Vize İş Etiği Vize Ders Özeti

serkankacan69

Active member
12 Eyl 2018
152
47
28
#1
İş Etiği
GİRİŞ

Doğru ve yanlış, iyi ve kötü ayrımı, insanlık tarihi boyunca birey, örgüt ve toplum düzeyinde üzerinde konuşulan temel konular arasındadır. Birey olarak tutum ve davranışlarımız, hem kendi vicdanımız hem de başkaları tarafından değerlendirilir.birey olarak tutum ve davranışlarımızın grup, örgüt ve toplum düzleminde de değerlendirilmesi yapılır. Bu değerlendirmeler kapsamında, etik ve etik dışı ya da ahlaki ya da ahlaki olmayan tutum ve davranışlar sergilediğimizden söz edilir.
Bu çalışmalarda esas amacın insanın ve toplumun iyiliği, mutluluğu olduğu da bilinen bir gerçekliktir.
ETİK, AHLAK VE İŞAHLAKI
Etik Kavramı
Etik kavramının anlaşılması bakımından ahlakın felsefe boyutuna bakılması gerekir. Ahlak felsefesiyle uğraşma insanlık tarihi boyunca süregelmektedir. Felsefe soyut meseleler ve argümanlarla meşgul olur. Oysa ahlak somut olaylara odaklıdır ve ahlakın konusu insandır. Felsefede temel sorulardan biri; “hangi sonuçları doğuracaklarına bakılmaksızın, ulaştığımız yargıların nasıl haklılaştırılabileceği”dir. Bu sorular ve bu soruların sorulmasına yol açan kaygılar, ne yaptığımız ve ne yapmamız gerektiği bakımından soyut ahlak teorilerinin oluşumunu sağlayabilir. Bu çerçevede ahlak, nazari ve ameli olmak üzere iki kısımda
incelenebilir. Bu durumda da ahlak felsefesi olarak etik, nazari ahlak konularıyla aynı düzlemdedir. Bu noktada etik ve nazari ahlakın cevap aradığı temel sorular şu şekilde sıralanabilir:
•“İyi ve kötü nedir? (değer problemi)”
•“İyi ve kötü arasında bir seçim yapma kudretine sahip miyiz? (hürriyet problemi)”
•“İyi ve kötü hakkındaki ahlâkî hükümlere nasıl varıyoruz?”
•“Bu hükümlerin genelliği ve geçerliliği ne ölçüdedir?”.
Etik ya da ahlak felsefesinin temel amacı, bu konuları münakaşa zeminine getirmektir. Başka bir ifadeyle ahlak felsefesi, “gerçekliği baştan kabul edilen hiçbir ahlaki kesinlik yoktur” temel ilkesiyle hareket eder ve etik, bu kesinliklere düşünce yoluyla ve tartışarak ulaşmak ister. Zira etik,ahlak üzerine düşünme, ahlak üzerine felsefe yapmadır.
Her ahlak felsefesinin araştırdığı ilk ve belki de en önemli sorulardan biri; “insanın eylemlerini ahlak bakımından değerli ya da değersiz kılan nedir?” sorusudur. Bir başka şekliyle, insanın davranışlarına yön veren, değer hükümlerini oluşturan ve bir şeyin arzu edilebilir ya da edilemez olmasına yön veren değerlerin objektif açıdan değerlendirilmesi sorunu, ahlak felsefesinin en eski, en çözülemez görünen problemini oluşturur. Bu soru karşısında, filozofların iki ana eğilim 2

içinde oldukları görülmektedir; eylemlerin eyleme temel olan, eylemi ortaya koyan düşünüşün niteliğine göre değerli olup olmaması veya sonucuna ya da başarısına göre Bir eylemin ahlâk bakımından değerli olup olmaması. Benzer durum ahlak felsefesinin “iyi” sorusuna verdiği cevaplarda da kendini gösterir.“İyi nedir?” sorusuna bazı filozofların haz, bazılarının mutluluk, diğer bir kısmının ödevi yerine getirme ve başkalarının ise doğruluk vb. cevaplar verdiği görülmektedir.
Ahlak Kavramı
Genel olarak “iyi ve kötü” davranışların açıklanması şeklinde değerlendirilen ahlakın sözlüklerdeki anlamına bakıldığında şu farklı boyutlar göze çarpar:
1.Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri ve kurallardır.
2.Belli bir toplumun belli bir döneminde bireysel ve toplumsal davranış kurallarını tespit eden ve inceleyen bilim, felsefe bilimidir.
3.İyi nitelikler, güzel huylardır.
Ahlâk; bireyler için belirli bir toplum içinde davranış kuralları şeklinde anlaşılabileceği gibi, bu davranış kurallarıyla ilgilenen felsefenin bir dalı ve iyi ve güzel huylar şeklinde de anlaşılabilir.
Bir diğer kaynakta ise ahlak; “belli bir toplumun belli bir döneminde bireysel ve toplumsal davranış kurallarını saptayan ve inceleyen bilim...
Başka bir tanımda ise ahlak ya da ahlak ilmi, eylemlerimizde bize rehberlik eden bir ilke veya kurallar seti şeklinde tanımlanmıştır.
1
Ahlak kuralları ne yapacağımızı(örneğin, “doğru söyle”, “sana nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına öyle davran” gibi) ve ne yapmayacağımızı(örneğin, “hile yapma”, “öldürme”, “çalma” gibi) bize anlatır. Bu bağlamda, ahlak ilmi ve ahlak kuralları, yasalarda yer alsın ya da almasın, her toplumun temel yapısına biçim verici nitelikte değerlendirilmektedir.
Tüm bu tanımlardan hareketle ahlak; “öznesinde insan ve insan davranışları olan ve insanın yaratılıştan gelen özellikler yanında, kendisine, ilişkide olduğu diğer insanlar ile içinde yaşadığı topluma karşı genel olarak “iyi” ve “kötü” çerçevesinde yön veren eğitimle kazanılan bir davranışlar seti ya da rehberi” olarak tanımlanabilir.
Başka bir ifadeyle ahlak, gündelik olanı değerlemede ve ona yön vermede somut içeriklere sahip normlardır.
Etik ve Ahlak Ayrımı
Yukarıda farklı anlamları verilmeye çalışılan ahlak terimi, Latince moral ve Grekçe etik kavramlarının karşılığıdır. Moral ya da etik, ahlak ile benzer etimolojiye (kelime ve gramer bilgisi açısından benzer yapıya) sahiptir. Etik, karakter ve alışkanlık anlamına gelen ethos’tan 3

türetilmiştir. Latince moral kelimesi, yine adet, alışkanlık, karakter anlamına gelen mos (çoğulu mores)’tan gelmiştir. Etimolojik paralelliğe ve anlamca yakınlığa rağmen, gerek moral ve gerekse etik terimlerinin farklı anlamlarda kullanılması alışkanlığı vardır. Her iki terim de ilk bakışta aynı anlamlara (töre, gelenek, alışkanlık) geliyor gözükmektedir. Ancak hemen ifade edelim ki, moral’in işaret ettiği manada, “bir bireyin, bir halkın, bir toplumsal sınıfın, bir çağın bilinçli yaşamına hakim olan inanç ve tasarımlar topluluğunda ahlak, bunların toplumsal olgu olarak yaşanması ahlaklılık, bu inanç ve tasarımlara göre yönlenen insani tutumlara ve bu tutumlara göre yönlendirilen eylemler hakkında verilen (doğru veya yanlış) yargılara ahlaki denilmektedir. Etimolojik olarak aynı anlama gelseler de, ahlakın olgusal ve tarihsel olarak yaşanan bir şey olmasına karşılık, etik, bu olgunun kendisine yönelik araştırmadır Dolayısıyla, ahlak felsefesi ya da ahlakbilim şeklinde de ifade edilebilen etik; insanın bireysel ve toplumsal ilişkilerini nasıl yönlendirmesi gerektiğini, iyi ve kötü söz ve davranışı belirleyecek ölçütlerin neler olabileceğini inceleyen bilim dalı olarak tanımlanabilir.
Ahlak felsefesi, felsefenin, neyin iyi ve doğru, neyin kötü ve yanlış olduğunu; insan yaşamının amacının ne olması gerektiğini; ahlaklı ve erdemli bir yaşayışın hangi öğeleri içerdiğini araştıran dalına karşılık gelir. Ahlak felsefesi, insana ilişkin ahlaki sorunlarda doğrulanabilir ve yanlışlanabilir
bilgiler ortaya koyan ya da en azından ortaya koyması beklenen bir disiplin iken, ahlakın çıkış
noktası insan eylemlerinin toplumsal hayata zarar vermeden düzenlenmesi gibi pratik bir nedenden kaynaklanır. Dolayısıyla, etik çerçeve çizmeye çalışırken, ahlak doğrudan insan davranışlarını değerlemedeki normları esas alarak somuta odaklanır.
Çeşitli kullanışlarına bakıldığında, ahlakın üç ayrı anlamda kullanıldığı görülür. Birinci anlamda kullanımıyla ahlak bakımından insanın tutum ve davranışlarında normlara uyum göstermesi beklenir. Örneğin ahlaka aykırı yayın ya da meslek ahlakı gibi ifadelerde sözü geçen ahlak kişilerarası ilişkilerde kişilerin uymaları beklenen davranışlardır. Bu bağlamda ahlak, değer yargıları olarak karşımıza çıkar. İkinci anlamıyla ahlak, ahlaklı davranmak, eşitlik, adalet ve ilkeli davranmaktır. Örneğin, ırk ayrımı yapmamak gerekir, işkence yapmamak gerekir ifadeleri bu bağlamda değerlendirilir. Üçüncü anlamıyla ahlakta ise “iyi olan nedir?”, “adalet nasıl sağlanır, nasıl adaletli olunur?” gibi sorulara cevap arama söz konusudur. İlk iki anlam tamamıyla ahlaka karşılık gelirken, üçüncü kullanım ise etik karşılığındadır.
etik ile ahlakın benzeyen yönleri aynı sorulara cevap aramaları olarak belirtilebilirken, farklılıklarının ise çok daha büyük olduğu rahatlıkla söylenebilir. Her şeyden önce ahlakın etikten önce var olduğu, etik ile pratik anlamda ahlak kavramına yüklenen anlamın kesinlikle aynı
olmadığı söylenebilir. Etikte amaç, ahlakın temel sorularına felsefe yaklaşımları çerçevesinde cevap arayışı olarak değerlendirilebilir.
İş Ahlakı Kavramı
İş dünyasında da ahlaki açıdan sorgulanabilir ve problemli durumlarla karşı karşıya kalınabilmektedir. Bu durumda iş ahlakını, iş dünyasında toplumsal ve evrensel ahlaki değerlere uygun davranma şeklinde çerçevelemek mümkündür. 4

Nitekim Ülgener, bu konuya oldukça açık bir şekilde dikkat çekmektedir. Ona göre, iktisadi hayat sadece madde dünyasından ibaret olmayıp, insan gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerekir. Bu genel değerlendirme sonrasında Ülgener
2
“kapitalizmi, söz gelişi, kapitalizm yapan yalnız dış görünüşü ile para, sermaye akımı ya da o akımların gövdeleştiği kuruluşlar değil, aynı zamanda ve belki daha önemli ölçüde çağın tipik insanının davranış biçimi, tercihleri ve bütün bunların toplam ifadesi olan yaşayış normlarıdır.” der. Bir başka deyişle, kapitalizmi kapitalizm yapan asıl unsur, para akışı
ya da binalar değil, kapitalizmi yaşamının bir parçası haline getiren insanlardır diyebiliriz
Ekonomi kültürden kopartılıp, tek başına ele alınamaz. Çünkü, sosyal ve ahlâkî değerler, inanç ve normlar gibi kültürel değerler hiç de modası geçmiş şeyler olmayıp, modern toplumların başarısı için vazgeçilemez niteliktedir.
Ülgener, iktisat ahlakını; "gündelik tavır ve davranışlarımız üzerine -doğrudur veya eğridir yollu yargılayıcı değer hükümlerinin söz ve deyim halinde ifadelendirilmiş bütünüdür" şeklinde tanımlar ve "doğrudur ve eğridir yollu" demenin normatif sözüne karşılık geldiğini, "söz ve deyim halinde" demekle ise ahlak sisteminin dışa kapalı bir nefis muhasebesinden ibaret olmayıp belli ifade kalıplarıyla yer yer kendini açıkladığını belirtir. Bu tanımdan hareketle Ülgener, iktisat ahlakının; pratik değer ve tercih ölçülerine yönelik telkin ve motifler toplamı olduğunu, bu toplamın ise tek ve dağınık kişilerin değil çoğunluğun değer ölçülerini hedef alması gerektiğini vurgular.
İş ahlakında kültürel ve toplumsal farklılaşmalara bağlı olarak görecelilik konusu dikkate alınmalıdır. Yani kimi toplumların iş dünyasında ahlaki olarak kabul edilebilecek bir davranış, kimi toplumlarda ahlaki bulunmayabilecektir. Bu durum iş ahlakının göreceli olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin amerikada bir iş görüşmesi sırasında en yetkili olanın ilk söz alması olağan bir durum iken, Japonya’da en yaşlı bireyin ilk olarak söz alması beklenmektedir.
İş ahlakı, evrensel, toplumsal ve kültürel değerler bağlamında iş dünyasındaki birey-birey, birey-grup, birey-örgüt ve örgüt-örgüt ilişkilerini değerlemede normlar ve ilkeler ile bunlar kapsamında değerlendirme yapmayı içerir.
İŞ AHLAKININ ÖNEMİ
İş ahlakına uygun olmayan davranışların arka planında aşırı kazanma hırsı, haksız edinim, bencillik, duyarsızlık, fırsatçılık gibi doğrudan sorunlu anlayışlar olabileceği gibi, rekabete karşı koyabilme, rekabette öne geçme, daha fazla yatırım ve istihdam oluşturma ve benzeri daha olumlu gibi görünen yaklaşımlarda yer alabilir.
İş ahlakı anlayışının gerilemesine ve dolayısıyla kendisine duyulan ihtiyacın artmasına neden olan bazı faktörler, iki temel başlık altında aşağıdaki gibi sıralanabilir:
1.İşletme dışı faktörler 5

•Hayat tarzlarının değişimi ve buna bağlı olarak tüketimdeki aşırı artış,
•Kitle iletişim araçlarının etkisiyle kültürler arasındaki etkileşim ve kültürlerin hızlı değişimi,
•Adalet mekanizmasının etkin olmayışı ve yavaş işlemesi,
•Haksız kazanç yollarının artışı ve bu durumun insanları kolay yoldan kazanmaya teşvik etmesi,
•Genel olarak toplum ahlakının zedelenmesi,
•Ekonomik yapının bir bütün olarak (teşvik ve kredi su istimalleri, yüksek enflasyon, düşük ücretler, ekonomik sistemin politik sisteme alet edilmesi vb. gibi ahlakî açıdan yanlış uygulamalar nedeniyle) işletmeleri ahlâksızlığa sevk etmesi.
2.İşletme içi faktörler
•Kar maksimizasyonu amacının diğer sosyal sorumluluk amaçlarının önüne geçmesi ve onları gölgede bırakması,
•Çalışanların kişisel ahlakî değer yargıları,
•İşletme sahipleri, ortakları ve yöneticilerinin kişisel ahlakî algılamaları, hırsları ve tutkuları,
•İşletme içi çıkar çatışmaları,
•İşletme içi denetim
İş ahlakı konusu özellikle iki açıdan önemlidir. İşletmelerle yöneticilerinin sosyal sorumluluk bilincinden yoksun olarak toplumun geneline ve hatta gelecek kuşaklara ait kaynakları etkin kullanamaması, israf etmesi ve onlara gelecekte kullanılamayacak derecede zarar vermesi, iş ahlakının işletme dışına yönelik boyutunu oluşturur. Öte yandan, işletme yöneticileri ve çalışanlarının birbirlerine müşterilere, satıcılara ve rakiplere karşı, genel ahlak konularının da içerdiği, dürüstlük, doğruluk gibi hususlarda ahlak dışı davranışları da iş ahlakının diğer boyutunu teşkil eder.
3
Bir başka açıdan iş ahlakı, bir ahlâk standartları çalışması olup, bunların modern toplumlarda mal ve hizmetleri üreten ve dağıtan organizasyonlar ve sistemler ile organizasyonlarda çalışan insanlara uygulanması şeklinde tanımlanabilir. Başka bir ifadeyle iş ahlakı, uygulamalı ahlakın bir biçimidir. Bu bağlamda sadece ahlak normları ve ahlak değerlerinin analizini değil, aynı zamanda “işletme” olarak isimlendirdiğimiz kurumlar, teknolojiler, değişimler, eylemler ve faaliyetlere bu analizlerin sonuçlarını uygulama girişimidir.
İş ahlakının gittikçe daha önemli hale gelmesinde, işletmelerin sosyal yapı içinde önemli konuma gelmeleriyle bir paralellik olduğu söylenebilir. Böyle bir gelişme sonucunda, işletmeler, geçmişe oranla kilise, aile, eğitim ve diğer kamu kurumlarından daha ağırliklı olarak, çalışanlar ve yöneticilerin ahlaki değerlerinin oluşumunda etkili duruma gelmiştir.
İŞ AHLAKININ TARİHSEL GELİŞİMİ 6

Bugün yaşanan iş ahlakı ile ilgili problemlerin çoğu yeni değildir. Bunların kökeni 17. yüzyıla dayanır ve özellikle serbest piyasa mekanizması ile arttığı görülür. Bu eski probleme son dönemlerde daha fazla ağırlık verilmeye başlanmasında özellikle 1980’lerde ortaya çıkan ve kitle iletişim araçlarında yer alan skandalların önemli bir etkisi olduğu da bilinen bir başka gerçektir. Dolayısıyla, iş ahlakının hemen her dönemde, derecesi ve önemi farklılaşmakla birlikte, insanları ve organizasyonları ilgilendiren ve uğraştıran bir konu olduğunu söylemek mümkündür .Ancak, özellikle yakın bir geçmişte geride bıraktığımız yirminci yüzyılda iş ahlakı konusunun daha ön plana çıkan bir sorun olduğu söylenebilir. Bu noktada sanayileşmenin getirdiği sorunların etkisi önemli görülmektedir.
Sanayi Devrimi sonrasına kadar insanoğlunun tabiatın kendi kendini yeniden üretebilme ve temizleyebilme sınırlarının ötesinde zararlar vermediği ifade edilmektedir.
İş ahlakı konusundaki sistematik olmasa da birikimler antik çağlara kadar uzatılabilir. Eski Yunan ve Antik Roma’da işletmecilik ve tüccarlara iyi gözle bakılmadığı, bu işlerin insanı yalan söylemeye, çıkarcılığa ve bencilliğe götüreceği inancı yaygındı. Öte yandan işve ticaret, aristokrasinin gözünde basit ve aşağılayıcı bir konumun göstergesi idi ve bu işler sıradan insanlar tarafından yapılırdı.
Dinlerin işletmecilik, ticaret hayatı ve iş ahlakına yönelik etkileri oldukça belirleyicidir. Hristiyanlıkta kilisenin oldukça önemli bir kurumsal düzenleme ve otorite olarak ticaret hayatına ve iş ahlakına ilişkin yönlendirici etkileri olmuştur. Kilisenin ilk dönemlerinde işletmecilik ve ticaret faaliyetleri ahlaken kabul edilebilir olmakla birlikte, para hırsı, hilekârlık ve lüks tüketime karşı uyarılar unutulmamıştır. Yahudiliğin aksine Hristiyanlıkta ticaret, insanların birbirlerinin eksikliklerini gidermeleri açısından bir hizmet olarak görülmüştür. Bu bağlamda Hristiyan tüccarların Hristiyan olan ve olmayan tüm insanlara karşı dürüst olmaları ve aynı iş ahlakı standartlarını uygulamaları nasihat edilmiştir. Bu durum, Hristiyanlığın iş ahlakı değerlerine katkısı olarak değerlendirilebilir.
İslam öğretisinde işveren ve çalışan yönünden iş ahlakına ilişkin değerlerin temel ilke bazında olması belki uzun dönem dikkat çekmemiş olabilir. Fakat özellikle 13. yüzyıl başında Anadolu’da örgütlenen Ahilik organizasyonunun, eş zamanlı olarak Ortaçağ Avrupa’sına karşı iş ahlakı açısından çok önemli ilkeler vaaz ettiği rahatlıkla söylenebilir.
İslam dünyasında daha açık yüreklilikle iş ahlakına ilişkin değer geliştirme çabaları yanında faiz konusuna da daha sağduyulu yaklaşım çabaları gözlenmektedir. Benzer şekilde, sendikacılık, çalışma koşulları ve çalışan hakları, işçi-işveren ilişkileri, sözleşme hakları gibi hususlar bakımından da iş ahlakı ilke arayışları sürmektedir.
İş ahlakı literatüründeki gelişimin işletmecilik literatüründeki gelişmeye paralel olarak sistematik olarak20. yüzyıl başından itibaren olduğu söylenebilir. Bu kapsamda iş ahlakına yaklaşımların ya da iş ahlakı literatüründeki gelişmeler dönemsel olarak şu şekilde sıralanabilir:
•İş dünyasında ahlak arayış dönemi (1900-1920)
•İş dünyasında profesyonellik ve iş ahlakı dönemi (1920-1950)
•İş dünyasında büyüyen ölçekler ve iş ahlakında karmaşıklık dönemi (1950-1970) 7

•Önleyici ve düzenleyici iş ahlakı arayışı dönemi (1970-1990)
•Küresel işletmecilik ve küresel iş ahlakı dönemi (1990 - )
İşletmecilik literatürünün Amerika merkezli oluşmaya başlamasıyla birlikte, verimlilik konusu özellikle çalışma ve araştırma konusu yapılmıştır.
4
Sanayileşme ve kitle üretimiyle birlikte, çocuk ve kadınların çalıştırılmaya başlanması, verimlilik hesaplarının karlılık için çok önemli görülmesi ve iş ortamlarının zarar verici etkilerinin konuşulduğu bu dönemde iş ahlakına ilişkin konuların daha fazla gündeme gelmesinde, eleştirel sosyalistlerin katkısı önemlidir. Bu dönemde Amerika ve İngiltere’de işve meslek ahlakına ilişkin konular üzerinde durulmaya başlanmış ve işletmecilik okullarında iş ahlakına ilişkin dersler gündeme gelmiştir.
Profesyonel meslek sayısının artmasıyla birlikte, iş dünyasında işve meslek ahlakının daha sistematik olarak tartışılmaya başlanması söz konusu olmuştur. Öte yandan artan meslek sayısıyla birlikte insan ve toplumları etkileyen uygulamalar da artmış ve çeşitlenmiştir. Bu gelişmeler üzerine iş ahlakı dersleri ders programlarında daha fazla yer almaya başlamış ve iş dünyasında da bu hususlara ilişkin hem önlem alıcı hem de öğretici çabalara ağırlık verilmiştir. Üçüncü dönemde ise iki büyük dünya savaşından çıkmış dünyada ölçek büyüten firmaların uluslar arasılaşma süreci hızlanmış ve büyük ölçeklerin etki derecesi de genişlemiştir. Bu kapsamda insan sağlığı ve çevreyi olumsuz etkileyen işletme uygulamaları yanında, hükümetler nezdinde baskı grubu olarak işletmelerin ortaya çıkarmış olduğu haksız kazançlar ve iş ahlakını etkileyen rüşvet ve benzeri olumsuzluklar da dikkate alındığında, bu dönemde iş ahlakına ilişkin farklı yaklaşımlar kendini göstermiştir. İşletmelerin kar dışında sorumluluğu yoktur anlayışı ile işletmelerin sosyal ve ahlaki sorumlulukları da vardır anlayışı arasındaki ciddi tartışmalar bu dönemin önemli iş ahlakı konuları arasında sayılabilir.
Dördüncü dönemde ise iş ahlakı derslerinin içeriği ve kapsamı genişlemiş ve pek çok meslekle ilgili iş ahlakı dersleri programlarda yer almaya başlamıştır. Bu dönemde olumsuzlukların konuşulması yanında iş ahlakı konusunda düzenleyici arayışlar da dikkat çekmektedir. Bu bağlamda meslek etik kodları geliştirme çabaları yanında iş dünyasında da meslek ve iş ahlakı konularında hizmet içi eğitimlerle duyarlılıklar artırılmaya çalışılmıştır.
Küreselleşmeyle birlikte ürün ve bireylerin hızla yer değiştirebilmesi ve müşterilerin gelişmelerden kısa sürede haberdar olabilmesi, iş ahlakına olan ilgiyi hem artırmış hem de küresel ölçeğe taşımıştır. Küresel ölçekler iş ahlakı açısından da küresel ilgi ve önemi gerektirmektedir. Elbette bu aşamada kültürel ve yerel farklılıklar ile hassasiyetlerin de önemi azalmamakta tam tersine artmaktadır.
KÜRESELLEŞME VE İŞAHLAKIYLA ETİK KONULARA İHTİYACIN ARTMASI
Küreselleşmenin insanlık ve dünya açısından olumlu etkileri yanında, yoksulluk ve fakirliğin yaygınlaşması, haksız kazançların küreselleşmesi, güçlülerin zayıflara tahakkümünün yaygınlaşması ve benzeri gibi eleştirilen boyutları da söz konusudur. 8

