ği ve modern refah devletinin unsurlarının güçlendiği dönemdir. Fordizmin üçüncü aşaması ise 1945 yılından 1970’lerin ortalarına kadar olan dönemdir. Fordizmin bu döneminin ayırt edici özelli ği, Fordizmin bir üretim sistemi olmanın ötesinde, kitlesel üretimle kitlesel tüketim arasında bir dengenin kurulduğu bir birikim rejimi haline gelmesidir. Fordist rejimin sosyal ve siyasal kurumları da bu dönemde yerleşmiştir.​

2. DÜNYA SAVAŞI SONRASI KEYNESÇ İL İK
2. Dünya Sava şı sonrasında Batılı ülkeler, dünya ekonomisine yön veren güçler, yeni çözümler üretirken Keynes’in görüşlerinden etkilenmi şlerdir. Keynes (1935) piyasalar ın kendiliklerinden dengeye gelmedi ğini, kapitalizmin emek ve sermayenin eksik kullanımda olduğu bir denge ürettiğini savunmuştur. İşsizlikteki artı ş, talepte azalmaya, talepteki azalma ise üretimin ve yatırımların daha da düşmesine yol açmaktadır. Keynes’e göre hükümetler, toplam talebi yönlendirerek bu duruma müdahale etmekle görevlidir. 2. Dünya Savaşı sonrasında, hükümetlere mali ve parasal politikalarla talebi artırma görevi yükleyen, buna bağl ı olarak da kamu yatırımlarını ve devletin işlevlerinde önemli ölçüde geni şlemeyi destekleyen anlayı ş, bu yaklaşım temelinde şekillenmi ştir. Ancak, savaş sonrası dönemde Keynesçi politikalar, iki alanda sorunlarla karş ılaşmaktaydı. Birinci sorun, üye sayıları hızla yükselen ve işsizli ğin son derece az olduğu Altın Çağ’da pazarl ık güçleri artan sendikaların aldı ğı yüksek ücret art ı şları nın, enflasyonist bir baskı yaratmasıydı. İkinci sorun da, ekonomi fazla ısındığı zaman talebin azalmasını sağlamak için kamu harcamalarının kısılması gerekirken, halkın tepkisini düşünen hükümetlerin bu yola başvurmakta zorlanmasıydı.​


Savaş sırasındaki tutumları nedeni ile büyük bir itibar kazanan ve üye sayıları hızla artan sendikalar, “yeni bir dünya düzeni ” kurarak ekonomik ve sosyal sorunları çözmeyi öncelikli talep haline getirmi şlerdi. Böylece 2. Dünya Savaşı sonrası endüstri ili şkilerinin sosyal uzlaşmaya dayanan çerçevesinin temeli doğmuş oluyordu.​

2. DÜNYA SAVAŞI SONRASI ENDÜSTR İ İL İŞK İLERİ
Endüstri ilişkileri açısından baktığımızda, Fordist sistem ve Keynesçi politikaların tek bir endüstri ili şkileri sistemine denk düşmedi ğini söyleyebiliriz. Fordist i şletme, uzun süreli olarak ve genelde düzenli koşullarda istihdam edilen istikrarlı sayıda işçiye dayanır. Taşeronlaşma sınırlıdır. Fordist sistemin i şçi profiline, yarı vasıflı veya vasıfsız, ağırlıklı olarak tam gün çalı şan, evin ekmeğini kazanan erkek işçi tipi damgasını vurmuştur. Standartlaşmış üretim parçalarının montajına ve Taylorist iş hiyerarşilerine dayanan Fordist işletmedeki vasıfsız ve yarı vasıflı işçilerin yapmaları gereken şey, kesin çizgilerle tanımlanmış olan i ş süreçlerini başarı ile uygulamaktır. Kısaca özetledi ğimiz bu ortak yapı, Fordist endüstri ilişkilerinde tek bir sistemin doğması için yeterli olmamıştır. Fordizmin farklı türleri, farkl ı Keynesçi uygulamalar ve farklı refah devleti sistemleri, ama her şeyden önemlisi kapitalizmin tarihi içerisinde ülkelerin farklı yörüngeleri, dönemin endüstri ilişkileri sistemlerinde de farklılıklar doğurmuştur.​

ENDÜSTRİ İL İŞK İLER İNDE ÜLKE GRUPLAMALARI
1. Kuzey korporatizmi (Danimarka, Finlandiya, Norveç, isveç, ayrıca Hollanda): Örgütlü çıkar grupları oldukça merkezileşmi ştir. Üyelikler yüksektir. Endüstri ilişkilerinin tarafları birbirlerini her düzeyde tan ımaktadırlar. Politik karar alma süreçlerinde devlet, i şçi ve i şveren örgütlerinin görüşlerini almaktadır. Devletin de desteğiyle toplu pazarl ık süreci büyük ölçüde merkezileşmi ştir ve gerek ikili toplu sözleşmeler yoluyla, gerekse üçlü ortak yönetim mekanizmalarıyla düzenleyici bir rol oynamaktadır.
2. Çekirdek ülkeler veya Ren Bölgesi modeli (Avusturya, Belçika, Fransa, Almanya, Lüksemburg): Ebbinghaus bu modele “kıta Avrupası sosyal ortaklık modeli ” adını da vermektedir. Büyük ölçüde homojenleşmi ş Kuzey ülkelerine kıyasla, örgütlü çıkar grupları daha parçal ı bir yapı arz etmektedir. Bununla birlikte, endüstri ilişkilerinin aktörleri, ekonominin piyasa dı şı unsurlarının koordinasyonunda önemli bir rol elde etmi şlerd ir. Her ne kadar devlet endüstri ilişkileri sistemine müdahale etse de ve sistemin yasal dayanaklarını sağlasa da, sosyal ortakların birçok düzenleyici i şlevleri vardır.
3. Anglo-Sakson sistemi: ABD’deki endüstri ilişkilerine damgasını vuran bu sistem,
Avrupa’da esas olarak İngiltere’de ve tarihsel bağları nedeniyle İrlanda’da egemen olmuştur. Bu endüstri ilişkileri sisteminin iradi bir yönü vardır, yani özgür toplu pazarl ık düzenine dayanmaktadır. Endüstri ilişkilerinin aktörleri, çıkarların koordinasyonu için güçlü bir merkezi örgütlenmeden yoksundur. İşçi ve işveren örgütleri zaman zaman lobicilik yoluyla hükümetlerin politikaları üzerinde etkili olurlar. Toplu iş sözleşmeleri, yasal olarak bağlayıc ı değildir ve çoğu zaman şirket düzeyinde bağıtlanır. İrlanda’da bu sistem son zamanlarda güçlü bir ulusal anlaşma sistemi ile desteklenmiştir.
4. Akdeniz sistemi: (Yunanistan, İtalya, Portekiz, İspanya): Bu sistem Güney Avrupa ülkelerindeki endüstri ilişkilerini tanımlamaktadır. Güçlü devletçi gelenekler, pol itik sendikal bölünmeler, zayıf kurumsallaşma ve endüstri ili şkilerinin tarafları arasında düşmanca ili şkiler, daha fazla devlet müdahalesini kı şkırtmaktadır. Devletin ve endüstri ili şkilerindeki aktörlerin, çeşitli korporatist ortak yönetim biçimleri denedi ği görülür. Sendikalar devlet müdahalesini sağlamak için, diğer ülkelere kıyasla, daha radikal ve politik bir mobilizasyona dayanmak ihtiyacındadır. Görüldüğü gibi kıta Avrupasına egemen olan endüstri ilişkileri, farkl ı derecelerle de olsa neo -korporatist endüstri ili şkileridir.​

NEO-KORPORAT İZM
Emek sermaye karşıtlı ğını yönetme süreçlerinde, i şçi ve işveren örgütlerinin birbirleriyle ve devletle, yapısal ve i şlevsel ayrıcalıklara sahip biçimde girdikleri kurumsallaşmı ş işbirliğine neo-korporatizm adı verilir. Bu i şbirli ği, kapitalizmi egemen sistem olarak kabul​


eder. Ayrıca neo-korporatizm, kurumsallaşmış işbirliğini varsaydığı, i şçi örgütlerini bu kurumsallaşmı ş işbirliğini sürdürmekle görevli kıldığı ve bunun karşılığında bu örgütlere işlevsel ve yapısal ayrıcalıklar tanıdığı için, sendikaları örgütsel olarak güçlendiren, ancak siyasal olarak radikalizmden uzaklaştıran özellikler taşır. Avrupa ülkelerindeki neokorporatizmde, Keynesçi ekonomik politikalar, korporatizmin hem varlık nedeni, hem de işleyişindeki sürekliliğin güvencesi olmuştur. Keynesçi politikalarla sağlanan yüksek oranlı ve istikrarlı büyüme, yüksek istihdam düzeyleri, istihdam ve reel ücretlerin artı şı, sosyal devlet uygulamalarının finansmanı açısından gereken kaynağı sa ğlamış ve sermaye-emek uzlaşmasının yapılabilirliğinin maddi temelini teşkil etmiştir. Bu sosyal uzlaşmanın dayandığı unsurlar;
1. Bu sosyal uzlaşmanın emek tarafında sendikal ve siyasal alanda güçlü ve mücadeleci bir işçi hareketi bulunmaktadır. Güçlü bir i şçi hareketinin varlığı sayesindedir ki i şverenler sendikaları sosyal taraf olarak tanımı şlar ve çal ışma koşullarını onlarla müzakereyi kabul etmi şlerdir.
2. Sovyetler Birli ği ve Doğu Avrupa’da kapitalizmle rekabet eden bir sistem olarak sosyalizmin varlı ğıdır. Sosyalist sistem alternatifinin varlığı i şverenlerin, i şçi hareketi karşısında daha uzlaşmacı olmasına ve hükümetlerin devrim tehdidinden kurtulmak için reformcu politikalara ağırl ık vermelerine yol açmı ştır.
3. 2. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist dünya yirmi yılı aşkın bir süre istikrarlı ve güçlü bir ekonomik geli şme dönemi yaşamıştır. Güçlü büyüme, i şverenlerin ücret ve çalı şma koşullarındaki iyileştirmeleri kabul etmelerini kolaylaştırırken, sosyal devlet harcamaların ın finansmanını da olanaklı kılmıştır .
Bu unsurlar dikkate alındı ğında 1980 sonrasında neo -korporatizmin etkisizleşmesini
açıklayan bazı unsurlar da ortaya çıkmaktadır. Birinci olarak neo - korporatist dönemde sendikaların bürokratikleşmesi ve 1980 sonrasında üye sayılarındaki ve politik
etkil erindeki azalmaya değinmek gerekir. İkinci olarak, 1989 yılında Berlin duvarının
yıkılmasının ardından, Sovyet sistemi çökmüş; Doğu Avrupa ülkeleri sosyalist sistemlerini terk ederek piyasa ekonomilerine dönüşmüş ve soğuk savaş dönemi ortadan kalkmı ştır. Üçüncü olarak da ekonomik büyüme yavaşlarken i şsizlik artmı ş; Keynesçi politikaların yerini neo-liberal politikalar almıştır.​

ÇATIŞMACI İL İŞK İLER
Çatı şmacı olmayan endüstri ili şkileri sistemleri de, içlerinde çatı şma potansiyeli taşırlar. Gerek çoğulcu toplu sözleşme düzeni, gerekse sosyal ortakl ık düzeni, endüstri ili şkilerinde uyum sağlanmı ş olan dönemlerde dahi bu potansiyel çatışmayı ortadan kaldırmı ş
değillerdir. 1960’ların sonunda Batı Avrupa’yı saran grev ve i şçi eylemleri, dönemin işverenlerini ve hükümetlerini bir anlamda hazırlıksız yakalamıştır. Bu grevlerle, başta otomotiv sanayi olmak üzere Fordist fabrikalardaki i şçiler ve onların dönem içinde güçlenen sendikaları, i şçilerin fazla kayıplara uğramadan, zamanı ve yeri dikkatle seçilmi ş işyeri grevleri ve i ş durdurmaları ile Fordist üretimin en duyarlı halkalar ında üretimi durdurabileceklerini göstermi şlerdir.​