Şirketler, özelikle çokuluslu olanlar, küreselleşmeye yöneltilen eleştirilerin odağında yer almaktadır.
Çokuluslu şirketlerin vergi oranları, çevresel düzenlemeler ve işçi hakları bakımından kendileri için en iyi şartları sağlayan ülkelere doğrudan yabancı yatırımları yönlendirmek suretiyle gelişmekte olan ülkelerdeki şartların kötüleşmesine yol açtıkları ifade edilmektedir. Bu bağlamda küreselleşme, şirketlerin doğru ve yanlışı tanımlamak ve meşrulaştırmak zorunda oldukları alanların başında gelmektedir.
Küreselleşme ve iş etiği genel anlamda üç alan bağlamında değerlendirilmektedir. Bu alanlar kültür, hukuk ve hesap verebilirlik olarak sayılabilir.
İş etiği büyük ölçüde yasaların bittiği yerde başlamaktadır. Küreselleşme sayesinde ekonomik faaliyetlerin ülke sınırlarından bağımsız hale gelmesi, bu faaliyetlerin ülkelerin kontrolünün dışına çıkmasına sebep olmuştur. Bu bağlamda iş etiğine olan talep de artırmıştır.
Faaliyetleri incelendiğinde şirketlerin küresel düzeyde baskın aktörler olduğu görülebilir. Çokuluslu şirketler, maruz kaldığımız bilgilerin ve reklamların çoğunluğunu etkileyen kitle iletişim araçlarına sahiptir. Bu şirketler küresel ürünler sunmakta, birçok kişiye iş imkanı sağlamakta, doğrudan ya da dolaylı olarak büyük miktarlarda vergiler ödemektedirler. Çokuluslu şirketlerin ekonomik açıdan birçok ülkeden daha güçlü olduğu söylenebilir. Örneğin 2008 yılında Yunanistan’ın gayri safi yurtiçi hasılası Wal-Mart’ın yıllık geliri ile hemen hemen aynı düzeyde gerçekleşmiştir. Ekonomik faaliyetler sınırlardan bağımsızlaştıkça ülkelerin bu faaliyetler üzerindeki kontrolleri azalmış, böylece bu faaliyetler, etkilenen tarafların demokratik kontrolüne daha az açık hale gelmiştir. Bu nedenle çokuluslu şirketlerin doğrudan ya da demokratik hesap verebilirliği gittikçe artan oranda gerekli hale gelmiştir. 5
Küreselleşme farklı paydaşlar üzerinde farklı etik etkilere sahiptir. Hisse sahipleri açısından küreselleşme daha yüksek düzeyde karlılık potansiyeli yanında daha yüksek risk de sunmaktadır. Şirketler küresel pazardaki maliyetleri azaltmak için üretimi gelişmekte olan ülkelere kaydırmaktadır.
Küresel ürünler tüketiciler için dünya çapında sosyal faydalar sağlamakla birlikte kültür emperyalizmi ve batılılaşma konusunda itirazlara da sebep olmaktadır. Küreselleşme tüketicilere daha ucuz ürünler sunabilmektedir, ancak gelişmekte olan ülkelerdeki savunmasız tüketiciler çokuluslu şirketlerin sömürme riskiyle karşı karşıya kalabilmektedir.
Hükümetlerin güçsüz olduğu ülkelerde, şirketleri denetleme ya da kontrol etme amacına sahip küresel düzeyde aktif baskı grupları ortaya çıkmıştır. Küreselleşme hükümetlerin gücünü zayıflatmış ve iş, refah, etik standartların belirlenmesi vb. konulardaki kurumsal sorumlulukları da arttırmıştır. Küreselleşme ayrıca hükümetleri rüşvet, yolsuzluk, vergileme gibi konularda farklı kültürel beklentilere sahip farklı kurumlarla yüz yüze getirmiştir.
Ünite 2
İş etiği ünite 2 Ahlak felsefesi içinde yapılan çalışmalar genellikle normatif etik, metaetik ve
9

uygulamalı etik olmak üzere üç kategoriye ayrılır. Normatif etik teorileri, yaşamımızı nasıl ve hangi ilkelere göre
yaşayacağımız üzerinde odaklaşır. Belirli ilkelerden-örneğin, “en çok sayıda insanın en fazla mutlululuğu sağlanmalı”, “insanları her zaman amaç olarak görmek gerek” gibi ilkelerden-hareketle, "yalan söyleme", "çalma" gibi pratik buyruklar üretir. Ne tür eylemler ahlaksal bakımdan doğru, ne tür eylemler ahlaksal bakımdan yanlıştır? Ahlaksal bakımdan doğru ve yanlışın temel ilkeleri nelerdir? Yaşamda en değerli olan şeyler nelerdir? Nasıl bir toplum adil bir toplumdur? Bir insanı iyi bir kişi yapan şey nedir? Temel insan hakları nelerdir? Kürtaj veya ötenazi ahlaksal bakımdan doğru mudur yoksa yanlış mıdır? Bunlar normatif etik teorilerinin ilgilendiği başlıca sorulardan bazılarıdır.
Metaetik (ya da üst etik) teorileri, ahlaksal yargıların statüsü ve metodolojisi üzerinde odaklaşır.
"Ödev", "iyi", "kötü", "doğru", "yanlış" gibi terimlerin anlamları, ahlaksal yükümlülüğün doğası, ahlaksal doğruların olup olmadığı, ahlaksal bakımdan doğru veya yanlış olanla ilgili inançlarımızı akılcı bir biçimde nasıl savunabileceğimizi konu edinir. Örneğin, “Kürtaj, cinayettir” diyen birisi ne demek istiyor?
Kendisinin, kendi kültürünün, kendi dininin kürtajı tasvip etmediğini mi yoksa kürtajın her zaman, her toplum ve herkes için yanlış olduğunu mu? Yoksa “Kürtajı tasvip etmiyorum sen de yaptırma” mı demek istiyor? Kürtaj eyleminin kendisi mi yanlış yoksa insanlar mı onu yanlış görüyor? Ahlaksal yükümlülüğün temeli nedir? Tanrı mı, insanın mutlu olma arzusu mu, insan aklı mı, toplumsal yaşam mı? Bu soruların yanıtlarını verme çabası metaetik olarak adlandırılır.
Uygulamalı etik, normatif teorileri belirli pratik sorunlara uygulayan bir etik dalıdır. Örneğin, son zamanlarda kürtajın cinayet olup olmadığı konusunda bir tartışma yaşandı Türkiye’de. Gerçekten cinayet midir? Bu konuda bir çok argüman ileri sürüldü. Örneğin, bazıları annenin hakları açısından yaklaştı, bazıları fetüsün hakları açısından yaklaştı, bazıları dinsel etik açısından yaklaştı, bazıları sonuçlar açısından yaklaştı. Uygulamalı etik, bu gibi tartışmalarda normatif etik teorileri açısından nasıl karar verilmesi gerektiğini araştırır. Aynı şekilde, günümüzde insan klonlaması, ötanazi, çevre, hayvanlara yapılan muamele, pozitif ayrımcılık üzerinde durulan konulardır. Uygulamalı etik, ilgili sorun hakkında felsefi olmayan bilgileri de gerektirir. Çeşitli sorunlar konusunda uzmanlaşma da gerekebilir. Örneğin, kürtaj tartışılırken, annenin sağlığı, fetüsün ne zaman insan olduğu, insanın ne olduğu gibi sorular da soruldu ve yanıtları arandı
a. Etiğin başlıca dalları nelerdir?
b. Uygulamalı etik nedir?
c. Metaetik ahlak buyrukları üretir mi
Etik ve Metaetik Teorileri
NORMATİF ETİK TEORİLERİ
10

Normatif etik teorileri genellikle üç gruba ayrılır. Bunlar, sonuççu teoriler, deontolojik teoriler ve erdem etiğidir.
Sonuççu (Teleolojik) Teoriler
Sonuççu teoriler, bir eylemi, o eylemin sonuçlarının değerine (sonuçların iyi olup olmamasına) göre
değerlendirir. Bu tür teoriler, ödevi ya da ahlaksal yükümlülüğü, ulaşılacak bir amaç olarak koydukları “iyi” ya da “arzu edilir” olduğunu ileri sürdükleri ahlaksal olmayan bir değerden türetirler. Sonuççulara göre bazı şeyler veya durumlar ahlaksal değerlendirmelerden bağımsız olarak (daha) iyidirler veya (daha) kötüdürler. Örneğin, bir yangında yanarak ölmek, fiziksel veya psikolojik acı çekmek gibi durumlar kötüdür. Hoşumuza giden bir psikolojik durum içinde olmak, örneğin, sevinmek ise iyidir. Bu gibi durumlar, doğal-yani doğada bulunan, gözlenebilen-durumlardır ve iyi ya da kötü olmaları, ahlaksal değerlendirmelerden bağımsızdır. Ahlaksal ödev, bu iyi durumlara göre tanımlanır. Öyle ki bu iyi durumları en çoğa çıkarmak veya kötü durumları en aza indirmek için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktır. Eylemde bulunurken, mevcut eylem alternatifleri içinde sonucu en iyi olacak eylem yapılmalıdır. Mevcut alternatifler içinde en çok iyiye yol açacak eylemleri yapmak ahlaksal bakımdan doğru, diğerlerini yapmak da ahlaksal bakımdan yanlıştır.
Ahlaksal eylemlerle gerçekleştirilecek ahlaksal olmayan “iyi” veya “kötü” şey ya da durum, metaetik teorilerden söz ederken göreceğimiz gibi, çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Faydacılara göre amaç ya da iyi, eylemin ürettiği ya da yol açtığı yaşantı ve duygudan ibarettir. Epikürcülere göre haz duygusu kendi başına iyidir. (Hazzın, illa da tensel hazlar olması gerekmez. Dostluktan, bir manzarayı seyretmekten, bir şiir okumaktan alınan hazlar da olabilir.) İngiliz faydacıları, en başta Jeremy Bentham, John Stuart Mill ve Henry Sidgwick iyiyi "en çok sayıda insan için en çok mutluluk (ya da haz)" olarak formüle eder.
Evrimci etikçilere göre iyi, “hayatta kalma ve büyüme”dir. Machiavelli’ye (ve Nietzsche’ye) göre iyi, “iktidar ya da güçlü olma yaşantısı”dır; Dewey’e göre “tatmin ve uyum”, Sartre’a göre “özgürlük”, çevreci Aldo Leopold’e göre "biyotik topluluğun bütünlüğü, istikrarı ve güzelliği”dir. Egoistlere göre iyi kişinin kendi çıkarlarıdır. O, kişinin kendi hazzı olabilir, başkasının mutluluğu olabilir, toplumun ekonomik refahı olabilir, bütün insanlığın ekonomik refahı olabilir.
Egoizm
Sonuççu teorilerde ahlaksal eylem, iyiyi gerçekleştirmeyi amaçlamalıdır. Fakat bir K kişisinin eylemi kim ya da kimler için iyiyi gerçekleştirmelidir ya da eylemin sonuçlarının değeri hesaplanırken kimlerin iyiliği hesaba katılmalıdır? Egoistlere göre K, kendisi için iyi olanı gerçekleştirmeyi amaçlamalıdır.
Faydacılara göre, genel olarak bütün için iyiyi gerçekleştirmeyi amaçlamalıdır. İki kutup arasında başka alternatifler de vardır. Birisi ailesinin iyiliğini, bir diğeri cemaatinin iyiliğini, bir diğeri futbol takımının iyiliğini, bir diğeri milletinin iyiliğini, bir diğeri
11

ümmetinin iyiliğini ön plana çıkarabilir. Örneğin, Peter Singer gibi bazı faydacı etikçiler, sadece insanların iyiliğini hesaplamakla kalmamalıyız, acı ve haz duyabilen hayvanların da iyiliğini hesaba katmalıyız der. Birisi daha da ileri gidip bütün canlıların iyiliğini gerçekleştirmeliyiz de diyebilir.
Psikolojik Egoizm
Egoizmin psikolojik ve ahlaksal olmak üzere iki türü vardır. Psikolojik egoizm, insan doğasına ya da
insan motivasyonuna ilişkin bir teoridir. Teori, İktisatta "rasyonel seçim teorisi", dış politikada "her devlet kendi çıkarını düşünür", sosyal Darwinizmde "herkes hayatta kalma mücadelesi verir", günlük yaşamda “herkes kendini düşünür” gibi teori ve vecizelerde anlatımını bulur. Bu anlayışa göre her insan, farkında olsun veya olmasın, doğası gereği kendi çıkarını korumak veya artırmak ister ve bu yönde eylemde bulunur. Psikolojik egoizme göre bencil olmamak, özgecil olmak insanın elinde değildir. Onlar, en özgecil görünen eylemlerin, örneğin, bir annenin kendini çocukları için feda etmesinin, bir hayırseverin başkalarına yardım etmesinin, bir askerin vatanı için kendini feda etmesinin bile, bilinçli veya bilinçsiz, bencil güdülerden kaynaklandığını ileri sürerler. Böyle özgecil görünen eylemleri yapanlar, gerçekten bu eylemlerden yararlananların iyiliğini değil, bunları yaparken kendi öz çıkarlarını düşünmüşlerdir. Özgecil olduklarını sanmaları bir yanılsamadır. Örneğin, bir kişi yaşamının anlamsız amaçsız olduğunu, daha anlamlı ve tatmin edici bir yaşam sürmesi gerektiğini düşünebilir ve kendine bir amaç, örneğin, yoksullara veya engellilere veya sokak çocuklarına yardım etme amacı koyabilir. Bunda anlam bulur ve haz alır. Yoksullara yardım eden, sadaka veren biri veya hayatını yoksullara adamış Rahibe Teresa, cennette veya bu dünyada ödül alacağını düşündüğü için veya başkalarına gücünü, üstünlüğünü, zenginliğini ve başarılı olduğunu göstermek için veya başka insanların övgüsünü kazanmak için bunu yapabilir ve bu güdüsünün farkında olmayabilir. Bir anne “ne iyi anne” desinler diye veya başka nedenlerle çocuklarına karşı özenli olabilir. Kısacası, görünüşte özgecil olan eylemleri, bencil güdülerle açıklayabiliriz.
şöyle bir ayrım yapabiliriz: Bir eylemi,-bilinçli veya bilinçsiz, fakat daha çok-öz çıkar kaygısı güdülse de, bu güdü başkalarının mutlu olması ile tatmin oluyorsa, ona özgecil eylem diyebiliriz. Eğer eylem, bilinçli ve başkalarının mutsuzluğuna yol açan veya başkalarının mutluluğunu veya mutsuzluğunu hesaba katmayan bir eylemse bencil bir eylem diyebiliriz.
Psikolojik Egoizme Eleştiriler
1. Gerçekten çıkarımıza olanı elde etmek için mi çalışıyoruz yoksa görünüşte çıkarımıza olanı mı?
Örneğin, sigara belki kısa vadede mutluluk veriyor, fakat bunun uzun vadede zararımıza
olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla gerçekten zararımıza olan şeyleri yapıyoruz bazen. Bu da
psikolojik egoizmi çürütür.
12

2. Çıkarımızı en çoğa çıkarmak her eylemin tek amacı mı yoksa bu eylemde bulunmamızın
nedenlerinden biri mi?
Psikolojik egoizme göre bir kişinin kendini feda etmesi mümkün
müdür?
Ahlaksal Egoizm
kişilerin nasıl davranmaları gerektiği ile ilgili normatif bir teoridir. Etik egoizm bir eylemin doğruluğuna ve yanlışlığına karar verirken o eylemin sonuçlarının sadece kendimiz açısından iyi veya kötü olup olmamasına bakmalıyız der. Etik egoiste göre, mevcut eylem alternatifleri içinde uzun vadede kendi çıkarlarımıza en çok hizmet eden eylem ahlaksal bakımdan en doğru eylemdir.
Ahlaksal egoizm psikolojik egoizmi, psikolojik egoizm de ahlaksal egoizmi gerektirmez. Bir ahlaksal egoist, örneğin, insanların eylemde bulunurken kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalıştıklarını ahlaken de çalışmaları gerektiğini ileri sürebilir. Olan durumun olması gereken durum olduğunu söyleyebilir. Fakat insanların-en azından bazı insanların-gerçekte özgecil olduklarını, fakat kendilerini düşünmelerini gerektiğini söyleyebilir. Yani, olan durumun olmaması gereken bir durum olduğunu söyleyebilir. Örneğin, diyebilirler ki bazı insanlar özgecil davranıp başkalarına maddi ve manevi yardımda bulunurlarken bu yardımın, yardım edilen insanlarda, nasıl olsa bize yardım ederler diye düşünmelerine yol açtığını ve bunun da kendi başlarının çaresine bakmalarını engellediğini ileri sürebilirler. Aynı şekilde, bir psikolojik egoistin de ahlaksal egoist olması gerekmez. Psikolojik egoist insanların gerçekten kendi çıkarlarını maksimize etmek için eylemde bulunduklarını fakat aslında özgecil olmalarını gerektiğini söyleyebilir. (Kuşkusuz bencil olmaları gerektiğini de söyleyebilir.)
Bir ahlaksal egoist, başkalarına yardım etmenin, verilen sözü tutmanın, doğru sözlü olmanın, başkalarına zarar vermemenin kişinin uzun vadede kendi çıkarına olduğuna inanabilir ve öyle davranabilir. Kendimize hizmet edecek en iyi politikanın dürüstlük olduğunu savunabilir.
Bir insana egoist demek genellikle aşağılayıcı bir sözcüktür. Fakat egoizmin ahlaksal açıdan kabul
edilebilir savunmaları da olabilir. Örneğin, bir ahlaksal egoist insanların niçin kendi çıkarlarını
düşünmeleri gerektiği konusunda şöyle gerekçeler gösterebilir. (1), kişinin kendisi için neyin en iyi
olduğunu yine kişinin en iyi kendisi bilebilir, başkaları değil. Bu nedenle, paternalizm (kişi için neyin en iyi olduğuna annesi, babası veya üstleri bilir görüşü) ya da elitizm (elit bir grup halk için neyin iyi olduğunu bilir anlayışı) yanlıştır. (2), bir kişiye yardım etmek, yardım edileni küçümsemek, ona karşı üstünlük taslamak, onun işine burnunu sokmak
13

demektir. Onu kendi haklarını savunmaktan veya kendine bakmaktan aciz birisi olarak görmek demektir. Bunda biraz haklıdır da. (3), bir insana yardım etmek, uzun vadede onlara kötülük yapmaktır. Çünkü yardım onları hazırcılığa alıştırır ve güçsüzleştirir, başkalarına bağımlı hale getirir.
Egoizme Eleştiriler
1. Çıkar çatışmalarını çözemez. A kişisinin çıkarı ile B kişisinin çıkarı çatışıyorsa, A’nın, B’yi
B’nin de A’yı engellemesi kendi çıkarınadır. A’nın B’yi engellemesi B açısından yanlıştır,
çünkü A’nın çıkarını engelliyor; A açısından doğrudur, çünkü kendi çıkarını gerçekleştirmeye
çalışıyor ve ödevini yapıyor.
2. Kendi içinde çelişkilidir. Bir kişi egoist ise, başkalarına egoist olmayı tavsiye etmemelidir.
Çünkü başkalarının egoist olması kendi çıkarına değildir. Egoist için en iyi durum, kendisi
dışında herkesin özgecil olmasıdır.
İnsanlar doğaları gereği altruist (özgecil / diğerkam) olsalardı, ahlaksal egoist bunu nasıl karşılardı?
Faydacılık (Utilitarianizm)
Sonuççu teorilerin en çok bilineni ve en yaygın olanı, faydacılıktır. Sonuççu teorilerin yapısına uygun olarak, faydacılıkta eylemlerin amaçlaması gereken bir iyi vardır. Bu iyi birçok biçimde tanımlanır. O, bazen, Bentham’ın yaptığı gibi, aralarında hiçbir ayrım yapılmayan haz veya mutluluktur. Bazen hazlar veya mutluluklar arasında, Mill’in yaptığı gibi aşağı ve yüksek hazlar ayrımı yapılır. Bazen, ideal faydacılıkta olduğu gibi, kendi başına değerli şeyleri de içerecek şekilde tanımlanır. Bazen iyi hazzın çokluğu değil, acının azlığı olarak tanımlanır. Bu iyi, haz ya da mutluluk olarak da adlandırılan doğal bir özelliktir. İdeal faydacılığı bir kenara bırakırsak, faydacılık iyiyi, Bentham’ın haz hesabının ima ettiği gibi, genellikle ölçülebilir bir doğal bir özellik olarak görür. Bu nedenle metaetikten söz ederken göreceğimiz, doğalcılığın bir örneğidir.
İyi’nin Tanımı
Jeremy Bentham (1748-1832), faydacılığın babası olarak bilinir. Ona göre, doğa, insanı iki hükümran efendinin, acı ve hazzın, yönetimi altına koymuştur. Bizim neler yapmamız ve neleri yapmamamız gerektiğini sadece bu iki hükümran efendi, acı ve haz tayin eder. Bentham, bu olandan, olması gerekeni çıkarır.
Kendi başına iyi olan şey, haz ya da mutluluk, kötü olan şey de acı, ıstırap ve mutsuzluktur.
Bentham, hazlar arasında niteliksel bir ayrım yapmaz. Faydacılığın temel ahlaksal ilkesi de
14

bu iyiden çıkar. Ahlaksal ödev, iyi durumu en çoğa çıkarmaktır. Başlıca etik ilkesi de, “maksimum fayda ilkesi” (principle of utility)dir, yani “Mevcut alternatifler içinde en çok sayıda insan için en çok faydayı sağlayacak şekilde davran” ilkesidir.
Bentham, hazları ve acıları ölçmek için bir “hedonistik kalkülüs” ya da “haz hesabı” olarak bilinen bir hesaplama yöntemi geliştirir. Buna göre bütün hazlar birbirine çevrilebilir ve nicelenebilir. Başlıca kriterler şunlardır: Eylemin yol açacağı hazzın veya acının yoğunluğu (ne kadar yoğun olarak hissedildiği), süresi (yaşandığı sürenin uzunluğu), kesinliği (tecrübe edilme olasılığının derecesi), yakınlığı veya uzaklığı (onu ortaya çıkaracak eyleme zamanca mesafesi), doğurtganlığı (aynı türden başka duygulara yol açma olasılığı), saflığı (nahoş duygularla karışmayacağı veya acıya yol açmayacağı),kapsamı (etkilenecek kişilerin sayısı).
Bentham, hazlar arasında nitelik farkı olduğunu düşünmez. O, sadece nicelikle ilgilenmiştir.
İnsanların güzel bir manzaradan veya bir müzikten veya bir şiirden alabileceği estetik haz ile bir
yemekten veya kaşınmaktan alınan tensel haz arasında herhangi bir ayrım görmemiştir. Bu nedenle
Bentham’ın felsefesine “domuz felsefesi” de denmiştir. Eğer tensel bir haz-örneğin bir kaşınmadan alınan haz-ile tinsel bir haz-güzel bir şiiri okumaktan alınan haz-onun ölçeğinde aynı ağırlıkta ise, aralarında bir fark yoktur. O, "önyargılar bir kenara konursa, push-pin oyunu [basit bir oyun HÜ] müzik ve şiir sanatı ve bilimi ile eşit değerdedir" der. Dolayısıyla susamış bir insanın su içerken veya acıkmış bir insanın iştahla yerken aldığı haz ile bir manzaraya veya bir tabloya bakarken veya bir müzik dinlerken aldığı haz arasında niteliksel bir ayrım yoktur, olsa olsa niceliksel bir ayrım vardır. Biri daha çok diğeri daha az olabilir. Bu nedenle, faydacılığın insan yaşamının değerini hayvanların düzeyine indirdiği ileri sürülmüştür.
İnsana özgü olarak görülebilecek, manevi hazlara bir statü tanımadığı için, Bentham’ın faydacılığına "domuz felsefesi" denmiştir. J. S. Mill (1986, 15), faydacılığı bu suçlamaya karşı savunmak için onu revize eder. Ona göre Bentham’ın iyi olarak tanımladığı haz çok sınırlıdır. O tensel ya da fiziksel hazların kendi başına iyi olduğunu, fakat tek iyi olmadığını düşünür. Tensel hazlar yanında iktidar, bilgi, güzellik, belirli karakter özelliklerinin verdiği hazlar da vardır. Ona göre insana özgü-düşünce özgürlüğü, kendini ifade etme, yaratıcılık, hakikati arama gibi-düşünsel, duygusal ve imgelemsel hazlar karşılaştırıldığında, hayvanlarla ortak yanımızı ilgilendiren bedensel ve duyusal hazlar daha aşağı düzeydedir. Alt düzey hazlar, yaşamın tek amacı olamaz. Üst düzey hazlar, alt düzey hazlar yeteri kadar karşılanınca, Ona göre halinden memnun bir domuz olmaktansa halinden memnun olmayan bir insan olmak veya mutlu bir budala olmaktansa muzdarip bir Sokrates olmak daha iyidir der.
Mill, hazlar arasında nitelik ayırımı yaparak faydacılığı “domuz felsefesi” suçlamasına karşı savunur.
15

Mill’in yüksek hazlara yol açan şeyler olarak gördüğü sanat, bilim vs. üst düzey hazza yol açtığı için değerlidir. Bazı filozoflar buna itiraz eder ve bilim, sanat vs. sadece estetik veya başka bir hazza yol açtığı için değil, hazza yol açmasa da kendi başına değerlidir, derler. Örneğin, varsayalım ki dünyada bütün insanlar yok oldu, geriye sanattan zerre kadar anlamayan bir kabile kaldı ve Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sı da onların oldu. Kabile mensupları içinde eseri takdir eden olmadığı gibi, onun yakılmasından zevk alacakların sayısı hayli fazla. Mona Lisa tablosu yakılmalı mı yakılmamalı mı? Hazcı faydacı, yakılmasını savunacaktır; çünkü eserin varlığı kimseye zevk vermemektedir, yakılması insanların toplam hazzını artıracaktır. İdeal faydacı ise yakılmamasını savunacaktır. Çünkü ona göre eser kimseye haz vermese de başkalarına verdiği hazdan bağımsız olarak değerlidir ve yakılmamalıdır. O eserin özsel (başkalarının taktir etmesinden bağımsız olarak eserin kendi içinde var olan) değeri, insanların yakılmasından alacağı hazzın değerinden daha büyüktür.
Faydacılar arasında neyin faydasının ölçüleceği konusunda da bölünme vardır. Bazılarına göre,
eylemlerin faydası esas alınmalıdır. Bazılarına göre ise tek tek eylemlerin değil, uyulacak kuralların faydası hesaplanmalıdır. Birincilere eylem faydacıları ikincilere de kural faydacıları denir.
a. Bentham’ın ve Mill’in iyi anlayışlarını karşılaştırınız.
b. İdeal faydacılığın ayırt edici yanlarını söyleyiniz.
Eylem faydacılığı
Klasik faydacılar, eylem faydacısıdır. Eylem faydacılığı değerlendirme birimi olarak tek tek eylemleri alır. Buna göre, doğru eylem, belirli bir durumda alternatif eylemler içinde en çok sayıda insan için en çok faydaya yol açacak eylemdir. Bentham, "her eylemi, çıkarları söz konusu olan tarafların mutluluğunu artırma veya azaltma eğilimine göre tasvip eder veya tasvip etmez." "İnsan eyleminin doğru ve uygun amacı, çıkarları söz konusu olan tarafların mutluluğunu en çoğa çıkarmaktır. Kısaca, mutluluğu en çok artırma eğiliminde olan eylem, doğru eylemdir. Eylem, bütün sonuççu teorilerde olduğu gibi, kendi başına yargılanmaz, yol açtığı sonuçlara göre yargılanır. Maksimum fayda ilkesi, alternatif eylemlerin sonuçlarını karşılaştırmayı ve en faydalıyı seçmeyi gerektirir. Örneğin, bir A kişisi bir t durumunda üç eylem alternatifi (E1, E2 ve E3) ile karşı karşıya ve A’nın eyleminden etkilenecek üç kişi (K1, K2 ve K3) olsun. Faydacılara göre, A kişisi, her bir eylem seçeneğinin eylemden etkilenecek kişileri ne kadar mutlu ne kadar mutsuz edeceğini hesaplamalı ve en çok toplam mutluluğa yol açmasını beklediği eylemi yapmalıdır.
Faydacılığa göre, bir A kişisi t durumunda, E2 eyleminin toplam faydası, diğer alternatiflere göre
En çok olduğu için E2 eylemini yapmakla yükümlüdür.
Eylem Faydacılığına Eleştiriler
16

1. Mutluluk gerçekten bu dünyada istenecek tek şey değildir. Çünkü, birincisi, istediğimiz her
hazzı veya mutluluğu bize verecek bir makine olsa, hep o makineye bağlı kalır mıydık? Eğer
istenmeye değer tek şey haz ya da mutluluksa, makineye bağlı kalmak isterdik. Oysa bağlı
kalmak istemiyoruz. İkincisi, uyuşturucu bağımlılılarının, sadistler ve mazohistlerin aldıkları
hazlar gerçekten alınmaya değer midir?
2. Sonuçların tümü öngörülemez, dolayısıyla eylemin sonuçları hesaplanamaz. Kant’ın sonuççu
teorilere yönelttiği en önemli eleştirilerden biri, eylemlerimizin sonuçlarını asla kesin biçimde
öngöremeyeceğimizdir. Gerçekten de bir t anında mevcut eylem alternatifleri arasında bir A1’in
en çok mutluluk içeren D1 durumuna yol açacağını düşünerek onu gerçekleştirdik. D1 durumu
gerçekten faydası zararından hayli çok bir durum. Fakat o D2 durumuna yol açtı. O da D3
durumuna yol açtı… Fakat hepsinin artılarını ve eksilerini topladığımızda A1 eyleminin yol
açtığı acı hazdan kat kat fazla olabilir. Başka deyişle, bir süre sonra yağmurdan kaçarken doluya
tutulduğumuz ya da Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olduğumuz sonucuna
varabiliriz. Örneğin, tatlıyı sevebiliriz. Yedikçe mutlu oluruz. Fakat uzun vadede şişmanlatabilir.
Bazı bağımlılıklar bize haz verebilir. Fakat uzun vadede sağlığımız için zararlı görünebilir.
(Kant bu nedenle, sonuçları hesaba katmamamız gerektiğini, doğru olanı yapmamız gerektiğini
söyler bize.)
3. Aşırı sorumluluk getirir. Faydacılık yüklerimizi son derece artırır. Her durumda mevcut eylem
alternatifleri içinde en çok sayıda insan için en çok mutluğu getirecek eylemi seçmeyiz. Örneğin,
17

vaktimizin bir kısmını spor yapmaya, roman okumaya, film seyretmeye, oyun oynamaya veya
gezmeye veya hoşlandığımız başka işlere ayırırız. Fakat bu tür etkinlikler yerine zamanımızı
mutsuz insanların mutsuzluğunu azaltmak için harcayabiliriz. Bu durumda kendi mutluluğumuz
ve yakınlarımızın mutluluğu için ayıracak vakit hayli azalacaktır.
4. Ahlaksal sağduyumuz ile çelişen sonuçlar içermesidir. Eğer bir çocuğa işkence yapmak en
büyük faydayı sağlıyorsa, o zaman masum bir çocuğa işkence yapmak iyidir. Örneğin, engelli
insanları göstererek, engelli olmayan insanları eğlendiren gösteriler insanları mutlu ediyor. Fakat
insanların engellilerin engelliliği ile eğlenmesi doğru mudur?
5. Amaçlar her zaman araçları haklı çıkarmaz. Bunlar, ulaşılan amaç ile bu amaca ulaştıran eylemi
birbirinden ayırır. Niyet en büyük mutluluğu ortaya çıkarmak gibi iyi bir niyet olduğundan,
eylemin kendisi-o yalan söylemek, verdiği sözü tutmamak, masum insanları öldürmek bile olsa önemsizleşir.
6. Son olarak, faydacılık sosyal adalete de yer vermez. Ona göre toplam mutluluğun artırılmasıdır
önemli olan. Toplam mutluluğun insanlar arasında dağılımı önemli değildir. Faydacılık
açısından yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi E1 ve E2 arasında herhangi bir fark yoktur. Oysa
adalet duygusu E3’ü daha tercih edilir kılar. Eylem 3’te toplam fayda bireyler arasında eşit
dağılmıştır.
Diyelim ki insanlara kendilerini mutlu hissettiren, üretken yapan bir ilaç keşfedildi. Bu ilacın hiçbir yan etkisi de yok. Bu ilaç insanlara dağıtılmalı mıdır? Su depolarına belirli bir dozda verilmeli midir?
Kural faydacılığı
Kural faydacılığı deontolojiye bir miktar yaklaşır. Her seferinde alternatif eylemlerin
18

sonuçlarını hesaplamak yerine kuralların sonuçlarını hesaplar ve o kurala bağlı kalır. Kural faydacılığı deontolojiye başka bir açıdan da yaklaşır. Deontolojideki ahlak yasaları kural faydacılığında genellikle en yararlı kurallar olarak haklı çıkarılır. Yalan söylememe, verdiğin sözü tutma yararlı kurallardır. Bununla birlikte, bunlar kural faydacılığını deontolojiye yakınlaştırsa da kural faydacılığı da sonuççudur ve kuralların değerini ona uymanın sonuçları ile ölçer. Kural faydacılığı da eylem faydacılığı gibi, iyi olanı en çok sayıda insanın en büyük mutluluğu ile özdeşleştirir. Fakat tek tek eylemlerin değil, belirli bir durumda herkesin bir kurala uyması halinde ortaya çıkacak mutluluk veya acıyı hesaplamak gerektiğini ve alternatifler içinde en çok mutluluğa yol açacak kural hangisi ise o kurala göre davranılması gerektiğini ileri sürer.
Doğru eylem de en faydalı kurala uygun olan eylemdir. Şöyle ifade edebiliriz: Bir D durumunda K1 kuralının gerektirdiği E eylemi ancak ve ancak aynı durumda herkesin K1 kuralına uygun davranması halinde ortaya çıkacak toplam fayda herkesin bir K2, K3… kurallarından birine uygun davranması halinde ortaya çıkacak toplam faydadan daha fazla ise ahlaksal bakımdan doğrudur.
"Verdiğin sözü tut" kuralını koyalım. Bazı durumlarda kişinin verdiği sözü tutmamasının sonuçları, tutmasının sonuçlarına göre daha yararlı olabilir. Kural faydacılığı aynı durumda herkesin “Verdiğin sözü tut” (Kural1) kuralına mı yoksa "Verdiğin sözü tutma" (Kural2) kuralına uymasının mı daha çok toplam faydaya yol açacağını sorar. Kural2’nin söz vermeyi anlamsız hale getirdiği ve insanlar arasında güveni ortadan kaldırdığı ve işbirliğini zorlaştırdığını düşünürsek Kural1’e uygun davranmanın daha çok faydaya yol açtığını söyleyebiliriz.
Sonuççuluk haklar teorisinde de, erdem teorisinde de kendine bir yer bulabilir. Eğer insan haklarına niçin saygı duymalıyız ya da belirli erdemleri niçin geliştirmeliyiz sorusuna bu haklar daha mutlu bir yaşam için gereklidir dersek, kural sonuççuluğuna yaslanıyoruz demektir. Çünkü, onların değerini iyi sonuçların elde edilmesine yaptığı katkı ile ölçüyoruz.
Kural Faydacılığına Eleştiriler
Kural faydacılığı, insanları her bir eyleminin sonuçlarını hesaplama zahmetinden kurtarıp, her
durumda sonuçları hesaplanmış kurallara göre davranma kolaylığı getirir. Faydacılığı olağan ahlak
anlayışımızla genellikle uyuşur hale getirir. Ahlaklı insanın davranışları öngörülebilir hale gelir. Fakat kural faydacılığı da bazı eleştirilere açıktır.
1. Mademki amaç faydayı maksimuma çıkarmaktır, belirli bir durumda bir kuralı çiğnemek amaca
daha uygunsa niçin o kurala uyalım? Kural faydacılığı bu soruya yanıt veremez. Örneğin,
trafikte kırmızı ışıkta durma kuralını alalım. Bu kuralın amacı, kazaları önlemek veya yayalara
19

geçiş hakkı tanımaktır. Fakat varsayalım ki etrafı görebildiğimiz bir kavşaktayız. Bizim için
kırmızı ışık yanıyor. Fakat etrafta ne bir araç var ne de bir yaya. Yani ne bir kaza ihtimali var ne
de yayaların geçiş hakkını engelleme durumu var. Bu durumda kırmızı ışıkta durma kuralına
uymak bizim için hem vakit kaybına yol açacak hem de gereksiz yere yakıt yakacağız. Bu
durumda, “Kırmızı ışıkta dur” kuralına uymak anlamsız bir kural fetişizmi değil midir? Örneğin,
belirli bir durumda yalan söylemek daha büyük bir faydaya yol açacaksa neden doğru
söylemeliyim?
2. Kural faydacılığı da adaletsizliğe imkan verir. Eğer en adaletsiz kuralın toplumun yararına
olduğu gösterilirse, kural faydacısı o kuralı izlemek gerektiğini söyler.
3. Kuralın sonuçlarını hesaplamak da hemen hemen imkansızdır.
Kural faydacılığı ile deontoloji arasındaki ortak noktalar ve farklılıklar
nelerdir?
Negatif Faydacılık
Faydacılık, herhangi bir durumda doğru eylemin en büyük toplam iyiliğe yol açan eylem olduğu
varsayımına dayanır. O, acının olmaması durumu ile mutluluk durumu arasında bir karşılaştırma
yapıldığında mutluluk durumunu ortaya çıkarmaya öncelik verir. Acının ve toplam iyiliğin-kederin ve kıvancın-insanlar arasında nasıl dağıldığına önem vermez. Mesela geleneksel faydacılığa göre, acısı ve hazzı hesaba katılacak 50 kişiden 10’u acı çekmesine rağmen toplam mutluluğun 100 olduğu bir durum, acı çeken hiç kimsenin olmadığı, fakat toplam mutluluğun 60 olduğu bir durumdan daha iyidir.
İlhamını Karl Popper’dan alan negatif faydacılık ise en çok sayıda insan için en büyük mutluluğu
amaçlama hedefi yerine daha mütevazi bir hedef, “herkes için en küçük kaçınılabilir acı” hedefini
koymalıyız, der. Biz de bazı durumlarda negatif faydacı gibi davranırız. Örneğin, bağış
20

yaparken veya sadaka verirken en çok ihtiyacı olanı (yoksulları) seçeriz.
Negatif faydacılığın ilkesi şöyle ifade edilebilir:
Herhangi bir durumda doğru eylem, toplam mutsuzluğu en aza indirecek olan eylemdir.
Popper bunun için birkaç gerekçe gösteririr. Birincisi, mutluluğu en çoğa çıkarma iyi diktatörlerin
ortaya çıkmasına neden olur. İkincisi, ahlaksal açıdan bakıldığında acının azaltılması, mutluluğun
artırılmasından daha acildir. Son olarak, acının azaltılması için yapılması gerekenler, mutluluğun
artırılması için yapılması gerekenlerden daha açıktır. Negatif faydacılık, eylemde bulunurken dünyadaki toplam acıyı en aza indirecek şekilde eylemde bulunmayı gerektirir.
Negatif Faydacılığa Eleştiriler
1. Negatif faydacılık da normal faydacılık gibi, insanın yükünü artırır. Örneğin, negatif faydacılık
kendimi mutlu edecek projeler yerine başkalarının acısını hafifletecek projelerle ilgilenmem
gerektiğini ima eder. Kendim acı çekmiyorsam, daha çok mutlu olmayı amaçlamamalıyım.
2. Acıyı ve acı imkanını azaltmanın en emin yolu, acı çekme kapasitesine sahip varlıkları acısız
biçimde ortadan kaldırmaktır.
a. İslam’da yoksullara fitre verme biçimi, negatif faydacılık ilkesine mi daha uygundur yoksa faydacılık ilkesine mi?
b. Nüfusun bir kısmının bolluk içinde büyük bir kısmının da yoksulluk içinde
yaşadığı bir toplumda bir negatif faydacının milli geliri artırmayı hedefleyen
politikaları mı yoksa mevcut geliri en az dezavantajlının lehine olacak şekilde
paylaştırmayı hedefleyen politikaları mı benimsemesi beklenir? Neden?
Deontoloji (Sonuççu Olmayan Teoriler) veya Ödev Ahlakı
Deontoloji, Yunanca “ödev” anlamına gelen “deon” sözcüğünden gelir. Deontolojiye ödev ahlakı da
diyebiliriz. Klasik On Emir’in insanlar arası ilişkiler hakkında olanları içerir: Yalan söyleme, öldürme, çalma, komşunun malına, canına, ırzına namusuna göz dikme.
21

Deontolojik teorilerde vurgu eylemin veya eylem türlerinin üzerindedir, onların sonuçları üzerinde değildir.
Deontolojik teoriler doğru / yanlış eylemi, iyi / kötü sonuçlara götüren eylem olarak tanımlamaz. Bazı eylemler sonuçlarından bağımsız olarak yanlıştır veya doğrudur. Örneğin, masum bir çocuğu öldürmek veya yalan söylemek, o eylemlerin sonuçları iyi de olsa kötü de olsa yanlıştır. Hiçbir "iyi" sonuç, bu eylemleri haklı çıkaramaz. Ahlaksal bakımdan, eylemin sonucunun, ahlak yasasına uygun olma anlamında doğru karşısında bir önceliği yoktur. Sonucun iyi olması, ona götüren eylemin doğru olduğu anlamına gelmez. Ya da tersine, sonucun kötü olması, eylemin yanlış olduğu anlamına gelmez. Başka deyişle, amaçlar araçları haklı çıkarmaz ya da sonuçlar eylemleri ya da niyetleri haksız çıkarmaz. Amaçlara ulaşmak için seçilen araçların da doğru ya da ahlaka uygun olması gerekir. Deontolojistlere göre ahlaksal bakımdan yanlış araçlarla iyi olduğu iddia edilen sonuçlara ulaşmaktansa doğru araçlarlakötü sonuçlara ulaşmak yeğdir.
Eylemin doğru olup olmaması sonuçlarından bağımsızdır. Doğru
eylemin sonucu kötü de olabilir iyi de.
Faydacılar, size doğru söylemenin olası sonuçları ile yalan söylemenin
olası sonuçları arasında bir karşılaştırma yapmanızı, hangisi toplam mutluluğu artıracaksa onu yapmanızı söyleyecektir. Deontolojist ise, yalan söylemenin sonuçları hastayı mutlu edecekse bile-yeryüzünde mutluluğu artıracaksa bile-yanlıştır. Çünkü, hastanın doğruyu bilme hakkı ve sizin de ona doğruyu söyleme ödeviniz vardır. Doğru söylemenin sonuçları acıyı artıracaksa bile doğru söylenmelidir. Deontolojistlerin sonuççulara temel itirazlarından birisi de sonuçların bilinemeyeceği tezidir. Deontolojistlere göre, sonuçları kötü olur diye ahlak yasasına aykırı davranma savunulamaz. Çünkü bir eylemin sonucunun ne olacağını bilemezsiniz. Sonuçları kötü olacak diye ahlak yasasının gereğini yapmamanın sonuçlarının daha iyi olacağı konusunda hiçbir garanti yoktur.
Ödevden dolayı yapılmayan fakat ödeve uygun eylem, ahlaksal bakımdan değersizdir.
Deontolojik ahlak teorileri pek çoktur. Fakat ikisi, İlahi Buyruk Teorisi ve Kantçı Etik önemlidir
“Doğru söylenirse gökkubbe yıkılacak, yalan söylenirse yıkılmayacak” gibi bir durum olsa, yine de bir deontolojistin doğru söylemesi anlamlı mıdır?
İlahi Buyruk Teorisi
Pek çok insan için, ahlakı dinden ayırmak imkansızdır. Örneğin, Tolstoy’a göre ahlakı dinden ayırmak, bir çiçeğin köklerini kesip, onu köksüz olarak başka bir toprağa dikmek gibidir. Dostoyevski’ye göre de, eğer Tanrı yoksa her şey mübahtır, yani iyi-kötü, doğru-yanlış kalmaz. Türkiye’de ahlak derslerinin din dersleri ile bir arada gitmesi, en azından ülkemizde de bu görüşün derin kökleri olduğunu gösterir.
Ülkemizde ayrıca din ile ahlak sıkı sıkıya bağlanmıştır. Bunun nedenlerinden biri, önemli
22