FORDİZM İN VE KEYNESÇİLİĞİN GERİLEMESİ
1970’lerin ortalarından sonra dünya ekonomisinin geli şme hızı dramatik bir şekilde
yavaşladı. 1970’li yılların başında ilk petrol şoku sonucu, petrol ve hammadde fiyatları ani bir artı ş gösterdi. Fordizmin birinci krizinin nedeni satın alma gücünün düşüklüğü idi. Fordizmin ikinci krizinde, gümrük duvarları ve sermaye kontrolleri ile bölünmüş iç pazarl ar doygunluk aşamasına geldiği için üretim, kitlesel tüketimde karşılı ğını
bulamıyordu. Fordist sistemdeki tıkanmanın bir başka nedeni de, 70’lerde işçilerin ve sendikaların i şverenler üzerindeki baskı gücünün büyük ölçüde artmı ş olması ve bu güçle giri ştikleri direniş hareketlerinin yaygınlı ğı idi. 70’li yıllarda Fordist montaj hatları, grev, çok sayıda eylem ve hatta montaj hattının işçiler tarafından kolayca durdurulduğu direnişlerin merkezi haline geldi.​

1980’LERDEN GÜNÜMÜZE ÇALIŞMA İL İŞKİLER İ
Üretim sistemindeki deği şime ağırlık veren yaklaşımlar, dönemi Post -Fordizm, Fordizm sonrası, esnek uzmanlaşma, Toyotizm, yalın üretim gibi farklı deyimlerle​


tanımlamaktadırlar. Ancak, 1980 sonrası küresel çapta yaşanan ekonomik ve toplumsal dönüşümün tümünü anlatmak için yaygın bir biçimde kullanılan deyim, küreselle şmedir. Bu dönemde, önceki dönemin ekonomik, politik, sosyal ve teknolojik bileşenleri köklü bir biçimde değişmi ştir. Fordizm sonrası dönemde, sendikaların üye sayıları azalmı ş; toplumsal ve siyasal etkileri zayıflamıştır. Toplu sözleşme sistemleri merkezi düzeylerden uzaklaşmı ş, şirket ve işyeri düzeyi öne çıkmıştır. Hükümetlerin çalı şma ilişkilerine müdahalesi azalmı ştır.​

Fordizm sonrası dönemde çalışma ili şkilerinde de önemli deği şiklikler olmuş tur. Bu
deği şiklikler, farklı endüstri ilişkileri sistemlerinde benzeşen eğilimler yaratmıştır. Birinci olarak sendikaların üye sayıları azalmış; toplumsal ve siyasal etkileri zayıflamıştır. İkinci olarak toplu sözleşme sistemleri merkezi düzeylerden uzaklaşmı ş, şirket ve işyeri düzeyi öne çıkmı ştır. Buna bağlı olarak geleneksel işveren örgütlerinin etkileri de azalmı ş, çok uluslu şirket politikaları, bu bağlamda da insan kaynakları yönetimi uygulamaları önem kazanmıştır. Üçüncü olarak neo- korporatist yapılar daha çok işçi ve sendikalardan istenen tavizlerin müzakere edildi ği platformlar haline dönüşmüş, hükümetlerin çalı şma ilişkilerine müdahalesi azalmı ştır.​

1980 SONRASI DÖNEM İN TEMEL ÖZELLİKLER İ
TEKNOLOJİK DÖNÜŞÜM VE ESNEKLEŞME
• Esnek Üretim Sistemleri: Enformasyon teknolojilerine dayalı esnek üretim sistemleri ile montaj hattını üreten mekanik yaklaşımın yerine, bilgisayar sistemlerine dayalı yeni bir teknolojik modelin yolu açılmıştır.
• Esnek Üretim Örgütlenmesi - Yalın Üretim: Standart ürünlerin kitlesel üretimi yerine, daha kısa üretim sürelerinde daha çeşitli mal üretilmesini olanaklı kılan esnek üretim sistemleri, i şin örgütlenmesi ve yönetiminde de esnekleşmeye doğru olan dönüşümü kolaylaştırmış ve hızlandırmı ştır. Aslında bu dönüşüm eğilimini ilk saptayanlardan biri, Japon Toyota Motor şirketinin Başkan Yardımcısı mühendis Taiichi Ohno’dur. Ohno, bir bakıma dünya sanayi üretiminin temel felsefesinin belirlenmesi açısından Henry Ford ’a benzetilir. Ohno’nun Toyotizm de denen felsefesine, daha sonraları, küreselle şme sürecindeki genel üretim sistemini ifade etmek üzere “yalın üretim” adı verilmiştir. Yalın üretim hiçbir gereksiz unsur taşımayan bir sistemdir. Yalın üretim, üretime yük getiren tüm israflardan arınmayı, katma değer yaratmayan tüm i ş lemleri tasfiye etmeyi hedef alan bir yaklaşımdır. Yalın üretim, “en kısa zamanda, en az kaynakla, en düşük maliyetli ve hatasız üretimi, müşteri talebini tam karşılayacak şekilde, israfsız ya da en az israfla ve tüm üretim faktörlerini en esnek şekilde kullanarak gerçekleştirmek” esasına dayanır. Şirketler yalın üretim sürecinde “tam zamanında üretim” modellerini kullanmı şlar, işçileri üretim sürecinde daha fazla sorumluluk almaya iten “takım çalışması ” gibi yeni yönetim teknikleri geli ştirmi şlerdir. Süreçlere yönelik “sürekli iyileştirme” ve kalite kontrol sorumluluğunu üretimdeki işçilere kaydıran “kalite çemberleri” uygulamalarını getirmi şlerdir. Yalın üretime denk düşen yalın yönetime “stresle yönetim” de denmektedir. Yal ın yönetim anlayı şı, maliyetlerin sürekli düşürülmesine dayandı ğından, çalışanlar üzerinde de sürekli bir baskıya yol açmaktadır. Değer yaratmayan işler yok edilerek işçiler i şten çıkartılırken, değer yaratan i şlerdeki i şçilerin de dinlenme sürelerindeki “israf” unsurları yok edilmektedi r.
• Esnek Çal ı şma Biçimleri: Sayısal esneklik, işçi alımının ve işten çıkarmaların piyasa koşullarına hızla uyarlanmasıdır. Zamana bağlı esneklik, firma içindeki i şçilerin çalışma saatlerinin esnekleştirilmesini ifade eder. İşlevsel esneklik, çalı şanların firma içinde farkl ı faaliyetlere ve görevlere aktarılabilmelerindeki esnekliktir. Ücret esnekliği, ücret düzeylerinin toplu sözleşmelerle değil bireysel sözleşmelerle belirlenmesi ve performansa dayalı ücret sistemlerine geçilmesi demektir. Mekan esnekli ği de denilen uzaklaştırma stratejilerinde ise çalı şanlar, normal i şyerinin dışında, taşeron veya fason firmalarda ya da evlerde istihdam edilirler.
Yal ın yönetim ve esnek çalı şma biçimleri, doğaları gereği sendikalaşmayı ve toplu ilişkileri zayıflatan bir etki yapmaktadırlar.​


YENİ ULUSLAR ARASI İŞ BÖLÜMÜ
Yeni uluslararası iş bölümü kavramı 1960’l ı yıllardan itibaren kullanılmakla birlikte, Fransa’da Palloix (1977), Almanya’da Fröbel, Henrich ve Kreye (1980) tarafından geliştirilmiştir. Bu yaklaşım, uluslararası düzeydeki mekansal iş bölümünün 1960’lı yıllardan sonra önemli bir deği şime uğrad ı ğı ve sanayi üretiminin emek yoğun bölümünün, merkez ülkelerden emeğin göreceli olarak ucuz ve örgütsüz olduğu az geli şmi ş çevre ülkelere kaydı ğı savına dayanmaktad ır.
Yeni uluslararası iş bölümünün oluşumunda, birbirleriyle ili şkili üç temel faktör rol oynamıştır. Bu faktörlerden birincisi, ulaştırma, haberleşme ve bilgisayar teknolojilerinde meydana gelen büyük geli şmelerdir. İkinci olarak, işin organizasyonunda ve yönetiminde meydana gelen değişikliklerle üretim sürecinin alt bölümlere ayrılması, emek yoğun üretim parçalarının ve montaj i şlemlerinin ucuz ve vasıfsız i şgücüne sahip ülkelere kaydırılmasına olanak vermi ştir. Bu gelişmeleri tamamlayan üçüncü faktör de çevre ülkelerde ucuz ve örgütsüz bir işgücü ordusunun ve dış yatırımları çekebilmek için gereken ekonomik ve politik çevreyi hazırlamaya kararl ı hükümetlerin varlığıdır (Fröbel). Yeni uluslararas ı i ş bölümü sürecinde gelişmiş ülkeler sanayisizleşirlerken , ekonominin sektörel bileşimi deği şmi ş, hizmet üretimi temel ekonomik faaliyet haline gelmi ştir.​

Mavi yakalı meslekler; istihraç, imalat, montaj, onarım
Beyaz yakalı meslekler; yönetim, tıp, eğitim,teknik i şler
Gri yakal ı meslekler; ofis i şleri, satı ş, hizmetler​

Çok uluslu şirketler, gelişmekte olan ülkelerdeki yerel firmalarla kurdukları ağ ili şkileri ile fiziki üretimden giderek uzaklaşmakta ve yönetim firmalarına dönüşmektedirler. Bu konuda tipik bir örnek, Amerikan spor ayakkabı üreticisi Nike firmasıdır. Nike tasarımcı ve pazarlamacı bir firmadır ve fiziki üretim tesislerinin çok az bir kısmının sahibidir. Nike’ın 8000 çalı şanının hemen tümü yönetim, satı ş promosyonu ve reklam işlerinde çalışmakta iken, Nike üretiminin tamama yakın kısmı Çin, Endonezya ve Tayland’daki yerel firmalar ya da bu ülkelerde faaliyet gösteren Güney Kore firmaları tarafından yapılmaktadır.​

SERMAYE BİR İK İMİNİN MALİLEŞMESİ
Mali piyasaların serbestleşmesi, gelişmekte olan ülkelerin yüksek ve değişken faizler ile borçland ırılarak, kamu gelirlerinin ipotek altına alınmasına yol açmıştır. Borç yükü altında ezilen gelişmekte olan ülkeler, IMF (Uluslar aras ı Para Fonu) ve Dünya Bankasının istikrar ve yapısal uyum programları dayatmaları ile karşı karşıya kalmışlardır. Küreselleşmenin temel özelliği olan finans kapitalin yükseli şi, politik güç odağını şirketlerin yönetim kurullarından finansal piyasaların eline geçirmi ştir. Yalnızca ekonomik açıdan güçsüz ülkelerde değil, ABD gibi ileri kapitalist ülkelerde de mali politikadan sağlık reformuna kadar her şey finansal piyasaların onayından geçmek zorundadır. Özetle, işsizlikteki artışa ve sosyal haklarda kısıtlamalara yol açan bu süreç, emeğin sendikal ve siyasal güçsüzleşmesinin önemli nedenlerindendir.​

ÖZELLEŞT İRME
Ulusal ekonomi açısından anahtar nitelikte olan ara malların (demir -çelik,petro -kimya) ve geni ş emekçi kesimlerin tüketti ği nihai malların (süt, ekmek, ilaç, vb.) kamusal üretiminden vazgeçilmi ş ve bu işletmelerin özelleştirilmesi yoluna gidilmi ştir. Özelleştirme kamusal hizmet üretimini de kapsamı ş; enerji, haberleşme, ulaşım, vb. alt yapı hizmetlerinin yanı sıra eğitim ve sağlık gibi alanlarda da özelleştirmeye gidilmiştir. Özelleştirilen işletmelerdeki yeniden yapılanmalar, istihdamda azalış, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve birçok durumda da sendikasızlaştırma ile sonuçlanmıştır.​

DEVLETİN ROLÜNDE DEĞİŞİM
Küreselleşme sürecinde devletle emek ve sermaye arasındaki eski korporatist ittifakın gündemi, artık uygulanamaz olmuştur. Yeni koşullarda hükümetler, düşük vergiler, etkin altyapı, eğitimli ama uysal bir işgücünün var olduğu yerel bir ekonomik çevre geliştirmekten sorumludur. Serbestçe dolaşan sermayeye azami kâr olanaklarını hangi​


ekonomik ortam sağl ıyorsa, o ülke di ğer ülkelere göre “rekabetçi üstünlük” elde edecektir. Güçlü sendikaların ücret ve çalı şma koşularını iyileştirme talepleri, şirketlerin tepkisi ve üretimi kaydırma tehdidi, hatta sermaye kaçı şı ile karşılaşmaktad ır. Ulus ötesi şirketler, üretimlerini Asya ve Latin Amerika’nın bazı ülkelerindeki ucuz işgücünü kullanacak biçimde örgütleyebilmektedirler. Devletlerin ulusal düzeyde karar alma olanakları daralırken, sendikaların da ulusal düzeyde kullandıkları toplu sözleşme, grev ve grev dışı eylemler, ulusal siyaset gibi geleneksel mücadele araçlarının etkinliği azalmıştır. Hükümetlerin ülkeleri düşük vergi ortamları haline getirmeleri, sosyal uzlaşmanın temel unsuru olan refah devletini zayıflatırken, kamu kesimi çalı şanlarının ücret ve çalı şma koşullarının da kötüleşmesine yol açmaktadır.​

KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE ÇALIŞMA İLİŞK İLERİ
Küresel çalı şma ilişkileri çerçeveleri, “sosyal demokrat çal ı şma ili şkileri”, “neo -liberal
çalışma ilişkileri ” ve “otoriter
çalışma” ilişkileri olarak gruplandırılabilir.
İşçi örgütlerinin ekonomik ve politik alanlardaki faaliyetlerine izin veren ve aynı zamanda bu faaliyetleri yasalarla destekleyen çal ışma ilişkileri sistemine sosyal demokrat sistem denmektedir.
Sendikal faaliyete izin veren, ancak yasalarla bu faaliyetleri teşvik etmeyen ve pazar mekanizması ile örgütlü işçinin gücünün kırılmasına izin veren sisteme neo -liberal sistem denmektedir.
Bağımsız i şçi örgütlerinin varlı ğına, sendikal yapılara egemen partinin veya devletin
sızması ile ya da doğrudan yasaklamalar ve devlet gücü kullanarak izin vermeyen endüstri ili şkileri sistemine ise otoriter sistem ad ı verilmektedir.
Otoriter endüstri ilişkileri sistemini sürdüren ülkelerin sağladıkları ortam, gerek ticarette gerekse küresel üretim zincirleri çerçevesinde, sermayenin yeniden yerleşmesinde, sosyal demokrat modeli tehdit eden ve onu liberal modele dönüştüren bir ortam yaratmaktadır. Yani neo-liberal ve otoriter modeller, geli şmi ş ülkelerdeki işçi örgütlerinin kazanımlarını eritirken, az gelişmi ş ülkelerdeki i şçi örgütlerinin ilerlemesini engellemektedir. Güçlü sosyal korporatist yapılara sahip olan Kuzey Avrupa ülkelerinde bile bu yapılar neoliberal çevrenin baskısına uğramı ştır. Korporatizm sosyal niteliğinden uzaklaşırken, küresel kapitalizmin yeniden yapılanmasının yarattığı i şsizlik ve i şsizlik tehdidi karşısında, tavizlerin müzakeresi için bir araç niteliğine bürünmeye başlamıştır. Küreselleşme süreci, çalı şma ili şkilerinde yeni bir dönemin kapısını açmı ştır.​

KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE SENDİKALARIN GÜCÜNDE AZALMA
Sendika yoğunluğu, toplam sendikalı sayısının potansiyel sendika üyesi sayısına bölünmesi ile bulunmaktadır.
Küreselleşmenin sendika yoğunlukları üzerindeki etkileri, ülkelerdeki endüstri ili şkileri modellerine göre farklı olmuştur. Sendika yoğunluklarındaki en büyük düşüşler, neo - liberal politikaların derinlemesine uygulandığı ülkelerde yaşanmı ştır. Sosyal demokrat modeller, küreselleşmenin sendikaları güçsüzleştiren baskılarına göreli olarak daha iyi dayanmı şlardır. İşsizlik sigortası gibi bazı sosyal güvenlik sistemlerini yönetiyor olmaları da, bazı sendikalar ın üyeliklerini korumalarında bir etken olmuştur. Öte yandan, kamu sektöründeki istihdam kayıpları, tüm ülkelerde sendika yoğunluklar ını olumsuz etkilemi ştir. Bazı geli şmekte olan ülkelerde ise ağ ırlıklı olarak kamu işletmelerindeki m avi yakalı i şçilere dayalı olan sendikal yapılar, özelleştirme karşısında adeta yok olmuşlardır. Çok sendikalılık (i şyerlerinde birden fazla sendika bulunması) ve sendika bölünmüşlüğü (çok sayıda küçük sendika) desantralize toplu pazarlık süreçleri karşıs ında daha da güçsüzleşmi ştir. Ayrıca sendikaların geleneksel tabanları olan çelik, kömür gibi sektörlerdeki daralma ve pek çok kamu işletmesinin özelleştirilmesi de İngiltere’de sendikal yoğunluğun hızla düşmesine yol açmı ştır. ABD’de sendika yoğunluğu 1955’ten bu yana sürekli olarak azalmaktadır, ancak mutlak üye sayısı 1979’a kadar artış göstermi ştir. 1979’dan sonra mutlak üye sayıları da azalmaya başlamışt ır. Avustralya’da 1976’da yüzde 51 olan sendika yoğunluğu, 2000 yılında yüzde 25’e düşmüştür. Kuzey korporatizmi diye adlandırd ı ğımız İskandinav ülkelerinden İsveç’te sendika yoğunluğu 1960’lardan 1990’lara kadar artmaya devam etmiş ancak 1990’l ı yılların ortalarından​


itibaren bir miktar düşüş yaşanmıştır. Sendika yoğunluğunun tarihsel olarak düşük
olduğu Fransa’da da sendika yoğunluğu azalmı ştır. Almanya’da sendika yoğunluğu
1980’lerde yüzde 40’dan 2004’te yüzde 27’ye düşmüştür. Japonya’da da sendika
yoğunluğu 1975’ten sonra sürekli olarak azalmı ştır.
Sendikalar, daha rekabetçi hale gelen küresel ürün piyasalarında, ücret ve çalı şma koşullarını iyileştirmede başarılı olamamışlardır. Bu durum da sendikaların çekicili ğini azaltmıştır. Sendikalar bu zayıflamaya karşı çıkabilmek için, her şeyden önce üye sayılarını artırmak yoluna gitmektedirler. Bu artı ş iki türlü sağlanabilir. Bir yol, sendikasız işçi kesimlerinin sendikalaşt ırılması yani örgütlenme kampanyalarıdır. Bir diğer yol da kuşkusuz birleşmeler ve katılımlardır.
Sendika birleşmeleri ve katılımları, “süper sendika” diye nitelenen sendikaların oluşu muna yol açmıştır.
Küreselle şme döneminde özel sektörde grevler önemli ölçüde azalmış, militan sendikal eylemler kamu kesiminde görülür olmuştur. Ücret farklılıkları artmı ş, düzenli çekirdek işçiler ücret düzeylerinde marjinal de olsa bir artış yaşarlarken, çevre i şçiler verimlilik artı şlarından pay alamamışlard ır. Kamu kesiminde de, vergileri azaltmayı hedeflemiş olan hükümetler, ücret taleplerini karşılamada isteksiz davranmı şlardır. Bazı ülkelerde, kısmen de yüksek i şsizlik oranlarını aşağıya çekmek umuduyla, çalı şma saatlerinde azaltılmaya gidilmiştir.​

KÜRESELLEŞME SÜREC İNDE İŞVERENLER VE TOPLU İLİŞK İLER
Küresel rekabet koşullarında i şverenlerin, hükümetleri başta işgücü maliyetleri olmak üzere maliyet artırıcı düzenlemelerden kaçınmaya, hatta Fordist dönemin düzenlemelerini kaldırmaya ya da daraltmaya ikna etmeleri daha kolay olmuştur. Ayrıca sendikaların sayıca zayıflamalar ı da işverenlerin kendi gündemlerini izlemelerini kolaylaştırmı ştır. Hemen her ülkede işverenler toplu i ş ili şkilerinden kaçınmak, toplu müzakereyi işyeri düzeyiyle sınırlamak, işgücünün verimliliğini artıracak yalın üretim tekniklerini kullanmak ve esnek çalışma biçimlerine geçmek eğiliminde olmuşlardır. Şirketler çoğu kez sendikaları dışlayan İnsan Kaynakları Yönetimlerini geliştirmişlerdir.
Neo-liberal çalı şma ilişkilerinin ve otoriter çalışma ilişkilerinin ağır bastı ğı ülkelerde işveren örgütleri, sendikalara karşı daha uzlaşmaz tutum izleyebilmi şlerdir. Sosyal demokrat çal ışma ilişkilerinin ağır bastığı ülkelerde ise i şverenler, sendikaları hedef almak ve ücret ve çalışma koşullarını kötüleştirmek yerine, i şgücü verimlili ğini artırarak ve yeni üretim ve yönetim sistemleri ile istihdam düzeyini düşürerek maliyetleri azaltmaya ağırlık vermi şlerdir. Kıta Avrupasında i şverenler, sendikaların taleplerine karşı koysalar da, “rekabet edebilirlik” gündemi altında sendikalarla uzlaşıcı ilişkilerini sürdürmeyi tercih etmi şlerdir. Hemen her ülkede toplu sözleşmelerin desantralizasyonu eğilimi görülmüştür. İsveç’te özel sektör işverenlerinin örgütü olan SAF, üyelerinden gelen baskı sonucunda, İsveç endüstri ili şkilerinin tarihsel özelliği olan merkezi üçlü pazarlık sisteminden çekilmi ştir.​

KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE ÇOK ULUSLU Ş İRKETLER VE ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ
Çok uluslular, günümüzde “küresel firma” diye tanımlanan ve faaliyetlerini veya üretim zincirlerini küresel coğrafyaya taşımış olan firmalard ır. Küresel şirketler, farkl ı ülkelerde üretim zincirlerini koordine ve kontrol eder ve doğal kaynaklar, sermaye ve emeğin dağılımındaki coğrafi farklılıklardan yararlan ırlar. Her yerde, mal ve hizmet ticaretinde ve sermaye hareketlerinde serbestle şmeyi, her sektörde özelleştirmeyi savunurlar. Faaliyetlerini küresel çapta kaydırmakta belirli bir esnekliğe sahiptirler. Ulus ötesi şirketler, yeni yatırımlardan çok birleşme ve satın almalarla büyümektedirler. 80’li yıllardan sonra, çok uluslu şirket yatırımlarının önemli bir bölümü de, özelleştirmeler sonucunda kamusal varlıkların satın alınması ve başta enerji ve telekomünikasyon olmak üzere kamusal hizmetlerin devir alınması şeklinde gerçekleşmi ştir.
En büyük 500 ulus ötesi şirketin 185’i ABD, 156’sı Avrupa, 100’ü Japonya kökenlidir. En büyük 100 ulus ötesi şirketin, 25’i ABD, 53’ü Avrupa, 16’sı Japonya kökenlidir. Avrupa kökenli ulus ötesi firmalar ın yüzde 70’i üç ülkede, Almanya, Fransa ve İngiltere ’de yoğunlaşmı ştır. Kalan 6 çok uluslunun ana ülkeleri ise Avustralya, Venezuela, Kore,​


Malezya, Meksika ve Hong Kong/Çin’dir.
Küreselleştirme sürecinde, çok uluslu şirketler adeta “rejim alı şveri şi ” için pazara çıkmı ş gibidir. Bu pazarda, sermayesi kıt olan pek çok gelişmekte olan ülke, ulus ötesi sermayeye, ucuz, örgütsüz i şgücü, planlamadan ve çevre denetiminden muafiyet, vergi teşvikleri vb. sunmakta birbirleriyle rekabete sokulmaktadır. Bu rekabet, iş yasalarının etkisizleştirilmesine, sosyal harcamaların azaltılmasına, sendikaların zayıflamas ına, esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşt ırılmasına yol açmaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki i şçi hareketi de çok uluslu şirketlerin üretimlerini, ucuz i şgücü sunan geli şmekte olan ülkelere kaydırması ve iş kaybı ihtimali nedeniyle, bu rekabete dahil olmakta ve tüm dünyada i şçi hakları açısından “dibe doğru bir yarış” başlamaktadır.​