dinlerin
ahlaksal öğütlerle ve buyruklarla dolu olmasıdır. Hatta Konfüçyüsçülük ve Budizm gibi Tanrı’nın ya da tanrıların doğası hakkında önermeler içermeyen dinler, ağırlıklı olarak, ahlaksal öğretilerdir [din ve ahlakarasındaki ilişkiler].
İlahi Buyruk Kuramına göre, ahlakın kaynağı Tanrı’dır. Ahlak ilkeleri de Tanrı’nın buyruklarıdır.
Doğru eylem, Tanrı’nın yapmamızı buyurduğu eylemdir. Dini terimlerle söylersek, farzlar ahlaksal
buyruklardır. Tanrının yasakladığı eylemler de ahlaksal bakımdan yanlış-dini terimlerle söylersek haram eylemlerdir. Tanrının emretmediği veya yasaklamadığı eylemler de isteğe bağlı olarak yapılabilecek veya yapılmayacak eylemlerdir.
Tanrı’nın yap dedikleri ahlaksal bakımdan doğru, yapma dedikleri yanlıştır.
İlahi Buyruk Kuramı açısından bakıldığında, Tanrı yoksa ahlak da yoktur. Çünkü Tanrı yoksa, hiçbir
eylem buyurulmamış, hiçbir eylem yasaklanmamış, hiçbir eyleme izin verilmemiştir. Ahlaksal doğru ve ahlaksal yanlış diye bir şey yoktur; sadece ahlaksal nihilizm vardır. Tanrıtanımaz (ateist) biri ahlaklı olamaz.
İlahi Buyruk Kuramı’nın bu sonucunu pek çok kişi kabul etmez. Fakat bunun için ahlakın dinden
bağımsız olduğunu, dine dayanmadığını göstermek gerekir. Onlar, ahlakın Tanrı’dan kaynaklanmadığını, ahlakın tanrı olmadan da var olduğunu; ahlaksal doğruluğun ve yanlışlığın tanrının iradesinden bağımsız olduğunu; neyin ahlaksal bakımdan doğru neyin yanlış olduğunun tanrının iradesinden (vahiyden) bağımsız biçimde bilinebileceğini ileri sürerler. Hatta daha da ileri giderek Tanrı’nın kendisinin bile ahlaksal yasalarına tabi olduğunu söyleyebilirler.
Bu konu Platon’un Euthyphron adlı diyalogunda ele alınır. Dialogun konusu dinsel bakımdan doğru
olma ile Tanrı’nın iradesi arasındaki ilişki sorunudur. Dialogun kahramanı Sokrates, diğer kahramanı Euthyphro’ya “Dine uygun [bir] şey, tanrılarca sevildiği için mi dine uygundur, yoksa dine uygun olduğu için mi tanrılarca sevilmiştir” diye sorar. Bu soru ahlak ve Tanrı ilişkisine şöyle uyarlanır: Tanrı’nın emrettiği / yasakladığı şeyler, Tanrı onları emrettiği / yasakladığı için mi ahlaksal bakımdan doğrudur / yanlıştır, yoksa onlar ahlaksal bakımdan doğru / yanlış olduğu için mi Tanrı tarafından emredilmiştir / yasaklanmıştır?
Euthyphron İkilemi olarak bilinen bu ikilemin birinci boynuzu (“Tanrı emrettiği için doğrudur” veya
“Tanrı yasakladığı için yanlıştır”) doğruysa-örneğin, ana-babaya hürmet etmek kendi
23

başına ne doğru ne de yanlışsa ve onu doğru yapan şey, Tanrı’nın onu emretmesi ise-şöyle bir durum ortaya çıkar: Eğer anababaya hürmeti yasaklasaydı, ana-babaya hürmet etmek ahlaksal bakımdan yanlış, masumları öldürmeyi emretseydi, cinayet ahlaksal bakımdan doğru olurdu. Bu yoruma göre ahlak, tamamen Tanrı’nın iradesine bağlıdır. Tanrı neyi emrederse o doğrudur. Sonuç olarak ahlaksal bakımdan neyin doğru neyin yanlış olduğu Tanrı’nın keyfine bağlıdır, eylemlerin niteliğine değil. Eğer ikilemin ikinci boynuzu ("Doğru olduğu için Tanrı emretti" veya "Yanlış olduğu için Tanrı yasakladı") doğruysa, örneğin, ana-babaya hürmet etmeyi doğru yapan şey, Tanrı’nın onu emretmesi veya istemesi değildir. Tersine, hürmet etmek, Tanrı’nın onu emretmesinden bağımsız olarak ahlaksal bakımdan doğrudur. Yasakladığı şeylerde Tanrı’nın onları yasaklamasından bağımsız olarak yanlıştır. Dolayısıyla, ahlak, Tanrı’ya bağlı değil, Tanrı’dan bağımsız olarak vardır. Tanrı buyurduklarını, onlar iyi olduğu için buyurmuştur. Buna göre, Tanrı iyinin ve kötünün yaratıcısı değildir. Bu da Tanrı’nın her şeye gücü yettiği anlayışı ile uzlaşmazlık içine girer.
Tanrı “yapın” dediklerini, doğru olduğu için yapın diyorsa, ahlak
Tanrı’dan bağımsızdır ve Tanrı’nın varlığına inanmayanlar da ahlaklı olabilir.
Bu durumda, Tanrı’nın peygamberleri aracılığıyla ilettiği vahiy, ahlaksal doğruları edinmenin bir
yoludur, fakat tek yolu değildir. İnsanlar başka yollarla-Kant’ta olduğu gibi-akıl veya-ahlaksal duyu
teorilerinde olduğu gibi-sezgi gibi yollarla da ahlaksal hakikatlere ulaşabilirler. Başka deyişle, insanların ahlaklı olabilmesi için dindar olmaları gerekmez. Kendi yetileri ile de ahlaksal hakikatleri bulabilirler.
Sorunlar
İlahi Buyruk Kuramı, ahlakı bir temele bağlar. Fakat kuramla ilgili bazı sorunlar vardır.
1. Tanrı’nın var olduğunu varsayar. Tanrı’nın var olduğu ise üzerinde en çok tartışılan konudur.
Etiği, tartışmalı bir temele dayandırmak, onun gücünü azaltır.
2. Teizmde vahiy kurumu vardır. Tanrı, kullarına mesajlarını onlar arasından seçtiği elçiler
(resuller) aracılığıyla iletir. İlettiği mesajlar (vahiyler) genellikle yazılı olarak Eski Ahit, Yeni
Ahit, Kuran gibi kutsal kitaplar haline getirilir. Fakat İlahi Buyruk Etiğinin en önemli
sorunlarından biri, birçok kutsal kitabın olması ve hangisinin gerçekten tanrının mesajı
olduğunun tartışmalı olmasıdır. Bir diğer nokta, kutsal kitaplarda da birçok belirsiz nokta
24

vardır.
Onların yorumlanması (tefsir), teologların sürüp gelen bir uğraşısıdır. Öyle ki, bir kutsal kitabın
sonraki yorumcuları, öncekilerin onu doğru anlamadıklarını her zaman ileri sürerler. Hatta hala
anlayamadıklarını belirtirler. Dolayısıyla Tanrı’nın kullarından gerçekten ne istediği de tartışma
konusu olarak kalır gider
3. Hangi metinlerin temel alınacağı konusunda tartışmalar olmakla birlikte kutsal metinlerde bugün onaylanamayacak bazı eylemler ve işlemler tasvip edilmekte, en azından yasaklanmamaktadır.
Örneğin, öğrencilerin dövülmesi, birisinin kız kardeşini cariye olarak satması, insanların
köleleştirilmesi veya kölelik kurumuna izin verilmesi, Cumartesi (Şabat) günü çalışanların
öldürülmesi Eski Ahit’te ahlaka uygundur.
4. İlahi Buyruk Kuramına göre, “E eylemi doğrudur” “Tanrı, E eylemini tasvip ediyor ya da
buyuruyor” demektir. Bir ateist ise Tanrı’nın varlığına inanmadığı için “Tanrı, E eylemini tasvip
ediyor ya da buyuruyor, fakat tanrı yoktur” gibi kendi içinde çelişik bir iddia ortaya atmış
olacaktır. Dolayısıyla, bu görüş açısından ateistlerin hatta vahiy dinine inanmayanların ahlaklı
olması imkansızdır. Oysa vahye ve kutsal kitaplara inanmayıp da iyiyi kötüyü ayırt edebilen ve
pek çok konuda dindar insanlarla benzer bir tutum sahibi ahlaksal bakımdan duyarlı pek çok
insan vardır.
5 eğer ahlaksal yasaların geçerliliğini tanrının iradesine bağlarsak, ahlakı da keyfi bir iş haline getirmiş oluruz ve ona uymayı, güce uymaya indirgemiş oluruz.
Dostoyevski’nin dediği gibi tanrı yoksa her şey mubah mıdır?
Kantçı Etik
Deontolojik etiğin felsefe tarihinde en bilinen örneği, Kant’ın etik teorisidir. Kant’ın
25

ahlaklılıkta
savunduğu en temel fikir, deontolojinin de temel fikridir:
Bir eylemi iyi ya da kötü yapan şey, sonuçları değildir, eylemin motividir, temelindeki niyettir.
Tarihsel olarak Jeremy Bentham ve J. S Mill gibi faydacılığın önde gelen isimleri Kant’tan sonra gelmiş olsalar bile, Kant, faydacıların temel ilkesi olan "Bir eylemi doğru yapan şey, o eylemin sonuçlarının iyi olmasıdır" görüşüne kesin eleştiriler yöneltir.
Ona göre, sonuçları, bir eylemi asla doğru yapmaz. Ahlak yasası bir eylemi gerektiriyorsa, o eylemin
sonucu gök kubbenin çökmesi bile olsa, yapılmalıdır. Ödevimiz, ahlak yasasına boyun eğmektir.
İyi İsteme / İyi Niyet (Good Will)
Kant’a göre bu dünyada kayıtsız şartsız iyi olan bir tek şey vardır ve o da iyi istemedir (buna iyi niyet de diyebiliriz). Onun dışında hiçbir şey, kendi başına iyi değildir. İyi isteme, etkilerinden dolayı iyi değildir, o kendisi iyidir. Anlama yetisi, zeka, yargı gücü gibi doğa vergisi yetenekler; yüreklilik, kararlılık, tasarlananda sebat gibi mizaç özellikleri istenmeye değer olsalar da bunları kullanacak olan isteme iyi değilse, son derece kötü ve zararlı olur. İyi isteme olmazsa, güçlülük, zenginlik, onur, sağlık, esenlik insana cesaret vererek haddini bilmez yapar. Bunların iyi olması, iyi istemenin olmasına bağlıdır.
Kötü niyetli bir insanın soğuk kanlılığı onu hem tehlikeli yapar hem de-soğukkanlı bir katil düşünün-nefret edilecek biri yapar.
İyi isteme sahibi birisi, doğru olanı yapma ya da ödevini yerine getirme güdüsü dışında hiçbir güdü ile hareket etmeyen kişidir. Böyle bir kişi, ahlak yasasına saygıdan dolayı ve ödevini yapmak için eylemde bulunur. Sadece ödev duygusu ile yapılmış eylemlerin ahlaksal değeri vardır. Ödev de ahlak yasasına saygıdan dolayı yapmamız gereken şeydir.
Buyruk Türleri
Kant’a göre ahlak yasası, bir tür buyrukturKant’a göre buyruklar iki türdür.
Biri, koşullu buyruklardır. Kant bunlara teknik buyruklar ve beceri buyrukları da der. Bunların genel yapısı şöyledir: Eğer A’ yı istersen B’yi yap. Bu tür buyruklar ahlak yasası olamaz. Çünkü bağlayıcı değildir; çünkü, B’yi yapma A’yı isteme koşuluna bağlıdır. Koşullu buyruklar, kişi için ancak koşul istenirse ya da kabul edilirse bağlayıcı olabilir. A’yı istemeyen bir kişinin, B’yi yapması gerekmez. Bu tür buyruklarda eylem koşul önermesinin ön bileşeninde belirtilen duruma ulaşmak için bir araçtır. Diğer unsur ise koşul ile yapılacak eylem arasındaki amaç araç ilişkisi mantıksal bir ilişki değil, empirik bir ilişkidir. Empirik ilişkiler ise zorunlu değil, olumsaldır. Her zaman değillemesi düşünülebilir. Örneğin, “Kolestrolün yüksek ise, yumurta yeme” gibi bir sağlık kuralı,
26

tartışmalıdır; çünkü kolestrol miktarı ile yenen yumurta miktarı arasındaki ilişki tartışmalıdır. Böyle bir kural, kolestrol sorunu olmayanları bağlamaz. Yumurta yeme ile kolestrol düzeyi arasındaki ilişki tartışmalı olduğundan kolestrol sorunu olanları da bağlamaz. Bu bize, ahlak yasalarının kesin olabilmesi için deneyden türememesi gerektiğini, saf akıldan türemesi gerektiğini de gösterir.
Eğer A’yı istersen B’yi yap” koşullu buyrukların genel yapısıdır. A’yı
istemezsek B’yi yapmak gerekmez.
İkincisi, kesin buyruklardır. Kant’a göre bir yasanın ahlak yasası olabilmesi için, mutlak bir
zorunluluk taşımalıdır. Buyruğun mutlak ve zorunlu olmasını engelleyen unsurlardan birisi, bazı
buyrukların koşullu olmasıdır. Dolayısıyla ahlak yasaları koşullu olmamalıdır. "B’yi yap" biçiminde, B
eylemi ile başka herhangi bir amaç arasında ilişki kurmayan kesin (kategorik) buyruklar olması gerekir. Kesin buyruklara örnek olarak On Emir içinde yer alan, “Çalmayacaksın”, "Katletmeyeceksin", "Annene babana hürmet edeceksin" gibi emirleri verebiliriz.
Ahlak Yasası
İlahi Buyruk Teorisinde buyruğun kaynağı insanın dışından, Tanrı’dan geliyordu. Kant’ta ise buyruk
insanın kendi içinden çıkar. Kant’ın mezar taşına da yazılan Pratik Aklın Eleştirisi’nden alınmış şu
"Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası" ifadesi, ahlak yasasının insanın içinde olduğunu
gösterir. İnsan kendi içindeki ahlak yasasını nasıl bulacak?
Kant yasa olabilecek kesin buyruklar için bazı kriterler belirler. Bunlardan iki tanesi aşağıdadır.
Evrensel (yani herkes için) yasa olabilme kriterine uygunluktur. Buna göre bir kesin buyruğun ahlak yasası olabilmesi için genel ya da evrensel yasa olabilme özelliğine sahip olması gerekir.
Kant’ın formülü şöyledir: Aynı zamanda genel bir yasa olmasını da isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun sadece.
Maksimin ne olduğunu, nasıl evrenselleştirilebileceğini şöyle açıklayabiliriz. Bir maksim, bir kişinin
fiilen icra edilmiş olan eyleminin temelindeki ya da eyleminin varsaydığı öznel ilkedir.
27

Örneğin, ödünç para almak için, yüksek faizle para alan biri, ödemeye söz verir. Fakat parayı ödemesinin imkansız olduğunu bile bile yapar bunu. Yani ödememek üzere borç alır. Bu kişi maksimini şöyle ifade edilebilir: "Para ihtiyacımı gidermek için, ödeyemeyecek bile olsam ödeyeceğime söz vererek borç alabilirim." Bunu evrenselleştirerek genel bir yasa biçiminde şöyle ifade edebiliriz: "Herkes para ihtiyacını gidermek için, ödeyemeyecek bile olsa ödeyeceğine söz vererek borç alabilir." Bir başka örnek: Muhtaç birine yardım etmek istediğimde şöyle bir maksim temelinde olabilir: "Muhtaç birini gördüğüm zaman eğer bana aşırı bir yük getirmeyecekse, ona yardım etmeliyim." Bunu şöyle evrenselleştirebiliriz: ”Muhtaç birini gören herkes, eğer ona aşırı bir yük getirmeyecekse, ona yardım etmelidir.”
Bir maksim çelişkiye düşmeden genelleştirilebiliyorsa, bir ahlak yasasıdır.
Eğer evrenselleştirilebilirse, maksim kabul edilebilir ve eylem ahlaksaldır; evrenselleştirilemezse
maksim reddedilir ve eylem ahlaksal bakımdan doğru değildir. Kant’a göre genel geçer bir yasa olamayan maksimler, ahlak yasası olamazlar. Örneğin, "Dara düştüğüm zaman, tutmamak üzere söz verebilirim" gibi bir maksim genelleştirilemez. Çünkü bu "Dara düşen herkes, tutmamak üzere söz verebilir" ilkesinin genelleştirilmesini gerektirir. Bu kuralın geçerli olduğu bir yerde, söz verme anlamını yitirir. Öyleyse, "Dara düştüğüm zaman, tutmamak üzere söz verebilirim" maksimi genel geçer bir yasa olamaz. Bir başka örnek: Bir masadasınız ve “Yemeğe ilk başlayan sen olma” kuralına göre hareket edeceksiniz. Bu da genel bir yasa olamaz. Çünkü, herkes bu kurala uyacak olursa, yemeğe başlanamaz.
Kişileri amaç olarak görme ilkesi. Kant’a göre şeyler (örneğin bir araba, bir ev, bir ayakkabı), insanlar onlara, ihtiyaçlarını gidermeleri dolayısıyla değer verdiği için değerlidir. Başka deyişle sadece araç olarak değerlidir. Eğer insanlar onları istemeselerdi, onlar değersiz olurlardı. Fakat şeylerden farklı olarak insanlar ya da akıl sahibi varlıklar, mutlak bir değere sahiptir. Akıl sahibi varlık, kendisi amaç olarak vardır. Bu nedenle, bir kişi gerek kendisinegerekse başkalarına yönelen eylemlerinde hem insan ya da akıl sahibi varlık olarak kendisini hem de başkalarını araç olarak değil, amaç olarak görmelidir. Böyle bir şey bulunduğunda, ahlak buyruğu şöyle de ifade edilebilir:
Her defasında insanlığa kendi kişi[liği]sinde olduğu kadar başka herkesin kişisinde [kişiliğinde] de, sırf araç olarak değil, aynı zamanda amaç olarak davranacak biçimde eylemde bulun.
İnsanlar birbirlerini çoğu zaman araç olarak da kullanır. İşveren işçilerini üretim yapmak için araç olarak görür. Ev sahibesi hizmetçisini, müşteri marketçiyi, marketçi müşteriyi birer araç olarak görür. Kant sadece araç olarak görülmemesini, onun bir kişi olduğunun da unutulmaması gerektiğini söyler. Yoksa araç olarak da görülebilir, der. İkincisi, ”kendi kişiliğinde” demesi de önemlidir. Çünkü Kant’a göre etik, kişinin sadece başkalarıyla ilişkilerinde değil, kendisiyle ilişkilerinde de bir yere sahiptir. İnsan kendisini de başkasının bir aracı olarak görmemeli, kendisindeki insanlığa da saygı duymalıdır. Kant bundan kişinin kendisine karşı olan bazı ödevlerini türetecektir.
28

İnsanları amaç olarak görmenin sonucu olan eylemler doğrudur.
Ödevler
Kant’a göre kesin buyruktan bir takım ödevler çıkar. O, ödevleri iki gruba ayırır. Biri, kişinin kendine ve başkalarına karşı tam ödevlerinden oluşur. Bu ödevler, her koşul altında yerine getirilmelidir ve onları yerine getirmeyenler kınanır.
Bunlar arasında intihar etmeme (kendine karşı bir ödev), masum insanları öldürmeme, yalan söylememe, verilen sözden dönmeme gibi (başkalarına karşı) ödevleri içerir. Bu ödevleri çiğneyen maksimler-örneğin, bazı durumlarda yalan söyleyebilirim maksimi evrenselleştirilemezler.
Diğeri kişinin kendine ve başkalarına karşı tam olmayan ödevleridir. Bunlar arasında kişinin kendi
yeteneklerini geliştirme ve muhtaç olanlara yardım etme ödevlerini sayabiliriz. Kişinin bu ödevleri her zaman yerine getirmesi gerekmez, bazen yerine getirmesi yeterlidir.
Tam ödevler her şart altında yapılmalıdır. Tam olmayan ödevler her şart altında yapılmayabilir.
Kant, ahlaklılığın özünü yakalamıştır. Rölativizmden, sonuççuluktan uzaktır. Sonuçların olumlu
olması koşuluyla her şey yapılabilir görüşüne karşı belirli eylemleri (öldürme, çalma, insan onuruna
saygısızlık) yapmanın gerçekten her zaman, her yerde ve herkes için ahlaksızlık olduğunu savunmuştur.
İkincisi, eleştirileriyle, yalan söylememe, masuma zarar vermeme, öldürmeme gibi olağan ahlak kurallarının çiğnenmesini haklı çıkarmak için ileri sürülen sonuçların olumlu olacağı düşüncesine olan güveni sarsmış, olağan ahlak kurallarına uyulması gerektiğinde ısrar etmiştir. Son olarak, kişilere ya da insanlara saygıyı kuvvetle vurgulamıştır.
Kantçı Etiğe Eleştiriler
Fakat Kant’ın etik teorisine yöneltilmiş bir takım ciddi eleştiriler de vardır.
1. Kant’ın etik teorisi, sonuçlar karşısında kördür. Kant, sana sığınmış bir dostunu öldürmek
niyetiyle arayan biri, evine gelip sana dostunun nerede olduğunu sorarsa ona yalan
söylemeyeceksin der. Oysa, eylemlerimizin sonuçlarını-doğru söylememizin arkadaşımızın
ölümüne yol açacağını-bazı durumlarda kestirebiliriz. Eylemin sonuçları bilinemez diye, ortaya
29

çıkma olasılığı yüksek bir felakete meydan vermek sorumsuzluktur.
2. Bir eylemi haklı çıkarmak için, sadece iyi niyet yeterli değildir. Örneğin, eğer bir insanın kaş
yapma konusunda becerisi yoksa, iyi niyetle bile olsa kaş yapayım derken göz çıkarması hoş
karşılanabilir bir şey değildir. Hekimlik konusunda herhangi bir eğitimi, tecrübesi veya becerisi
olmayan birinin ne kadar iyi niyetle olursa olsun, hastaları tedavi etmeye kalkışması ahlaksal
bakımdan doğru olmaz.
3. Kant, duyguları ve eğilimleri etiğin dışına sürer. Fakat duygusuz bir etik, bir zombi etiğidir.
Eğilimler, erdem etiğinde olduğu gibi, doğru olanı yapmaya eğilim ise, kötü değildir, tam tersine
arzu edilir bir özelliktir.
4. Ahlaksal çatışmaları reddeder. Fakat ahlaksal çatışmaların olduğu da bir gerçektir. Yalan
söylememek ile masum bir insanın canını kurtarmak arasında bir çatışma olabilir.
5. Sıradan şeyler evrenselleştirilebilir ve böylece bir ahlak yasası olduğu ileri sürülebilir: "Sol
ayakkabımın bağcıklarını bağlamadan önce sağ ayakkabımın bağcıklarını bağlamalıyım." Buna
da şöyle itiraz edilebilir: "Sağ ayakkabımın bağcıklarını bağlamadan önce sol ayakkabımın
bağcıklarını bağlamalıyım" da evrenselleştirilebilir. Dolayısıyla bu bir yükümlülüğü dile
getirmez, söz konusu eylemin izin verilebilir olduğunu gösterir. Bu itiraz da doğrudur.
a. Iyi isteme nedir?
b. Ödev nedir?
c. Koşullu ve koşulsuz buyruklar arasındaki ayrım nasıldır?
Erdem Etiği
Erdem etiği, Antik Çağ ve Ortaçağ felsefesinde baskın ahlak teorisidir. Hatta Frankena’nın belirttiği gibi, tarihi boyunca ahlak insanlarda belirli erdemlerin geliştirilmesi ile ilgilenmiştir. Platon ve Aristoteles böyle düşünürler. Faydacılık ve deontolojik teoriler
30

ancak modern zamanlarda ortaya çıkar. Bununla birlikte, 20. yüzyılda, 1958’de Anscombe’nin “Modern Moral Philosophy” (Modern Ahlak Felsefesi) adlımakalesinin yayınlanmasından sonra erdem etiği yeniden bir canlanma dönemine girmiştir
Gerek deontolojik etikler gerekse sonuççu etikler kurallar veya ilkeler ve tek tek eylemler üzerinde odaklaşır. Onlara göre, Ne yapmalıyım sorusu önemlidir, erdem etiğine göre nasıl yaşamalıyım, nasıl bir yaşam sürmeliyim, nasıl bir insan olmalıyım soruları önemlidir. Birinde yapmak, diğerinde olmak önem kazanır. Deontolojide ve faydacılıkta ilgi odağı ya da değerlendirilen şey, kişinin tek tek eylemleridir.
Değerlendirme standardı da ahlaklılığın ölçüsünü sağlayan kuraldır. Ahlak belirli kuralları izleme
meselesidir. Erdem etiğinin odağında ise tek tek eylemlerden çok, eylemde bulunan kişinin karakteri bulunur. Yargılarken, tek tek eylemleri değil, kişinin karakterini yargılar. Kişi hakkında edepli, dürüst, iyi, melek… vs. gibi olumlu veya alçak, terbiyesiz, dejenere vb. gibi olumsuz yargılarda bulunur.
Deontolojik ve sonuççu teoriler ahlak eğitiminin önemini ve ahlaksal eylemlerde duyguların rolünü
görmezden gelirler ya da duyguları ahlaklılık açısından ya ilgisiz ya da zararlı görürler. Örneğin, Kant merhametten kaynaklanan yardımseverliği ahlaksal bulmaz. Ona göre kişi merhamet duygusundan dolayı değil, ödevden dolayı yardım etmelidir. Erdem etiği ise duyguların duygular içinde yerini teslim eder.
Erdem etiğine göre ahlak belirli huyları ya da kişisel özellikleri kazanma, belirli karakter özelliklerine sahip bir insan olma meselesidir. Mesela bir kişi, kendi reklamını veya firmasının reklamını yapmak için yoksullara yardımda bulunursa ve bu eylemi en çok sayıda kişinin mutluluğuna hizmet eden bir eylem ise, faydacılık açısından doğru bir eylemde bulunmuştur. Yine bir başka kişi yardım edeceği yoksul insanların perişan durumundan dolayı hiçbir merhamet hissi duymaksızın, salt ödevden dolayı eylemde bulunursa eylemi deontolojik ahlak açısından doğrudur. Fakat birinci kişinin eylemi erdem etiği açısından, ahlaksal bakımdan yardımsever, dolayısıyla iyi bir karakterden kaynaklanmaz. Çünkü
cömertlik, yardımda bulunurken çıkar gözetmemeyi gerektirir. İkinci kişinin eylemi de kuru ve duygusuz bir kişilikten kaynaklanır. Erdem etiğine göre ise, Aristoteles’in belirttiği gibi, güzel eylemlerden hoşlanmayan kişi, iyi de değildir. Başka deyişle, bir insanın karakterinin iyi olabilmesi için güzel eylemlere eğiliminin olması gerekir. Aristoteles, haklı iş görmekten hoşlanmayana adil, cömertçe eylemlerden zevk almayana cömert denmez, der.
Yaşam Tarzları
Aristoteles, üç tür yaşam tarzı ayırt eder: Haz yaşamı, siyaset yaşamı ve teori (temaşa) yaşamı.
31

Birincinin amacı tensel, fiziksel hazlardır. Siyaset yaşamının amacı, onurdur. (Onurlandıranlara bağımlı olduğu için daha az değerli.) Teori yaşamı-Aristoteles’in ve arkadaşlarının yaşam tarzı-kimseye bağlı değil, tanrılara özgü yaşam. Erdemler olumlu karakter özellikleridir. Her şeyin erdemi onun fonksiyonuna göre değişir. İyi bıçak erdemli bıçaktır. O da bir bıçaktan beklenen fonksiyonu, kesme işini, en mükemmel bir biçimde yerine getiren bıçaktır. En iyi insan da insanın fonksiyonlarını en iyi yerine getiren kişidir. İnsanın fonksiyonu nedir?
Aristoteles’e göre iyi bir insan yaşamı sürmektir. Fakat iyi yaşam nedir? Aristoteles bunu insan
doğasından çıkarır. Ona göre insanı diğer varlıklardan ayırt eden temel özellik akıllı olmasıdır.
Dolayısıyla entelektüel erdemlere sahip olması ve teori yaşamıdır. Bu nedenle, Aristoteles teori yapma yaşamını en yükseğe koyar.
Üç tür yaşam tarzı vardır: Değersiz haz yaşamı, değerli politik yaşam ve en değerli teori yaşamı.
İkinci iyi yaşam biçimi Aristoteles’e göre politik yaşam, özellikle siyasal liderin yaşamıdır. O adalet ve ruh yüceliği gibi şeyleri en çok karakterinde barındırır. Pratik bilgeliği ve ahlaksal erdemleri tam olarak kullanır. Bu yaşam tarzının kusuru, felsefi anlayışa ve etkinliğe yeteri kadar yer vermemesidir.. Hem politik hem felsefi etkinliği birleştirin birisi, sadece politik yaşamla karşılaştırıldığında, daha iyi bir hayat sürer. Fakat belirttiğimiz gibi saf teori yaşamı hepsinden üstündür.
İyi Yaşam ve Erdemler
İnsan yaşamının amacını eudaimonia olarak görür. “Eudaimonia” Onun sözcük anlamı, iyi ruh veya
ilah ya da kişinin kendini çekip çevirmesi için iyi bir tanrıcığa sahip olması demektir. Aristoteles’e göre insan yaşamının amacı eudaimoniadır. Sözcük diğer dillere mutluluk olarak çevriliyor. Fakat mutluluk daha çok hazzı çağrıştırdığı için iyi yaşama, başarılı yaşama gibi çeviriler daha doğru olabilir.
Yaşanmaya değer, iyi yaşam nedir? Bu konuda birkaç yorum var. Birincisi, iyi şeyleri içeren ve onların toplamı bir yaşam. Böyle bir yaşam fiziksel hazzı, eğlenceyi içerir, (teorik ve pratik) erdemleri, onuru, yeteri kadar zenginliği, iktidarı, aşırı derecede çirkin olmamayı, dostluğu ve şanslı olmayı içerir. birlikte ortaya çıkardıkları yaşamdır. Bu öğelerin her biri de kendi başına değerlidir. Birlikte oluşturdukları yaşam da eudaiomonik bir yaşamdır. İkincisi, tek bir en üstün iyiyi gerçekleştirmeye yönelmiş yaşam. Bu tek en üstün iyi de, Aristoteles’e göre teori yapmadır. Erdemler, zenginlik, sağlık vs. hep bu teori yapmaya adanmış yaşama hizmet edecektir.
İster iyi şeyleri içeren yaşam anlamında isterse teoria yaşamı anlamında olsun, Aristoteles’in iyi
32

yaşam anlayışında erdemler önemli bir yer tutar. Hatta o, insansal iyiliği (eudaimonia’yı) "ruhun-yaşamın sonuna kadar-erdeme uygun etkinliği” olduğunu ileri sürer. Erdemlere göre yaşam, mutlu ya da iyi yaşam ile aynı anlama gelir. Bu nedenle, erdemler Aristoteles’in etiğinin merkezindedir.
Peki erdem nedir?
Erdemler, kişinin alışkanlık haline gelmiş davranışlarında kendini gösteren olumlu karakter özellikleridir. Karakter özelliği, belirli durumlarda belirli biçimlerde davranma, hissetme, arzu etme eğilimi olarak görülebilir. Örneğin, dürüstlük erdemini alalım. Doğruyu ara sıra ya da işine geldiği zaman söyleyen bir kişinin dürüst olmadığı, onda dürüstlüğün bir karakter özelliği haline gelmediği söylenebilir.
Aristoteles’in tanımı ile, erdem “alışkanlıklarımız tarafından harekete geçirilen uygun duygulara sahip olma eğilimi ya da yatkınlığıdır.
Erdemlerle ilgili şu noktalara da dikkat çekmemiz gerekir. (1) Erdemler sigara, çay, kahve tiryakiliği gibi alışkanlıklar değildir. Onlar, kişinin karakterinin bir parçası olmuş, derinlere kök salmış, kişiyi tanımlayan alışkanlıklardır. (2) Erdemler, utangaçlık, dışadönüklük, iyimserlik gibi kişilik özelliklerinden ayrılır. (3) Erdemler, doğuştan değildir, eğitim ve alıştırma yoluyla kazanılır. Onlar, kişinin içinde büyüdüğü toplumun adet ve alışkanlıkları tarafından şekillendirilir. Bir insan cesurca davranarak cesur olur, cesur olduktan sonra da cesurca davranır. Bir özellik-örneğin, doğru söyleme özelliği-kişi, doğruyu söylemekten hoşlanmaya başladığı andan itibaren o kişinin erdemi haline gelmiştir. Ne zaman cesur bir insan oluruz? Cesurca davranmaktan hoşlandığımız zaman.
Erdemlice davrana davrana erdemli olunur, erdemli olununca da erdemlice davranılır. Erdemler kullanılmazlarsa kaybedilir.
Erdem Türleri
Aristoteles iyi karakter özellikleri olan erdemleri ikiye ayırır. Birincisi entelektüel erdemlerdir.
İkincisi de ahlaksal erdemler veya karakter erdemleridir. Entelektüel erdemler, insanın ruhsal yanının düşünen kısmının erdemleridir (ruhun diğer kısmı, düşünmeyen fakat aklı izleyen kısımdır). Entelektüel erdemler, ruhun düşünen kısmının işini mükemmel biçimde yapması halidir.
Başlıca entelektüel erdemler şunlardır: Teknik bilgelik ya da tekne, teorik bilgelik (bilim veya episteme), bilgelik (sophia), anlayış(nous) ve pratik bilgelik (pronesis). Entelektüel erdemler herkese lazım, fakat filozofik hayat sürmek isteyenlere teorik bilgelik, bilgelik ve anlayış erdemleri daha lazımdır.
Ruhun rasyonel olmayan kısmının işini mükemmel biçimde yapması da ahlaksal erdem veya karakter
erdemidir. Rasyonel olmayan teorik akıl yürütme ve pratik düşünüş ile ilgili erdemlerdir
33

Entelektüel erdemler arasında ahlak açısından enönemlisi, pratik bilgeliktir (pronesis). Bu bilgelik sayesinde, her bir durumda yapılması ve yapılmaması gerekeni bilebiliriz.
Erdemlerin diğer türü ahlak ya da karakter erdemleridir. Karakter, kişinin farklı durumlarda neler hissedeceğini, nasıl düşüneceğini, nasıl tepkide bulunacağını, ne tür seçimler ve ne tür eylemler yapacağı ile ilgili yatkınlıklardır. Dürüst insan, belki çok az istisnalar dışında, doğruyu söyleyen kişidir. Başlıca ahlaksal erdemler arasında dürüstlük, sadakat, cömertlik, cesaret, itidal, vicdanlılık, iyi yüreklilik, adil olma, nezaket sayılabilir.
Ahlaksal erdemlerin en ayırt edici özelliği, Aristoteles’e göre, onların iki ahlaksal kusur ya da iki aşırılık arasında bir orta olmalarıdır. Erdem iki aşırılık olan ifrat (olması gerekenden çok fazla) ile tefritin (olması gerekenden çok az) ortasıdır. Fakat orta, aritmetik bir ortalama değildir. Ne kadarın ifrat ne kadarın tefrit olduğu kişinin durumuna göre değişir. Yoksul bir çoban bir dostuna bir çam sakızı armağan ederse cömertlik etmiş olur. Fakat sürü sahibi dostuna çam sakızı, armağan ederse cimrilik etmiş olur. Ölçülü bir insan, hem aşırı derecede çok hem de aşırı derecede az yemekten ve içmekten kaçınacaktır. Ortayı (mesotes’i) bulacaktır.
Duygular söz konusu olduğunda ise, bir şeyi çok arzulama ile hiç arzulamama ifrat ve tefrit durumlarıdır. Hissetme orta olmalı, davranma orta olmalı. “Gerektiği zaman, gereken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi yapmak orta olandır ve en iyidir, bu da erdeme özgüdür. Aynı biçimde eylemlerde de aşırılık, eksiklik ve orta söz konusudur.”
Cesaret de bir orta haldir. Cesur kişi, her tehlikeden kaçan ve aşırı korku hissine kapılan kişi ise
korkak veya ödlek kişi ile gözünü hiç budaktan sakınmayan, hiç korku hissetmeyen düşüncesiz bir
manyak kişi arasında bir yerdedir. O, korkulması gereken şeylerden gerekli nedenlerden dolayı gerektiği şekilde ve gerektiği zaman korkan; cesaret edilmesi gereken şeyleri yapmaya cesaret eden kişi yiğittir. Yiğit kişi yakışan biçimde ve aklın gösterdiği şekilde etkilenir ve eylemde bulunur. Kuşkusuz duruma göre belirli bir korku hissedebilir. Yiğitçe işlerden hoşlanır.
Erdem Etiğine Eleştiriler
1. Hangi erdemler geliştirilecek? Hangi davranma, arzulama ve hissetme tarzları erdem olarak
görülecek? Erdem etikçileri, iyi bir yaşam sürmek için gerekli olanlar diye cevap verecektir.
Fakat birbirinden çok farklı iyi yaşam anlayışları vardır. Dolayısıyla her bir iyi yaşam anlayışına
göre erdem listeleri farklı olacaktır. Örneğin, itaatkarlığı askerler bir erdem olarak
34

göreceklerdir.
Aristoteles kibri bir erdem olarak görür, fakat bugün pek az kişi için bir erdemdir bu.
2. Erdem etikçilerinin, kendi kültürlerinin onlara empoze ettiği önyargıları (arzu edilir duyma,
düşünme ve davranma biçimleri olarak gördüğü yatkınlıkları) erdem olarak vaftiz etme kuşkusu
vardır. Aristoteles’in ahlaksal erdemleri, yaşadığı dönemde Atina’da soylu sınıfın arzu edilir
bulduğu karakter özellikleridir.
3. Bir başka eleştiri, Aristoteles’in etiğinin belirli bir insan doğası anlayışına dayanmasıdır. Bu
doğanın bütün insanlarda ortak olduğunun varsayılması sebebiyle bütün insanlar için iyi olan
ortak bir takım davranma, hissetme ve arzulama tarzlarının olduğunun varsayılması. Hepsi için
bir iyi yaşam idealinin olduğunun varsayılması. Fakat insan doğası diye bir şeyin olduğu
tartışma konusudur. İnsan doğası, muhtemelen verilmiş bir şey değil, yapılan bir şeydir.
4. Erdem etiğinde eylem, yapanın kişiliğine bağlıdır. Eğer K1 kişisinde E1 olarak
tanımlayabileceğimiz belli bir davranma, hissetme, arzu etme eğilimi yoksa, D1 davranışını
erdemlice bir davranış olarak göremeyiz. Fakat K2 kişisinde E1 olarak tanımlayabileceğimiz
davranma, hissetme ve arzulama eğilimi varsa ve K2 D1 davranışını yapmışsa, onu erdemli
olarak tanımlayabiliriz. “Adil ve ölçülü kişinin yapacağı gibi yapılanlara adil ve ölçülü denir;
bunları yapan değil, adil ve ölçülü kişilerin yaptıkları biçimde yapan kişi adil ve ölçülü oluyor.”
Burada bir kısır döngü vardır: Adil ve ölçülü davranış, adil ve ölçülü kişinin davranışı gibidir ve
adil ve ölçülü davranan kişi, adil ve ölçülü bir biçimde davranır. Kişiden önce adil ve ölçülü
davranışın kriterleri belirlenmelidir. Bu da kuralları formüle etmeyi gerektirir.
a. Erdem etiği ile deontolojik ve sonuççu teoriler arasında temel fark
35

nedir?
b. Erdem etiğine göre bir eylemi doğru yapan şey nedir?
c. Aristoteles’in yaşanmaya değer gördüğü bağlıca yaşam tarzları
nelerdir?
METAETİK TEORİLERİ
Metaetik ya da üst etik ahlaksal yargıların statüsü ve metodolojisi üzerinde odaklaşır. "Ödev", "iyi", "kötü", "doğru", "yanlış" gibi terimlerin anlamları, ahlaksal yükümlülüğün doğası, insanların kanaatlerinden bağımsız bir ahlaksal gerçeklik ve doğrular alanının olup olmadığı, ahlaksal bakımdan doğru veya yanlış olanla ilgili inançların akılcı bir biçimde nasıl savunulabileceği gibi sorunları ele alır. Örneğin, “Kürtaj cinayettir” diyen birisi ne demek istiyor? Kendisinin, kendi kültürünün, kendi dininin kürtajı tasvip etmediğini mi yoksa kürtajın her zaman, her toplum ve herkes için yanlış olduğunu mu? Yoksa “Kürtajı tasvip etmiyorum sen de yaptırma” mı demek istiyor? Kürtaj eyleminin kendisi mi yanlış yoksa insanlar mı onu yanlış görüyor? Ahlaksal yükümlülüğün temeli nedir? Tanrı mı, insanın mutlu olma arzusu mu, insan aklı mı, toplumsal yaşam mı?Bu soruların yanıtlarını verme çabası metaetik olarak adlandırılır.
Doğalcılık
Rönesans sonrası bilimin, ya da başka deyişle modern bilimin, inkar edilemez bir başarısı olmuştur. Öte yandan, felsefi, dinsel ve metafizik iddialar ise çok çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Geleneksel olarak etiğin köklerinin bulunduğu düşünülen alan, doğaüstü, bir kenara bırakılmış, bırakılmasa bile kuşkulu hale düşmüştür. En önemlisi, insan Darwin’den sonra, gittikçe daha çok doğal bir varlık ve doğanın bir parçası olarak görülür olmuştur. Bu ruh hali, bazı filozofları etiğin de doğal bir olgu olduğu, dolayısıyla etiğin de doğal bir açıklamasının yapılması gerektiği fikrine sevk etmiştir. Etiğin doğallaştırılmasının başlıca stratejisi olandan olması gerekeni çıkarmaktır ve olması gerekene indirgemektir. Örneğin, insanlar yaşamlarında hazzı arıyorlarsa, bundan hazzı aramalıdırlar ya da haz iyidir sonucu çıkarılır ya da insanların hazzı araması gerekir deniyorsa bunun olana indirgenmesi lazımdır. Başka deyişle, olgulardan olması gerekene ve değerlere ve olması gerekenden ve değerlerden olgulara geçilir.
İyi veya kötü, ahlaktan bağımsız, doğal bir durum olarak tanımlanır.
Ahlaksal yargılar da doğal olgular hakkında önermeler olarak alınır.
Doğalcılıkta "iyi", "kötü", "doğru", "yanlış" gibi etik kavramları, etik olmayan, etik alanı dışından,
doğada veya doğal düzende bulunan olguları gösteren kavramlarla tanımlanabileceğine inanılır ve
tanımlanır. Örneğin, “X iyidir”, “X arzulanan bir şeydir” biçiminde tanımlanabilir. “İyi”
36

nesnelerin
maddi, biyolojik, psikolojik özellikleri bakımından da anlaşılabilir. Örneğin, çocukları dövmek kötüdür demek, çocukları dövmek, çocuğun psikolojik işleyişinde ve çevresini algılamasında sağlıklı olmayan gelişmelere neden olur anlamına gelir.
Bu anlayışa göre ahlaksal olgular doğal olgulardır, ahlaksal terimler olguları gösterir ve ahlaksal
yargılar da açık ya da üstü örtük bir biçimde olgular hakkındaki yargılardır. Etik terimler ve yargılar böyle anlaşılınca, onların doğrulanması ya da yanlışlanması da, tıpkı olgusal önermelerin doğrulanmasıyanlışlanması gibi, mümkün hale gelir. Örneğin, “iyi” = “arzulanan bir şey” diye tanımlandığında, “X iyidir” gibi bir önerme, X arzulanan bir şeyse doğru, değilse yanlış demektir.
Doğalcılığa Eleştiriler
1. Olgu-değer ayrımını ihlal eder. Doğalcılara göre ahlaksal terimler doğal özellikleri gösterir.
Fakat olgularla değerler, olanla olması gereken arasında geçilemez bir uçurum olduğunu
söyleyen bir Hume yasası vardır. İnsanların hazzı aradıkları doğru olabilir, fakat bundan insanın hazzı en çoğa çıkarması hatta haz peşinde koşması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Aynı şekilde etik alanına ait terimler de etik dışı doğal terimlerle veya özelliklerle tanımlanamaz. Böyle yapmaya çalışmak doğalcı yanıltmacaya düşmektir.
2. Soruya açıktır. İyinin herhangi bir doğal özelliğe indirgenmesi George Moore’un ifadesiyle,
“soruya açık”tır. Örneğin, “iyi”yi faydacıların yaptığı gibi “en çok sayıda insan için en çok
mutluluk” olarak tanımladığımızı varsayalım. Bir K kişisi, mevcut alternatifler içinde “en çok
sayıda insan için en çok mutluluğu getiren” E eylemini yaptı. Eğer “en çok sayıda insan için en
büyük mutluluk” ifadesi “iyi”nin anlamını verseydi, K’nın E eylemi en çok sayıda insan için en
büyük mutluluğu sağlıyor, fakat E iyi midir” diye sormak anlamsız olurdu. Tıpkı, “annenin
erkek kardeşi” şeklinde tanımlanan “dayı” için “X annesinin erkek kardeşi, fakat dayısı mı” diye
sormanın anlamsız olması gibi. Fakat E eylemi için soru anlamsız değildir. Bu da bu tanımın
soruya açık olduğunu gösterir. Örneğin, belirli bir anda K kişisinin yanlış haber yayması,
37