KÜRESELLEŞME DÖNEMİNDE HÜKÜMETLER VE YASAL ÇEVRE
Hükümetler, bir yandan bireysel iş hukuku alanında çalı şma koşullarına ilişkin katılıkları ortadan kaldırarak küreselleşmenin esneklik gereklerini yerine getirmeye çalışırlarken, bir yandan da sosyal güvenlik sistemlerinde, katkıları artırıp yararları kısarak refah devletlerinin harcamalarını azaltma yoluna gitmektedirler.
Birçok ülkede işe alma ve işten çıkarmayı kolaylaştıracak, çalışma sürelerinin esnekleşmesine olanak tanıyacak yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bazı ülkelerde sendikalara ili şkin mevzuatın deği ştirilmesi ile sendika yönetimlerinin gücü azaltılmıştır. Örneğin İngiltere ’de Thatcher ’in muhafazakar hükümeti, 1980’li yıllarda başlattı ğı yasal değişiklik süreci ile işçilerin ve sendikaların greve gitmesini zorlaştıran bir yapı yaratmıştır. Fransa’da 1982 Auroux reformları işyerindeki çalı şma ilişkilerini daha uzlaşmacı yapma hedefini gütmüştür. İtalya, 1990’ların başında aynı doğrultuda deği şiklikler yapmı ştır. Avustralya endüstri ilişkileri sistemini büyük ölçüde desantralize etmi ştir. Küreselleşme döneminde hükümetlerin hemen her ülkede uygulamaya koyduğu özelleştirmeler ve kamuda yeniden yapılanmalar da kamu çalı şanlarının sayısını azaltmı ş ve sendika yoğunluklarının azalmasında etken olmuştur.​


Çal ışma İlişkileri Tarihi Ünite 4
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA ÇALIŞMA İL İŞKİLER İ​

NİCEL AÇIDAN ÜCRETLİLER
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA BA ĞIMLI ÇALIŞANLAR
• Tarım sektöründeki ücretliler (tarım kesimindeki ücretliler) : İmparatorluğun uzun yaşamında, tarım alanına ili şkin değişimler belirli bir niteliksel olgunluk kazanıncaya kadar, “miri arazi ” tabir edilen tarımsal arazilerin mülkiyeti ilke olarak devlete ait olmuştur. Deği şik iç ve dış nedenlerin etkisiyle oluşan deği şim sürecinde, önce miri nitelikte olan topraklar üzerinde fiili bir özel mülkiyet oluştu, 1858 tarihli ve toprakta özel mülkiyeti benimseyen Arazi Kanunu ile bu fiili durum yasalaştırıldı. Yapılan araştırmalar; 19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başları itibariyle tarımda küçük üreticiliğin egemen olduğunu göstermektedir. Uzun yıllar varlığını korumuş olan tımar sisteminin çözülüşü, tarı mda büyük i şletmelerin yaygınlaşarak başat hale gelmesi sonucunu doğurmamıştı. Küçük ve orta büyüklükteki toprak mülkiyetinin yanı sıra, büyük toprak sahipli ği bulunuyorsa da, bunlar tarımda geniş bir ücretliler kitlesini ortaya çıkarmamı ştı. Tarım kesiminde, sürekli ücretli işçilik biçiminde olmasa da, geçici ücretli i şçilik biçiminde ortaya çıkan durumlar bulunmaktaydı. Bu durum, İmparatorluk ’ta 19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başları itibariyle, tarımsal yapının, süreklilik özelliği taşıyan ücretli i şgücü kullanımından uzak olduğu; ücretlilerin büyük ölçüde tarım -dı şı kesimlerde aranması gerektiği sonucuna götürmektedir.
• Sanayi işçileri (sanayi kesimindeki ücretliler) : Geleneksel olarak, büyük ölçüde el sanatlarına ve esnaf biçimi örgütlenmeye dayanan Osmanl ı sanayii, dı şa açılma sonucunda değişime uğramaya başlamış ve bu sürecin sonunda yıkımla karşılaşmıştı. Bu süreçte, Osmanlı pazarının kapitülasyonlar ve Avrupa devletleri ile imzalanan liberal nitelikli dış ticaret anlaşmaları ile bu ülkelerin sanayi mallarına açılması belirleyici oldu. • Hizmetler kesimindeki işçiler : Bu kesimi di ğerlerinden ayıran çok önemli bir özellik, yatırımların büyük ölçüde yabancı sermaye tarafından gerçekleştirilmesidir. Yabancı sermaye yatırımlarının hizmetler kesimine yönelmesinin önemli nedenlerinden biri kâr oranının yüksekli ğidir. İkinci olarak, demiryolları gibi yatırımlar Avrupa demir -çelik sanayi için önemli boyutlarda ek talep yaratmı şlar, bu dalın uzun bir süre Avrupa’daki sanayileşmenin itici gücünü oluşturmasını sağlamışlardır. Bu geli şim, hizmetler kesiminde geni ş bir bağımlı çalı şanlar kitlesi oluşturmuştur.
• Madencilik kesimindeki işçiler : Bir çok madenin keşfi ve işletilmeye başlanması, 19. Yüzyıl ortalarından itibaren gerçekleşmi ştir. Madenlerin hızla işletilmeye başlanmasında iki faktörün önemli rolü olmuştu: 1829’dan itibaren donanmanın buharlıya çevrilmesi; Tophane, Tersane, Darphane ve di ğer devlet tesislerine yakıt sağlama gereksinimi. • İnşaat işçileri
• Kapitalist ev sanayii içerisindeki ücretlil er
• Devlet memurları​

1913-1915 SANAYİ SAYIMI SONUÇLARINA GÖRE İŞÇİLERİN NİCELİĞİ
Osmanlı İmparatorluğu’nda, 20. yüzyıl başlarında, sanayileşme ve buna bağlı olarak bir işçi kitlesinin ortaya çıkışıyla ilgili en önemli ve sağlıklı bilgi kaynağı, 1913 -1915 Sanayi Sayımı ’dır. Ancak, sayım, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki her sanayi kuruluşunu değil, sadece 1913 yılında çıkarılan Teşvik-i Sanayi Kanun-u Muvakkatı ’ndan yararlanan sınai kuruluşları kapsamına almaktaydı. Sayım, coğrafi bir sınırlamaya da sahip ol up, sadece İstanbul, İzmir, Bursa şehirleri ile Bandırma, Manisa, Uşak ve İzmit kasabalarında
yapılmı ştı. Sayımın, kullan ılan çevirici makina gücü ve çal ı ştırılan i şçi sayısı itibariyle de sınırlamaları bulunmaktadır. Sayım sonuçları, sanayi kuruluşlarının çok büyük bölümünün; gıda, toprak, deri, tahtacılık, tekstil ve kağıt gibi tarımsal kaynaklı sanayiler olduğunu ortaya koymaktadır.​

DEVLETE A İT SANAYİ KURULUŞLARI
İmparatorluk’ta, devletin sınai tesisler kurarak iktisadi yaşama aktif biçimde katılması da söz konusu olmuştur. Ülkede “devletin ilk sınai tesisi, harp silahları imal maksadıyla II.​


Bayezid devrinde vücuda getirilen Tophane’dir”. Devletin “makine kullanan ve fabrika ismine hak kazanan sınai i şletmeler”i, 19. yüzyılda, özellikle de Tanzimat’ta n sonra kurulmaya başlanmı ştır. Bu dönemde “Fabrika -i Hümayûnlar” olarak nitelendirilen çok sayı da devlet fabrikaları kurulmuştur. Bunun nedenlerinden biri, daha önceki dönemde olduğu gibi, devletin askeri ihtiyaçlarının yurt içi üretimle sağlanması düşün cesidir. Ancak, bunun yanında, devletin iktisadi yaşamdaki yerini, yeni koşullarda
sağlamlaştırmak amacı da gözlenmekte; ordunun silah ve di ğer araç gereç ihtiyaçlarını karşılama amacına yönelik kuruluşlar yanında, çeşitli dokuma dalları ve deri -kundura
fabrikaları da kurulmaktadır.
Ancak, bu önemli tesislerin, rasyonel bir biçimde işletilebilmeleri mümkün olmamı ş, bu kuruluşların büyük bölümü, bir kaç yıllık bir süre içinde iflas etmi şlerdir. Bu oluşumun
“kısmen devletin idaresizliği, kısmen de kapitülasyonların milli sanayii himayeye imkan bırakmaması” gibi nedenleri bulunmaktadır. 20. yüzyıl başlarına gelindiğinde, devlete ait sınai kuruluşların önemleri azalmıştır ve 1913 -1915 Sanayi Sayımı sonuçlarına göre, 1915 yılı itibariyle sayıma dahil edilen 264 kuruluştan 22’si, yani %8.3’ü devlete ait olup, büyük bölümü dokuma sanayii alanında faaliyet göstermektedir.​

NİTEL AÇIDAN ÜCRETLİLER
“İşçi ” terimi, Osmanl ı İmparatorluğu’nda, bu kesim için en az kullanılanlardan biridir. 1729 yılında III. Ahmet tarafından çıkarılan “Maden işçilerinin nizam ve vazifelerine dair” bir fermanda, “i şçi ” kavramı kullan ılmaktadır. 1845 tarihli Polis Nizâmı ’nın 12. maddesinde de i şçi kavramı kullanılmaktadır. Ancak, tekil düzeyde kalan bu kullanımları dı şında, kavram yaygın değildir. Eri şçi ’nin ifadesiyle, “19. yüzyıldan beri lisanımızda amele, rençber, ırgat, emekçi, ecir, gündelikçi aynı manalarda kullanılmakta ise de, bunlar arasında i şçi tabiri son senelerde kati olarak taammüm etmi ştir.” Ahmad’a göre de, “Niteliksiz i şgücünü anlatan amele, emekçi ve rençberin yanı sıra, işçi yavaş yavaş bugünkü anlamını kazanmı ştır.” İmparatorluk’ta bağımlı çalı şanlar için en çok kullanılan terim “amele” idi.
Günümüz anlamında i şçi; bir i şverene bağıml ı olarak çalı şan, çalı şması büyük ölçüd e süreklilik gösteren, ücret geliri başat olan bir i şgücü kategorisidir. İmparatorluk’ta çalışanların çok büyük bölümü, bu özellikleri taşımamaktadır. Hatta İmparatorluk’ta işçilerin değil, işlerin bile bir sürekliliği bulunmadığını söyleyebiliriz. 1913 -1915 Sanayi Sayımı sonuçlar ı, sanayi kuruluşlarının bile süreklilik göstermediklerini kanıtlamaktadır. Buna göre, 1913 yılında faaliyette bulunan bazı sanayi kuruluşları, 1915 yılında faaliyette değildiler. Bunda, savaş gibi dışsal faktörlerin de payı bulunmakla birlikte, bu kuruluşların günümüz anlamında sanayi kurulu şu, buralarda çalışanların da, günümüz anlamında sanayi işçisi olmadıklarını dikkate almak gerekmektedir.
Kongar’a göre; “Toplumda kapitalizm ve kapitalist ilişkiler geli şmemiş olduğundan, İmparatorluğun son yıllarında görülen kimi işçi eylemlerine karşın, bu sınıfı “proleter” olarak nitelemek, genel toplumsal yapı ve sınıfın kendine özgü nitelikleri bakımından yanlı ş olur.”. Quataert de aynı değerlendirmeyi, maden işçileri için yapmaktadır: “İşçiler, kendilerini her şeyden önce madenlerde ek gelir kazanan çiftçi saydıklar ından, köylü eğilimlerini korudular. Şirketin yararına olarak madenlerdeki i şlerine bağlı bir grup kimliği edinmediler ve dolayısıyla da işçi sınıfı bilinci veya örgütlenme iste ği bu işçiler arasında geli şmedi.”.​