en çok
sayıda insan için en büyük mutluluğa yol açabilir. Fakat bu durumda “K’nın yanlış haber
yayması ençok mutluluğa yol açtı, fakat gerçekten iyi midir” diye sormak saçma değildir.
a. Soruya açık olma ne demektir?
b. Hume yasası nedir; olgu değer ayrımı nedir?
Görecilik (Relativism)
“Rölativizm”, Türkçede “görecilik” olarak karşılanır. Anlamı, bir şey, bir şeye ya da başka şeylere
göredir. Örneğin, nesnelerin görünüşü, insanın psikolojik durumuna göre değişir. “X, Y’ye göredir”
dediğimizde, Y’den bağımsız olarak X’in belirli bir şey olmadığını söyler ya da ima ederiz.
Ahlak alanında rölativizm ise şu anlama gelir: Ahlaksal kurallar ve ilkeler nesnel ve evrensel şeyler değildir; her ahlaksal yargı, örneğin, “kürtaj yanlıştır” yargısı, kendi başına ne doğrudur ne de yanlış; onu doğru ya da yanlış yapan şey, onun dışındaki başka bir şeydir. Peki o şey nedir? Ahlak neye göredir ya da Y yerine ne koyabiliriz? Mesela koşullara bağlıdır demek, görecilik demek değildir. Koşulların şöyle ya da böyle olması, bir eylemin ahlaksal bakımdan doğru olup olmamasını değiştirir. Örneğin, bir insana yardım edip etmeyeceğin senin durumuna, yardıma muhtaç kişinin durumuna ve aranızdaki bağlara göre değişir. Bunu herkes kabul eder. Görecilik başka bir şey söyler. O, ahlaksal yargıları insanların ortaya koyduğunu ve bütün ahlaksal yargıların, insanların görüşlerinden ibaret olduğunu ileri sürer. İnsanların görüşleri dışında ve ötesinde, onlardan bağımsız biçimde var olan nesnel bir ahlaksal gerçeklik yoktur. Ahlaksal doğruluk ve yanlışlık insanların görüşlerine bağlıdır. Dolayısıyla Y’ nin yerine kişileri, insan gruplarını veya kültürel grupları koyabiliriz. Ahlaksal rölativizme göre bunlardan bağımsız olarak bir eyleme doğru ya da yanlış diyemeyiz.
Ahlaksal yargılar, insanların ürünüdür ve insanların kanaatlerine göre
değişir.
Göreciliğin bir başka tezi ya da içermesi şudur: Ahlaksal yargılar, insanların görüşleri dışında ve
ötesinde bir gerçekliğe işaret etmediğinden çeşitli kişi veya grupların görüşlerini gerçeklikle karşılaştırma imkanı da reddedilir ve bir kişi veya grubun görüşünün diğer kişi veya grupların görüşlerinden daha doğru veya daha yanlış olduğunu söylemenin imkansız olduğu ileri sürülür. Kürtaj, x kişisine, grubuna veya toplumuna göre doğrudur veya yanlıştır. Hepsi bu. Başka deyişle, kişi veya grupların ahlaksal konulardaki görüşünün tartışılmaz olduğu, her görüşün eşit ölçüde geçerli olduğu kabul edilir. Bunlardan da normatif bir yargı çıkarılır: Her görüşün diğer görüşlere hoşgörülü olması gerektiği tavsiye
38

edilir.
Öznel Görecilik Y’nin yerine konabilecek iki gözde aday vardır. Bunlardan biri kişiler ya da öznelerdir. Y yerine kişi ya da özne konduğunda öznel görecilik elde edilir. Öznel görecilik, farklı kişilerin (veya grupların) farklı ahlaksal görüşlere sahip olduğu görüşü değildir. Ahlaksal görüşlerin farklı olduğu, herkes tarafından kabul edilen bir olgudur. Öznel görecilik, eylemin doğruluğunun veya yanlışlığının bireye göre ya da bireye bağlı olduğunu ileri sürer. Bir kişi x eyleminin doğru olduğuna inanırsa x doğru, yanlış olduğuna inanırsa x yanlıştır. Başka deyişle, eylemi doğru yapan şey, bir kişinin o eylemi tasvip etmesidir. K kişisi kürtaj eylemini tasvip ederse kürtaj doğru etmezse yanlıştır. Öznel görecilik açısından bakıldığında her insan ahlaksal bakımdan yanılmazdır ve kişiler arasında ahlaksal anlaşmazlık da yoktur. K2 kişisi de örneğin, K1’in tersine “Küçük çocuklar istismar edilebilir” dese bu da “K2 küçük çocukların en azından bazı durumlarda istismar edilmesini onaylar” anlamına gelir. Bu iki önerme birbiri ile çelişmez. İkisi de doğrudur. Çünkü biri gerçekten K1’in söz konusu eylemi onayladığını, diğeri onaylamadığını ileri sürer. Ki gerçekten de öyledir. Dolayısıyla Birinin doğruluğunu diğerinin yanlışlığını tartışmak anlamsızdır. Öznel rölativizm, zevklerle renkler tartışılmaz anlayışını, ahlaksal yargılar alanına da genişletir. E eylemini-örneğin kürtaj yaptırmayı veya yapmayı-doğru buluyorsa doğrudur, K2 kişisi yanlış buluyorsa yanlıştır. Bu görüşlerin ikisi de eşit ölçüde geçerlidir.
Kürtaj K1 kişisine göre doğru, K2 kişisine göre yanlıştır. Bu bakış açısından K1 kişisi “Küçük
çocukları istismar etmek yanlıştır” derse, bunun anlamı, “K1, küçük çocukları istismar etmeyi tasvip etmiyor” demektir. Bunun ötesinde bir şey ifade etmez. İddia herkes için ileri sürülmemiştir. Nesnel bir durumu da ifade etmez.
Eylemin doğruluğu ve yanlışlığı bireyin onu onaylayıp onaylamamasına bağlıdır.
Herkesin ahlaksal yargılarının eşit ölçüde doğru olduğunu varsayması-ya da eşitlikçiliği-öznel
relativizmin olumlu tarafıdır.
Öznel Göreciliğe Eleştiriler
1. Herkesin ahlaksal konularda yanılmaz olduğunu varsaymasıdır. X kişisi masum insanlara
işkence yapılmasını doğru buluyor ve işkence yapıyorsa, onu eleştirmek, kınamak veya
cezalandırmak için sebep yoktur. Çünkü o öyle diyorsa öyledir ve hiç kimsenin yargısı onun
yargısından daha doğru değildir.
2. Ahlaksal sezgilerimize göre ahlaksal sorunlar zevk meselesi değildir.
Öznel göreciliğe göre, Nethanyahu Gazzeli çocukların öldürülmesini
39

doğru buluyorsa, Gazzeli çocukların öldürülmesi doğru mudur?
Kültürel Görecilik
Çok eski zamanlardan beri toplumların yaşam pratiklerinin çeşitliliği ve neyin ahlaksal bakımdan doğru veya yanlış olduğu konusundaki yargılarının farklılığı gezip görenlerin bildiği bir şeydir. Örneğin, Pers Kralı Darius, bunu fark etmiştir. Kallatiai denilen Hintlilerin babaları öldüğü zaman çocuklarının babalarının cesedini yemeyi ahlaksal bir ödev saydıkları, Yunanlıların da babaları öldüğü zaman cesetlerini yakmayı ahlaksal bir ödev saydıkları bilinir. Darius, Yunanlılara, kaç para verilirse babalarının ölülerini yiyeceklerini sorar. Onlar da ne kadar para verilirse verilsin böyle bir şeyi asla yapamayacaklarını söylerler ve bir daha böyle tekliflerin yapılmamasını isterler. Bu kez Hintlileri çağırır ve onlara, kaç para karşılığında babalarının ölülerini yakacaklarını sorar. Hintliler bunun para ile olacak bir şey olmadığını, bir daha böyle tekliflerin yapılmamasını ister.
Kültürel rölativizme göre bir eylemi doğru yapan şey, o eylemi yapan kişinin ait olduğu kültürün o eylemi tasvip etmesidir.
Öznel görecilik, ahlaksal konularda kişileri yanılmaz kabul ediyordu. Kültürel göreciliğe göre ise
bireyler yanılabilir fakat kültürler yanılmaz. Ona göre ahlaksal konularda en yüksek otorite kültürdür.
Ahlak yasalarını o koyar. Fakat bir tek kültür yoktur. Kültürler çok ve çeşitlidir. Biraz yakından incelenince görülür ki evlilik biçimleri, ebeveynlerle çocuklar arasındaki haklar ve sorumluluklar farklılıklar gösterir. Bazı kültürlerde örneğin Müslüman ülkelerde-polijini (bir erkeğin birden çok kadınla evlenmesi) uygulaması genellikle ahlaka aykırı değildir, bazı kültürlerde-örneğin, batı toplumlarında-ise aykırıdır. Bir kültürde şiddetle yasaklanan şey, diğer kültürler de izin verilir bir şey olabilir. Bu gözlemlerden hareketle, bir kültürde doğru kabul edilen bir eylem, bir diğer kültürde yanlış kabul edilebilir. Salt olguları dikkate alarak, kültürel göreciler ahlaksal doğruluğun kültürden kültüre değiştiğini ve kültürler üstü ya da bütün kültür için geçerli olması gereken ahlak standartlarının olmadığı sonucuna varırlar.Bu görüş, nasıl öznel görecilik bireyler arasında eşitliği savunuyorsa, bu görüş de kültürler veya toplumlar arasında eşitliği savunur. Kültürel görecilik, batılıların kendi kültürlerinin en doğru ve en ileri kültür olduğunu kabul ederek, diğer kültürleri yanlış ve geri kültür olarak nitelemelerine-başka deyişle, etnosentrizme ya da budunmerkeziliğe-ve kendi kültürlerini başka kültürlere dayatmalarına bir karşı çıkıştır. Kültürel göreciliğe göre bir kültürün ahlaksal değerleri ve normları diğerininkinden daha iyi, daha üstün, daha ileri veya daha özel değildir. Hepsi eşittir. Bütün kültürler birbirine saygı duymalıdır, hoşgörü göstermelidir derler.
Ahlaksal görecilik birkaç bakımdan çekicidir. Birincisi, ahlaksal görecilik, toplumlar ve bireyler
arasındaki ahlaksal inançların çeşitliliğini açıklayabiliyor. İkincisi, ahlakın çevre
40

koşullarına göre nasıl uyum sağladığını da açıklayabiliyor. Örneğin, sosyolojide fonksiyonalizm ile fevkalade uyumlu. Son olarak, hoşgörünün bir erdem olduğunu açıklar. Nesnel açıdan bakıldığında, bir kişinin kendi değerleri veya toplumunun değerleri “gerçekten” doğru değilse, diğerleri ile eşit ölçüde değerli ise, o zaman insanın "yaşa ve yaşat" ilkesine göre davranması kolaylaşır. Bu bakımdan, Batı’nın kültürünü ve değerlerini üstün göre Avrupa merkezci anlayışın sarsılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Kültürel Göreciliğe Eleştiriler
Fakat kültürel göreciliğin bu olumlu telkininin yanında birçok sorunları da vardır. Bunları şöyle
sıralayabiliriz.
1. Kültürün sınırları belirsizdir. Bir kültür sınırları belli ve homojen bir bütün değildir, içinde
altkültürler vardır. Örneğin, Türk kültürünü alalım. İçinde birçok yerel kültür vardır. Namus
cinayetleri bazı altkültürlerde onaylanır, hatta bu kültürler onu gerektirir. Bazı alt kültürler ise
onu şiddetle yasaklar. O zaman namus cinayetlerini Türk kültürü hem doğru hem yanlış bulur
mu diyeceğiz?
2. Hem diğer kültürleri hem de kendi kültürümüzü eleştirmek imkansız hale gelir. Örneğin, (1) A
kültürü de B kültürü kadar doğruysa ve A kültürü köleliği onaylıyor ve A’da insanlar köle olarak
alınıp satılıyorsa, insanların köleleştirilmesini yanlış gören B kültürünün A kültürünü eleştirmesi
imkânsızdır. Çünkü A kültürünün savunucuları, B kültürünün savunucularının eleştirileri
karşısında “Bizim kültürümüz de sizin kültürünüz kadar doğrudur; “daha doğru” kültür diye bir
şey yoktur” diyebileceklerdir. (2) Bazen kendi kültürümüzü de eleştirmek isteriz. Fakat kültürel
görecilik, ahlaksal sorunlar söz konusu olduğunda kültür her zaman haklıdır der. Bu da bir
topluluğun kendi kültüründe reform girişimini imkânsız hale getirir.
3. Hoşgörü ile ilgili olarak da sorunları vardır. (1) Kültürel relativizm, hoşgörüyü evrensel
41

değer
kabul eder gibidir. Bu da göreci bir bakış açısından haklı çıkarılamaz. Çünkü göreciliğe göre
hoşgörünün de göreli bir değer olması gerekir. Dolayısıyla evrensel olduğu ve herkesin ona
uyması gerektiği iddia edilemez. (2) Hoşgörünün göreli bir değer olduğunu, kendi kültürlerinin
değerlerinin evrensel ve nesnel olduğunu düşünen toplumlar da vardır. Bu durumda, örneğin,
hoşgörünün temel değer olduğu A kültürü, kendi ilkelerine sadık kaldıkça, kendi inançları ve
yaşam tarzları dışındaki inanç ve yaşam tarzlarına karşı hoşgörüsüz olan B kültürüne hoşgörü
gösterecektir. Yani iki kültür arasında asimetrik bir ilişki olacaktır: Hoşgörülü A, hoşgörüsüz
B’yi hoş görecek, fakat hoşgörüsüz B, hoşgörülü A’yı hoşgörmeyecektir. Bu da hoşgörüsüz
kültürler için tam bir cennet demektir. (3) Kültürler arasında hoşgörü ile karşılanabilecek
farklılıklar vardır hoşgörü ile karşılanamayacak farklılıklar vardır. Örneğin, bir kültürde,
kültürler arasındaki farklılıklardan göreli olarak Nelere hoşgörü gösterilecek?
4. Nihilizme kaymak mümkün ve muhtemeldir. Yaşamımıza yön veren ahlaksal normların diğer
kişi veya toplumların ahlaksal normlarından daha iyi ve daha doğru olmadığına gerçekten
inanırsak, kendi değerlerimiz için mücadele ve fedakârlık etmeyi mantıklı bulabilir miyiz?
5. Bu görüşün temelinde antropolojik incelemelerin değişik kültürlerde bir eylemin doğruluğuna
veya yanlışlığına ilişkin yargıların çeşitli olduğunun görülmesi yer alır. Bazı antropologlar,
kültürleri yargılamamak kaygısıyla, çünkü bir nesnel doğru kabul ettiğimizde pek çok kültürün
yargısını yanlış kabul etmemiz gerekecektir, ahlaksal doğruluğun kültürden kültüre değiştiği ve
kültürler üstü ya da her kültür için geçerli olması gereken bir ahlak standardının olmadığı
sonucuna varmışlardır. Oysa var gibi görünüyor. Örneğin, bütün kültürler, uygulamadaki
42

farklılıklar ne olursa olsun, yalan söylemeyi ve cinayeti yanlış buluyor. Bebeklerin bakılmasını
bir yükümlülük olarak getiriyor.
Kültürel göreciliğe göre insan hakları herkesi bağlayan evrensel
normlar mıdır?
DUYGUCULUKEMOTİVİSM
Duyguculuk, 1930’larda ortaya çıkan mantıkçı pozitivizmin etik önermelerin statüsüne ilişkin bir
görüştür. Mantıkçı pozitivistlerin temel ilkesi, doğrulama ya da tahkik ilkesi idi. Bu ilkeye göre bir
önermenin bilişsel olarak anlamlı olmasının gerekli ve yeterli koşulu onun doğrulanmasının veya
yanlışlanmasının mantıksal olarak mümkün olup olmamasıdır. Bu koşulu yerine getiren iki tür önerme vardır. Biri analitik önermeler, diğeri empirik veya olgusal önermeler. Analitik önermeler, “Dayı, annenin erkek kardeşidir” gibi önermelerdir. “Dayı” sözcüğünün anlamının içinde “annenin erkek kardeşi” olma vardır demektir. Bu tür önermelerin doğru olup olmadığını bulmak için, onun içinde geçen sözcüklerin anlamlarını bilmek yeterlidir. “K kişisinin boyu 1.75 cm’dir” önermesi ise, analitik değildir, empirik bir önermedir. Dünyanın durumu hakkında bir olguyu ifade etme iddiasındadır. Bu ise, empirik yollarla tahkik edilebilir. Dünyanın durumu önermede iddia edildiği gibi ise önerme doğru, değilse yanlıştır. Bunun için X’in boyunu ölçeriz. Eğer boyunun 175 cm olduğunu bulursak iddia doğrudur, değilse yanlıştır.
Bir önermenin anlamlılığının ölçütü doğru ya da yanlış olduğunun test edilebilmesidir. Anlamlı önermeler ya analitiktir ya da empiriktir.
Tahkik edilebilirlik ilkesine göre önerme formunda olan fakat doğrulanması için bir yöntemi olmayan önermeler anlamsızdır. Dinin ve metafiziğin önermeleri ne analitik ne de empirik önermeler olduğundan anlamsızdır. Fakat bazı ifadeler ise hem olgular hakkında bir iddiayı içerirler hem de ifade eden kişilerin duygularını anlatırlar. Örneğin, K kişisinin “A, B’yi alçakça dövdü” cümlesini söylediğini varsayalım. Bu cümle iki şeyi ifade eder. (1) Dünyada olup biten bir olguyu, A’nın B’yi dövdüğünü, (2) dünyada olup bitmeyen bir olguyu, özellikle "alçakça" sözcüğü de K’nın A’nın B’ye yaptığı karşısındaki duygularını tiksinti ve öfke duygularını-ifade eder.
Fakat K, “A, alçağın tekidir” deseydi, bu sadece bir tek şeyi, bu cümleyi söyleyen K’nın A
karşısındaki tutumunu ve duygularını ifade ederdi. “Cinayet işlemek yanlıştır” gibi ahlaksal yargılar böyle önermelerdir. Tahkik edilebilirlik ilkesine göre ahlaksal doğruluk veya yanlışlıkla ilgili ifadeler, anlamsızdır. Onlar, gerçekte herhangi bir olgu ya da
43

dünyanın ya da gerçekliğin durumu hakkında herhangi bir inancı ifade etmez. Bu nedenle onlar ne doğru ne de yanlıştır. Doğru olup olmadıkları da araştırılamaz.
“Cinayet işlemek yanlıştır” önermesi analitik olmadığından, onun doğru ya da yanlış olup
olmadığına içinde geçen sözcüklerin anlamlarına bakarak karar verilemez. Herhangi bir empirik incelemede bunun doğru veya yanlış olduğunu gösteremez. Cinayetin üzüntüye ve acıya neden olduğunu, genellikle öfke sonucunda işlendiğini gösterebiliriz. Fakat cinayetin ahlaksal bakımdan “yanlış” olduğunu gösteremeyiz. Dolayısıyla, etik önermeler, anlamsızdır.
Etik önermeler ne analitik ne de empirik önermelerdir. Fakat onların hiç mi işlevleri yoktur? Ayer’e göre, ahlaksal yargılar duyguları ifade eder. Eğer bir K1 kişisi, bir K2 kişisine "O parayı çalman yanlıştır" derse, onun bu sözleri, (1) K2’nin kendisine ait olmayan bir parayı sahibinin izni olmadan gizlice aldığı olgusunu ifade eder. Fakat K1’in cümlesinde geçen "yanlıştır" sözcüğü, K2’nin parayı çalması olgusuna bir şey eklemez. Sadece K1’in, K2’nin bu eylemini tasvip etmediğini belli eder veya açığa vurur. Bu da “O parayı çaldın” cümlesini, eylemi onaylamadığını belli eder bir tonla söylemek gibidir. Dolayısıyla “Para çalmak yanlıştır” önermesi doğru ya da yanlış olduğu gösterilebilecek olgusal bir önerme değildir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Duyguculuğa göre, ahlaksal yargılar kişinin duyguları hakkında da bir iddia ileri sürmez, bir şey söylemez. Böyle olsaydı doğru olup olmadıkları araştırılabilirdi. Ahlaksal yargılar, sadece olay karşısında duygusunu dışavurur veya belli eder. Dolayısıyla doğrulanamazlar.
Duygucular, Moore’un doğalcılığın iddiasının-yani, ahlaksal yargıların dış dünyadaki olgular
hakkında yargılar olduğu iddiasının-yanlış olduğunu gösterdiğini kabul ederler. Fakat sezgici Moore’a göre, ahlaksal yargılar analitik veya empirik olmasa da, onlar başka bir nesnel gerçeklik-yani ahlaksal gerçeklik-hakkında önermelerdir. Ahlaksal gerçekliği de duyularımızla değil, sezgilerimizle bilebiliriz.
Ahlaksal olgulardan oluşan gerçeklikle ilgili iddiaların doğru olup olmadıklarına sezgilerimizle karar
verebiliriz. Dolayısıyla ahlaksal yargılar doğal olmayan ahlaksal özellikler hakkında oldukları için, onlar doğru veya yanlıştırlar. Doğru veya yanlış olup olmadıkları da sezgi yoluyla araştırılabilir. Onlara göre, önermelerde dile getirilen ahlaken doğruluğun ve yanlışlığın ölçütü sezgilerimizdir.
Ayer’e göre ise, eğer empirik olarak doğrulanamıyorsa böyle olgular yoktur. Çünkü insanların
sezgileri birbiri ile çelişir. Birine kesin görünen bir sezgi, diğeri için şüpheli, hatta yanlıştır. Çatışan sezgilerden hangisinin doğru olduğunu belirleyecek bir yöntem bulmadıkça, sezgi bir tahkik aracı olamaz.
Ayer’e göre ahlaksal yargılar konusunda böyle bir ölçüt de verilemez. Sezgilerimiz sadece
44

tasvip etme veya etmeme duygularıdır. Duygular, değerleri bilmek demek değildir, değerler de duygularımızdan bağımsız olarak var olmazlar. Sonuç olarak, ahlaksal terimler, doğalcıların ileri sürdüğü gibi doğal bir olguya işaret etmezler; fakat sezgicilerin ileri sürdüğü gibi doğal olmayan ahlaksal bir olguya da işaret etmezler. Onlar onları söyleyen kişinin duygularını ifade eder. Tıpkı ağlamakla acımızı dışa vurmamız gibi, ahlaksal yargılarla da belirli durumlar karşısındaki duygularımızı dışa vururuz.
Bazı önermeler hem bir olguyu ifade eder hem de duygusunu dışa
vurur ve Stevenson’a göre aynı zamanda başkalarını etkileme işini de yapar.
Ayer’ın görüşlerini geliştiren Leslie Stevenson’a göre, iyi, kötü, doğru, yanlış gibi ahlaksal sözcükler, dünyada olup biten bir olguyu betimlemezler. Bu sözcükler analitik de değildir. Onların anlamları duygusaldır. Ona göre de "O parayı çaldın" cümlesinin (1) betimleyici bir anlamı vardır, yani sana ait olmayan parayı sahibinin onayı rızası olmadan aldın demektir. Fakat aynı zamanda (2) bu cümleyi söyleyen kişinin, bu eylemi duygusal olarak tasvip etmediğini gösteren bir anlamı da vardır. Bu anlam nereden kaynaklanır? Çünkü birçok sözcüğün-çalmak, dürüstlük, saygı gibi-betimleyici anlamları yanında duygusal anlamları da vardır. Ahlaksal sözcükler söz konusu olduğunda, doğru, yanlış, iyi ve kötü gibi başlıca ahlaksal sözcüklerin sadece duygusal anlamı vardır. Stevenson, bir sözcüğün duygusal anlamını, o sözcüğün kullanımına bağlayarak analiz eder. Ona göre ahlaksal yargıların amacı olguları ifade etmek değildir. “Cinayet işlemek yanlıştır” gibi bir ahlaksal yargı iki şey ifade eder: (1) konuşanın onaylayıp onaylamadığını ve (2) onaylayıp onaylamadığını gösteren ifadeler aracılığıyla muhatapların davranışlarını etkilemektir. Başka deyişle, cinayet eylemini ben onaylamıyorum, sen de onaylama demeye gelir. Duygusal anlamı olan sözcüklerin yaptığı iş sadece budur. Başkalarını etkileme tarzları onları bir nevi buyruk yapar. Ahlaksal olgulara ilgi ile bakmamızı sağlayan şey ahlaksal sözcüklerin bu işlevleridir.
Duyguculuğa İtirazlar
1. “Bir cümle ancak analitik veya empirik olarak tahkik edilebilirse anlamlıdır” cümlesi kendisi ne
analitik ne de empirik olarak doğrulanabilir bir cümledir. Mantıksal pozitivizmin kendisinin
temel ilkesi olan bu tahkik edilebilirlik ilkesine göre, bu ilkenin kendisinin anlamsız olması
gerekir. Oysa anlamlı gibi görünüyor. Öyleyse bu ilke bize etiğin iddialarının anlamsız olduğuna
inanmak için herhangi bir gerekçe veremez.
2. Ahlaksal tartışmayı aşırı ölçüde basitleştirir. Birisi kürtaj yanlıştır, diğeri doğrudur derse, birisi tasvip ediyordur, diğer etmiyordur. Bundan kürtajın gerçekten doğru olup olmadığı konusunda hiçbir şey çıkmaz. Bir taraf kürtaja “yuh” diyor, diğer taraf “yaşa”. Herhangi bir tartışmanın ya da akıl yürütmenin imkanı yok. Başkalarının duygularını
45

etkilerken de mantıksal kanıtlamalar getirmiyoruz, fakat onları manipüle ediyoruz.
3. Ahlaksal yargıların doğru yanlış olmadığı, sadece yargıda bulunan kişinin duygularını ifade
ettiği görüşü, ahlaksal yakınmaların da önemsiz olduğunu ima eder. Böyle düşünen biri, bir seri
katilin onlarca masum insanı öldürmesi karşısında sadece yuh demekle yetinecek, onun
gerçekten yanlış bir eylemde bulunduğunu söyleyemeyecektir. Dolayısıyla duyguculuk ahlaksal
hakikatleri reddetmekle, ahlakı sulandırıyor. Onu bir zevklerle renkler tartışılmaz meselesi
haline getiriyor.
Duyguculara göre etik yargıların işlevleri nelerdir?
Ünite 3

İş Ahlakı ve Kapsamı
İşletmenin çevresiyle ilgili farklı biçimlerde ahlaki konular ortaya çıkmaktadır. Ahlaki
konular işletmenin örgütsel hedeflerini başarma girişimleri ile örgüt üyelerinin bireysel hedeflerini
başarma çabaları arasındaki çatışmalardan ortaya çıkabilmektedir. Bununla birlikte tüketicilerin kaliteli
ve güvenilir ürün talep etmeleriyle üreticilerin görece yeterli kar elde etme istekleri çatışmaya neden
olabilmektedir. İşletmelerin ve işletme dışındaki çıkar gruplarının ilgili olduğu farklı konular iş ahlakına
konu olabilmekte ve tartışılabilmektedir.
İş ahlakı, iş dünyasında hüküm süren doğru ve yanlış davranışları ele almaktadır. İş ahlakı, genel
ahlak fikirlerinin işletme davranışlarına uygulanmasıdır. İş ahlakı genel ahlaktan ayrı ve sadece işletmeler
için uygulanan bir ahlaki uygulamalar bütününden daha fazlasını ifade etmektedir.
İş ahlakını modern toplumlarda mal ve hizmetleri üretip dağıtan örgütlerde
bireylerin tutum ve davranışlarına ahlak standartlarının uygulanmasıyla ilgili bir kavram olarak 46

değerlendirmek mümkündür. İş ahlakında işletme içerisinde bireyin davranışlarının ahlak prensipleri
karşısında değerlendirilmesi söz konusu olmaktadır. Bu bağlamda iş ahlakı, işletme kararlarını alan ve
uygulamaya geçiren yöneticilerle diğer çalışanların yükümlülükler ve ahlaki sorumluluklarının
açıklandığı uygulamalı bir ahlak türü olarak ele alınabilmektedir
İşletmelerde alınan kararların, gerçekleştirilen etkinliklerin veya bireysel davranışların yalnızca
işletmenin yer aldığı ahlaki çevrenin yanında, toplumun sahip olduğu ahlaki yargılara uygunluğu da
değerlendirilmelidir. Hem işletme çalışanları hem müşteriler işletmenin içinde bulunduğu ve faaliyet
gösterdiği toplumun parçalarıdır. Bu doğrultuda işletmenin toplumsal ahlaki yargılar temelinde düşünüp
hareket etmesi önem taşımaktadır.
KURUMSAL VATANDAŞLIK
Kurumsal vatandaşlık, işletmelerin toplumdaki artan rolleriyle birlikte artan sorumluluklarının sonucunda
ortaya çıkmıştır. Kavramın temel felsefesi, işletmenin ekonomik ve sosyal sorumluluklarını
bütünleştirerek hem mevcut hem de gelecek nesillere karşı yükümlülüklerinin olduğunu vurgulamaktadır.
Kurumsal vatandaşlık kavramı, hem sürdürülebilir bir kalkınma hem de sürdürülebilir bir işletme için
işletmenin bir vatandaş olarak sorumluluklarını tanımlamaktadır.
Kurumsal vatandaşlık, işletmelerin ticari faaliyetlerini gerçekleştirirken tüm yasal, ahlaki ve sosyal kurallara uyması ve toplumla arasında oluşan sosyal sözleşmenin gereklerini yerine getirmesidir.
Buradaki vatandaşlık kavramı, işletmenin günümüz toplumundaki yeri ve öneminin hızla artması ve bir
vatandaş gibi sorumluluk yüklenmesinin zorunlu hale gelmesinden kaynaklanmaktadır.
Kurumsal vatandaşlık, işletmelerin, toplumun üyeleri
olarak algıladıkları görevleri yerine getirmek için üstlendikleri sosyo-ekonomik aktiviteler 47

portföyünü
ifade etmektedir.
Kurumsal vatandaşlık, hem sosyal açıdan hem de ilgili yasaların gerektirdiğinin ötesinde toplumsal
açıdan arzu edilen etkinliklerin ve ahlaki ilkeler doğrultusunda davranışların işletmeler tarafından yerine
getirilmesidir. Kurumsal vatandaşlığın üç temel bakış açısı çerçevesinde şekillendiğini ifade edebiliriz:
1. İşletmelerin ticari faaliyetlerini yürütürken hukuka, ahlak standartlarına, insan haklarına tam
anlamıyla uyumlu davranmaları ve faaliyetlerinin çevreye verebileceği zararı en aza indirmek
durumunda olduklarını kabul etmeleri ve buna uygun davranmaları,
2. İşletme faaliyetlerinin sadece işletme içinde değil, aynı zamanda piyasayı, tedarik piyasalarını,
içinde bulunulan yöreyi, sivil toplum örgütlerini ve kamu sektörünü de etkilediğinin ve tüm
sosyal paydaşlar ile işbirliği içinde çalışması gerektiğinin bilincinde olmaları,
3. Bu sorumluluğun en başta işletme yönetim kurulları, yönetim kurulu başkanları ve genel
müdürlerde olduğunun kabul edilmesi.
KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK
İşletmeler çalışanların hakları, çevre kirliliği, azınlık hakları, eğitim gibi birçok
sosyal konuda topluma karşı sorumlu olmalı ve gerekli çabaları göstermek durumundadırlar.
Sosyal sorumluluk, ahlaki anlamda işletmelerin çevrelerine ve topluma zarar verecek tüm eylemlerden kaçınmaları anlamına gelmektedir.
Sosyal sorumluluk kavramıyla ilgili olarak tartışılan konulardan biri de sosyal sorumluluğun ahlaki
çerçevesiyle iş ahlakı ilişkisidir. Sorumluluk kavramını temel olarak birine ya da bir şeye karşı ahlaki
yükümlülük olarak tanımlamak mümkündür.
İşletmelerin sosyal sorumluluklarının yanında ahlaki yükümlülükleri de bulunmaktadır.
1
Sosyal sorumluluk kavramı ve iş ahlakı ilişkisi literatürde iki farklı yaklaşımla ele alınmaktadır. 48

Bu yaklaşımlardan ilki Carroll tarafından ortaya konulan, işletmelerin sorumluluklarının ifade edildiği
“İşletmelerin Sosyal Sorumluluk Piramidi” yaklaşımında yer alan ahlaki sorumluluklar boyutu; diğeri ise
Milton Freeman tarafından tanımlanan “Paydaşlar Yaklaşımı”dır.
Carroll’un sosyal sorumluluk modelinde ele alınan kategoriler önceliklerine göre sıralanmaktadır.
İşletmenin temel önceliği kar ederek varlığını sürdürmektir. Bu anlamda işletme ekonomik
sorumluluklarını yerine getirmelidir. Modelin ikinci basamağında işletmenin yasal sorumlulukları yer
almaktadır. Yasalar toplum tarafından kabul gören ve görmeyen davranışların kodlarını oluşturmaktadır.
Bu bağlamda işletmenin yasalara uyması gerekmektedir. Modelin üçüncü basamağında ahlaki
sorumluluklar yer almaktadır. Ahlaki sorumluluklar, doğru ve adil olanı yapmakla, sosyal paydaşlara
zarar gelmesini önlemekle ya da gelmesi muhtemel zararı asgari düzeye indirmekle ilgilidir. Modelin en
üst basamağında gönüllü sorumluluklar olarak ifade edilen toplumun işletmeden iyi bir vatandaş olarak
yerine getirmesini beklediği sorumluluklardan oluşmaktadır. Gönüllü sorumluluklar; işletmelerin gerek
iç, gerekse dış sosyal paydaşlarına katkıda bulunmaları ve yaşam kalitesini iyileştirme çabaları olarak
görülmektedir.
1.EKONOMİK SORUMLULUKLAR
2.YASAL SORUMLULUKLAR
3.AHLAKİ SORUMLULUKLAR
4.GÖNÜLLÜ SORUMLULUKLAR
Ahlaki sorumluluklar, yasalarda yer almayan ve toplumun işletmelerden beklediği doğru ve adil
davranışları içeren sorumluluklardır. Tüketiciler, çalışanlar, hissedarlar gibi grupların hak ve adaletle
ilgili algılamaları; ahlaki sorumlulukların içeriğini oluşturmaktadır. İşletme bu algılamalar 49

doğrultusunda
ekonomik amaçlarını gerçekleştirmekle yükümlüdür.
İşletmelerde sosyal sorumluluğun ahlaki bileşenlerini aşağıdaki gibi ifade edebiliriz,
Sosyal normlarla tutarlı bir tarzda iş yürütmek,
Toplumun benimsediği ahlaki normları kabul etmek ve onlara saygı duymak,
İşletmenin amaçlarını başarmaya çalışırken, ahlaki normlardan fedakârlık etmenin önüne
geçmek,
İyi bir vatandaş olarak işletmeden ahlaki açıdan ne beklendiğini açık bir şekilde tanımlamak,
İşletmelerde dürüstlük ve ahlaki davranışın, yasalara uymanın daha ilerisinde olduğunu kabul
etmek..
Ahlak ve sosyal sorumluluk ilişkisini kuran bir diğer yaklaşım ise paydaş yaklaşımıdır. Paydaş
yaklaşımı, işletmelerin stratejik kararları ile bu kararları etkileyen ve bu kararların sonuçlarından
etkilenen gruplar arasındaki karmaşık ahlaki ilişkiyi göstermek ve bu ilişkileri yönetmek için kullanılan
yöntemdir. Paydaş yaklaşımı modern örgütlerin karmaşık yapılarını, büyüme stratejilerini, bu sistemlerin
çevresel, ekonomik sonuçlarını, ilgili gruplar ve toplum tarafından bu sonuçlara verilen tepkileri
açıklamaktadır. İşletmelerdeki hissedar yaklaşımı, işletmelerin finansal ve ekonomik ilişkileri ile
ilgilenirken; paydaş yaklaşımı, ekonomik faktörlerin yanı sıra, ahlaki, politik, ekolojik faktörlerle birlikte
toplumda bireylerin refah düzeyleriyle ilgilenmektedir. Paydaş yaklaşımı, işletmelerin ve yöneticilerin
paydaşlarını etkileyen sosyal ve ahlaki sorumluluk stratejileri ile faaliyetlerini incelemektedir.
PAYDAŞ TEORİSİ
Paydaş teorisi, işletmelerde ahlaki oluşumu incelemeye yardımcı olmak amacıyla, işletmeyi ana unsur
olarak kabul etmekte ve diğer tüm ortaklarıyla ilişkilerini incelemektedir. Paydaş (stakeholder) kavramı
1960’lı yılların başlarında ortaya atılmıştır. 50

Paydaş teorisine göre işletmenin, sadece hissedarların ve yöneticilerin çıkarları doğrultusunda
yönetilemeyeceğini bunun yanı sıra çalışanların, alt işverenlerin, yerel toplulukların, toplumun,
sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının, tüketicilerin vb. grupların çıkarlarının da dikkate alınması
gerektiği belirtilmektedir.
Paydaş Teorisine Yönelik Yaklaşımlar
Paydaş teorisi, sosyal sorumluluk teorisiyle ilgilidir. Bu teori, aynı zamanda işletme ve paydaşların
ilişkilerini, sosyal sorumluluğunu etkileyen bir sosyal ilişki olarak varsaymaktadır. Ampirik ve normatif
yaklaşımlarla ele alınan bu teorinin temelinde ise, işletmenin çıkarları ve bu bağlamda paydaşların kendi
aralarındaki önem dereceleri ön plana çıkmaktadır. Paydaş teorisine yönelik yaklaşımları betimleyici,
araçsal ve normatif paydaş teorisi başlıkları altında incelemek mümkündür.
2
Betimleyici Paydaş Teorisi
Betimleyici paydaş teorisine göre işletme gerçek değerini, iş birliğinin ve rekabetin merkezinde yer alarak
sağlamaktadır. Teori bazı ayırt edici özellikleri ve spesifik davranışları açıklamakta kullanılmaktadır. Bu
özelliklerden ve davranışlardan bazıları; yöneticiler tarafından şekillendirilen işletme yönetiminin ahlaki
yönden irdelemesi, örgütsel yönetim şekli, ilgili taraflarca istenen sosyal, çevresel ve finansal alanlardaki
faaliyetlerle ilgili toplumsal bilgilendirme konusundaki örgütsel uygulamalar, hedeflenen ilgili tarafların
belirlenmesi ve onların işletmeler için öneminin sınıflandırılması şeklinde sıralanabilir. Bu bakış açısı
altında, yöneticilerin mesleklerine ilişkin karar almaları için paydaşların isteklerini de göz önünde
bulundurmaları gerekmektedir. 51

Araçsal Paydaş Teorisi
Araçsal teori, işletmenin verimlilik amacıyla, sosyal sorumluluk çerçevesinde paydaş yönetimi arasındaki
bağı konu edinmektedir. Bu yaklaşıma göre diğer şartlar aynı kalmak kaydıyla, paydaş yönetimini
benimseyen işletmelerin karlılık, süreklilik ve büyüme konularında daha iyi bir performans
sergileyecekleri belirtilmektedir. Teori; paydaş kavramının iktisadi kurallarla, davranış bilimleriyle ve
ahlakla uyumunu sağlamaktadır. İşletme ve paydaşlar arasındaki ilişkiler üzerine odaklanan teori, aynı
zamanda temel ilke olarak güven ve ortak bağların geliştirilmesiyle oluşan fırsatlara bağlı olarak
sorunların aşılabileceği fikrini ortaya koymaktadır. Bu yaklaşıma göre, paydaşlarıyla güven ve iş birliğine
dayalı ilişki kuran işletmeler, bu ilkelere uymayanlara göre rekabetçi bir üstünlük elde edecektir.
Normatif Paydaş Teorisi
Normatif teori, betimleyici ve araçsal teorilerden işlevsellik bakımından ayrılmıştır. Bu teori,
hipotezlerini test etmek için veri toplamak ya da özel niceleyici metotlar kullanmak yerine, bakış açısını
normatif sonuçlar üzerine temellendirmiştir. Normatif teori, yöneticilerin uyması gereken ahlaki gerekler
üzerinde durmaktadır.
Betimleyici ve araçsal yaklaşımların aksine, ahlaki ödevlere vurgu yapan normatif yaklaşım işletmeyi
ahlak ve paydaşlar açısından incelemekte ve sadece hissedarlara öncelik tanımayı ahlaki bulmamaktadır.
Kant’ın görüşlerinden izler taşıyan bu yaklaşım, herkesin hak arayışını meşru ve eşdeğer olarak görmekte
ve Kantçı felsefeye göre insanın bir vasıta olmayıp, gaye olduğunu belirtmektedir. Diğer iki yaklaşım,
ilgili taraflar teorisinin temelini faydacı bir bakış açısıyla ele alırken, normatif yaklaşım ahlaki ideali esas 52

almaktadır.
Bu bağlamda ahlaki sosyal sorumluluk sahibi bir işletmenin önce paydaş gruplarını tanımlamaları ve
sonrasında ise ilgili paydaş grupları ile kendisi arasındaki ilişkileri temel ahlaki ilkeler çerçevesinde
düzenlemeleri gerekmektedir. Bu kapsamda işletmelerin paydaşları iki alt grupta toplanmaktadır. Bu
gruplardan ilki, işletmelerin birincil paydaşlarıdır. İşletmelerin birincil paydaşları, işletme sahipleri,
tüketiciler, çalışanlar ve tedarikçilerden oluşmaktadır. İşletmelerin ikincil paydaşları ise, kamu kurumları,
tüketici dernekleri, işletmenin rakipleri, sivil toplum ve medya kuruluşları gibi ilgili gruplardan
oluşmaktadır.
İşletmelerin Birincil ve İkincil Paydaşları
Paydaş tanımlaması kapsamında farklı yaklaşımların olmasına karşın, genel olarak kabul gören temel
varsayım işletmelerin kararlarını ahlaki değerler çerçevesinde, bireylerin, toplumun, çevrenin
beklentilerine ve yasal yükümlülüklerine uygun şekilde almak durumunda olduklarıdır. Bu bağlamda
işletmeleri sosyal sorumluluk ve ahlak kavramı çerçevesinde paydaşlarına karşı bağlayan bir takım
sorumlulukları bulunmaktadır. İşletmeleri ahlaki ve sosyal sorumluluk anlamında bağlayan ve her bir
paydaş grubuna göre farklılaşan ahlaki sorumlulukları aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.
Çalışanlar ile Ahlaki İlişkiler
Çalışanlara karşı ahlaki ilkelerin tüm işletme yönetimi ve yöneticileri tarafından benimsenip uygulanması
gerekmektedir. İşletmelerin öncelikli olarak çalışanlarının insan olduğunu unutmamaları, onlara insan
onuruna yakışır şekilde davranmaları gerekmektedir. Bu kapsamda çalışanlarına özgürlük, rahatça 53

fikirlerini söyleme hakkı tanıması gerekmektedir. İşletmelerin, çalışanlarına insan hakları beyannamesi
uyarınca din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ve hemşerilik ayrımı yapmaması ve işletmelerin de söz konusu
ayrımcılığa karşı önlem alması gerekmektedir.İşletmelerin yasalarda belirlenen iyi ve sağlıklı iş ortamını sağlaması ve iş güvenliği kapsamında işletmelerin çalışanlarına iş güvencesi vermesi, yapılan sözleşmelere, anlaşmalara uygun davranması, sigortalarını ödemesi, sosyal güvenlik anlamında annelik izni, tazminat verme, tatil hakkı gibi haklarını göz önünde bulundurmaları gerekmektedir
3 .
Tüketiciler ile Ahlaki İlişkiler
Müşterilerin işletmelerden, ürün ve hizmet güvenliği hakkı, ürün, hizmet ve üreticiye ilişkin bilgi alma
hakkı ve özgür seçim hakkı olmak üzere üç temel hakkı bulunmaktadır. İşletmelerin müşterileri ile
kuracakları sosyal sorumluluk ve ahlaki ilişkilerini, bu haklar çerçevesinde şekillendirmesi
gerekmektedir. İşletmeler müşterilerine kaliteli, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik, topluma ve
bireylere zarar vermeyecek mal ve hizmet üretmekle yükümlüdürler. İşletmeler aynı zamanda söz konusu
ürün, hizmet ve firma faaliyetlerine ilişkin, müşterilerine doğru, tam ve açık bilgi vermek durumundadır.
Hissedarlar ile Ahlaki İlişkiler
İşletme hissedarlarının, dağıtıldığında kar payı almak, sermaye artırımında rüçhan hakkını kullanmak,
genel kurulda yönetimi belirlemek ve gündemdeki diğer konularda oy hakkı kullanmak, işletme
faaliyetlerine ilişkin yıllık almak, sahibi olduğu hisseleri başkalarına satabilmek, firma faaliyetleri
hakkında bilgi sahibi olmak hakları bulunmaktadır. Bu kapsamda işletmeler hissedarlarına işletme
faaliyetleri hakkında doğru ve net bilgi vermek, hissedar yatırımlarını korumak ve devamlılığı sağlamak
ve karlılıklarını artırmakla yükümlüdürler. 54

Tedarikçiler ile Ahlaki İlişkiler
Tedarikçiler ile kurulacak ilişkiler, doğru, dürüst, adaletli ve hoşgörüye dayanmalıdır. İşletmelerin, maddi
güçlerini kullanarak, tedarikçilerine fiyat açısından baskı yapmaları, hammadde satın almada satıcıların
ya da satış elemanlarının rüşvet ya da karşılıklı rıza anlamında bir takım talepler istemesi ya da vermesi,
yapılan anlaşmalara bağlı hareket edilmemesi, bir takım karteller kurarak tedarikçilerin varlıklarını
tehlikeye atması tedarikçilerle ilişkilerdeki önemli sayılan ahlaki problemlerdir.
Kamu Kurumu ve Yerel Yönetimlerle Ahlaki İlişkiler
İşletmelerin faaliyette bulundukları bölge ya da ülkede devlet kurumları tarafından belirlenen yasa ve
yaptırımlara uyma yükümlülüğü bulunmaktadır. Hükümet kurumları, sektörlerdeki ilişkileri ve
uygulamaları düzenlemek, yeni yatırımları desteklemek, ulusal ya da uluslararası ticareti korumak
amacıyla bir takım yasa ve yaptırımlar oluşturmaktadır. Bu kapsamda işletmeler söz konusu yasalara
uymakla yükümlüdürler. Ancak söz konusu yasalar esnek olmakta ya da birtakım boşluklar
içerebilmektedir. Bu bağlamda işletmelerin söz konusu boşluklardan, ülke ve bölge ekonomisini sarsacak
şekilde faydalanmamaları gerekmektedir. İşletmeler faaliyette bulunduğu ülkenin bütünlüğünü bozacak
eylem ve faaliyetlerde bulunmamalıdır. İşletmeler kurdukları lobiler ile mali güçlerini kullanarak yasaları
değiştirme ya da esnetme gibi yöntemler seçmemelidir. İşletmeler ülke bütünlüğünü sarsacak politik
eylemlere girmemeli, politik grupları desteklememeli, yasalara uygun davranmalı ve belirtilen vergileri
verme konusunda dikkatli davranmaları gerekmektedir.
Çevre ile İlgili Ahlaki İlişkiler 55