İŞGÜCÜNÜN ETNİK YAPISI
Cumhuriyet dönemine de sarkan bir biçimde, iktisadi yaşamda, özellikle de sınai ve ticari faaliyetlerde, Türk ve müslüman olmayan unsurların, nüfus içerisindeki oranlar ını çok aşan bir egemenlikleri bulunmaktaydı. İmparatorluktaki önemli sanayi kuruluşlarında çalı şan işçilerin büyük bölümü, Türk kökenlilerden çok azınlık kesimine ait kişilerden
oluşuyordu. Kimi zaman, azınlıklara ve yabancı uluslara mensup işçilerle Türk kökenli işçiler arasında şiddete varan mücadelelerin de olduğu gözleniyordu. Yabancı işgücünün madencilik kesiminde de önemli bir ağırlı ğı bulunmaktaydı. Madenciliğin tüm alanlarında olduğu kadar, kömür üretiminde de mühendislik başta olmak üzere bütün ihtisas işleri yanında, nitelikli işçilerin büyük bölümü de yabancı idi. Türk unsurlara sadece düşük ücretli i şler kalıyordu. İmparatorluk’ta işgücünün etnik dağılımının, diğer nedenlerle​


birlikte, sınıf bilincinin oluşumunu olumsuz yönde etkilediği düşünülebilir.​

ÜCRETLİLER İN ÇALIŞMA KOŞULLARI
ÜCRET DÜZEYLERİ VE ÜCRETLİLER İN YAŞAM STANDARTLARI
1913- 1915 Sanayi Sayımı sonuçları, 20. yüzyıl başlarındaki ücret düzeyine ili şkin en somut ve güvenilir verileri içermekte; sanayideki ücretlerin alt -sektörlere göre farklılık gösterdi ği, iki kata yakın ücret farklılıklarının bulunduğu anlaşılmaktad ır. Veriler, dönemler itibariyle tarım -dışı sektörlerin kendi içinde olduğu kadar, bunlarla tarım sektörü arasında da ücret farklılıkları bulunduğunu, bunun tarım -dışı sektörlerin lehine olduğunu göstermektedir. Hemen her toplumda, her dönemde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu ’nda da sektörel ücret farklılıkları yanında, bölgesel ücret farklılıkları mevcuttu. 1913 yılı itibariyle bölgeler arasında 3 kata varan farkl ılıklar görülmektedir. Issawi deği şik çalışan kategorileri için, “gelir” ile “tüketilen mal ve hizmetler” arasında bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır. Toprak’ın çalışmalarında ise 1914 ve 1918 yılları itibariyle, orta dereceli bir memurun tüketim sepetine ilişkin saptamalar bulunmaktadı r. Issawi’ye göre, “Muhtemeldir ki, 1870’lerle Birinci Dünya Savaşı arasında, kişi başına hasıla ve gelir anlamlı ölçüde artmı ştır. Yaşam düzeyi, özellikle kırsal alanlarda, düşüklüğünü sürdürmüştür. Ama varolan veriler, kentlerde gerçek ücretlerde bir art ı şın varl ı ğını göstermektedir. Bu dönemin ikinci yarısında, kırsal kesimde dahi bir iyileşme gözlenmektedir. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki 10 -20 yılda, yaşam düzeyinde yükselmeler görülmüştür”
Kuramsal olarak, ücret düzeyleri üzerine etkili olabilecek faktörlerden biri, sendikal örgütlenmedir. Hukuksal düzenlemeler, i şçi kesiminin örgütlü mücadelesini engelleyici ve yasaklayıcı niteliktedir. Özellikle 1870’lerden başlayarak örgütlenme çabaları ve bazı işçi hareketleri gözleniyorsa da, bunlar ücret düzeyleri üzerinde etkili değildir. Ancak, 1908’de İkinci Meşrutiyet sonrası gerçekleşen işçi hareketleriyle ücret düzeyleri arasında anlamlı bir bağ kurulabilmektedir. Dolayıs ıyla, ücret düzeylerini etkileyen faktörleri, başka yerlerde aramak gerekecektir. Bor atav ve arkadaşları, ücret düzeylerinin, geni ş ölçüde, iktisadi faktörlerle açıklanabileceği sonucuna varmaktadırlar. Buna göre, bir çevre ülkesi olarak, dünya pazarları ile bütünleşmekte olan Osmanl ı İmparatorluğu’nda, fiyat hareketlerinin dünyayı izlemesi, reel ücret artı şlarının önemli sebeplerinden biridir. Ayrıca, savaşlar ve kıtlık gibi nedenlerle ortaya çıkan emek kıtlığı da, bu oluşum üzerinde etkili olmaktadır.
Ücretlerin seyri üzerinde etkili olan iktisat -dışı faktörler de bulunmakla birlikte, bunların etkileri, daha çok, özel nitelikler taşıyan tek bir dönemle sınırlıdır. 1908 -1913 döneminde gerçekleşen ücret artı şlarında, İkinci Meşrutiyet ’in ilanından sonra gerçekleşen i şçi hareketleri de etkili olmuştur.​

KADIN VE ÇOCUK İŞÇ İLER VE ÜCRETLERİ
KADIN VE ÇOCUK İŞÇ İLER
Batı ülkeleri deneyiminde, Sanayi Devrimi sonrası kadın ve çocuklar yoğun biçimde istihdam edilmiş; kötü çalışma koşullarına ve düşük ücretlere maruz kalmı şlardır. Sosyal politika önlemleri de, öncelikle bu kesimlere yönelik olarak gerçekle ştirilmeye başlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda da 19. yüzyıldan başlayarak, kadın işçilerin sayısı artmı ştır. Bunun nedenlerinden birisi, sürekli yaşanan savaşlar dolayısıyla erkek işgücünde ortaya çıkan kayıplardır. Devlet dairelerinde kadın memur çalıştırılmasına da bu dönemde başlandı. 1913- 1915 Sanayi Sayımı, çalışan işçilerin yaklaşık üçte birinin kadın olduğunu ve bunların özellikle dokumacılık gibi alanlarda yoğun olarak istihdam edildiklerini göstermektedir. Sanayi işletmelerinde de çok sayıda çocuk işçi de istihdam edilmekteydi.​

KADIN VE ÇOCUK İŞÇİLERİN ÜCRETLERİ
Amerikalı bilim adamlarının, 1920 yılında İstanbul ’da yaptığı araştırmaya göre, fabrikalarda kadınlar ve çocuklar, erkek işçilerin beşte üçü ile dörtte üçü arasında ücret almaktadırlar. 20. yüzyıl başları itibariyle bu verilerin en sağlıklı olanları 1913 -1915 Sanayi Sayımı ’ndan elde edilebilmekte ve tüm alt -sektörlerde ciddi ücret farkl ılıkları olduğu gözlenmektedir. Örneğin, kadın ve çocukların yoğun olarak çalıştı ğı dokumacılıkta​


erkek işçiler 10- 13, kadın işçiler 4 -6, çocuk i şçiler 2- 4 kuruş gündelik almaktadırlar. Eldeki veriler, gene 1913 yılı itibariyle kırsal kesimdeki ücret farklılıklarının, sanayidekinden büyük olduğunu göstermektedir. Kuşkusuz, cinsiyete dayalı ücret farklılıkları üzerinde birçok faktör etkide bulunmaktadır:
• Özellikle gelişmekte olan sanayi kesiminde, yeni yapılan ve modern teknoloji içeren yatırımlar, hem üstlenilen riskler, hem de üretim maliyetleri yüksek olduğu için,
giri şimciler açısından, üretimin makûl fiyatlarla yapılabilmesi zorunluluğunu getirmekteydi. Kadınların düşük ücretlerle istihdamı ise hem riskleri, hem de üretim maliyetlerini azaltmaktaydı.
• Temel çalışan kategorisinin “erkekler” olarak kabul edildi ği bir toplumsal değerler
sistemi içerisinde kadınların çalı şabilmeleri, ancak daha düşük ücretleri kabul etmeleri durumunda söz konusu olmaktaydı.
• Kadınlar ın sendika ya da sendika benzeri işçi kuruluşlarına ve onların etkinliklerine katılma olasılıklarının daha düşük olması, hem daha düşük ücretleri kabul etmelerini, hem de işverenlerin kadın i şçileri tercih etmesini kolaylaştırmaktaydı. Özellikle 1870 sonrasında ortaya çıkan ve İkinci Meşrutiyet sonrası tırmanan i şçi hareketlerinin, bu eğilimi güçlendirdi ği söylenebilir.​

ÇALIŞMA SÜRELER İ
İmparatorluk’ta çalı şma sürelerine ili şkin hukuksal sınırlama, Mecelle’yle getirilmi ştir. 495. Maddedeki düzenlemeye göre, “Bir kimse, bir gün çalı şmak üzere i şçi tutarsa, gün doğumundan ikindiye veya gün batı şına kadar çalışmak hususunda, o yerde ki gelenek nasılsa, ona göre hareket edilecektir.” Mecelle’nin hazırlandığı 1869 -1876 dönemi itibariyle İmparatorluğun sahip olduğu topraklar ın oldukça geni ş olduğu düşünülecek olursa; deği şik bölgelerde, “güneşin doğuşu ile batı şı arasındaki zaman”, çok farklı olacaktır. Bu nedenle, Mecelle’nin, tüm İmparatorluk ’ta geçerli “uniform” bir çalı şma süresi belirlediği söylenemez. Saptanan sürenin uzunluğu göz önüne alındığında, bağımlı çalışanların korunması gibi bir amaç güdüldüğünü söylemek de olanaklı değild ir. Bundan dolayı, Mecelle’nin getirdi ği sınır hukuki olup, fiili çalı şma süreleri değişebilmektedir. Veriler, fiili çalı şma sürelerinin uzun olduğunu göstermektedir.​

SOSYAL GÜVENLİK
19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başları itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sosyal güvenlik uygulamaları, büyük ölçüde, “geleneksel araçlar” çerçevesinde kalmaktadır ve modern uygulamalar sınırlıdır. Genellikle, “sosyal yardımlar” çerçevesinde düşünülmesi daha doğru olacak olan bu uygulamalar, sosyal güvenli ğin ilkel biçimleri olarak nitelenebilir. Bu uygulamalar, üç kategoride ele alınmaktadır:
• Aile içi yardımlaşmalar: Çalışan ki şinin gelirinin mesleki, fizyolojik ya da ekonomik nedenlerle kesilmesi durumunda, ailenin di ğer fertleri yardım ederek, bu kaybın etkilerin i ortadan kaldırmaya ya da en azından hafifletmeye çalışırlar ve sosyal güvenli ğin kurumlaşmadı ğı ülke ve dönemlerde, bu tür yardımlaşmalar önem kazanır. Ancak, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nda değil, benzeri özellikler gösteren tüm toplumlarda gözlenen bu tür aile içi yardımlaşmaların, ciddi sınırlılıkları mevcuttur: “...genel olarak, ailenin ekonomik gücü sınırlıdır. Mensuplarının karşılaştıkları her türlü mesleksel ve sosyal risklere karşı koyamaz... Özellikle yoksul sınıflar söz konusu olduğunda, ailenin kaynakları son derece yetersizdir.” . Osmanlı imparatorluğu gibi sanayinin gelişmedi ği, ortalama gelir düzeyinin ve bağımlı çalışanların gelir düzeylerinin düşük olduğu, çalışmanın ve ücret gelirinin süreklilik kazanamadı ğı koşullarda, aile fertlerinin böyle bir dayanı şma ile gelir kayıplarını gidermeleri güçtür. Bu tür yardımlaşmalar, kısa dönemde, sınırlı bir etkiye sahip olabilir; ama gelir kaybının ya da gider artışının uzun süreli olduğu ve büyük boyutlara ulaştı ğı koşullarda, etkisizleşeceği açıktır. Bu nedenlerle, aile içi yardımlaşmaları, bir sosyal güvenlik uygulaması olmaktan çok, bir insani yardım olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.
• Dinsel yardımlar: Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam dininin gerektirdiği zekat, fitre,​