Çevreyle ilgili sorunları; hava kirliliği, su kirliliği, zararlı atıklar, toprak kaymaları, ormanların tahrip
edilmesi, bitki ve canlıların dengelerinin bozulması, bazı yaşam türlerinin ortadan kalkması, betonlaşma,
çarpık kentleşme vb. konular olarak sıralayabiliriz. Bu kapsamda işletmelere gerek ürettikleri ürünlerle
gerekse faaliyetleri sonucunda oluşan zararların (zararlı atıklar, çevre kirliliği, gürültü kirliliği vb.)
azaltılmasında önemli görevler düşmektedir. İşletmeler doğal kaynakları kullanırken, onların
korunmasına gerekli özeni göstermek zorundadırlar. İşletmeler doğal dengeyi tahrip etmeyecek şekilde
faaliyetlerini sürdürmeli ve çevre kirliliği gibi ortaya çıkabilecek sorunlara karşı tedbirler almalı, arıtma
tesislerine yatırım yapmalı, çevreye zararlı atık atmamalı, çevreye zarar verici koku, gürültü yaymamalı,
çevreyi korumaya yönelik kuruluşlarla iş birliği içerisinde bulunmalı, birlikte faaliyetler yapmalıdırlar.
Sendikalar ile Ahlaki İlişkiler
Sendikalar, işletmelerden ahlaki ilkeler doğrultusunda, çalışanların daha iyi koşullarda çalışmalarını ve
yaşamalarını sağlayacak sistemler, davranışlar oluşturmalarını istemektedirler. Sendikalar işletmelerden
çalışanlarına fayda sağlayacak, haklarını koruyacak yasal yükümlülüklerin ötesinde tutum ve davranışlar
göstermelerini beklemektedir. İşletmelerin de sendikaların bu isteklerine karşı duyarlı olması, çalışanlar
ve sendikalarla ilgili alınacak olan kararlarda ahlaki ilkeleri göz ardı etmeyerek dürüst, adil, güvene
dayalı, açık, net bilgiler içeren bir iletişim kurması gerekmektedir. Sendikalar ise, işletmenin varlığına
zarar verecek tutum ve davranışlardan uzak durmalı, olası problemleri öncelikli olarak işletme
yönetimiyle görüşüp, daha sonra resmi ve gayri resmi kurumlara taşımalıdır. İşletmeler sendikalar ile 56

yaptıkları görüşmelerde anlayışlı ve yapıcı davranmalı, her iki tarafa fayda sağlayacak etkinliklerde
bulunmalıdırlar.
Sivil Toplum Kuruluşları ile Ahlaki İlişkiler
Günümüzde bazı durumlarda devletin kamusal alandaki yaptırımları ve faaliyetleri yetersiz
kalabilmektedir. Buna bağlı olarak, toplum içerisinde sivil toplum örgütleri vasıtasıyla yetersiz kalan
yasal yaptırımlar dengelenmeye çalışılmaktadır. İşletmeler sivil toplum örgütleriyle sağlıklı, dürüstlüğe
ve iyi niyete dayalı ilişkiler kurmak durumundadırlar.
4
İşletmeler, toplumun sağlık ve refahını arttırması için çaba göstermeli, eğitime, kültürel ve sanatsal faaliyetlere sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla destek vermelidirler. Toplumla dolaylı olarak bütünleşmede en etkili sayılabilecek sivil toplum örgütleri ,işletmelerin sosyal sorumlu işletme imajını güçlendiren ve toplumun işletme tarafında yer almasını sağlayan önemli bir ahlaki işletme göstergesi olmaktadır.
Medya ile Ahlaki İlişkiler
Medya ile kurulacak ilişkilerde aldatıcı olmayan, inandırıcı tanıtımlarda bulunmak, istedikleri bilgileri net
ve doğru olarak aktarmak, yanlış bilgi vermemek, işletme çıkarları için medyayı kullanmamak en önemli
sayılabilecek ahlaki ilkeler olarak ele alınabilir.
İŞ AHLAKIYLA İLGİLİ KONULAR
İşletmelerde iş ahlakıyla ilgili konuları genel olarak işletme dışı faktörlerle ilgili konular ve işletme içi faktörlerle ilgili konular şeklinde sınıflandırabiliriz. İşletme dışı faktörlerle ilgili konulara baktığımızda pazar ve rekabetle ilgili konular, çevre faktörleriyle ilgili konular, yasal faktörlerle ilgili konular olmak üzere dört başlık altında toplanabilmektedir. İşletme içi faktörlerle ilgili iş ahlakı konularını işletme fonksiyonları olarak da ifade
edilen, pazarlama, üretim, satın alma, finansman, muhasebe, araştırma-geliştirme, insan kaynakları ve
halkla ilişkiler olmak üzere sekiz başlık altında toplanabilmektedir.
İşletmelerde ahlaki sorunların, ahlaki ikilem ve ahlaki sapma şeklinde iki genel kategoriye ayrıldığını 57

görmekteyiz. Ahlaki ikilem, bir konunun birbiriyle çatışan ancak iki tarafın da tartışılabilir doğru yanları
olması durumunda ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda bir işletmenin kanuna aykırı olmayan, ancak
tüketicilere zarar verebilecek ürünü satmaya çalışması (örneğin sigara) ahlaki ikilem olarak
nitelendirilebilir. Bir kişinin ahlaki olmayan bir karar aldığı zaman ahlaki sapmanın ortaya çıktığını
söyleyebiliriz. Örneğin bir gıda firmasındaki satış yöneticisinin bir bayiden rüşvet alarak çok satan bir
ürün markası için bayiye daha fazla kota ayırması ahlaki sapma olarak görülebilir.
Pazar ve Rakiplerle İlgili İş Ahlakı Konuları
Pazar koşullarının ve rekabetle ilgili eylemlerin oluşturabileceği iş ahlakını ilgilendiren konular genel olarak aşağıdaki şekilde sıralanabilir:
Fiyat sınırlamaları
Talebin manipülasyonu
Rakip ürünlerin sattırılmaması
Perakende fiyatlara müdahale edilmesi
Fiyat farklılıkları
Fiyat anlaşmaları
Rüşvet
Çevre ile İlgili İş Ahlakı Konuları
İşletmeler doğal kaynakları ve çevreyi kullanarak mal ve hizmet üretmektedirler. Bu üretim sonucunda
doğrudan ya da dolaylı olarak işletmelerin faaliyetleri sonucunda çevre üzerinde birtakım tahribatlar
meydana gelmekte ve doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı yüzünden, bireylerin ve toplumun etkilendiği
olumsuz sonuçlarla karşılaşılmaktadır. Çevreyle ilgili işletmelerden kaynaklanan sorunlar iş ahlakının
konularından birini oluşturmaktadır. Çevreye dair yaşanan problemlerin maliyeti ilk başta görünenden 58

daha fazla olmaktadır. Çevre sorunları aynı zamanda bireylerin sağlığını ve yaşam kalitesini tehdit
ettiğinden sağlık harcamaları ve buna benzer harcamaların toplumsal maliyeti tahmin edilenden çok daha
fazla olmaktadır.
Teknolojik Faktörlerle İlgili İş Ahlakı Konuları
Teknolojik gelişmelerin ortaya çıkardığı iş ahlakı açısından tartışmalı konular; çalışanların sağlığı ve iş
güvenliği, ürün güvenliği, ürün karmaşıklığı, ürün eskitmelerinin artması ve teknolojik atıklar olarak
sayılabilir. Teknolojinin gelişimi insan hayatını kolaylaştırmakla birlikte teknolojiye bağlı, insan
fizyolojisini ve psikolojisini olumsuz etkileyebilecek durumlar da ortaya çıkarmaktadır. Elektronik
araçlardan yayılan zararlı dalgalar sağlığı tehdit edebilecek boyuta ulaşmaktadır. Teknolojik gelişmeler
istihdamın daralmasına da yol açabilmektedir. İnsan emeğinin yerini alan teknolojik sistemlerin bir ahlaki
ikilem oluşturduğu söylenebilir..
Yasal Faktörlerle İlgili İş Ahlakı Konuları
Çalışanların hak ve özgürlüklerinin korunması,
tüketicilerin korunması, çevre sorunlarının önlenmesi, pay sahiplerinin haklarının korunması, kadın
çalışanların haklarının geliştirilmesi ve istihdamda fırsat eşitliği yaratılması gibi konularda yasal
düzenlemelere gidilmekte ve zaman içerisinde şartlara uygun hale getirilip geliştirilmektedir.
Pazarlama Fonksiyonlarıyla İlgili İş Ahlakı Konuları
İşletmelerin pazarlama eylemlerinin tamamında iş ahlakı açısından sorgulanabilir durumların ortaya
çıkması mümkündür. 5
İşletmelerin pazarlama çabalarında iş ahlakı açısından tartışmalı konularını genel olarak aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür:
Ürün güvenliği 59

Uygun olmayan ürün ambalajları
Yetersiz garanti ve servis hizmetleri
Hızlı ürün eskitme
Marka benzetmeleri
Ürün taklitleri
Farklı ve psikolojik fiyatlandırma
Fiyat anlaşmaları
Dağıtıcılar üzerinde baskılar
Aracı kurumlara kota uygulamaları
Aldatıcı ve abartılı reklamlar
Yanıltıcı promosyon uygulamaları
Baskılı satış yöntemleri
Müşteri bilgilerinin gizliliğinin korunmaması
Araştırma bilgilerinin manipülasyonu.
Üretim Fonksiyonuyla İlgili İş Ahlakı Konuları
Üretimde kullanılan hammadde ve diğer malzemelerin insan ve çevre sağlığı açısından uygun olup
olmadığı, üretim esnasında çalışanların sağlığını olumsuz yönde etkileyip etkilemediği ve herhangi bir
bağımlılık oluşturup oluşturmadığına yönelik konular iş ahlakı açısından değerlendirilebilir. Bununla
birlikte üretim teknolojisinin ürün ve çalışan güvenliği açısından doğurabileceği sonuçlar ile çevreyi
etkileyip etkilememesi de iş ahlakı açısından tartışılabilecek bir konudur.
Satınalma Fonksiyonuyla İlgili İş Ahlakı Konuları
Satınalma açısından iş ahlakını ilgilendiren konular arasında rüşvet, gösterilen numuneye uygun mal
tesliminin yapılmaması ve satıcı firmaların güçleri, baskı yapıp yapmamaları, tekel konumunda olup 60

olmamaları, herhangi bir rakip ile anlaşma içinde olup olmaması gösterilebilir. Satıcıların ya da satış
elemanlarının rüşvet istemesi, üreticinin rüşvet teklif etmesi ve her iki tarafın karşılıklı olarak farklı isim
altında rüşvet alıp vermesi iş ahlakını ilgilendirmektedir. Hata ve yanılma payı haricinde örneğe uygun
mal tesliminin yapılmaması ve belirtilen kalitede ve özellikte talebin karşılanmaması bir başka iş ahlakı
konusudur.
Finansman Fonksiyonuyla İlgili İş Ahlakı Konuları
Finansmanla ilgili temel ahlaki konu karlılık üzerinde odaklanmakta ve paranın kullanımıyla karın elde
edilme şeklini sorgulamaktadır.İşletmelerin başkaları aracılığıyla rakiplerinin borsadaki hisselerinin
büyük bölümünü elde etmeye çalışması, farklı uygulamalarla (dedikodu yayma, iftira vb.) hisse
senetlerinin değerini düşürüp elde etmeye çalışması, borsadan, önceden haber alma kaynakları
kullanılarak haksız kazanca yönelik hisse senedi alımları iş ahlakı açısından tartışılan konular arasındadır.
Muhasebe Fonksiyonuyla İlgili İş Ahlakı Konuları
Muhasebe faaliyetlerinde işletmelerin iş ahlakı yönünden farklı biçimlerde ahlaki ikilem ve sorun
oluşturacak konularla karşı karşıya kalmaları muhtemeldir. Muhasebe kayıtlarının düzgün tutulmaması
sonucu satıcılar, alıcılar, pay sahipleri devlet karşısında yükümlülüklerini tam olarak yerine getiremezler.
Muhasebe raporlarının gerçeği yansıtmayacak biçimde oluşturulmasıyla işletmenin karlılığı farklı
gösterilebilir. Bankalardan kredi almak ve vergilerin düşük hesaplanması amacıyla gerçek dışı belgelerin
kullanımı da iş ahlakı açısından değerlendirilmesi gereken konulardır.
Araştırma-Geliştirme Fonksiyonuyla İlgili İş Ahlakı Konuları
İşletmelerdeki araştırma ve geliştirme faaliyetleri genel olarak yeni teknolojiler ve ürünler üzerinde 61

yoğunlaşmaktadır. Bu bağlamda işletmeler araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde konuya ilişkin deneyler
yapmaktadır. Deneylerin yapılış biçimi, deney ve araştırmalarda kullanılan unsurların hakları, kullanılan
kaynakların alternatif kullanım alanlarına göre değerlendirilmesi gibi durumlar iş ahlakı açısından
tartışılabilmektedir. Örneğin kozmetik sektöründe ürün geliştirme çalışmalarında hayvansal ürünlerin
kullanılması veya deneylerde hayvan kullanımı yasal açıdan sorun oluşturmamakla birlikte ahlaki bir
ikileme yol açtığı söylenebilir.
6
İnsan Kaynakları Fonksiyonuyla İlgili İş Ahlakı Konuları
İşletmelerde çalışanların en önemli katma değer sağlayan unsur olarak görülmesi insan kaynağına verilen
değerin ve önemin artmasına neden olmuştur.. İnsan kaynaklarıyla ilgili iş ahlakı açısından tartışılabilir konuları şu şekildesıralamak mümkündür:
Ücret ve çalışma haklarının gözetilmesi
Yeni işe alımlarda ayrımcılık ve istihdamda eşitlik
Eğitim ve yetiştirme hakları
Ödüllendirme
İşten çıkarmalar
Halkla İlişkiler Fonksiyonuyla İlgili İş Ahlakı Konuları
Örgüt içinde ve dışında iletişimi düzenleyen halkla ilişkiler faaliyetleri iş ahlakı açısından tartışmalı farklı
konular içerebilmektedir. İşletme çalışanlarına, işletmenin misyonu ve amaçlarının tam olarak
aktarılmaması, etkin bir haberleşme sisteminin oluşturulmaması, yöneticilerin çalışanlardan gelen
bilgileri dikkate almaması gibi işletme içi iletişim konuları iş ahlakı açısından değerlendirilebilmektedir.
İşletme dışı ilişkiler açısından bakıldığında tüketiciler, toplum, medya, rakipler ve diğer paydaşlara karşı 62

işletmenin doğru ve güvenilir bilgiler vermesi gerekmektedir. Halkla ilişkiler faaliyetleri, ortaya çıkan
sorunları örtbas etmek veya yapılan hataları meşrulaştırma amacıyla yapıldığı takdirde iş ahlakı açısından
değerlendirilmesi gereken bir durum var demektir..
Ünite 4
İŞ ETİĞİ ÜNİTE:4
ETİK KARAR ALMA SÜRECİ
Etiksel tartışmaların makro anlamda yoğunlaştığı olaylar arasında insan hakları ihlallerine neden olan savaşlar,şiddet,zorunlu göç,sığınmacılık ve mültecilik,yoksulluk, hayvan ve çevre hakları,kadın ve çocuk sorunları gibi çok sayıda sosyal sorun kategorisi yer almaktadır.
Günümüz çalışma yaşamında kuruluşlar;etik karar alma,etik davranış geliştirme,eti bir kurumsalkültürü oluşturma ve karşılaştıkları sorunları etik kuramlara dayanarak çözme noktasında önemli düzenlemeleregitmektedirler.
İş etiği açısından bir kuruluşun en önemli sorunsalının "güvensizlik"olduğunu belirtiriz.Güvensizlik etik bağlamda değerlendirildiğinde ortadan kaldırılması için yerleşmiş bir kalitebilincini etik karar alma sürecini,sorun çözme becerisine sahip yetkin personelin varlığını,sorunların çözümünde ve gelişme süreçlerinde katılımın gerçekleştirilmesini öngörür.
KARAR ALMA VE ALAK FELSEFESİ
Felsefe tarihi açısından bakıldığında da antik çağdan bu yana geliştirilmiş olan tüm etik teorilerde başlıca üç ana problem etrafında dolaşıp durulduğu görülür
1)İyi veya en yüksek problem
2)Doğru eylem problemi
3)İrade (istenç)özgürlüğü problemi
Bu problemlerin şu üç temel soruya yanıt getirme girişimiyle ilgili oldukları belirtilir .
1)neyi seçmeliyim?
2)Ne yapmalıyım?
3)Neyi istemeliyim?
Ahlak felsefesi açısından karar vermek sorunları etik temellendirmeyi çözmektir.Bu nedenle insancıldır.
Etik gerçeğin bilgisi ve ona bağlılıktır.Kuşkusuz bu karar süreci işbirliğini gerektirir.Sokrates'in (MÖ.469-399)ifade ettiği gibi gerçek bilgi tartışma ve irdeleme yoluyla bulunabilir ve işbirliğine dayalı bir uğraştır.(ROBİNSON ve GARRATT, 2011:31). Sokrates'in yaklaşımı da bu durumu yansıtmaktadır.
İNSANIN AHLAKİ GELİŞİMİ ve SORUN ÇÖZME
Ahlak gelişimi çocukların belirli davranışları "doğru" yada "yanlış" olarak değerlendirmelerine rehberlik eden ve kendi eylemlerine yönetmelerini sağlayan ilkeleri kazanmaları sürecidir.
Kohlberg'e göre bütün kültürdeki insanlar adalet,eşitlik,sevgi,saygı gibi aynı temel ahlaki kavramları kullanırlar.Ahlak gelişim kuramında Kohlberg ahlaki yargının gelişimini incelemiştir. 63

KARAR ALMADA ETİK DEĞER ve İLKELERİN ÖNEMİ
İlke ve değerler etik değerlendirmeyi ve Yargıda bulunmayı kolaylaştırır Etik normlar ise bu bağlamda uygulama standardını korur ve geliştirir.
Yönetim açısından etik karar alma sürecine etkisi olan öğelerden bazıları
1)adalet 2)eşitlik3)dürüstlük ve doğruluk4)tarafsızlık5)sorumluluk6)insan hakları7)hümanizm8)bağlılık9)hukukun üstünlüğü10)sevgi.11)hoşgörü12)laiklik 13)saygı14)emeğin hakkını verme 15)yasa dışı emirlere karşı direnme
ETİK KARAR ALMA SÜRECİNİN TEMEL UNSURLARI
İş yaşamında bireysel faktörler kurumsal faktörler olanaklar yada fırsatlar etik duyarlılıklar etik karar verme sürecinde ve iş etiğinin değerlendirilmesinde etik olmayan davranışların veya etik davranışların ortaya çıkmasını anlamamızı kolaylaştırır.
Etik davranan insan Sokrates'in ifadesiyle "kendini bilen"dir.
Crane matten'e göre etik yada etik dışı karar alma sürecinde genel bireysel faktörler (yaş,cinsiyet,sosyalleşme,eğitim,tutumlar yada değer yargıları, kimlik gibi) ve durumdsalar yada görevle ilgili faktörler(ödül sistemi, iş rolleri ve örgüt kültürü)etkili olmuştur
Yurtsever(1997) Etiksel karar vermede dört faktörün etkili olduğunu ifade etmiştir .Bunlar;
1)Çevre kuruluşun2) içinde bulunduğu endüstri 3)Kuruluş kültürü 4)Kişisel deneyim
ETİK KARAR ALMA SÜRECİ ve PSİKOSOSYAL BOYUT
Bir ahlaki soruna çözüm aranırken şu üç önemli nokta göz önüne alınmalıdır.1)sorumluluklar 2) idealler3)eylemin etkileri. Ahlaki karar verme sürecinde pratik olarak şu üç yönteme başvurulabilir.Ahlaki karar verme sürecinde pratik olarak şu üç yönteme başvurulabilir.iki ya da daha fazla ahlai sorumluluk (ya da ahlaki görev) arasında çelişki ortaya çıktığında en güçlü en önemli sorumluluğu tercih etmeliyiz.iki yada daha fazla ideal birbiriyle ya da herhangi bir sorumlulukla çeliştiğinde daha önemli görüneni dikkate almalıyız. Birbirine alternatif olan eylemler farklı sonuçlar doğuruyorsa daha fazla fayda ya da daha az zarar veren eylemin seçilmesi daha ahlaki olacaktır. (Arslan2005:21-22-23)
Sosyal sorumluluk: örgütün ekonomik ve hukuki şartlara örgüt içi ve dışı grupların beklentilerine meslek etiğine uygun çalışma stratejisini gütmesini ifade etmektir.
İnsan haklarına saygı bağlamında bireyi etik davranışına yönelten kişisel özellikler şöyle sıralanabilir: Dürüstlük,doğruluk,söz tutma,Sadık olma,adil olma,yardımseverlik,saygılı olma, vatandaşlık sorumluluğuna sahip olma,mükemmeliyeti arama,sorumluluk duygusu taşıma . Bireylerde eik ve insani değerlere uygun davranmamalı neden olan kişisel özellikler ise şöyle ifade edilebilir: farkında olmamak ve haysiyetsizlik,bencillik,kendine düşkünlük,kendini korumak ,kendini haklı görmek eksik değerlendirmek.
Bir işletmede etik dışı davranışlar işletmenin imajına büyük zararlar verdiği gibi yaşamınızda tehdit edebilir. Bu tür davranışların bazıları:
.İşletmenin fiziksel kaynaklarının kişisel amaçlar için kullanılması
.Gereksiz maddi harcamalar yapılması
.Rüşvet alınıp verilmesi
.Bir işin yapılabilir sürecinin gereksizce uzatılması 64

.Tüketici haklarının ihlal edilmesi
ETİK KARAR ALMA ve İNSAN ODAKLI YÖNETİM
Etik karar verirken Cüceloğlu'nun belirttiği gibi ilişkide dikkat edilmesi gereken 12yol gösterici noktadan da yararlanılabilir.ilişkide dikkat edilmesi gereken 12 yol gösterici nokta şu şekilde belirtilmektir: Gerçek soruna yönelin.gerçek çözüme yönelin.Gerçek odak noktasını kaçırmayın.Doğru tutum içinde olun. Doğru güdülerin. Uzun vadeli düşünün. Doğru ilişki içinde olun.değer verin. Doğru amaç seçin.sinerjik çözüm bulun. Kendinizi adayın. Kuşkusuz yöneticinin de yönetsel etik açıdan insan odaklı bir bakış açısına sahip olması gerekir
SORUN ÇÖZMEDE ETİK KARAR ALMA MODELİ
Karar verme sürecinin başlıca aşamaları Koçel tarafından şu şekilde nitelendirilmiştir.
1)Amaç belirleme,sorun tanımlama.
2)Amaç ve sorunları irdeleme,öncelikleri belirleme.
3)Çözüm alternatiflerinin belirlenmesi.
4)Seçim kriterlerinin belirlenmesi.
5)Alternatifler arasından seçim yapılması (Koçel 2003:82)
Karar vermeyi sonu çözme süreci içinde tanımlayan başka bir modele göre ise;
1)Sorunun varlığını kabul etmek.
2)Sorunu çok yönlü analiz etmek.
3)istekleri belirlemek
4)Sorun çözme ile ilgili seçenekleri belirlemek.
5)Belirlenen seçenekleri gözden geçirip uygun olanı açmak.
Sosyal refah alanında hizmet veren mesleklerden birisi olan sosyal hizmette eik ilke ve değerler şu şekilde ön plana çıkmaktadır
.İnsan değeri ve insana saygı
.insan haklarına saygı
.Herkeze en iyi hizmeti sunma
. sosyal adaletsizlikle mücadele
.Uygulamada kişi hak ve özgürlüklerine saygı
.Teröre işkenceye,ve kötü muameleyekarşı olma
 
Beğeniler: hakan