adaklar, kurban ve kefaretlerle, di ğer bağı ş ve sadakalar şeklinde dar gelirliler ve muhtaçlara yapılan yardımlar, yüksek gelirlilerden düşük gelirlilere doğru gelirin belirli çapta yeniden dağılımını sağl ıyordu. Bu yardımlar, varl ıklı sınıf tarafından ki şisel olarak yapılmaktaydı. Bunların dı şında, İmparatorlukta yaygın bir biçimde bulunan vakıflar da, benzeri yardımlarda bulunuyorlardı. Daha çok dinsel gerekçelere dayal ı bu sosyal yardım uygulamaları, aile içi yardımlaşmalara göre daha geni ş çaplı ve organize olmakla birli kte, bir sosyal güvenlik uygulaması olmaktan daha çok, insani yardım çerçevesinde değerlendirilmelidir.
• Meslek kuruluşları içerisindeki uygulamalar: Loncalar, Osmanlı İmparatorluğu ’nda zanaatkârları örgütleyen mesleki kuruluşlar olarak 19. yüzyıl sonlar ına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bugünkü kavramlarla düşünülecek olursa, bu kuruluşların, ücretli olarak çalı şan kalfalar dışında, kendi hesabına çalı şanları örgütledi ği söylenebilir. Bu kuruluşlar çerçevesinde, sosyal güvenliğin ilkel bir biçimi olarak nitelendirebileceğimiz uygulamalar bulunuyordu. Buna göre, her loncanın bir “teavün sandığı ” (orta sandı ğı) mevcuttu. Loncaların gelir kaynakları arasında, vasiyetname ya da vakıf yoluyla aktarılan para ve mülkler, bir defaya mahsus olmak üzere yapılan bağışlar ve sandıkta işletilen sermayenin neması da bulunmaktaydı. Loncaya bağl ı ki şiler, ödeme güçlerine göre ve loncanın geleneklerine göre, hafta ya da ay gibi belirli dönemlerde loncaya, miktarı önceden belirlenmiş ödemelerde bulunuyorlardı. “Bir mesleğin icrası ve bir meslek sahibi olabilmek için, loncalara girmek zorunlu olduğundan, bu ödentiler bir tür prim niteli ği kazanıyorlardı ” Bunun dı şında, lonca hiyerar şisi içerisinde çıraklıktan kalfalı ğa, kalfalıktan ustalı ğa yükselmelerde de bu ki şiler, loncanın teavün sandı ğına harç biçiminde katkıda bulunurlardı. Tüm bu kanallarla, loncanın sandığında, belirli bir fon birikimi sağlanmış oluyordu. Bu fondan yapılan harcamalar büyük bir çeşitlilik göstermekteydi ve içlerinde dar anlamda “sosyal güvenlik” kavramı çerçevesinde değerlendirilebilecek kalemler mevcuttu. Lonca üyelerinden herhangi birinin sakatl ık, yaşlılık, hastal ık ve ölüm gibi durumlarıyla, gereksinim içinde bulunanlara bu sandıktan ödemede bulunulmaktaydı. Bu sistem içerisinde, günümüzde sosyal güvenlik kuruluşlarının finansmanında kullanılan prim sistemine benzer bir uygulamanın ilkel nüvelerini bulabiliyoruz. Loncalar çerçevesinde gerçekleştirilen bu uygulamalarda, aile içi yardımlaşmalara ve dinsel yardımlara göre daha kurumsallaşmı ş bir yapı söz konusuydu. Ancak, bu sınırlı kurumsallaşmanın sadece bir lonca çerçevesinde gerçekleştirildiğini ve sınırlarının o lonca üyelerinin güçleriyle çizilmi ş olduğunu belirtmeliyiz. Loncaların iktisadi süreç içerisinde önce zayıflamaları, ardından da ortadan kalkmalarıyla birlikte, bu tür uygulamalar da ortadan kalkmış ve yerlerine yenileri konulamamı ştır. Bu tür ilkel sosyal güvenlik uygulamaların ın, ilgi alanımızı oluşturan ücretlilerle ilgili olmadı ğını da ifade etmeliyiz.​

MODERN ANLAMDAK İ SOSYAL GÜVENLİK UYGULAMALARI
Ülkede, günümüzün sosyal güvenlik anlayı şına daha yakın uygulamalarsa sınırl ıydı. Bunlar, bağ ımlı çalışanların küçük bir bölümüne, özellikle de askerlere yönelik olarak gerçekleştirilmişlerdir. 1866 yılında, bir Askeri Tekaüt Sand ı ğı kurulmuş; bu sandık, tüm sosyal güvenlik hizmetlerini vermekten çok, üyelerinin emeklilik durumlarını düzenlemiştir. 1881’de ise askerler dı şındaki devlet memurları için bir tekaüt sandığı kurulmuştur. Bunu, dar kapsamlı başka bazı kuruluşlar izlemiştir. 1890’da Seyrisefain Tekaüt Sandığı, 1909’da Askeri ve Mülki Sandıkları, 16 Nisan 1909’da Tersane -i Amireye Mensup İşçi ve Sairenin Tekaüdiyeleri Hakkında Nizamname ile kurulan bir sandık, ücretlileri yaşlılık ve malüllük risklerinden koruma amacına yöne lik olan ilk sosyal güvenlik uygulamalarını teşkil etmekteydi. Bunu, 16 Nisan 1910’da Hicaz Demiryolu Memur ve Müstahdemlerine Yardım Nizamnamesi ’yle kurulan ve hastalık ile kaza halleri için yardımda bulunan bir sandık izlemi ştir. 1917’de ise, Şirketi Hayriye Tekaüt Sandıkları​


kurulmuştur. Bu sandıklar tarafından karşılanan riskler ise oldukça sınırlıydı. Nihayet, Tanzimat’la başlayan batılılaşma ve modernleşme çabaları da, batıda gelişmekte olan sosyal güvenlik uygulamalarının, sınırlı bir biçimde de olsa, öncelikle bu kesimlerden başlamasını kolaylaştırm ı ştır. Aynı eğilim, Cumhuriyet Türkiyesinde de sürecektir. Sosyal güvenli ğin modern aracı olarak “sosyal sigortalar”, di ğer ülkelerde de çok eski bir geçmişe sahip değildir. Zorunlu sosyal sigortalar, ilk kez 1880’lerde Almanya’da kurulabilmi ş ve onu di ğer Avrupa ülkeleri izlemiştir.​

BİREYSEL ÇALIŞMA İL İŞKİLER İN İN HUKUKSAL ÇERÇEVESİ : MECELLE
K ısmi bir Medeni Kanun olma niteliğini taşıyan Mecelle, çal ı şma ilişkileri alanını düzenlemek için çıkarılmış olmamakla birlikte, bu konuda içerdiği sınırlı hükümlerle, bireysel çalışma ilişkilerinin hukuksal çerçevesini çizmi ştir. Mecelle, tam ismiyle “Mecelle -i Ahkam-ı Adliyye”, Osmanlı İmparatorluğu’nda, Tanzimat sonrası yoğunlaşan yasalaştırma çabalarının en önemli ürünlerinden biridir. 1868 yılında oluşturulan bir kurulun, 1869 - 1876 yılları arasında tamamladı ğı Mecelle, hukuk tarihi bakımından son derece önemli bir kanundur. Bunun nedeni, örf ve adet hukukunun geçerli olduğu bir dönemden, yazılı hukuk düzenine geçi şte, önemli bir adım olmasıdır. “Mecelle, bu hükümleri ile i ş hayatını bir düzene sokmuş, kati ve sağlam esaslara bağlamış ve meslek ve san’at nevine bakmaksızın mütecanis (uniform) kaideler vazetmiştir”. Saymen’in ifadesiyle, “Mecelle’nin hükümlerini anlamak için, kanunun yapıldığı devirdeki i ş hayatını göz önünde bulundurmak lazımdır... Bu devirde bir işçi hukuku meselesi, bir sosyal mesele yoktu”. Mecelle’nin çalışma ilişkileri alanına yönelik maddeleri, eserin “kira sözleşmeleri”ne (icarat) ayrılmı ş olan ikinci kitabında yer almaktadır. “Roma Hukukunda olduğu gibi Mecelle’de de insan çal ışması, kira akdi içinde düzenlenmi ş”ti. Bu düzenlemelere göre, Mecelle konusu itibariyle eşya ve insan kirası arasında bir ayrım yapmamaktadır. Mecelle’nin 413. maddesine göre işçi (ecir), “nefsini kiraya veren kimse” olarak tanımlanmaktadır. “Bu düzenleme, Osmanlı İmparatorluğu’nda i şçi -işveren ili şkileri konusunda liberal ve bireyci dönemin ilk yıllarına egemen olan anlayışı da açıkça ortaya koymaktadır. Gerçekten, i şçiyi kiraya verilen şey, yani sözleşmenin öznesi (taraflardan biri) değil, fakat nesnesi (konusu) olarak tanımlayan, i şçinin emeğini ve çalı şma gücünü değil, fakat nefsini yani kendisini ve ki şili ğini kiraya veren bir kimse olduğunu belirten ve ücreti de bu tür bir kira sözle şmesi karşılı ğında ödenen kira ücreti olarak gören Mecelle, i şçi-işveren ilişkilerinin kendine özgülüğünü kavrayamamış ve bu ili şkilere “köle -efendi ili şkileri” çerçevesinde eğilmiştir”. Mecelle, deği şik maddelerinde, dağınık olarak, üc ret konusuyla ilgili başka düzenlemeler de yapmı ştır. 1926 yılına kadar yürürlükte kalmış olması, Mecelle ’yi İmparatorluk’la Cumhuriyet arasındaki süreklili ğin en önemli öğelerinden biri yapmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da çalı şma ilişkileri alanı na yönelik düzenlemeler sınırl ı olduğu için, Mecelle’nin belirleyiciliği sürmüştür. Deği şik tarihlerde değişikliklere uğrayarak varl ığını sürdüren Mecelle, 1926 yılında Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle, 4 Ekim 1926 tarihli ve 864 say ılı “Kanun -u Medeni’nin Suret- i Meriyet ve Şekl -i Tatbiki Hakkında Kanun” ile ortadan kaldırılmı ştır.​

İŞÇ İ ÖRGÜTLENMELER İ
Osmanlı İmparatorluğu’nda sendikalar içerisindeki i şçi örgütlenmeleri, deği şik tarihlerde yapılan hukuksal düzenlemelerle yasaklanm ı ş durumdaydı. 1845 Polis Nizâmıve 1909 Tatil-i Eşgal Kanunu bu çerçevede düşünülmelidir. Bu hukuksal düzenlemeler yanında, dönemin koşullarından kaynaklanan fiili yasaklama ve sınırlamalar da mevcuttu. Bu nedenle, i şçi kesiminin örgütlenmeleri, günümüzdekinden daha değişik biçimler de alabilmiş ve “sendika niteli ğini taşıyan, ama dernek çerçevesinde gerçekleştirilen örgütlenmeler ” ve “sendikal bir nitelik taşımayan dernekler biçiminde gerçekleştirilen örgütlenmeler” söz konusu olabilmi ştir. Hukuki düzenlem elerden kaynaklanan bu durum dı şında, işçi örgütlenmeleri üzerinde etkide bulunan toplumsal faktörler de bulunmaktadır. Lonca geleneğinin egemen olduğu bir toplumda, geleneksel örgüt yapısından modern örgüt yapısına hemen geçilememi ş, zanaat zihniyeti uzun zaman etkinliğini sürdürerek i şçi örgütlenmelerini de etkilemi ştir. Bu çerçevede, birçok i şçi örgütü, 1325 tarihli Esnaf Cemiyetleri Talimatnamesi uyarınca kurulmuştu. Örneğin, 57 cemiyetten oluşan İstanbul Esnaf Teşkilatı, i şçilerden ustalara ve i şverenl ere kadar,​


deği şik statülerdeki çalışanları içeriyordu.
1908 ÖNCES İ DÖNEMDE İŞÇ İ ÖRGÜTLENMELERİ
Özellikle İkinci Meşrutiyet öncesi dönemdeki bazı kurulu şların, isimlerinde “amele” sözcüğünü taşımalarına karşın, birer işçi kuruluşu olarak nitelendirilmeleri zordur. Bunlar dönemin şiddetli baskı koşullarında, dernek biçiminde kurulmuşlardır ve daha çok hayır ve yardımlaşma kuruluşu niteliğini taşımaktadırlar. Kurulan ilk i şçi örgütlerinden biri, 1894-1895 yıllarında Tophane fabrikalarında kurulan Osmanlı Amele Cemiyeti ’dir. Cemiyet, varl ı ğını, sadece bir yıl sürdürebilmi ştir. Cemiyetin yöneticilerinin tutuklanmaları ve Kanun-u Esasi ’nin 113. maddesinde bulunan hükme göre sürgün edilmeleriyle, kuruluş ortadan kalkmı ştır.​

1908 SONRASI DÖNEMDE İŞÇ İ ÖRGÜTLENMELERİ
İkinci Meşrutiyet sonrasındaki i şçi örgütlenmelerinin ise nicelik ve nitelik olarak farklılık kazandı ğı gözlenmektedir. Bu kuruluşlar, daha önceki dönemlere göre sayıca daha fazladırlar ve daha sürekli hale gelmişlerdir. Kuşkusuz, bu oluşumda çeşitli faktörlerin etkisi bulunmaktadır. İlk i şçi kuruluşlarının kuruldu ğu yıllara göre sanayileşme ve buna bağlı olarak i şçi sayısındaki artı ş, tüm yasal ve fiili sınırlamalarına rağmen İkinci
Meşrutiyet’in getirmi ş olduğu göreli özgürlük ortamı ve işçilerin örgütlenme deneyimlerindeki artış bunlar arasındadır. Bu kuruluşlarda, daha önceki dönemlerdeki işçi örgütlerinin de etkisi olduğu gözlenmektedir. Örneğin, Meşrutiyet’ten sonra kurulan Osmanl ı Terakki -i Sanayi Cemiyeti, 1895 yılında kapatılan Osmanlı Amele Cemiyeti ’nin devamı niteli ğindedir. Bu kuruluş, daha sonra, 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu’na uymadığı gerekçesiyle kapatılmı ş ve yerine 1910 yılında, Osmanlı Sanatkâran Cemiyeti kurulmuştur.
Niteliksel açıdan da farklılıklar olduğu gözlenmektedir. Bu kuruluşların örgütlenme
düzeyleri daha öncekilerden farklıdır. Daha önceki kurulu şlar genellikle bir işyerinde
çalışan i şçiler tarafından kurulurken; boyutların genişledi ği, üst örgütlere ulaştığı gözlenmektedir. Bir başka farklılık, İkinci Meşrutiyet sonrası kurulan i şçi kuruluşlar ında siyasal akımların etkinliğidir. Özellikle sosyalist nitelikli akımlar, bu kuruluşlarda yaygın bir biçimde varolmuşlard ır.​

İŞÇİ HAREKETLER İ
Osmanlı İmparatorluğu’nda, değişik tarihlerde işçi hareketleri gerçekle ştirilmi şti. Bu hareketler, kimi zaman, sendika nitelikli ama yasal sınırlamalar dolayısıyla dernek biçiminde gerçekleştirilen kuruluşlarla bağlantılıydı. Bu bağlantının İkinci Meşrutiyet sonrasında gerçekleştirilen i şçi hareketleri açısından daha güçlü olduğunu söyleyeb iliriz. Ancak, i şçi hareketleri, çoğu zaman formel örgüt yapısı dı şında gerçekleştirilmi şti. Bazı araştırmacılar, bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işçi hareketleri için “kendiliğinden” nitelemesini yapmaktadır.​

1908 ÖNCES İ İŞÇ İ HAREKETLER İ​

İmparatorluk’ta i şçi hareketleri, 1870’lerde ortaya çıkmaya başlamı ştır. 1845 tarihinde çıkarılan Polis Nizâmı, polisin görev ve yetkilerini belirleyen bir hukuksal düzenlemedir. Ancak, çalı şma ilişkileri alanına yönelik bir hükmüyle, Osmanl ı İmparatorluğu’nda bu alandaki ilk hukuksal düzenleme olmaktadır. 1845 gibi erken bir tarihte işçi hareketlerine ili şkin olarak ciddi sınırlamalar getiren bir hukuksal düzenlemenin varlığı, Türk çalı şma ili şkileri literatüründe ciddi tartı şmalara yol açmı ştır.
Saptanabilen ve daha çok grev biçiminde ortaya çıkan i şçi hareketlerinin başlangıcı 1870’li yıllardadır. Bu konuda tartı şmalar olmakla birlikte, 1872yılında “Beyoğlu Telgraf İşçileri ” tarafından yapılan grevin “ilk” olduğu genel bir
kabul görmektedir. 1908 yılına kadar saptanabilen grev sayısı ise 23’tür. Bu grevlerin ortak özelliklerinden biri, formel sendikal örgüt yapısının dı şında, doğal örgüt ve liderlik yapısı içinde gerçekleştirilmi ş olmalarıdır. Bu ilk grevlerin bir başka özelliği, büyük ölçüde ekonomik nitelikli olmalarıdır. Bir başka deyişle, ekonomik faktörler, siyasal ve toplumsal faktörlerden daha öndedir. Ekonomik nedenler arasında ise çalı şma koşullarının en önemlisi olan “ücret” ba şta gelmektedir. Bir başka husus ise bu grevlerin ücret düzeyinin​


arttırılmasına yönelik olarak değil, daha çok geçmi ş dönemlere ilişkin ücret alacaklarının ödenmemesi nedeniyle gerçekle ştirilmi ş olmalarıdır. Günümüz terimleriyle düşünürsek, bu grevler “menfaat” değil, “hak uyuşmazlı ğı ”ndan kaynaklanmı şlardır.
1908 öncesi grevlerin bir bölümünde, işçiler greve gitmeden önce, sorunlar ını dilekçe ile resmi makamlara yansıtmı şlar ve/veya Babıâli ’ye giderek sorunlarını Sadrazama anlatma girişiminde bulunmuşlard ır.
Ele aldığımız dönem itibariyle, i ş uyuşmazlıklarının barı şçı yollarla çözümü günümüzdeki gibi kurumsallaşmamış olmasına karşın, i şçilerin greve gitmeden önce bu tür giri şimlerde bulunmuş olmaları ilginçtir. Ancak, bunları, günümüz anlamında bir uzlaşma girişiminden çok, “kerim devlet” anlayışının parçası olarak değerlendirmek daha uygun olacaktır.​

1908 İŞÇ İ HAREKETLER İ​

1872-1908 tarihleri arasında saptanabilen 23 greve karşılık, 1908 sonrasında bir grev patlaması yaşanmıştır. Bu grevler, İkinci Meşrutiyet’in ilanını takip etti ği için “İlan -ı Hürriyet” grevleri olarak anılmaktadır. Kısa bir sürede gerçekleştirilen grevler, sayıca daha önceki uzun yıllar toplamını defalarca aşmaktadır. Bu grev patlamasının nedenlerinden biri, zaman içerisinde i şçi sorunlarının, büyük ölçüde de ücrete ilişkin sorunların çözülemeden birikmiş olmasıdır. Ancak, bu birikimi harekete geçiren ve grevler biçiminde ortaya çıkmasına olanak sağlayan, kuşkusuz, İkinci Meşrutiyet ’in getirmiş olduğu göreli özgürlük ortamıdır. Bir başka deyi şle, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkelerinin vurgulandı ğı İkinci Meşrutiyet ortamında, sorunların ifade edilmesi kolaylaştığı için, grevlerde bir tırmanma yaşanmıştır.
1908 grevlerinin nedenleri öncekilerle benzer olup, büyük ölçüde ücretlere ili şkindir. 1879-1896 yılları, Osmanlı İmparatorluğu ’nda ücretlerin göreli olarak gerileme gösterdi ği bir dönemdir. Bu nedenle, her ne kadar bu grevlerin gerçekle ştirili ş biçimleri dönemin koşullarından da etkilenerek, siyasi görünümler taşıyorsa da, özünde, ekonomik amaçlı oldukları söylenebilir. 1908 grevleri, daha önceki dönemlerde gerçekleştirilen grevlere göre daha organize olmakla birlikte, onlar gibi, büyük ölçüde formel sendikal yapı dı şında gerçekleştirilmişlerdir.​

GREVLER İN SONUÇLARI
• Ekonomik Sonuçlar: Grevlerdeki talepler ve sonucundaki kazanımlar; büyük ölçüde ücretler üzerinde odaklanmı ştır. Araştırmalar, grevler sonucunda işçilerin önemli ücret artı şları sağladığını göstermektedir. 1839 -1920 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda ücretlerin geli şimini İngiltere ile karşılaştırmalı olarak inceleyen Boratav ve arkadaşları; İkinci Meşrutiyet sonrası gözlenen ücret artı şlarının, “savaş ve seferberlik nedeniyle emeğin kıtlaşması ” yanında, “i şçi örgütlenmeleri ve grevlerin büyük bir sıçrama göstermesi ”ne bağlı olduğunu belirtmektedirler. 1908 grevlerinin ücretler üzerindeki olumlu etkileri, sadece sanayi kesiminde değil, di ğer kesimlerde, örneğin madencilikte de gözlenmi ştir. 1908 grevlerinde, ücretler yanında, diğer çalı şma
koşullarının iyileştirilmesi yolunda taleplerde de bulunulmuştur. Bu taleplerin bir bölümü karşılanmıştır. Bu grevlerin, başta ücretler ve çalı şma süreleri olmak üzere, bağımlı çalışanların çalışma koşulları üzerinde önemli iyileştirmeler getirdi ği söylenebilir.
• Siyasal ve Hukuksal Sonuçlar: İkinci Meşrutiyet’ten sonra, 1908 -1913 yılları arasında 5 yıllık bir süre için çok partili bir rejimin varlı ğından söz edilebilir. Bu dönem içerisinde farklı görüşler taşıyan çok sayıda siyasal parti kurulmuştur. 1908 grevleri bu anlamda, bir “sosyal sorun” ya da farklı bir biçimde ifade edecek olursak bir “i şçi sorunu” olduğuna dikkatleri çekmi ş, partilerden bir bölümünün programlarında kısa da olsa i şçi sorunlarına yer verilmiştir. Ancak, bunun büyük ölçüde sembolik düzeyde kaldığı söylenebilir. 1908 grevlerinin siyasi düzlemdeki büyük etkisi, kendisine karşı oluşan tepkiler bağlamında değerlendirilmelidir. Bu tepkiler, çal ı şma ilişkileri alanında; Tatil -i Eşgal Kanunu’nun çıkarılmas ı biçiminde tezahür etmi ştir. Bu tepkilerin ve getirdi ği önlemlerin, i şçi hareketleri de içinde bulunmak üzere, daha genel bir tepki olduğu söylenebilir. Soruna işçi hareketleri açısından bakıldığında, “bazen şiddetin de olduğu bu grevler, rejimi​


gerçekten korkut(muş)tu ”. Böyle bir ortamda, 1908 grevleri, önce fiili, sonra da yasal bir dizi oluşuma yol açmı ştır. Fiili olarak, “...Artık grevler zabıta ve asker gücüyle bastırılıyor, elebaşı ve teşvikçiler yakalanıyordu. Bu yüzden çatışmalar çıkıyor, baz ı işyerleri
yıkılıyordu”. Bunu takiben ise bu hareketleri ortadan kaldırmaya yönelik yasalaştırma
çalışmaları ortaya çıkmıştır. Önce 8 Ekim 1908’de “Tatil -i Eşgal Cemiyetleri Hakkında Geçici Kanun”, daha sonra ise 27 Temmuz 1909’de “Tatil -i Eşgal Kanunu” çıkarılmıştır.​

1908 SONRASI DÖNEMDE GERÇEKLEŞT İRİLEN HUKUKSAL DÜZENLEMELER
1909 TAR İHLİ TATİL - İ EŞGAL KANUNU (TEK)​

Bu kanun, Türkiye çal ı şma ilişkileri tarihinde, toplu iş ilişkileri konusunda dolaysız bir biçimde düzenlemeler yapan ilk kanundur. Ancak, önemi, sadece “ilk” oluşundan kaynaklanmamaktad ır. TEK, içeri ği itibariyle de, çalışma ili şkilerinin o tarihe kadar düzenlenmeyen temel konuları üzerinde önemli hükümler getirmi ştir. Bu konular; “sendikalar”, iş uyuşmazlıkları konusunda bir “uzlaşma” süreci ve “grev ”dir.
Yasaya ismini de veren “tatil -i eşgal ” kavramı; işin bırakılması, terk edilmesi anlamına gelmektedir. Bu kavram ı, günümüzün terimleriyle “grev” olarak nitelendirmemiz mümkündür. TEK, kapsamına tüm bağımlı çalı şanları değil, “kamuya yönelik hizmet veren kuruluşlarda çalı şanlar ”ı almaktadır. Dönem itibariyle, kapsama giren kuruluşların ortak özellikleri arasında, çok sayıda işçi çalı ştırıyor olmaları ve sermaye paylarının daha çok yabancı işverenlere ait olması bulunmaktadır.​

Kanun, 8. maddesiyle, kapsamına giren kuruluşlarda sendika kurulmasını yasaklamakta, daha önce kurulanlar ın da ortadan kalkacağ ı hükmünü getirmektedir. Kanunun en ilginç düzenlemeleri, iş uyuşmazlıklarının çözümü ve grev konusundadır. İş uyuşmazlıklarının “barışçı çözüm yollarından biri olan uzlaştırma kurumu, ilk kez 1909 tarihli TEK ile düzenlenmiştir.”. Yasa kapsamındaki kuruluşlarda çıkan i ş uyuşmazlıkları; i şçiler, i şveren ve bakanlık temsilcisinden oluşan bir uzlaşma mekanizması çerçevesinde çözülmeye çalı şılacaktır. Bu kurul, görüşmeler yolu ile iş uyuşmazlıklarını ortadan kaldırmaya
çalı şacak, sorunların çözümü üzerinde bir oy birli ğine varılır ise bu konuda düzenlenen tutanakla uyuşmazlık ortadan kalkacakt ır. Uzlaştırma sürecinde bir anlaşma
sağlanamaması durumunda, i şçiler greve gitme özgürlüğüne sahip olmaktadırlar. Ancak, yasa grev özgürlüğüne sınırlamalar da getirmekte, çalı şma özgürlüğünü ortadan
kaldırmaya yönelik her türlü hareket ve gösteri yasaklanmaktadır.
1908 grevlerini engellemek amacıyla çıkarılan TEK, hukuken bir grev özgürlüğü rejimi getirmektedir.
İkinci Meşrutiyet rejiminin kendine özgü koşullarının etkisini taşıyan TEK, sendikaların yasaklanması gibi sınırlayıcı düzenlemelerinin yanı sıra, i ş uyuşmazlıkların barı şçı yollarla çözümü konusunda ilk defa hukuksal düzenlemeler yapmı ş olması ve fiilen olmasa bile hukuken grev özgürlüğü rejimini kabul etmi ş olması nedenleriyle Türkiye çalışma ilişkileri tarihinin en önemli yasaları arasındadır. “Sermaye -emek ilişkilerini yok sayan istibdat döneminin yasaklamalarının aksine bu kanun, sınıf mücadelesi gerçeğini gözledikten sonra, sorunu sermaye lehine kısıtlamalarla çözmeye çalışan modern, yani kapitalistçe bir düzenleme sayılmalıdır”. TEK’nun temel düzenlemeleri, Cumhuriyet dönemine de sarkarak, 1936 tarihli İş Kanunu’na kadar yürürlükte kalmıştır. Bunlar, uzlaşma ve greve ilişkin düzenlemelerdir. Buna karşılık İş Kanunu sendikal örgütlenmeye yönelik düzenlemeler getirmedi ğinden, Tatil -i Eşgal ’in kamuya yönelik hizmet veren kuruluşlarda çalışanlar için getirdiği sendika yasağı, 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu’na kadar yürürlükte kalmı ştır. Böylece TEK, Cumhuriyet sonrasında da uzun süre uygulama alanı bulmuştur.​

1909 TARİHLİ CEMİYETLER KANUNU (CK)
TEK kapsamındaki i şçiler, bu kanunla getirilen sendika kurma yasağını aşmak için, CK çerçevesinde ama sendika niteliğini taşıyan örgütler oluşturmaya çalı şmışlardır. Bu​


kanunun önemini artıran bir husus da, İkinci Meşrutiyet sonrası ortaya çıkan çok sayıdaki siyasal partinin faaliyetlerinin de bu kanuna göre gerçekleşmiş olmasıdır.
“Genel ahlak kurallarına aykırı bir temele dayanan, ülkenin düzen ve geleneği, devletin bütünlüğü açısından bozucu, devlet biçimini değiştirme amacına yönelik, çeşitli Osmanlı unsurların ı siyasal yönden ayırmaya yönelik dernekler kurmak” yasaklanmaktadır. Bunlara ilaveten “kavmiyet ve cinsiyet esas ve unvanlarıyla siyasi cemiyetler kurmak” da yasaklanmaktad ır. CK, devletin güvenlik güçlerine, cemiyetler üzerinde geniş bir denetim olanağı tanımaktadır. 18. maddeye göre, dernek konutlarının güvenlik güçlerine her zaman açık bulundurulması gerekmektedir. CK ’yla güvenlik güçlerine tanınan bu yetkiler, 1919 ve 1923 yıllarında yapılan deği şikliklerle daha da genişletilmi ştir. CK’nun hükümleri dernekler üzerinde sıkı bir biçimde uygulanmı ştır. Örneğin 1894 -1895 yıllarında kurulup, bir yıl sonra kapatılan Amele -i Osmani Cemiyeti ’nin devamı niteli ğinde olan ve İkinci Meşrutiyet sonrası kurulan Osmanlı Terakki -i Sanayi Cemiyeti, içinde askerleri
barındırarak Kanun’a aykırı hareket etti ği gerekçesiyle kapatılmışt ır. CK, 1938 tarihli ve 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu’na kadar yürürlükte kalmış ve Cumhuriyet döneminde de, TEK kapsamı dışında kalanların örgütlenmesi ve siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri bu yasaya göre gerçekleştirilmiştir.​

BAĞIMLI ÇALIŞANLARI KORUYUCU SOSYAL POLİTİKA ÖNLEMLERİ​

Batı ’da Sanayi Devrimi ile belirginleşen sanayileşme süreci ve bu süreç içerisinde ortaya çıkan toplumsal sınıfların mücadeleleri, demokratik kazanımlar ve bunlara bağl ı olarak sosyal hakların oluşum süreci üzerinde belirleyici olmuştur. Bu bağlamda, Tanör’ün deyişiyle, “Sosyal hakların doğumu, ancak sınıf mücadelelerinin
gözlemlenmesinden hareketle kavranabilecek bir olaydır.”. Buna karşılık, Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı ’daki gelişmelerin yaşanmamı ş ve bunun sonucunda da geniş bir işverenler ve işçiler kesiminin ortaya çıkmamı ş olması, bu kitlelerin toplumsal ve siyasal yaşamda ağırlıklarını hissettirmelerini ve toplumsal mücadeleler sonucunda sosyal hakların oluşumunu da imkânsız kılmıştır. İmparatorluk’ta çalı şma ilişkileri alanındaki hukuksal düzenlemeler de genel çizgileriyle otoriter ve sınırlandırıcıdır ve bu nitelikle rin, 1876 tarihli Kanun-u Esasi ’ye kadar olan dönemde “mutlak monarşi ”, sonrasında ise “meşruti monarşi” olarak nitelenebilecek siyasal rejimin izlerini taşıdığı söylenmelidir. Öyle ki, Kanun- u Esasi ’de de çalı şma ili şkileri açısından önem taşıyan ekonomik ve sosyal hakların yer almamaktadır. Ancak, buradan hareketle, bağımlı çalı şanları koruyucu hiç bir sosyal politika önlemi alınmadığı sonucuna ulaşılmamalıdır. İmparatorlukta ücretlileri koruyucu nitelik taşıyan sınırlı sosyal politika önlemleri mevcuttur. Bunlar büyük ölçüde, madencilik sektöründe çalı şanlara yöneliktir.​

• Madencilik Sektöründeki Önlemler: Madencili ğin doğasından kaynaklanan çalı şma
koşullarının güçlüğü, bu kesimde çalı şanların korunmasına da öncelik getirmi ştir. İmparatorluk itibariyle bakıldı ğında bir başka önemli neden ise bölgede üretilen kömürün İmparatorluk açısından taşıdı ğı stratejik önemdir.
Madencilik sektörüne ili şkin düzenlemeler, 1867 tarihli Dilaver Pa şa Nizamnamesi ve 1869 tarihli Maadin Nizamnamesi ile getirilmekteydi . Dilaver Paşa Nizamnamesi, Zonguldak Kömür Havzası ’nda ve madencilik sektöründe çalışanlara yöneliktir. Buna karşılık, 1869 tarihli Maadin Nizamnamesi İmparatorluğun değişik bölgelerindeki madenlerde uygulanmıştır. Her iki Nizamname, bağımlı çalışanları koruyucu önlemler de getirmekle birlikte, çıkarılış amaçlarının, üretimin düzenlenmesi ve verimliliğin arttırılması olduğu savunulmaktadır.​

Padişah onayından geçmediği için bir teamülname olarak uygulanan 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi, Ereğli Havzası ’nda kömür üretiminde işçileri koruyucu bazı önlemlerle destekledi ği bir “zorunlu çalıştırma” düzeni kurarken, 1861 ve 1869 tarihli Maadin Nizamnameleri zorunlu çalıştırmayı yasaklayan hükümler içermekteydi. Kurtuluş Savaşı​


devam ederken çıkarılan 10 Eylül 1921 tarihli ve 151 sayılı Ereğli Havza -i Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun ile madenlerde zorunlu çalıştırmaya son verilmi ştir. 1867 yılında çıkarılan bu Nizamname, her ne kadar sosyal politika önlemleri getirmek temel amacına yönelik olmasa da, getirdiği düzenlemelerin, geçmişin kuralsız uygulamalarına göre daha ileri ve modern olduğu söylenmelidir. Quataert’in deyimiyle, tüzüğün hükümleri “kolonyel köleliğe benzer bir sömürü tarzının, keyfi ve cebri çalıştırmanın ve esaretin, tıbbi bakım ve yatacak yer sağlanmadan ücretsiz istihdamın görüldüğü bir tarzın yerini almı ştı ”. Dilaver Paşa Nizamnamesi ’nin çalışma koşullarına ilişkin düzenlemelerinin başında ücret konusu gelmektedir.



Nizamname’de düzenlenen önemli çalışma koşulları arasında, çalı şma süreleri de bulunmaktadır. Günlük çalışma süresi 10 saat olarak saptanmakta, ancak işçilere hafta tatili olanağı getirilmemekte ve sadece dini günlerde izin sağlanacağı hükmü getirilmektedir. Nizamname’nin deği şik maddelerinde, “ücret” ve “çal ı şma süreleri ” dışındaki çalışma koşullarına ilişkin bazı koruyucu düzenlemeler de bulunmaktadır. Bunlar arasında; barınma ihtiyacını sağlayacak işçi koğuşları yaptırılması, tıbbi hizmet ve ilaç sağlanması, ihtiyaç maddeleri satan dükkan sahiplerinin aşırı kazanç elde etmelerinin önlenmesi gibi hükümler bulunmaktaydı. Ayrıca Nizamnamenin koruyucu hükümleri, Saymen’in deyimiyle, “Nizamnamenin İşçi Hukuku”, hemen hemen hiç tatbik olunamamı ştı. Daha sonra 1869 tarihli Maadin (Madenler) Nizamnamesi, çal ı şmayı i şçinin “kendi rızasına” bağlayarak “zorunlu çalıştırma” yöntemine son vermi ş olmakla birlikte, bu uygulamanın en yoğun olduğu Zonguldak Havzası ’nda Dilaver Paşa Nizamnamesi ’nin uygulanmaya devam etmi ştir. Buna karşılık, Maadin Nizamnamesi getirdi ği ilave önlemlerle, madencilik kesimindeki koruyuculuk düzeyini yükseltmiştir. Daha önceki nizamnamede yokluğu gözlenen işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili önlemler de getirilmekte; özellikle, iş kazalarının önlenmesi ve tazminine ili şkin hükümler yer almaktadır. Maadin Nizamnamesi ’nde 1887 ve 1906 yıllarında yapılan deği şikliklerle, üretimi arttırma amacına yönelik düzenlemeler yanında, i şçileri koruyucu önlemler de sürdürülmü ştür.



• Diğer Koruyucu Önlemler: Madencilik dı şında, tarım kesimine yönelik koruyucu düzenlemeler de bulunmaktaydı. Çukurova’da pazara yönelik pamuk üretimi artmaktaydı. Ancak, bu üretimin gerektirdi ği işgücü ihtiyacının sağlanmasında aksaklıklar vardı. 1833 - 1840 yılları arasında 7 yıl Adana’yı yöneten İbrahim Paşa, özünde madencilik kesim inde olduğu gibi üretimi düzenleme ve artırma amacına yönelik düzenlemeler yaptı. Ancak, bu amaca ulaşmak için, dönem açısından ileri olarak nitelendirilebilecek koruyucu önlemler de getirilmekteydi. Buna göre, haftalık ücretleri arz ve talebe göre belirle yen bir komisyon kuruluyordu. Çalışma koşullarına ili şkin anlaşmazlıklar da bu komisyon tarafından çözümleniyordu. İşçi temsilcileri ve i şveren temsilcilerinden oluşan bu komisyonun kararlarına uymak zorunluydu. Haftanın 5.5 günü çalı şan i şçiye, 7 günlük ücret veriliyordu ve günlük dinlenme süreleri artırılmıştı. İşçilerin yemek vb. sorunlarına ili şkin çeşitli önlemler de getirildi. Bu düzenlemeler, hukuksal olarak olmasa bile, geleneksel olarak, varlığını uzun süre, 1950’lere kadar sürdürmüştür.